
SAYFA 234
[210]
Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahmân’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gāyet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey benim muhterem Üstâdım,
Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki, Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzamân vardır. O adamın Risâle-i Nûr’u mehdî hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek Îsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir, yani müjdecisidir denildi. Bunun üzerine Üstâd-ı muhteremin nezdine vardım. Risâleleri, bana yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okudum. İsti‘dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risâlelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.
Bil’âhire, Yirmi İkinci Mektub’u verdiniz, yazdım. Bir-iki def‘a arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve ma‘nevî on beş yaşından beri mâzîde birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti, Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor. Ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim. Fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum
SAYFA 235
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleymân isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten İsmâîl isminde birisi vardı. Buna binâen, ale’t-tahmîn yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağ ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bil’âhire, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: Bu âdem, Saîd Nûrsî’dir. Ben de anladım ki, bu hârika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risâleleri devam üzere yazmakta iken, Allâh’ın tevfîki ve Üstâd-ı muhteremimin himmeti erişti. Çok çok istifâde etmeye başladım. Bil’âhire, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok def‘a hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risâleleri okudukça, şeytân-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını cehennemin dibine atıyordu. Risâleleri okurken, çok arkadaşlar hayrette kalırlardı. Bu koca Bedî‘, lü’lü’-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor? diye birbirimize çok def‘a diyorduk. Lisânına baksan, hiç bir şey istifâde edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, Hâşiye diye tekrar tekrar iştiyâkla okuyorduk. Bunun üzerine, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, okuyanlara bir iksîr-i a‘zamdır diye hükmettik.
Muhterem Üstâdım, maddî ve ma‘nevî yaraları bulunan bu yüz kardeşlerimin yaralarını, risâleler tedâvi ediyor. Hatta bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler. Âciz talebeniz bir risâle okusam evhâmını kaldırır,
SAYFA 236
giderlerdi. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîmüşşân mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn. Yarın mahşerde, herkesten evvel Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem asm Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh. Âmîn.
Bu gençlerin her gün, her sâat duâlarını alıyorsun. Ve her bir risâleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda bu gençlerin bir araya gelip hak sözü dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve ma‘nevî yaralarımı tedâvi edecek ilaç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her sâat kendimi intihâr etmeye karar verirdim. Acaba hâlim ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim? diye çok merâk eder ve yeis içerisinde kalırdım.
Cenâb-ı Hakk, nasıl ki cehennem gibi zaman içinde cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çâreleri îcâd eder ve her yaraya muvâfık ilacı ihsân eder. Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara, Üstâd-ı muhtereme risâleleri Türkçe olarak te’lîf ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim, lâyuad ve lâyuhsâ Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstâd-ı muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihânda azîz eylesin. Âmîn.
Ben hiç bir Arabiyât görmeden, medresede iki diz üzerine gelip yirmi sene okumadığım hâlde, yalnız risâleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakîrin, bu miskînin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, risâleleri bize oku diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: Risâleleri yazıp ciddiyetle okumak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir. Medresede okumaktaki maksad, evvelâ kendini
SAYFA 237
kurtarıp, sâniyen ümmet-i Muhammedi asm kurtarmaya çalışmak değil mi? Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yirmi sene medrese ilmini veriyor i‘tikādındayım.
Ve her bir risâle, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risâleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa, dâire-i inkıyâda geliyor, bir derece ıslâh oluyor. Herhangi bir maddiyyûn bir risâleyi alıp okusa, îmân etmezse de hiç bir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam ma‘nâsıyla anlasa, îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz diyor. Risâle-i Nûr, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü Deccâl’a Ya îmân et, veyâhûd bütün dünyanın maskarası olacaksın diyor.
Şimdi, azîz ders kardeşlerim Bu fakîr, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstâd-ı muhteremin sa‘yiyle yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yüz on dokuz adeddir. Her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve ma‘nevî yaralı olan genç kardeşlerim Ve ey mürşid-i ekmele muhtâç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra, Şâh-ı Nakşibend ra, İmâm-ı Gazâlî ra, İmâm-ı Rabbânî ra, Muhyiddîn-i Arab ra, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn Radıyallâhü anhüm, kaddesallâhü esrârahüm hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i îmânları risâlelerde ve Mektubât’da vardır.
Ey kardeşlerim ve ey halîfeler Tarîkatin ve hakîkatin müntehâsını anlamak isterseniz, risâleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasından gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim Bilhassa size çok ricâ ediyorum, risâleleri bir def‘a okuyunuz. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir satırında, bir kitabın te’sîrini bulmazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça risâleler feyiz-âver nûrlar saçıyorlar. Okudukça iştiyâka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki def‘a okusan, insana usanç veriyor. Hâlbuki risâleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkîn ediyorlar.
SAYFA 238
Döneceğim bâlâdaki rüyanın ta‘bîrine; aklım yetiştiği kadar ta‘bîr edeceğim, Allâh hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan büyük fabrika ise, Üstâd-ı muhteremimdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî‘ âletler ise, bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îmân telkînâtlarını yapan Risâletü’n-Nûr eczâlarıdır. O küçük fabrika ise, risâleleri kim okuyup yazarsa, o küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisinde bedî‘ âletler ise, Risâle-i Nûr’un düstûrları, hakîkatleri ve mesâil-i îmâniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrikanın hareketi ise, risâleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise, velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risâle-i Nûr’dur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki def‘a gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânlar hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur. Dükkânların içinde, torbalarda sandıklarda koca koca mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine ma‘nevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.
Allâhü a‘lem, bunun ta‘bîri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel bir memleket olduğu gibi, öyle de risâleler ve Mektûbâtü’n-Nûr velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir kuvvetinde, elmas mıhlar gibi hakîkatin burhânlarını satışa çıkaran ve her bir risâle bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nûrânîdir. O sergide îmânî nûrlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kerre iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın ta‘bîri, Allâhü a‘lem, böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, ma‘nevî Allâh’a asker olan gençlerin Isparta vilâyetindeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstâd-ı muhterem Saîd Nûrsî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstâdın husûsî medresesidir. Ve fırının ekmeğinin müşterîleri ise, risâleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ diyenlerdir.
Evet, Üstâd-ı muhterem, insanlara ma‘nevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmânî risâleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksân olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i‘câz-ı Kur’ân esrârına ve îmânın envârına işarettir ki,
SAYFA 239
onları Risâle-i Nûr dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafında bulunduğum ise, gençlere ihsân-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve Üstâd-ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesîle olacağıma işârettir inşâallâh. Benim aklım bu kadar eriyor, bu kadar ta‘bîr edebildim. Rüyalarımın ıslâh ve ta‘bîrini ricâ ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün dibinde bulunuyormuşum. Denizin kıyısında, yani çakıllığında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstâdım Saîd bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bil’âhire hâriçten, kıble tarafından Mahmûd isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstâdımın elinden o kitabı, yani o hutbeyi istedi ve aldı. Çadırdan Mahmûd ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı dikildi, halklara söyledi ki: Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır diyerek, o hutbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda iken uyandım. Allâh hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar ta‘bîr edeceğim: O deniz ise Şerîat-ı Muhammediye’dir asm. O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmûd ise, yâ Şeyh-i Geylânî, yâ İmâm-ı Rabbânî’dir. Risâleler makam-ı Mahmûd yolunu ta‘rîf ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan Risâle-i Nûr, bu zamanın mehdisidir.
Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halîfeler Bin seneden beridir insanların aradığı Mehdî Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstâdımın neşrettiği Risâle-i Nûr’dur. Ey benim kardeşlerim, benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstâdıma ne suâl açabilirim? Kaç kitap okudum da suâl açayım ve mes’ele halledeyim? Ne gibi suâl edeyim?
Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ küll-i hâl anlayamadığınız mes’eleler çoktur. Üstâdıma suâl açınız, meydana ilim-i hakîkat çıksın ve îmân çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifâde etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifâde etsin.
SAYFA 240
Hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suâllerin cevablarını Risâletü’n-Nûr’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşif ve ehl-i kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdî’yi soruyor, Ne vakit gelecek? Daha Mehdî’yi anlayamamış. Dâbbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dâir, risâlelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevâbını o risâlelerden arayınız, bulursunuz.
Ey hocalar ve halîfeler Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan, her mes’eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz Uyuduğunuz mikdâr artık yeter, uyanmalı
Peder ve vâlidem ve cümle kardeşlerim ve biraderim Küçük Ali selâm edip, iki ellerinizden öper ve duâ etmektedirler
Kuleönü’nden Sofuoğlu talebeniz
Mustafa Hulûsî
[211]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْمَخْلُوقَاتِ
Azîz, muhterem, müşfik ve mükerrem Üstâdım,
Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Risâle-i Nûr eczâlarının dört kısımlı fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarını aldım, fakat ihtisâslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i‘tikādda bir olup, metîn hikmetlerle bazı a‘mâlde ayrılıkları olan dört mezheb-i hak gibi, bu fakîre hakka, hakîkate, sıdka, îmâna, nûra ve rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve ma‘nevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
SAYFA 241
Azîz Üstâdımın Otuz Birinci Mektub’un Birinci Lem‘asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risâle-i Nûr’un feyzî, müşfik Üstâdımın müstecâb duâsı ve Üstâdımın üstâdı Hazret-i Gavs’ın lillâhilhamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütuf ve fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât-ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd-ı risâletpenâhî ve Cenâb-ı Allâh’ın nihâyetsiz in‘âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde, yüz binler hamd ve şükürler olsun, ye’se ve fütûra düşmekten kurtulmuş, yalnız huzûr-u ma‘nevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakîkaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr-ı nûrun cem‘ ve teksîr ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstâdımıza bu kudsî vazîfede yaptıkları muâvenet, her türlü takdîrin fevkındedir. Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur’âniyede dâimî muvaffakiyetlere mazhar buyursun. Âmîn.
Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakîkatler, o derece şa‘şaalı hikmetler ve nûrlu, kudsî, lâhûtî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan ve müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur. İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez
On Üçüncü Lem‘a'nın on üç işaretle beyânı, Sûretü’l-Felak ve Sûretü’n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ âyetlerinin mecmû‘-u adedine veya bu iki sûrenin her birinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi, nazar-ı dikkati celb etmektedir. Her işaretin nihâyetinde, o işaretteki hakāik, birkaç enseb ve a‘lâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisâsımı, bu işaretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeyim.
Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak şerîat-ı Muhammediye asm ile âmil ve sünnet-i Ahmediye asm ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,