
SAYFA 240
Hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suâllerin cevablarını Risâletü’n-Nûr’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşif ve ehl-i kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdî’yi soruyor, Ne vakit gelecek? Daha Mehdî’yi anlayamamış. Dâbbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dâir, risâlelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevâbını o risâlelerden arayınız, bulursunuz.
Ey hocalar ve halîfeler Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan, her mes’eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz Uyuduğunuz mikdâr artık yeter, uyanmalı
Peder ve vâlidem ve cümle kardeşlerim ve biraderim Küçük Ali selâm edip, iki ellerinizden öper ve duâ etmektedirler
Kuleönü’nden Sofuoğlu talebeniz
Mustafa Hulûsî
[211]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْمَخْلُوقَاتِ
Azîz, muhterem, müşfik ve mükerrem Üstâdım,
Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Risâle-i Nûr eczâlarının dört kısımlı fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarını aldım, fakat ihtisâslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i‘tikādda bir olup, metîn hikmetlerle bazı a‘mâlde ayrılıkları olan dört mezheb-i hak gibi, bu fakîre hakka, hakîkate, sıdka, îmâna, nûra ve rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve ma‘nevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
SAYFA 241
Azîz Üstâdımın Otuz Birinci Mektub’un Birinci Lem‘asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risâle-i Nûr’un feyzî, müşfik Üstâdımın müstecâb duâsı ve Üstâdımın üstâdı Hazret-i Gavs’ın lillâhilhamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütuf ve fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât-ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd-ı risâletpenâhî ve Cenâb-ı Allâh’ın nihâyetsiz in‘âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde, yüz binler hamd ve şükürler olsun, ye’se ve fütûra düşmekten kurtulmuş, yalnız huzûr-u ma‘nevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakîkaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr-ı nûrun cem‘ ve teksîr ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstâdımıza bu kudsî vazîfede yaptıkları muâvenet, her türlü takdîrin fevkındedir. Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur’âniyede dâimî muvaffakiyetlere mazhar buyursun. Âmîn.
Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakîkatler, o derece şa‘şaalı hikmetler ve nûrlu, kudsî, lâhûtî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan ve müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur. İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez
On Üçüncü Lem‘a'nın on üç işaretle beyânı, Sûretü’l-Felak ve Sûretü’n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ âyetlerinin mecmû‘-u adedine veya bu iki sûrenin her birinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi, nazar-ı dikkati celb etmektedir. Her işaretin nihâyetinde, o işaretteki hakāik, birkaç enseb ve a‘lâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisâsımı, bu işaretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeyim.
Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak şerîat-ı Muhammediye asm ile âmil ve sünnet-i Ahmediye asm ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,
SAYFA 242
İkinci İşâret: Küfre giden ehl-i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliği; şeytan ve avenelerinin tasallutlarına karşı istiâze, istiğfâr, hıfz-ı İlâhîye ilticâ ve takvâ ile sünnet-i seniyeye yapışmaktan başka çâre olmadığını,
Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz’î hatâ ve isyanla çok büyük tahrîbât yapmakta olan hizbüşşeytâna karşı, en kuvvetli kal‘a olan Kur’ânî kal‘aya ilticâ lâzım geldiğini,
Dördüncü İşâret: مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetine bir nevi‘ tefsîr mâhiyetinde, cüz’î ihtiyâr ve îcâdsız kesb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahrîbâtına karşı, istiğfâr ve Allâh’a ricâ ve ilticâ ve sünnet-i seniyeye riâyet iktizâ ettiği,
Beşinci İşâret: Kur’ân-ı Hakîm’in azîm tergîb ve teşvîklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini, hem günâh-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin فَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَیْرًا یَرَهُ وَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا یَرَهُ iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce’ ve tahassüngâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini,
Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü tasdîk-i küfürle iltibâs ve tasavvur-u dalâleti dalâletin tasdîki sûretinde gösteren desâis-i şeytâniyeden kurtulmak için, hakāik-i îmâniye ve muhkemât-ı Kur’âniyeye sarılmak ve lümme-i şeytâniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki ma‘nevî yaraya karşı sünnet-i seniyeyi merhem yapmak îcâb ettiğini,
Yedinci İşâret: Erkân-ı îmâniyeden biri olan kadere te’vîlsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günâh-ı kebîreyi işleyen kimsenin mü’min kalabileceğini, fakat şeytanların tahrîbâtına karşı Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin tecellî etmekte olduğunu, ehl-i sünnet ve cemâat olan ehl-i hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur’ân’ın çetin ve metîn kal‘asına girerek sünnet-i seniyenin muktezâsına tevfîk-i hareket eylemekle kurtulmaya muvaffak olunacağını,
SAYFA 243
Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna insanların nasıl ihtiyârlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü’l-a‘lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îmân için Kur’ân’ın himâyesi altına îmân-ı tâm ve i‘timâd-ı kâmil ile girmek ve sünnet-i seniyenin dâire-i nûrâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu,
Dokuzuncu İşâret: Hizbullâh’ın, neden çok def‘a hizbüşşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını, Medîne münâfıklarının dalâlette ısrâr ederek hidâyete girmemeleri ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, o Seyyidü’l-Mürselîn’in sünnetine ittibâ‘ sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini,
Onuncu İşâret: İblîsin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi‘ olanlara kendini inkâr ettirdiğinden, dört misâl ile îzâh etmek sûretiyle bahs; ehl-i îmâna, cin ve ins şeytanların şerlerinden Allâh’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını,
On Birinci İşâret: Cirim ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayıb ve zenbi azîm bîçâre insanı kâinâtın hiddetinden, mahlûkātın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmeye ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ eylemeye da‘vet ettiğini,
On İkinci İşâret: Mahdûd günâhlara cehennemle mukābelenin mahz-ı adâlet olduğuna; cehennemin cezâ-yı amel, cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakiyetlerinin, hâşâ kendilerinde hakîkat olduğuna veya ehl-i hakta zaaf bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört merâklı suâle gāyet fasîh ve belîğ cevâblar vermek sûretiyle, ehl-i îmânı رَاْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ düstûruna, her türlü saâdeti câmi‘ olan Kur’ân ve Sünnet şâhrâhına girmeye teşvîk ettiğini,
On Üçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı dîniye, hayât-ı şahsiye ve hayât-ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikāmet-i nazar ve selâmet-i kalb için muhkemât-ı Kur’âniye mîzânlarıyla ve sünnet-i seniye terâzileriyle a‘mâl ve hâtırâtını tart ve Kur’ân’ı ve sünnet-i seniyeyi dâimâ rehber yap
SAYFA 244
ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu; ve خِتَامُهُ مِسْكٌ nev‘inden on üç işâret hâlinde tefsîr olunan Sûretü’n-Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gāyet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifade eylemektedir.
On Dördüncü Lem‘anın Birinci Makamı’nı teşkîl eden iki mes’ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahrîrine vesîle olan Re’fet Bey kardeşimizden Allâh râzı olsun. İkinci Makam başlı başına bir şâheserdir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazîne-i esrâr-ı Rabbânîdir ki, ancak Rahmânü’r-Rahîm’in inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.
Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyârsız Birinci Söz’ü teşkîl eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki mübârek eserden, kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâimâ şefkatle duâ ve derslerinden istifâde ettiren muazzez Üstâdım, benim daha evvelden de بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet-i tahsîsi husûsundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevâb daha lutfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı Hâlik-ı Rahîm’e ne kadar şükretsem azdır.
Fihristeyi harfi harfine henüz okuyamadım, fakat inşâallâh okuyacağım. On Birinci Mektub’un neleri ihtivâ ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve rahmet-i İlâhiyeden yazılmasına muvaffakiyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakiyetinizi, eltâf-ı Sübhâniyeden tazarru‘ ve niyâz eyledim. Otuzuncu Söz’ün mahkeme başkâtibini nasıl tehdîd ettiği hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.
Fihriste-i gül deste, Fihriste nâmı altındaki bütün risâlelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamâmen husûsiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûbların bir hulâsatü’l-hulâsası denecek vaz‘iyettedir.
Âsâr-ı nûrun bir zübdesi, hazâin-i nûrun elmas anahtarı, resâil ve mektûbâtın nûrlu kapısı olan bu hayırlı te’lîfe sebeb olanları da, müellifini de, Allâh-ü Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri saâdet-i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn
Hulûsî
SAYFA 245
[212]
[Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok ma‘nîdâr rüyalı bir fıkrasıdır]
Azîz ve müşfik Üstâdım Efendim,
Bir gün âlem-i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan kelime-i tevhîde devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasârâ imiş. Biz âşikâre kelime-i tevhîdi çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyorum. O Nasârâlar عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ diyorlar. Onlara dedim ki: Yâhû, biz Îsâ aleyhisselâm’ı tasdîk ediyoruz. Ve kendilerine kelime-i tevhîdi okudum, عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdîk ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdîk etseniz ne olur dedim. Hayır Îsâ aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin Peygamberinizi âşikâr tasdîk etmedikçe, biz tasdîk etmeyiz dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilemiyorum. Biz duâ edelim de Îsâ aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdîk ediyor, göreceksiniz. Duâ ettik. İki kişi Âmîn dediler. Lâkin Îsâ aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik, Yâ Rabbi Bizi bunların yanında mahcûb çıkarıyorsun? dedik. Bu dîn âlî değil mi?
Tahmînen arası bir sâat, bir buçuk sâat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh, Îsâ aleyhisselâm geliyor. Baktım, birisi sakallı, ikisi şâbb-ı emred. Dedim: Îsâ aleyhisselâm otuz üç yaşında olduğu hâlde göğe hurûc etti. Ne için sakalında beyaz var? Kalbime geldi ki, Allâhü a‘lem, Îsâ aleyhisselâm değilse? Bu zât vekîli yanımıza geldiler. Dikkatle baktım, Üstâdımızın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: Şurada haçlar var. Cümlesini çıkarınız. Çıkardılar. Nasârâlara karşı hepsini kırdı ve kelime-i tevhîdi getirip Peygamberimizi asm tasdîk edince, biz de Nasârâlara, Bakınız, işte Îsâ aleyhisselâm’ın vekîli geldi deyince, cümlesi tasdîk ettiler.
Allâhü a‘lem, bu rüyanın bir ta‘bîri şudur ki: Üstâdımızın Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyet’i kabûl edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstâdımızın sözlerini Îsâ aleyhisselâm’ın sözleri nev‘inden hüsn-ü kabûl edeceklerine işârettir.
SAYFA 246
Evet, Risâle-i Nûr’da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbûr eder. Her rûhun bir ihtiyâc-ı hakîkîsi olan hakîkî îmân nûrunu arayan Hristiyan muvahhidleri, elbette Risâle-i Nûr’u görseler, Îsâ aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev‘inden kabûl edip sarılacaklardır.
Dereli Mûtâf Hâfız Ahmed
[213]
[Re’fet Bey, Husrev ve Rüşdü gibi Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Risâle-i Nûr’un bereketine işâret eden buldukları bir tevâfuk-u latîftir ve Risâle-i Nûr’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk-u acîbdir. ]
Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur: Isparta vilâyeti sekiz seneden beri Risâle-i Nûr’un müellifini sînesinde saklamıştı. Ve Barla gibi şirin bir nâhiyesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişâr eden Risâle-i Nûr’dan Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifâde ve istifâza ettiler. Vaktâ ki, Üstâdımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti. Risâle-i Nûr’un müellifi olan Üstâdımızın nazarı Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl-i dünyânın teşebbüskârâne harekât-ı zâhiriyesi bir sebeb-i âdî oldu, Üstâdımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstâdımız teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskā eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba‘ı kesilmişti. Ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı. Risâle-i Nûr’un en ziyâde intişâr ettiği mahal Isparta vilâyeti olduğu için, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyât-ı Rabbâniyeyi pek yakından temâşâ eden Risâle-i Nûr’un şâkirdleri olan bizler, bir vak‘aya daha şâhid olduk. Bu hâdise ise, Üstâdımızın Isparta’ya teşrîfini müteâkib, bir asır içinde bir veya iki def‘a vukū‘a gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hârika bir sûrette yağan bu yağmur, Isparta’nın her tarafını tamâmen iskā etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar bahçeler güzelleşmiş, ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigāl eden halkın yüzleri Risâle-i Nûr’un nâil olduğu inâyetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifâde ederek
SAYFA 247
gülmüş, rûhları inbisât etmişti. Cenâb-ı Hakk kemâl-i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaz‘iyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaz‘iyetine tebdîl etti. Güyâ Risâle-i Nûr, yüz on dokuz parçasıyla müellifi olan Üstâdımıza bir taraftan hoş-âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine teselli vermek ve gam-nâk ruhunu tatyîb etmek; diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadâr olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb-ı Hakk’dan yüz on dokuz risâlenin elleriyle yüz on dokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti ve yağmur istedi. Cenâb-ı Hakk öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki, bir misli doksan üç târîhinde yağdığını ihtiyârlarımızdan işitiyoruz. Bu târîh ise, Üstâdımızın târîh-i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umûmî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmurun husûsî bir şekilde Risâle-i Nûr’a baktığına bir delîli şudur:
Risâle-i Nûr’un neşrine vâsıta olan Üstâdımız geldiği gün, Isparta’yı gāyet sıcak ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş, Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebzelerin, ot ve çiçeklerin susuzluktan buruşmuş olduklarını gördü. Gāyet müteessir oldu. Cenâb-ı Hakk’tan yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar mıdır? diye sordu. Bekir Bey de: Gölcük suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur diye cevâb verdi. Üstâdımızın Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risâle-i Nûr’a bakıyor. Lillâhilhamd, bu kerem-i İlâhî netîcesi olarak Üstâdımız: Bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa, o da her yerde olduğu gibi, Barla’da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir diyor.
Mustafâ Lütfü Rüşdü Husrev Bekir Bey Re’fet
SAYFA 248
[214]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Bu risâle fihristesi, hakîkaten menba‘-ı nûr ve mecma‘-ı hakîkattir. Elhak nûr fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki, Otuz Üç Söz, Otuz Üç Mektûb’un her biri, feyezânda olan birer menba‘-ı nûr-u hakîkat ve gülistân-ı bâğ-ı cinândır. Binâen- aleyh bu müteaddid güller bağının her birisinden müteaddid güller koparıp, dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi, vücûda getirilmiş bir eser-i cihân-kıymet olduğuna kanâat ettim.
Bu fihristeleri okumak, herhalde ve behemehâl Söz ve Mektûblar risâle-i şerîfelerinizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyâk ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksân olan risâle-i şerîfelerin hangisini evvelâ yazayım? Çünki her biri birbiriyle nûr ve hakîkat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaz‘iyetteyim. İnşâallâh duâ-yı üstâdâneleriyle, kâffesini yazarım.
Şurasını da arz edeyim ki, Sabrî Efendi kardeşimin ilhâhı ve zât-ı üstâdânelerinin ilhâmı ile fihristelerin te’lîfi husûsunda çok musîb ve hakîkat ile Cenâb-ı Hakk sevgili Üstâdımızı âfiyette dâim, ömürlerine bereket ve her bir umûrunda muvaffakiyet buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc-ı zafer olarak taşıyalım ve hizmet-i Kur’ânda çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü’minîn de istifâde etsin ve ehl-i bid‘a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.
Talebeniz
Âsım
[215]
[Kuleönü’nde Sarıbıçak Mübârek Mustafa Hulûsî’nin kardeşi Ali’nin fıkrasıdır]
Kıymetdâr Üstâdım, bulunduğumuz asrın yaralılarından doktora muhtâç bir gencin fıkrasıdır.
Bulunduğumuz asır seferberlik zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça ve yaralar gitgide daha ziyâde fazlalaşmakta iken, bir gün işittim ki, Sağdan sola geçiniz diye i‘lân ediyorlar. Ve otuz iki harfin sekiz adedini gāib edip i‘lân edince öyle bir yara daha patladı ki, evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, اِذْ اَوَی الْفِتْیَةُ اِلَی الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَیِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا Ashâb-ı Kehf efendilerimiz beş veya
SAYFA 249
sekiz delikanlı, asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi, o asırda fenâlıktan kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise, dîn-i hak üzere bulunan ehl-i îmânı, zamanlarının padişahı putperestliğe da‘vet edip, kabûl edenleri puta kurban kesip, kabûl etmeyenleri katliam ettiği sırada, Ashâb-ı Kehf efendilerimiz mağaraya çekildiler.
Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken, Acaba bu seferberlik ve karmakarışık bir zamanda, benim gibi böyle yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâ’da, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzûrunda, ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e nasıl şefâat dileyebilirim? diyerek, bütün gün rûhum ağladı. Mademki Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a binlerce yaralılar, dilsizler, bir tarafı nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, avdette aslâ bir şey kalmayarak döndüler. Ve kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur’ân ve Kur’ân’ın ta‘yîn etmiş olduğu büyük doktorlar, kıyâmete kadar gelecek müslümanlara doktorluk vazîfesini görecekler. Ve şimdiki hâl vilâyetimiz dâhilinde bulunan bir-iki doktora mürâcaat edeyim diyerek, rûhum her an gezmekte iken bî-hûş olup yattım.
Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstâdım Bedîüzzamân’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Acele olarak, cebinden bir kalem ve bir ufak kâğıt parçası çıkarıp bana verdi, hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl-i kalb olduğundan, vâkıayı anlattım. Pederim, Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir-iki sene kadar oldu. Git, mürâcaat et dedi. Ben dedim: Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrahîsine dayanayım? Bana Git denildi. Hitâb iki oldu. Hemen sabahleyin kalkıp gittim. Üstâdımı görünce, bir-iki dakîka titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstâdım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağımıza çok çok tenbîh etti. Avdetten bir-iki ay sonra hemen askere gittim. Terhîs oluncaya kadar, yirmi mâh mukaddem bu yaralar içinde, her sâat ve her dakîka, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşünüp, acaba benim hâlim ne olur? der idim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı
SAYFA 250
görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübârek Ramazân-ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında Üstâdım Bedîüzzamân, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığını i‘lân ediyor. Evet, ben Kur’ân’ın dellâlıyım diye bağırıyor.
Demek, bakınız ey arkadaşlar ve bütün müslümanlar Üstâdım Hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon müslümana her sâat, her dakîka, her an bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alınız deyip hemen uykudan uyandım. Ve Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü ve Beşinci Dalı'nı okumaya başladım. Ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbât ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmaya karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime ve bütün müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum: Eyvâh Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirâhat edebiliriz, yoksa; Bu asrın doktoru ve ilaçları ise, Kur’ân’dan tereşşuh eden Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Onlara sarılınız ki kurtulasınız.
Âciz talebeniz
Ali Ulvî
[216]
[Kuleönü karyesinden İbişoğlu Demirci Mehmed’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım Efendim,
Kardeşim Mustafa risâleleri yazmaya başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi‘ ettik. Üç seneden beri risâleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin hâricinde her zaman okuyup istifâde ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl-i tarîkat olanları, bidâyeten arkadaşım Mustafâ’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, bu okunan Sözler hem tarîkate, hem hakîkate pek muvâfıktır. Bu zamanın yaralarına bir ilaçtır diyordum. Ve her ne zaman yeis içerisinde kalsam, arkadaşımın yanına gelir, istediğim hakîkatleri Risâle-i Nûr’dan okutur, dinler ve Risâle-i Nûr’un verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes’eleden bahsedilse
SAYFA 251
risâlelerde en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de bütün bu söylenen lakırdılara ilaç vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre-i arza bağırarak derim ki: Hâriçte görülen marazlara ilaç vardır.
Ey kardeşlerim, istifâde edelim. Ve risâlelerden istifâde etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât-ı muhtereme Cenâb-ı Hakk bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstâd-ı muhteremin himmetiyle ehl-i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifâde ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar. Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hatta okumak için arkadaşımı çok zaman icbâr ediyorlar. Bir gün arkadaşım Mustafâ risâleleri yazmaklığım için beni teşvîk etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektub’u götürdüm. İstinsâh ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane nihâyetsiz var ve altında da üç dünya tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. Dünya beni salmayacak diye yazmayı bıraktım. Şimdi tekrar niyet ettim. Bu niyetimin üzerine bir rüya gördüm. Üstâd-ı muhterem siyah merkebin üzerinde râkiben yanıma geldi. Şu merkebi sağlam bir yularla bağla emir buyurdunuz. Siz Üstâdımın göstermiş olduğunuz, her tarafı zincirden olan yuları merkebe taktım. Sıkı olarak bağlattı. Kımıldanmayacak bir hâlde kaldı. Ben de anladım ki, o merkeb dünyadır. İnşâallâh duânızın himmetiyle, dünyamın bağlandığını anladım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ deyip Üstâd-ı muhteremimin himmetiyle risâleleri yazmaya muvaffak olurum ümîdindeyim, inşâallâh.
Yirminci Mektub’u elimde götürürken, meydanda idi. Karşımda muhtar odası olduğundan, risâleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstâd-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz, doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de cevâben, At yeni nalınlı olduğundan hiç çekinmeden geldim. Hâlbuki deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstâdım karşıma çıkarak, Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü at getirdim, o esnâda uyandım. Allâh hayretsin.
Âciz talebeniz Mehmed
SAYFA 252
[217]
[Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymetdâr arkadaşı Hâfız Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Ey Feyyâz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenâb-ı Allâh’a giden tarîk-i müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatıma sebeb olan Üstâdım Efendim,
Bundan dört mâh mukaddem, Kur’ân-ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs‘atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyâretinize arkadaşım Mustafâ ile varmıştık. Ne için geldiniz? diye şefkatli bir tekdîre binâen müteessirâne geriye döndük. O tekdîrden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstâdımın iksîr-i a‘zam olan o mübârek kalbini rencîde ettiğimizi anlayınca, ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender-hiç olan zayıf rûhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risâlesinde, bizim fırtınalı tokatımızı zikreden Üstâdımızın hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu öğrendik. O teessürâtımız sürûra kalb oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bu mübârek Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, mübârek bir gecede Üstâdımızın pek yakınımızda olan Isparta’ya hicreti beni o kadar memnûn ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiç bir şey kalmadı. Elhamdülillâh, Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, dünya ve âhiret yaratılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyâlandıran, kıyâmete kadar bâkî, güneş gibi nûrlu, feyizli, gıdalı şerîatı ile âhiret kapısını açan o mübârek Fahr-i Âlem asm Efendimiz’in o mübârek gecede dünyaya teşrîf buyurması, bütün mükevvenâtı memnûn edecek pek mübârek bir gecede Üstâdımın hicreti, yani Rebîü’l-evvel'in on ikinci gecesi Isparta’nın harîmine dâhil olması ve hicretinin tevâfuk ve tesâdüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs‘atimiz kadar almak üzere Üstâdımızın ziyâretine yol açtı. İnşâallâh bu hicretiniz büyük fütûhâta sebeb olacaktır.
Nitekim, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in Mekke’den Medîne’ye hicreti esnâsında, Feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahâbe Efendilerimizi memnûn ettiği gibi, Üstâdımın tevâfuk eden hicreti fütûhâta sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnûn ve mesrûr eyleyecektir, Efendim.
İmamoğlu Hâfız Mustafa
SAYFA 253
[218]
[Yine İmamoğlu Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır]
Bütün Söz ve Mektûbât’ın birer mürşid-i kâmil vazîfesini gördüklerine dâir hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstâdım Efendim,
Bundan bir sene evvel Söz ve Mektûbât’ı istinsâh esnâsında bazı nükteler, kendi emrâz-ı kalbiyeme muvâfık bir ilaç geldiğinden, Evet, bu nükteyi altın yazı ile yazmalı, diye söylerdim
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Lem‘alar te’lîf edildi. Bütün Söz ve Mektûbât’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında, yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında, geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz o tehlikeler içinde, düşe kalka, yüzde doksan dokuz fırtına ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasında çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rast gelmesi, o yolcuyu o kadar memnûn ve mesrûr eder ki, hatta o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesîle olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rast gelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in her biri, o kal‘adan daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar vazîfesini Lem‘aların feyziyle bulabildim. Ve o tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki, Cennet sekiz tabaka olup, hiç biri birine mâni‘ olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti, evvelki girdiğimin lezzetini giderdiği gibi, Sözler aynen öyledir.
İmamoğlu Hâfız Mustafa