Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 234
[210]
Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahmân’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gāyet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey benim muhterem Üstâdım,
Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki, Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzamân vardır. O adamın Risâle-i Nûr’u mehdî hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek Îsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir, yani müjdecisidir denildi. Bunun üzerine Üstâd-ı muhteremin nezdine vardım. Risâleleri, bana yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okudum. İsti‘dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risâlelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.
Bil’âhire, Yirmi İkinci Mektub’u verdiniz, yazdım. Bir-iki def‘a arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve ma‘nevî on beş yaşından beri mâzîde birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti, Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor. Ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim. Fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum
SAYFA 235
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleymân isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten İsmâîl isminde birisi vardı. Buna binâen, ale’t-tahmîn yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağ ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bil’âhire, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: Bu âdem, Saîd Nûrsî’dir. Ben de anladım ki, bu hârika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risâleleri devam üzere yazmakta iken, Allâh’ın tevfîki ve Üstâd-ı muhteremimin himmeti erişti. Çok çok istifâde etmeye başladım. Bil’âhire, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok def‘a hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risâleleri okudukça, şeytân-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını cehennemin dibine atıyordu. Risâleleri okurken, çok arkadaşlar hayrette kalırlardı. Bu koca Bedî‘, lü’lü’-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor? diye birbirimize çok def‘a diyorduk. Lisânına baksan, hiç bir şey istifâde edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, Hâşiye diye tekrar tekrar iştiyâkla okuyorduk. Bunun üzerine, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, okuyanlara bir iksîr-i a‘zamdır diye hükmettik.
Muhterem Üstâdım, maddî ve ma‘nevî yaraları bulunan bu yüz kardeşlerimin yaralarını, risâleler tedâvi ediyor. Hatta bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler. Âciz talebeniz bir risâle okusam evhâmını kaldırır,
SAYFA 236
giderlerdi. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîmüşşân mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn. Yarın mahşerde, herkesten evvel Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem asm Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh. Âmîn.
Bu gençlerin her gün, her sâat duâlarını alıyorsun. Ve her bir risâleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda bu gençlerin bir araya gelip hak sözü dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve ma‘nevî yaralarımı tedâvi edecek ilaç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her sâat kendimi intihâr etmeye karar verirdim. Acaba hâlim ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim? diye çok merâk eder ve yeis içerisinde kalırdım.
Cenâb-ı Hakk, nasıl ki cehennem gibi zaman içinde cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çâreleri îcâd eder ve her yaraya muvâfık ilacı ihsân eder. Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara, Üstâd-ı muhtereme risâleleri Türkçe olarak te’lîf ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim, lâyuad ve lâyuhsâ Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstâd-ı muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihânda azîz eylesin. Âmîn.
Ben hiç bir Arabiyât görmeden, medresede iki diz üzerine gelip yirmi sene okumadığım hâlde, yalnız risâleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakîrin, bu miskînin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, risâleleri bize oku diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: Risâleleri yazıp ciddiyetle okumak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir. Medresede okumaktaki maksad, evvelâ kendini
SAYFA 237
kurtarıp, sâniyen ümmet-i Muhammedi asm kurtarmaya çalışmak değil mi? Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yirmi sene medrese ilmini veriyor i‘tikādındayım.
Ve her bir risâle, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risâleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa, dâire-i inkıyâda geliyor, bir derece ıslâh oluyor. Herhangi bir maddiyyûn bir risâleyi alıp okusa, îmân etmezse de hiç bir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam ma‘nâsıyla anlasa, îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz diyor. Risâle-i Nûr, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü Deccâl’a Ya îmân et, veyâhûd bütün dünyanın maskarası olacaksın diyor.
Şimdi, azîz ders kardeşlerim Bu fakîr, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstâd-ı muhteremin sa‘yiyle yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yüz on dokuz adeddir. Her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve ma‘nevî yaralı olan genç kardeşlerim Ve ey mürşid-i ekmele muhtâç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra, Şâh-ı Nakşibend ra, İmâm-ı Gazâlî ra, İmâm-ı Rabbânî ra, Muhyiddîn-i Arab ra, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn Radıyallâhü anhüm, kaddesallâhü esrârahüm hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i îmânları risâlelerde ve Mektubât’da vardır.
Ey kardeşlerim ve ey halîfeler Tarîkatin ve hakîkatin müntehâsını anlamak isterseniz, risâleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasından gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim Bilhassa size çok ricâ ediyorum, risâleleri bir def‘a okuyunuz. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir satırında, bir kitabın te’sîrini bulmazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça risâleler feyiz-âver nûrlar saçıyorlar. Okudukça iştiyâka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki def‘a okusan, insana usanç veriyor. Hâlbuki risâleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkîn ediyorlar.
SAYFA 238
Döneceğim bâlâdaki rüyanın ta‘bîrine; aklım yetiştiği kadar ta‘bîr edeceğim, Allâh hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan büyük fabrika ise, Üstâd-ı muhteremimdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî‘ âletler ise, bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îmân telkînâtlarını yapan Risâletü’n-Nûr eczâlarıdır. O küçük fabrika ise, risâleleri kim okuyup yazarsa, o küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisinde bedî‘ âletler ise, Risâle-i Nûr’un düstûrları, hakîkatleri ve mesâil-i îmâniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrikanın hareketi ise, risâleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise, velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risâle-i Nûr’dur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki def‘a gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânlar hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur. Dükkânların içinde, torbalarda sandıklarda koca koca mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine ma‘nevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.
Allâhü a‘lem, bunun ta‘bîri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel bir memleket olduğu gibi, öyle de risâleler ve Mektûbâtü’n-Nûr velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir kuvvetinde, elmas mıhlar gibi hakîkatin burhânlarını satışa çıkaran ve her bir risâle bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nûrânîdir. O sergide îmânî nûrlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kerre iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın ta‘bîri, Allâhü a‘lem, böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, ma‘nevî Allâh’a asker olan gençlerin Isparta vilâyetindeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstâd-ı muhterem Saîd Nûrsî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstâdın husûsî medresesidir. Ve fırının ekmeğinin müşterîleri ise, risâleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ diyenlerdir.
Evet, Üstâd-ı muhterem, insanlara ma‘nevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmânî risâleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksân olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i‘câz-ı Kur’ân esrârına ve îmânın envârına işarettir ki,
SAYFA 239
onları Risâle-i Nûr dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafında bulunduğum ise, gençlere ihsân-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve Üstâd-ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesîle olacağıma işârettir inşâallâh. Benim aklım bu kadar eriyor, bu kadar ta‘bîr edebildim. Rüyalarımın ıslâh ve ta‘bîrini ricâ ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün dibinde bulunuyormuşum. Denizin kıyısında, yani çakıllığında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstâdım Saîd bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bil’âhire hâriçten, kıble tarafından Mahmûd isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstâdımın elinden o kitabı, yani o hutbeyi istedi ve aldı. Çadırdan Mahmûd ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı dikildi, halklara söyledi ki: Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır diyerek, o hutbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda iken uyandım. Allâh hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar ta‘bîr edeceğim: O deniz ise Şerîat-ı Muhammediye’dir asm. O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmûd ise, yâ Şeyh-i Geylânî, yâ İmâm-ı Rabbânî’dir. Risâleler makam-ı Mahmûd yolunu ta‘rîf ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan Risâle-i Nûr, bu zamanın mehdisidir.
Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halîfeler Bin seneden beridir insanların aradığı Mehdî Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstâdımın neşrettiği Risâle-i Nûr’dur. Ey benim kardeşlerim, benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstâdıma ne suâl açabilirim? Kaç kitap okudum da suâl açayım ve mes’ele halledeyim? Ne gibi suâl edeyim?
Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ küll-i hâl anlayamadığınız mes’eleler çoktur. Üstâdıma suâl açınız, meydana ilim-i hakîkat çıksın ve îmân çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifâde etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifâde etsin.
SAYFA 240
Hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suâllerin cevablarını Risâletü’n-Nûr’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşif ve ehl-i kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdî’yi soruyor, Ne vakit gelecek? Daha Mehdî’yi anlayamamış. Dâbbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dâir, risâlelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevâbını o risâlelerden arayınız, bulursunuz.
Ey hocalar ve halîfeler Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan, her mes’eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz Uyuduğunuz mikdâr artık yeter, uyanmalı
Peder ve vâlidem ve cümle kardeşlerim ve biraderim Küçük Ali selâm edip, iki ellerinizden öper ve duâ etmektedirler
Kuleönü’nden Sofuoğlu talebeniz
Mustafa Hulûsî
[211]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْمَخْلُوقَاتِ
Azîz, muhterem, müşfik ve mükerrem Üstâdım,
Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Risâle-i Nûr eczâlarının dört kısımlı fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarını aldım, fakat ihtisâslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i‘tikādda bir olup, metîn hikmetlerle bazı a‘mâlde ayrılıkları olan dört mezheb-i hak gibi, bu fakîre hakka, hakîkate, sıdka, îmâna, nûra ve rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve ma‘nevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
SAYFA 241
Azîz Üstâdımın Otuz Birinci Mektub’un Birinci Lem‘asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risâle-i Nûr’un feyzî, müşfik Üstâdımın müstecâb duâsı ve Üstâdımın üstâdı Hazret-i Gavs’ın lillâhilhamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütuf ve fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât-ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd-ı risâletpenâhî ve Cenâb-ı Allâh’ın nihâyetsiz in‘âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde, yüz binler hamd ve şükürler olsun, ye’se ve fütûra düşmekten kurtulmuş, yalnız huzûr-u ma‘nevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakîkaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr-ı nûrun cem‘ ve teksîr ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstâdımıza bu kudsî vazîfede yaptıkları muâvenet, her türlü takdîrin fevkındedir. Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur’âniyede dâimî muvaffakiyetlere mazhar buyursun. Âmîn.
Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakîkatler, o derece şa‘şaalı hikmetler ve nûrlu, kudsî, lâhûtî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan ve müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur. İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez
On Üçüncü Lem‘a'nın on üç işaretle beyânı, Sûretü’l-Felak ve Sûretü’n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ âyetlerinin mecmû‘-u adedine veya bu iki sûrenin her birinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi, nazar-ı dikkati celb etmektedir. Her işaretin nihâyetinde, o işaretteki hakāik, birkaç enseb ve a‘lâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisâsımı, bu işaretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeyim.
Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak şerîat-ı Muhammediye asm ile âmil ve sünnet-i Ahmediye asm ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,
SAYFA 242
İkinci İşâret: Küfre giden ehl-i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliği; şeytan ve avenelerinin tasallutlarına karşı istiâze, istiğfâr, hıfz-ı İlâhîye ilticâ ve takvâ ile sünnet-i seniyeye yapışmaktan başka çâre olmadığını,
Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz’î hatâ ve isyanla çok büyük tahrîbât yapmakta olan hizbüşşeytâna karşı, en kuvvetli kal‘a olan Kur’ânî kal‘aya ilticâ lâzım geldiğini,
Dördüncü İşâret: مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetine bir nevi‘ tefsîr mâhiyetinde, cüz’î ihtiyâr ve îcâdsız kesb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahrîbâtına karşı, istiğfâr ve Allâh’a ricâ ve ilticâ ve sünnet-i seniyeye riâyet iktizâ ettiği,
Beşinci İşâret: Kur’ân-ı Hakîm’in azîm tergîb ve teşvîklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini, hem günâh-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin فَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَیْرًا یَرَهُ وَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا یَرَهُ iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce’ ve tahassüngâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini,
Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü tasdîk-i küfürle iltibâs ve tasavvur-u dalâleti dalâletin tasdîki sûretinde gösteren desâis-i şeytâniyeden kurtulmak için, hakāik-i îmâniye ve muhkemât-ı Kur’âniyeye sarılmak ve lümme-i şeytâniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki ma‘nevî yaraya karşı sünnet-i seniyeyi merhem yapmak îcâb ettiğini,
Yedinci İşâret: Erkân-ı îmâniyeden biri olan kadere te’vîlsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günâh-ı kebîreyi işleyen kimsenin mü’min kalabileceğini, fakat şeytanların tahrîbâtına karşı Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin tecellî etmekte olduğunu, ehl-i sünnet ve cemâat olan ehl-i hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur’ân’ın çetin ve metîn kal‘asına girerek sünnet-i seniyenin muktezâsına tevfîk-i hareket eylemekle kurtulmaya muvaffak olunacağını,
SAYFA 243
Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna insanların nasıl ihtiyârlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü’l-a‘lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îmân için Kur’ân’ın himâyesi altına îmân-ı tâm ve i‘timâd-ı kâmil ile girmek ve sünnet-i seniyenin dâire-i nûrâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu,
Dokuzuncu İşâret: Hizbullâh’ın, neden çok def‘a hizbüşşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını, Medîne münâfıklarının dalâlette ısrâr ederek hidâyete girmemeleri ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, o Seyyidü’l-Mürselîn’in sünnetine ittibâ‘ sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini,
Onuncu İşâret: İblîsin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi‘ olanlara kendini inkâr ettirdiğinden, dört misâl ile îzâh etmek sûretiyle bahs; ehl-i îmâna, cin ve ins şeytanların şerlerinden Allâh’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını,
On Birinci İşâret: Cirim ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayıb ve zenbi azîm bîçâre insanı kâinâtın hiddetinden, mahlûkātın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmeye ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ eylemeye da‘vet ettiğini,
On İkinci İşâret: Mahdûd günâhlara cehennemle mukābelenin mahz-ı adâlet olduğuna; cehennemin cezâ-yı amel, cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakiyetlerinin, hâşâ kendilerinde hakîkat olduğuna veya ehl-i hakta zaaf bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört merâklı suâle gāyet fasîh ve belîğ cevâblar vermek sûretiyle, ehl-i îmânı رَاْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ düstûruna, her türlü saâdeti câmi‘ olan Kur’ân ve Sünnet şâhrâhına girmeye teşvîk ettiğini,
On Üçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı dîniye, hayât-ı şahsiye ve hayât-ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikāmet-i nazar ve selâmet-i kalb için muhkemât-ı Kur’âniye mîzânlarıyla ve sünnet-i seniye terâzileriyle a‘mâl ve hâtırâtını tart ve Kur’ân’ı ve sünnet-i seniyeyi dâimâ rehber yap
SAYFA 244
ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu; ve خِتَامُهُ مِسْكٌ nev‘inden on üç işâret hâlinde tefsîr olunan Sûretü’n-Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gāyet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifade eylemektedir.
On Dördüncü Lem‘anın Birinci Makamı’nı teşkîl eden iki mes’ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahrîrine vesîle olan Re’fet Bey kardeşimizden Allâh râzı olsun. İkinci Makam başlı başına bir şâheserdir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazîne-i esrâr-ı Rabbânîdir ki, ancak Rahmânü’r-Rahîm’in inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.
Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyârsız Birinci Söz’ü teşkîl eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki mübârek eserden, kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâimâ şefkatle duâ ve derslerinden istifâde ettiren muazzez Üstâdım, benim daha evvelden de بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet-i tahsîsi husûsundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevâb daha lutfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı Hâlik-ı Rahîm’e ne kadar şükretsem azdır.
Fihristeyi harfi harfine henüz okuyamadım, fakat inşâallâh okuyacağım. On Birinci Mektub’un neleri ihtivâ ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve rahmet-i İlâhiyeden yazılmasına muvaffakiyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakiyetinizi, eltâf-ı Sübhâniyeden tazarru‘ ve niyâz eyledim. Otuzuncu Söz’ün mahkeme başkâtibini nasıl tehdîd ettiği hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.
Fihriste-i gül deste, Fihriste nâmı altındaki bütün risâlelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamâmen husûsiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûbların bir hulâsatü’l-hulâsası denecek vaz‘iyettedir.
Âsâr-ı nûrun bir zübdesi, hazâin-i nûrun elmas anahtarı, resâil ve mektûbâtın nûrlu kapısı olan bu hayırlı te’lîfe sebeb olanları da, müellifini de, Allâh-ü Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri saâdet-i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn
Hulûsî
SAYFA 245
[212]
[Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok ma‘nîdâr rüyalı bir fıkrasıdır]
Azîz ve müşfik Üstâdım Efendim,
Bir gün âlem-i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan kelime-i tevhîde devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasârâ imiş. Biz âşikâre kelime-i tevhîdi çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diyorum. O Nasârâlar عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ diyorlar. Onlara dedim ki: Yâhû, biz Îsâ aleyhisselâm’ı tasdîk ediyoruz. Ve kendilerine kelime-i tevhîdi okudum, عٖیسٰی رُوحُ اللّٰهِ dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdîk ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdîk etseniz ne olur dedim. Hayır Îsâ aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin Peygamberinizi âşikâr tasdîk etmedikçe, biz tasdîk etmeyiz dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilemiyorum. Biz duâ edelim de Îsâ aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdîk ediyor, göreceksiniz. Duâ ettik. İki kişi Âmîn dediler. Lâkin Îsâ aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik, Yâ Rabbi Bizi bunların yanında mahcûb çıkarıyorsun? dedik. Bu dîn âlî değil mi?
Tahmînen arası bir sâat, bir buçuk sâat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh, Îsâ aleyhisselâm geliyor. Baktım, birisi sakallı, ikisi şâbb-ı emred. Dedim: Îsâ aleyhisselâm otuz üç yaşında olduğu hâlde göğe hurûc etti. Ne için sakalında beyaz var? Kalbime geldi ki, Allâhü a‘lem, Îsâ aleyhisselâm değilse? Bu zât vekîli yanımıza geldiler. Dikkatle baktım, Üstâdımızın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: Şurada haçlar var. Cümlesini çıkarınız. Çıkardılar. Nasârâlara karşı hepsini kırdı ve kelime-i tevhîdi getirip Peygamberimizi asm tasdîk edince, biz de Nasârâlara, Bakınız, işte Îsâ aleyhisselâm’ın vekîli geldi deyince, cümlesi tasdîk ettiler.
Allâhü a‘lem, bu rüyanın bir ta‘bîri şudur ki: Üstâdımızın Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyet’i kabûl edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstâdımızın sözlerini Îsâ aleyhisselâm’ın sözleri nev‘inden hüsn-ü kabûl edeceklerine işârettir.
SAYFA 246
Evet, Risâle-i Nûr’da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbûr eder. Her rûhun bir ihtiyâc-ı hakîkîsi olan hakîkî îmân nûrunu arayan Hristiyan muvahhidleri, elbette Risâle-i Nûr’u görseler, Îsâ aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev‘inden kabûl edip sarılacaklardır.
Dereli Mûtâf Hâfız Ahmed
[213]
[Re’fet Bey, Husrev ve Rüşdü gibi Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Risâle-i Nûr’un bereketine işâret eden buldukları bir tevâfuk-u latîftir ve Risâle-i Nûr’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk-u acîbdir. ]
Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur: Isparta vilâyeti sekiz seneden beri Risâle-i Nûr’un müellifini sînesinde saklamıştı. Ve Barla gibi şirin bir nâhiyesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişâr eden Risâle-i Nûr’dan Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifâde ve istifâza ettiler. Vaktâ ki, Üstâdımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti. Risâle-i Nûr’un müellifi olan Üstâdımızın nazarı Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl-i dünyânın teşebbüskârâne harekât-ı zâhiriyesi bir sebeb-i âdî oldu, Üstâdımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstâdımız teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskā eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba‘ı kesilmişti. Ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı. Risâle-i Nûr’un en ziyâde intişâr ettiği mahal Isparta vilâyeti olduğu için, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyât-ı Rabbâniyeyi pek yakından temâşâ eden Risâle-i Nûr’un şâkirdleri olan bizler, bir vak‘aya daha şâhid olduk. Bu hâdise ise, Üstâdımızın Isparta’ya teşrîfini müteâkib, bir asır içinde bir veya iki def‘a vukū‘a gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hârika bir sûrette yağan bu yağmur, Isparta’nın her tarafını tamâmen iskā etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar bahçeler güzelleşmiş, ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigāl eden halkın yüzleri Risâle-i Nûr’un nâil olduğu inâyetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifâde ederek
SAYFA 247
gülmüş, rûhları inbisât etmişti. Cenâb-ı Hakk kemâl-i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaz‘iyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaz‘iyetine tebdîl etti. Güyâ Risâle-i Nûr, yüz on dokuz parçasıyla müellifi olan Üstâdımıza bir taraftan hoş-âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine teselli vermek ve gam-nâk ruhunu tatyîb etmek; diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadâr olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb-ı Hakk’dan yüz on dokuz risâlenin elleriyle yüz on dokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti ve yağmur istedi. Cenâb-ı Hakk öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki, bir misli doksan üç târîhinde yağdığını ihtiyârlarımızdan işitiyoruz. Bu târîh ise, Üstâdımızın târîh-i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umûmî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmurun husûsî bir şekilde Risâle-i Nûr’a baktığına bir delîli şudur:
Risâle-i Nûr’un neşrine vâsıta olan Üstâdımız geldiği gün, Isparta’yı gāyet sıcak ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş, Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebzelerin, ot ve çiçeklerin susuzluktan buruşmuş olduklarını gördü. Gāyet müteessir oldu. Cenâb-ı Hakk’tan yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar mıdır? diye sordu. Bekir Bey de: Gölcük suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur diye cevâb verdi. Üstâdımızın Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risâle-i Nûr’a bakıyor. Lillâhilhamd, bu kerem-i İlâhî netîcesi olarak Üstâdımız: Bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa, o da her yerde olduğu gibi, Barla’da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir diyor.
Mustafâ Lütfü Rüşdü Husrev Bekir Bey Re’fet