
SAYFA 231
Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir. Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar. Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şâm'lı Hâfız Tevfîk
[209]
[Risâle-i Nûr’un tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in fıkrasıdır]
Risâle-i Nûr müellifi Bedîüzzamân, nâdire-i cihân, hâdim-i Kur’ân Saîd Nûrsî hakkında hissiyâtımdan binden birini beyân ediyorum:
Üstâdım, kendisi Nûr ism-i Celîline mazhardır. Bu ism-i şerîf, kendileri hakkında bir ism-i A‘zam’dır. Kendi karyesinin adı Nûrs, vâlidesinin ismi Nûriye, Kādirî üstâdının ismi Nûreddîn, Nakşî üstâdının ismi Nûr Muhammed, Kur’ân üstâdlarından Hâfız Nûrî, hizmet-i Kur’âniyede husûsî imamı Zi’n-nûreyn; fikrini, kalbini tenvîr eden âyet-i Nûr olması ve müşkil mesâilini îzâha vâsıta olan nûr temsîlâtı, gāyet kıymetdâr resâilin mecmûuna Risâle-i Nûr tesmiyesi, Nûr ismi onun hakkında ism-i A‘zam olduğunu te’yîd etmektedir.
Risâle-i Nûr adlı hârika te’lîfâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risâle-i Nûr eczâları şimdiye kadar yüz on dokuza bâliğ olmuştur. Her bir risâle kendi mevzû‘unda hârikadır. Gāyet yüksek olmakla beraber, Onuncu Söz ismiyle iştihâr
SAYFA 232
eden haşre dâir olan risâlesi pek hârikadır, çok câmi‘dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gāyet kuvvetli ve kat‘î delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar.
هُوَ الَّذٖی جَعَلَ الشَّمْسَ ضِیَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا: âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risâle-i Nûr bir kamer-i ma‘rifettir ki, şems-i hakîkat olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan nûrunu istifâza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye-i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstâdım Kur’ân hakkında da bir kamer hükmünde olup, semâ-yı risâletin şemsi olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nûru istifâde edip Risâle-i Nûr şeklinde tezâhür etmiş.
Üstâdım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek çok fevkınde bir vaz‘iyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa, ilmihâli bilmiyor gibi görünüyor. Birden bakarsın, bir derya kesiliyor. Me’zun olduğu mikdârı ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifâde derecesi nisbetinde söyler. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet-i istifâdesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nûr yok, kıymet yok der. Bu hasleti de tam tevâzu‘dur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.
İşte bu haslet îcâbâtındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerinin içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu‘ ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâllâh, der. Siz benden daha iyi bildiniz der. Allâh râzı olsun der. Bu haslet de herkeste bulunmaz. Hak ve hakîkati, nefsin gurur ve enâniyetine dâimâ tercîh eder. Hatta ben bazı mes’elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gāyet mültefit, memnunâne bir tavır alır. Eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkāz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnûn olur.
Üstâdım bilhassa hikmet-i hakîkiye fenninde, yani hikmet-i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hatta o ilimde, Eflâtûn ve İbn-i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim.
SAYFA 233
Bundan on üç sene evvel, Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye a‘zâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar ma‘nen izn-i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb-u Rabbânî ve kandîl-i nûrânî Abdülkādir-i Geylânî ks aleyhi nazaru’r-Rahmânî Hazretlerinin Fütûhu’l-Gayb risâlesini tefe’ülen açtığı esnâda, اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ ibâresi çıkmıştı. O ibâre, onun hakkında pek ma‘nîdâr olarak, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.
Eski Saîd olduğu zamanlarda, İngilizlerin dînî suâllerine gāyet latîf ve müskit bir cevâb vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sînâ’nın te’lîfinden geçecek Ta‘lîkāt nâmında hârika bir risâlesi var. İşkâl-i mantıkiyeyi kıyâs-ı istikrâî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihâta göstermiş. Sünûhât isminde bir risâlesinde gördüm ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlem-i ma‘nâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i ma‘neviyeye binâen İşârâtü’l-İ‘câz nâmında hârika tefsîri yazmış. Bana bir gün dedi ki: Harb-i umûmî hâdisât ve netâicleri mâni‘ olmasa idi, İşârâtü’l-İ‘câz’ı Allâh’ın tevfîki ve izniyle altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risâle-i Nûr, ahîren o mutasavver hârika tefsîrin yerini tutacak.
Üstâdımla yedi-sekiz sene musâhebetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَی الْبَحْرِ mûcibince, deryaya delâlet maksadıyla bu fıkra kâfî görüldü. Çünki Üstâdımdan iftirâk zamanı idi, acele yazdım. Üstâdım, وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok def‘a yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine emînim.
حَرَّرَهُ فٖی یَوْمِ الْاَحَدِ
فٖی سَنَةِ ١٣٥٣
اَضْعَفُ الْعِبَادِ
Hâfız Hâlid
SAYFA 234
[210]
Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahmân’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gāyet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey benim muhterem Üstâdım,
Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki, Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzamân vardır. O adamın Risâle-i Nûr’u mehdî hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek Îsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir, yani müjdecisidir denildi. Bunun üzerine Üstâd-ı muhteremin nezdine vardım. Risâleleri, bana yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okudum. İsti‘dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risâlelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.
Bil’âhire, Yirmi İkinci Mektub’u verdiniz, yazdım. Bir-iki def‘a arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve ma‘nevî on beş yaşından beri mâzîde birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti, Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor. Ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim. Fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum
SAYFA 235
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleymân isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten İsmâîl isminde birisi vardı. Buna binâen, ale’t-tahmîn yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağ ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bil’âhire, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: Bu âdem, Saîd Nûrsî’dir. Ben de anladım ki, bu hârika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risâleleri devam üzere yazmakta iken, Allâh’ın tevfîki ve Üstâd-ı muhteremimin himmeti erişti. Çok çok istifâde etmeye başladım. Bil’âhire, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok def‘a hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risâleleri okudukça, şeytân-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını cehennemin dibine atıyordu. Risâleleri okurken, çok arkadaşlar hayrette kalırlardı. Bu koca Bedî‘, lü’lü’-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor? diye birbirimize çok def‘a diyorduk. Lisânına baksan, hiç bir şey istifâde edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, Hâşiye diye tekrar tekrar iştiyâkla okuyorduk. Bunun üzerine, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, okuyanlara bir iksîr-i a‘zamdır diye hükmettik.
Muhterem Üstâdım, maddî ve ma‘nevî yaraları bulunan bu yüz kardeşlerimin yaralarını, risâleler tedâvi ediyor. Hatta bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler. Âciz talebeniz bir risâle okusam evhâmını kaldırır,
SAYFA 236
giderlerdi. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîmüşşân mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn. Yarın mahşerde, herkesten evvel Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem asm Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh. Âmîn.
Bu gençlerin her gün, her sâat duâlarını alıyorsun. Ve her bir risâleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda bu gençlerin bir araya gelip hak sözü dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve ma‘nevî yaralarımı tedâvi edecek ilaç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her sâat kendimi intihâr etmeye karar verirdim. Acaba hâlim ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim? diye çok merâk eder ve yeis içerisinde kalırdım.
Cenâb-ı Hakk, nasıl ki cehennem gibi zaman içinde cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çâreleri îcâd eder ve her yaraya muvâfık ilacı ihsân eder. Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara, Üstâd-ı muhtereme risâleleri Türkçe olarak te’lîf ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim, lâyuad ve lâyuhsâ Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstâd-ı muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihânda azîz eylesin. Âmîn.
Ben hiç bir Arabiyât görmeden, medresede iki diz üzerine gelip yirmi sene okumadığım hâlde, yalnız risâleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakîrin, bu miskînin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, risâleleri bize oku diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: Risâleleri yazıp ciddiyetle okumak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir. Medresede okumaktaki maksad, evvelâ kendini
SAYFA 237
kurtarıp, sâniyen ümmet-i Muhammedi asm kurtarmaya çalışmak değil mi? Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yirmi sene medrese ilmini veriyor i‘tikādındayım.
Ve her bir risâle, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risâleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa, dâire-i inkıyâda geliyor, bir derece ıslâh oluyor. Herhangi bir maddiyyûn bir risâleyi alıp okusa, îmân etmezse de hiç bir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam ma‘nâsıyla anlasa, îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz diyor. Risâle-i Nûr, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü Deccâl’a Ya îmân et, veyâhûd bütün dünyanın maskarası olacaksın diyor.
Şimdi, azîz ders kardeşlerim Bu fakîr, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstâd-ı muhteremin sa‘yiyle yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yüz on dokuz adeddir. Her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve ma‘nevî yaralı olan genç kardeşlerim Ve ey mürşid-i ekmele muhtâç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra, Şâh-ı Nakşibend ra, İmâm-ı Gazâlî ra, İmâm-ı Rabbânî ra, Muhyiddîn-i Arab ra, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn Radıyallâhü anhüm, kaddesallâhü esrârahüm hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i îmânları risâlelerde ve Mektubât’da vardır.
Ey kardeşlerim ve ey halîfeler Tarîkatin ve hakîkatin müntehâsını anlamak isterseniz, risâleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasından gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim Bilhassa size çok ricâ ediyorum, risâleleri bir def‘a okuyunuz. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir satırında, bir kitabın te’sîrini bulmazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça risâleler feyiz-âver nûrlar saçıyorlar. Okudukça iştiyâka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki def‘a okusan, insana usanç veriyor. Hâlbuki risâleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkîn ediyorlar.
SAYFA 238
Döneceğim bâlâdaki rüyanın ta‘bîrine; aklım yetiştiği kadar ta‘bîr edeceğim, Allâh hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan büyük fabrika ise, Üstâd-ı muhteremimdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî‘ âletler ise, bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îmân telkînâtlarını yapan Risâletü’n-Nûr eczâlarıdır. O küçük fabrika ise, risâleleri kim okuyup yazarsa, o küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisinde bedî‘ âletler ise, Risâle-i Nûr’un düstûrları, hakîkatleri ve mesâil-i îmâniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrikanın hareketi ise, risâleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise, velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risâle-i Nûr’dur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki def‘a gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânlar hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur. Dükkânların içinde, torbalarda sandıklarda koca koca mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine ma‘nevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.
Allâhü a‘lem, bunun ta‘bîri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel bir memleket olduğu gibi, öyle de risâleler ve Mektûbâtü’n-Nûr velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir kuvvetinde, elmas mıhlar gibi hakîkatin burhânlarını satışa çıkaran ve her bir risâle bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nûrânîdir. O sergide îmânî nûrlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kerre iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın ta‘bîri, Allâhü a‘lem, böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, ma‘nevî Allâh’a asker olan gençlerin Isparta vilâyetindeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstâd-ı muhterem Saîd Nûrsî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstâdın husûsî medresesidir. Ve fırının ekmeğinin müşterîleri ise, risâleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ diyenlerdir.
Evet, Üstâd-ı muhterem, insanlara ma‘nevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmânî risâleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksân olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i‘câz-ı Kur’ân esrârına ve îmânın envârına işarettir ki,