
SAYFA 245
[212]
[Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok ma‘nîdâr rüyalı bir fıkrasıdır]
Azîz ve müşfik Üstâdım Efendim,
Bir gün âlem-i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan kelime-i tevhîde devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasârâ imiş. Biz âşikâre kelime-i tevhîdi çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyorum. O Nasârâlar عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ diyorlar. Onlara dedim ki: Yâhû, biz Îsâ aleyhisselâm’ı tasdîk ediyoruz. Ve kendilerine kelime-i tevhîdi okudum, عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdîk ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdîk etseniz ne olur dedim. Hayır Îsâ aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin Peygamberinizi âşikâr tasdîk etmedikçe, biz tasdîk etmeyiz dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilemiyorum. Biz duâ edelim de Îsâ aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdîk ediyor, göreceksiniz. Duâ ettik. İki kişi Âmîn dediler. Lâkin Îsâ aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik, Yâ Rabbi Bizi bunların yanında mahcûb çıkarıyorsun? dedik. Bu dîn âlî değil mi?
Tahmînen arası bir sâat, bir buçuk sâat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh, Îsâ aleyhisselâm geliyor. Baktım, birisi sakallı, ikisi şâbb-ı emred. Dedim: Îsâ aleyhisselâm otuz üç yaşında olduğu hâlde göğe hurûc etti. Ne için sakalında beyaz var? Kalbime geldi ki, Allâhü a‘lem, Îsâ aleyhisselâm değilse? Bu zât vekîli yanımıza geldiler. Dikkatle baktım, Üstâdımızın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: Şurada haçlar var. Cümlesini çıkarınız. Çıkardılar. Nasârâlara karşı hepsini kırdı ve kelime-i tevhîdi getirip Peygamberimizi asm tasdîk edince, biz de Nasârâlara, Bakınız, işte Îsâ aleyhisselâm’ın vekîli geldi deyince, cümlesi tasdîk ettiler.
Allâhü a‘lem, bu rüyanın bir ta‘bîri şudur ki: Üstâdımızın Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyet’i kabûl edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstâdımızın sözlerini Îsâ aleyhisselâm’ın sözleri nev‘inden hüsn-ü kabûl edeceklerine işârettir.
SAYFA 246
Evet, Risâle-i Nûr’da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbûr eder. Her rûhun bir ihtiyâc-ı hakîkîsi olan hakîkî îmân nûrunu arayan Hristiyan muvahhidleri, elbette Risâle-i Nûr’u görseler, Îsâ aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev‘inden kabûl edip sarılacaklardır.
Dereli Mûtâf Hâfız Ahmed
[213]
[Re’fet Bey, Husrev ve Rüşdü gibi Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Risâle-i Nûr’un bereketine işâret eden buldukları bir tevâfuk-u latîftir ve Risâle-i Nûr’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk-u acîbdir. ]
Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur: Isparta vilâyeti sekiz seneden beri Risâle-i Nûr’un müellifini sînesinde saklamıştı. Ve Barla gibi şirin bir nâhiyesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişâr eden Risâle-i Nûr’dan Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifâde ve istifâza ettiler. Vaktâ ki, Üstâdımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti. Risâle-i Nûr’un müellifi olan Üstâdımızın nazarı Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl-i dünyânın teşebbüskârâne harekât-ı zâhiriyesi bir sebeb-i âdî oldu, Üstâdımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstâdımız teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskā eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba‘ı kesilmişti. Ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı. Risâle-i Nûr’un en ziyâde intişâr ettiği mahal Isparta vilâyeti olduğu için, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyât-ı Rabbâniyeyi pek yakından temâşâ eden Risâle-i Nûr’un şâkirdleri olan bizler, bir vak‘aya daha şâhid olduk. Bu hâdise ise, Üstâdımızın Isparta’ya teşrîfini müteâkib, bir asır içinde bir veya iki def‘a vukū‘a gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hârika bir sûrette yağan bu yağmur, Isparta’nın her tarafını tamâmen iskā etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar bahçeler güzelleşmiş, ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigāl eden halkın yüzleri Risâle-i Nûr’un nâil olduğu inâyetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifâde ederek
SAYFA 247
gülmüş, rûhları inbisât etmişti. Cenâb-ı Hakk kemâl-i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaz‘iyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaz‘iyetine tebdîl etti. Güyâ Risâle-i Nûr, yüz on dokuz parçasıyla müellifi olan Üstâdımıza bir taraftan hoş-âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine teselli vermek ve gam-nâk ruhunu tatyîb etmek; diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadâr olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb-ı Hakk’dan yüz on dokuz risâlenin elleriyle yüz on dokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti ve yağmur istedi. Cenâb-ı Hakk öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki, bir misli doksan üç târîhinde yağdığını ihtiyârlarımızdan işitiyoruz. Bu târîh ise, Üstâdımızın târîh-i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umûmî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmurun husûsî bir şekilde Risâle-i Nûr’a baktığına bir delîli şudur:
Risâle-i Nûr’un neşrine vâsıta olan Üstâdımız geldiği gün, Isparta’yı gāyet sıcak ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş, Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebzelerin, ot ve çiçeklerin susuzluktan buruşmuş olduklarını gördü. Gāyet müteessir oldu. Cenâb-ı Hakk’tan yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar mıdır? diye sordu. Bekir Bey de: Gölcük suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur diye cevâb verdi. Üstâdımızın Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risâle-i Nûr’a bakıyor. Lillâhilhamd, bu kerem-i İlâhî netîcesi olarak Üstâdımız: Bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa, o da her yerde olduğu gibi, Barla’da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir diyor.
Mustafâ Lütfü Rüşdü Husrev Bekir Bey Re’fet
SAYFA 248
[214]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Bu risâle fihristesi, hakîkaten menba‘-ı nûr ve mecma‘-ı hakîkattir. Elhak nûr fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki, Otuz Üç Söz, Otuz Üç Mektûb’un her biri, feyezânda olan birer menba‘-ı nûr-u hakîkat ve gülistân-ı bâğ-ı cinândır. Binâen- aleyh bu müteaddid güller bağının her birisinden müteaddid güller koparıp, dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi, vücûda getirilmiş bir eser-i cihân-kıymet olduğuna kanâat ettim.
Bu fihristeleri okumak, herhalde ve behemehâl Söz ve Mektûblar risâle-i şerîfelerinizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyâk ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksân olan risâle-i şerîfelerin hangisini evvelâ yazayım? Çünki her biri birbiriyle nûr ve hakîkat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaz‘iyetteyim. İnşâallâh duâ-yı üstâdâneleriyle, kâffesini yazarım.
Şurasını da arz edeyim ki, Sabrî Efendi kardeşimin ilhâhı ve zât-ı üstâdânelerinin ilhâmı ile fihristelerin te’lîfi husûsunda çok musîb ve hakîkat ile Cenâb-ı Hakk sevgili Üstâdımızı âfiyette dâim, ömürlerine bereket ve her bir umûrunda muvaffakiyet buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc-ı zafer olarak taşıyalım ve hizmet-i Kur’ânda çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü’minîn de istifâde etsin ve ehl-i bid‘a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.
Talebeniz
Âsım
[215]
[Kuleönü’nde Sarıbıçak Mübârek Mustafa Hulûsî’nin kardeşi Ali’nin fıkrasıdır]
Kıymetdâr Üstâdım, bulunduğumuz asrın yaralılarından doktora muhtâç bir gencin fıkrasıdır.
Bulunduğumuz asır seferberlik zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça ve yaralar gitgide daha ziyâde fazlalaşmakta iken, bir gün işittim ki, Sağdan sola geçiniz diye i‘lân ediyorlar. Ve otuz iki harfin sekiz adedini gāib edip i‘lân edince öyle bir yara daha patladı ki, evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, اِذْ اَوَی الْفِتْیَةُ اِلَی الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَیِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا Ashâb-ı Kehf efendilerimiz beş veya
SAYFA 249
sekiz delikanlı, asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi, o asırda fenâlıktan kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise, dîn-i hak üzere bulunan ehl-i îmânı, zamanlarının padişahı putperestliğe da‘vet edip, kabûl edenleri puta kurban kesip, kabûl etmeyenleri katliam ettiği sırada, Ashâb-ı Kehf efendilerimiz mağaraya çekildiler.
Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken, Acaba bu seferberlik ve karmakarışık bir zamanda, benim gibi böyle yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâ’da, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzûrunda, ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e nasıl şefâat dileyebilirim? diyerek, bütün gün rûhum ağladı. Mademki Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a binlerce yaralılar, dilsizler, bir tarafı nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, avdette aslâ bir şey kalmayarak döndüler. Ve kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur’ân ve Kur’ân’ın ta‘yîn etmiş olduğu büyük doktorlar, kıyâmete kadar gelecek müslümanlara doktorluk vazîfesini görecekler. Ve şimdiki hâl vilâyetimiz dâhilinde bulunan bir-iki doktora mürâcaat edeyim diyerek, rûhum her an gezmekte iken bî-hûş olup yattım.
Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstâdım Bedîüzzamân’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Acele olarak, cebinden bir kalem ve bir ufak kâğıt parçası çıkarıp bana verdi, hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl-i kalb olduğundan, vâkıayı anlattım. Pederim, Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir-iki sene kadar oldu. Git, mürâcaat et dedi. Ben dedim: Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrahîsine dayanayım? Bana Git denildi. Hitâb iki oldu. Hemen sabahleyin kalkıp gittim. Üstâdımı görünce, bir-iki dakîka titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstâdım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağımıza çok çok tenbîh etti. Avdetten bir-iki ay sonra hemen askere gittim. Terhîs oluncaya kadar, yirmi mâh mukaddem bu yaralar içinde, her sâat ve her dakîka, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşünüp, acaba benim hâlim ne olur? der idim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı
SAYFA 250
görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübârek Ramazân-ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında Üstâdım Bedîüzzamân, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığını i‘lân ediyor. Evet, ben Kur’ân’ın dellâlıyım diye bağırıyor.
Demek, bakınız ey arkadaşlar ve bütün müslümanlar Üstâdım Hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon müslümana her sâat, her dakîka, her an bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alınız deyip hemen uykudan uyandım. Ve Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü ve Beşinci Dalı'nı okumaya başladım. Ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbât ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmaya karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime ve bütün müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum: Eyvâh Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirâhat edebiliriz, yoksa; Bu asrın doktoru ve ilaçları ise, Kur’ân’dan tereşşuh eden Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Onlara sarılınız ki kurtulasınız.
Âciz talebeniz
Ali Ulvî
[216]
[Kuleönü karyesinden İbişoğlu Demirci Mehmed’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım Efendim,
Kardeşim Mustafa risâleleri yazmaya başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi‘ ettik. Üç seneden beri risâleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin hâricinde her zaman okuyup istifâde ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl-i tarîkat olanları, bidâyeten arkadaşım Mustafâ’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, bu okunan Sözler hem tarîkate, hem hakîkate pek muvâfıktır. Bu zamanın yaralarına bir ilaçtır diyordum. Ve her ne zaman yeis içerisinde kalsam, arkadaşımın yanına gelir, istediğim hakîkatleri Risâle-i Nûr’dan okutur, dinler ve Risâle-i Nûr’un verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes’eleden bahsedilse
SAYFA 251
risâlelerde en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de bütün bu söylenen lakırdılara ilaç vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre-i arza bağırarak derim ki: Hâriçte görülen marazlara ilaç vardır.
Ey kardeşlerim, istifâde edelim. Ve risâlelerden istifâde etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât-ı muhtereme Cenâb-ı Hakk bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstâd-ı muhteremin himmetiyle ehl-i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifâde ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar. Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hatta okumak için arkadaşımı çok zaman icbâr ediyorlar. Bir gün arkadaşım Mustafâ risâleleri yazmaklığım için beni teşvîk etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektub’u götürdüm. İstinsâh ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane nihâyetsiz var ve altında da üç dünya tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. Dünya beni salmayacak diye yazmayı bıraktım. Şimdi tekrar niyet ettim. Bu niyetimin üzerine bir rüya gördüm. Üstâd-ı muhterem siyah merkebin üzerinde râkiben yanıma geldi. Şu merkebi sağlam bir yularla bağla emir buyurdunuz. Siz Üstâdımın göstermiş olduğunuz, her tarafı zincirden olan yuları merkebe taktım. Sıkı olarak bağlattı. Kımıldanmayacak bir hâlde kaldı. Ben de anladım ki, o merkeb dünyadır. İnşâallâh duânızın himmetiyle, dünyamın bağlandığını anladım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ deyip Üstâd-ı muhteremimin himmetiyle risâleleri yazmaya muvaffak olurum ümîdindeyim, inşâallâh.
Yirminci Mektub’u elimde götürürken, meydanda idi. Karşımda muhtar odası olduğundan, risâleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstâd-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz, doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de cevâben, At yeni nalınlı olduğundan hiç çekinmeden geldim. Hâlbuki deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstâdım karşıma çıkarak, Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü at getirdim, o esnâda uyandım. Allâh hayretsin.
Âciz talebeniz Mehmed
SAYFA 252
[217]
[Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymetdâr arkadaşı Hâfız Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Ey Feyyâz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenâb-ı Allâh’a giden tarîk-i müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatıma sebeb olan Üstâdım Efendim,
Bundan dört mâh mukaddem, Kur’ân-ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs‘atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyâretinize arkadaşım Mustafâ ile varmıştık. Ne için geldiniz? diye şefkatli bir tekdîre binâen müteessirâne geriye döndük. O tekdîrden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstâdımın iksîr-i a‘zam olan o mübârek kalbini rencîde ettiğimizi anlayınca, ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender-hiç olan zayıf rûhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risâlesinde, bizim fırtınalı tokatımızı zikreden Üstâdımızın hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu öğrendik. O teessürâtımız sürûra kalb oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bu mübârek Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, mübârek bir gecede Üstâdımızın pek yakınımızda olan Isparta’ya hicreti beni o kadar memnûn ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiç bir şey kalmadı. Elhamdülillâh, Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, dünya ve âhiret yaratılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyâlandıran, kıyâmete kadar bâkî, güneş gibi nûrlu, feyizli, gıdalı şerîatı ile âhiret kapısını açan o mübârek Fahr-i Âlem asm Efendimiz’in o mübârek gecede dünyaya teşrîf buyurması, bütün mükevvenâtı memnûn edecek pek mübârek bir gecede Üstâdımın hicreti, yani Rebîü’l-evvel'in on ikinci gecesi Isparta’nın harîmine dâhil olması ve hicretinin tevâfuk ve tesâdüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs‘atimiz kadar almak üzere Üstâdımızın ziyâretine yol açtı. İnşâallâh bu hicretiniz büyük fütûhâta sebeb olacaktır.
Nitekim, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in Mekke’den Medîne’ye hicreti esnâsında, Feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahâbe Efendilerimizi memnûn ettiği gibi, Üstâdımın tevâfuk eden hicreti fütûhâta sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnûn ve mesrûr eyleyecektir, Efendim.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 253
[218]
[Yine İmamoğlu Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır]
Bütün Söz ve Mektûbât’ın birer mürşid-i kâmil vazîfesini gördüklerine dâir hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstâdım Efendim,
Bundan bir sene evvel Söz ve Mektûbât’ı istinsâh esnâsında bazı nükteler, kendi emrâz-ı kalbiyeme muvâfık bir ilaç geldiğinden, Evet, bu nükteyi altın yazı ile yazmalı, diye söylerdim
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Lem‘alar te’lîf edildi. Bütün Söz ve Mektûbât’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında, yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında, geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz o tehlikeler içinde, düşe kalka, yüzde doksan dokuz fırtına ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasında çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rast gelmesi, o yolcuyu o kadar memnûn ve mesrûr eder ki, hatta o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesîle olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rast gelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in her biri, o kal‘adan daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar vazîfesini Lem‘aların feyziyle bulabildim. Ve o tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki, Cennet sekiz tabaka olup, hiç biri birine mâni‘ olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti, evvelki girdiğimin lezzetini giderdiği gibi, Sözler aynen öyledir.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 254
[219]
[Risâle-i Nûr’un bereketine âit yağmur hâdisesini te’yîd eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleymân, Mustafâ Çavuş, Bekir Bey ve Şem‘î’nin bir fıkrasıdır]
Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da‘vâyı isbat eden kuvvetli iki delîli gösteriyor.
Re’fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin yazdıkları, hârika bir sûrette yağan yağmurun Risâle-i Nûr’un bereketine husûsî baktığına, kanâatimiz geliyor. Çünki yağmur hâdisesinin, husûsî bir şekilde hizmet-i Kur’ân'a ve Risâle-i Nûr’a iki sûretle baktığını gözümüzle gördük.
Birinci Sûret: Risâle-i Nûr’un vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın câmi‘i seddedildi. Risâle-i Nûr’u yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men‘ edildi. O sırada kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâç şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan i‘tibâren, bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstâdımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi. Bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur’ân’ın itâbı var Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.
Üstâdımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku. Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde,
Üstâdımız dâimâ i‘timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.
Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstâdımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesinin duvarı yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem‘î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler. İşte bu hâdise kat‘iyen delâlet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur’ân ile münâsebetdârdır. O rahmet-i âmme içinde bir husûsiyeti var. Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur da kâfî mikdarda yağdı.
SAYFA 255
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamış iken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda, menbaına yakın Üstâdımız, ben yani Süleymân ve ben yani Mustafâ Çavuş ve Ahmed Çavuş ve Abbâs, Mehmed, filan filan beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbîhâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstâdımız yağmur duâsı etti. Kur’ân’ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstâdımız dedi ki: Bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk ma‘nen diyor ki, Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum. Demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umûmî rahmet içindeki Risâle-i Nûr’un bereketine dâir da‘vâ ettikleri husûsiyeti, şu iki kuvvetli delîl ile tasdîk ediyoruz.
Şem‘î Mustafâ Çavuş Bekir Bey Muhâcir Hâfız Ahmed Süleymân
[220]
[Hizmet-i Kur’âniyede elmas kalemiyle hizmetler eden Küçük Lütfü’nün ma‘nîdâr kerâmetkârâne bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok kıymetdâr Azîz Üstâdım Efendim,
Bu seferki ziyâretimde biliyorum ki, izinsiz hareket ettiğim için Üstâdımın ruhunu rencîde ettim. Maattessüf yediğim şefkat tokatı geriye avdetimde teessürâtımın def‘ ve izâlesi için Risâle-i Nûr eczâlarının hakāikinden tereşşuh eden ilhâm-ı İlâhî ile yolda gözümün önüne bir ders-i ibret olarak bir şey zuhûr ettirdi. Gördüm ki, bir hayvan necâsetinde binler böcüler bulunuyor. O pislik içinde başlarını sokmuşlar. Kıyısında bir tabur karınca gidiyor. Gittikleri yol ise o kadar doğru ki, o tek tük kalan hâricî böcülerden hiç tevehhümsüz o doğru hattan zerre kadar inhirâf etmiyorlar.
SAYFA 256
İşte aynen ehl-i dünyânın dinsizleri de bütün bütün kafalarını dalâlet bataklığına sokmuşlar, çıkaramıyorlar. Bunların hilâfına olarak ehl-i îmân bilhassa şimdiki Risâle-i Nûr’un zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gāyet müstakîm, gāyet nûrlu, gāyet sevimli ki bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı Bunların başında, nass-ı Kur’ândan gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve Furkān-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtından intişâr eden Risâle-i Nûr’un yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i a‘zam, birer mürşid-i ekmel, birer kal‘a-i hasîn, birer elmas kılıç olarak sâbittir. Öyleyse ey Lütfü, Risâle-i Nûr’a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel bulasın. Lisânına tevhîdi ver ki, şu muhkem kal‘aya giresin. Feyyâz-ı mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın.
İşte o kılıçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra, فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat‘î delîlleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz'den müteselsilen, bütün Risâletü’n-Nûr’un müellifi Üstâdım Saîdü’n-Nûrsî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği şerîat-ı garrâ-yı Muhammediye asm olan hatt-ı müstakimi bâri bir parça da sen ta‘kîb et ki, başın felâh bulsun.
Şu geçen Cum‘a günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstâdım için بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in sırrını istinsâh ediyordum. Maatteessüf emrâz-ı asabiyemin hadsiz istîlâsı, o mühim risâleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrarına başladım, bir parça yazdım. Baktım ki yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yerlere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Betekrar olarak abdest üstüne abdest aldım, bütün seyyiâtımı i‘tirâf ederek ortaya döktüm, istiğfâr ettim. Mübârek duâ olan salavât-ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstâdımdan himmet isteyeyim. Üstâdımın üstâdına dediği gibi, ben de dedim. O hâl, o vaz‘iyet hâlâ devam ediyor. Hatta kendimi intihâr derecesine kadar gelmişim. Dedim: Aman yâ Rabbî Bundaki hikmet nedir? deyip o mübârek risâleyi ertesi güne ta‘lîk ettim.
O akşam, yani Cumartesi gecesi, âlem-i menâmda, Üstâdım Atabey’in Zergendere Mescidinde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun? Câmiye dedim. Beni ta‘kîben o da
SAYFA 257
câmiye girdi. Gördüm ki, Üstâdım bir karyola üstündedir. Evvelki cemâatimizden hâriç, içeride beş altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ ilâ âhir devam ediyor. O beraber girdiğimiz kumandan ise, cemâatimize karşı, Aman siz ne yapıyorsunuz? diyerek kendinin leîmliğini isbat ederek, mağruriyetinden içeriye tükürdü. O anda Üstâdım o dinsizin yüzüne tükürüp, Git yanımızdan, pis dedi, tard etti. Hemen o zaman elimi sağ tarafımdaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihette muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam elimden o kasaturayı alıp ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam, siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhâsına sebeb ben olacağım dedi. Ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp, Başımıza belâ bulduk, bizden bu hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş Hâşiye var, onu gönderelim de, bizim için yalvarsın, yakarsın; aman biz hepsinden geçtik dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühdü Efendi ve Hâfız Ahmed Efendi ağabeylerime söyledim. Hatta o gün Hâfız Ahmed, Üstâdımı ziyâret için iki bardak su ile Isparta’ya gitmek istedi. Fakîr gittiğine memnûn oldu. Rüyayı tenbîh ettim, çünki o gece gördüm. Nitekim söylememiş. Fakat çok acıklı haberinde o kadar müteessir oldum ki, o zaman anladım, ruhumdaki sıkıntı bu imiş. Hâşiye Hâşiye
Lütfü
SAYFA 258
[221]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Bu asrın seli, semli revâcı, şecere-i kâinâtın meyvesi olan insanın nüve, lüb, kışır gayelerini zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ ve vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başı bozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı a‘zamının ölüp, ekallin de ölmek ve tefessühu ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta‘lîk edilen, Hakîm-i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur’ân’dan nebeân eden tiryâk notalar tesmiyesiyle ve her notanın binler harfler damlalarıyla imdâda yetişerek, küre-i arz bahçesini iskā ve binler meyveler hayat bahşeden ve bu yüzden menba‘ı gibi kıyâmete kadar hârika bir kerâmet ve taklîd edilmez bir turra ile çağlayacak olan eser-i mübâreki, Elhamdülillâh istinsâh ettim.