BARLA LÂHİKASI

231

Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir. Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar. Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

[209]

[Risâle-i Nûr’un tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in fıkrasıdır]

Risâle-i Nûr müellifi Bedîüzzamân, nâdire-i cihân, hâdim-i Kur’ân Saîd Nûrsî hakkında hissiyâtımdan binden birini beyân ediyorum:

Üstâdım, kendisi Nûr ism-i Celîline mazhardır. Bu ism-i şerîf, kendileri hakkında bir ism-i A‘zam’dır. Kendi karyesinin adı Nûrs, vâlidesinin ismi Nûriye, Kādirî üstâdının ismi Nûreddîn, Nakşî üstâdının ismi Nûr Muhammed, Kur’ân üstâdlarından Hâfız Nûrî, hizmet-i Kur’âniyede husûsî imamı Zi’n-nûreyn; fikrini, kalbini tenvîr eden âyet-i Nûr olması ve müşkil mesâilini îzâha vâsıta olan nûr temsîlâtı, gāyet kıymetdâr resâilin mecmûuna Risâle-i Nûr tesmiyesi, Nûr ismi onun hakkında ism-i A‘zam olduğunu te’yîd etmektedir.

Risâle-i Nûr adlı hârika te’lîfâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risâle-i Nûr eczâları şimdiye kadar yüz on dokuza bâliğ olmuştur. Her bir risâle kendi mevzû‘unda hârikadır. Gāyet yüksek olmakla beraber, Onuncu Söz ismiyle iştihâr

232

eden haşre dâir olan risâlesi pek hârikadır, çok câmi‘dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gāyet kuvvetli ve kat‘î delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar.

هُوَ الَّذٖی جَعَلَ الشَّمْسَ ضِیَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا: âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risâle-i Nûr bir kamer-i ma‘rifettir ki, şems-i hakîkat olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan nûrunu istifâza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye-i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstâdım Kur’ân hakkında da bir kamer hükmünde olup, semâ-yı risâletin şemsi olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nûru istifâde edip Risâle-i Nûr şeklinde tezâhür etmiş.

Üstâdım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek çok fevkınde bir vaz‘iyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa, ilmihâli bilmiyor gibi görünüyor. Birden bakarsın, bir derya kesiliyor. Me’zun olduğu mikdârı ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifâde derecesi nisbetinde söyler. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet-i istifâdesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nûr yok, kıymet yok der. Bu hasleti de tam tevâzu‘dur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.

İşte bu haslet îcâbâtındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerinin içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu‘ ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâllâh, der. Siz benden daha iyi bildiniz der. Allâh râzı olsun der. Bu haslet de herkeste bulunmaz. Hak ve hakîkati, nefsin gurur ve enâniyetine dâimâ tercîh eder. Hatta ben bazı mes’elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gāyet mültefit, memnunâne bir tavır alır. Eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkāz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnûn olur.

Üstâdım bilhassa hikmet-i hakîkiye fenninde, yani hikmet-i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hatta o ilimde, Eflâtûn ve İbn-i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim.

233

Bundan on üç sene evvel, Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye a‘zâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar ma‘nen izn-i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb-u Rabbânî ve kandîl-i nûrânî Abdülkādir-i Geylânî ks aleyhi nazaru’r-Rahmânî Hazretlerinin Fütûhu’l-Gayb risâlesini tefe’ülen açtığı esnâda, اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ ibâresi çıkmıştı. O ibâre, onun hakkında pek ma‘nîdâr olarak, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.

Eski Saîd olduğu zamanlarda, İngilizlerin dînî suâllerine gāyet latîf ve müskit bir cevâb vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sînâ’nın te’lîfinden geçecek Ta‘lîkāt nâmında hârika bir risâlesi var. İşkâl-i mantıkiyeyi kıyâs-ı istikrâî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihâta göstermiş. Sünûhât isminde bir risâlesinde gördüm ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlem-i ma‘nâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i ma‘neviyeye binâen İşârâtü’l-İ‘câz nâmında hârika tefsîri yazmış. Bana bir gün dedi ki: Harb-i umûmî hâdisât ve netâicleri mâni‘ olmasa idi, İşârâtü’l-İ‘câz’ı Allâh’ın tevfîki ve izniyle altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risâle-i Nûr, ahîren o mutasavver hârika tefsîrin yerini tutacak.

Üstâdımla yedi-sekiz sene musâhebetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَی الْبَحْرِ mûcibince, deryaya delâlet maksadıyla bu fıkra kâfî görüldü. Çünki Üstâdımdan iftirâk zamanı idi, acele yazdım. Üstâdım, وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok def‘a yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine emînim.

حَرَّرَهُ فٖی یَوْمِ الْاَحَدِ

فٖی سَنَةِ ١٣٥٣

اَضْعَفُ الْعِبَادِ

Hâfız Hâlid

234

[210]

Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahmân’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gāyet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey benim muhterem Üstâdım,

Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki, Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzamân vardır. O adamın Risâle-i Nûr’u mehdî hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek Îsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir, yani müjdecisidir denildi. Bunun üzerine Üstâd-ı muhteremin nezdine vardım. Risâleleri, bana yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okudum. İsti‘dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risâlelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.

Bil’âhire, Yirmi İkinci Mektub’u verdiniz, yazdım. Bir-iki def‘a arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve ma‘nevî on beş yaşından beri mâzîde birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti, Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:

Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor. Ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim. Fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum

235

Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:

Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleymân isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten İsmâîl isminde birisi vardı. Buna binâen, ale’t-tahmîn yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağ ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bil’âhire, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: Bu âdem, Saîd Nûrsî’dir. Ben de anladım ki, bu hârika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.

Bunun üzerine risâleleri devam üzere yazmakta iken, Allâh’ın tevfîki ve Üstâd-ı muhteremimin himmeti erişti. Çok çok istifâde etmeye başladım. Bil’âhire, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldular.

Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok def‘a hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risâleleri okudukça, şeytân-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını cehennemin dibine atıyordu. Risâleleri okurken, çok arkadaşlar hayrette kalırlardı. Bu koca Bedî‘, lü’lü’-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor? diye birbirimize çok def‘a diyorduk. Lisânına baksan, hiç bir şey istifâde edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, Hâşiye diye tekrar tekrar iştiyâkla okuyorduk. Bunun üzerine, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, okuyanlara bir iksîr-i a‘zamdır diye hükmettik.

Muhterem Üstâdım, maddî ve ma‘nevî yaraları bulunan bu yüz kardeşlerimin yaralarını, risâleler tedâvi ediyor. Hatta bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler. Âciz talebeniz bir risâle okusam evhâmını kaldırır,

236

giderlerdi. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîmüşşân mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn. Yarın mahşerde, herkesten evvel Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem asm Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh. Âmîn.

Bu gençlerin her gün, her sâat duâlarını alıyorsun. Ve her bir risâleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda bu gençlerin bir araya gelip hak sözü dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.

Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve ma‘nevî yaralarımı tedâvi edecek ilaç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her sâat kendimi intihâr etmeye karar verirdim. Acaba hâlim ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim? diye çok merâk eder ve yeis içerisinde kalırdım.

Cenâb-ı Hakk, nasıl ki cehennem gibi zaman içinde cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çâreleri îcâd eder ve her yaraya muvâfık ilacı ihsân eder. Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara, Üstâd-ı muhtereme risâleleri Türkçe olarak te’lîf ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim, lâyuad ve lâyuhsâ Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstâd-ı muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihânda azîz eylesin. Âmîn.

Ben hiç bir Arabiyât görmeden, medresede iki diz üzerine gelip yirmi sene okumadığım hâlde, yalnız risâleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakîrin, bu miskînin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, risâleleri bize oku diyorlar.

Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: Risâleleri yazıp ciddiyetle okumak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir. Medresede okumaktaki maksad, evvelâ kendini

237

kurtarıp, sâniyen ümmet-i Muhammedi asm kurtarmaya çalışmak değil mi? Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yirmi sene medrese ilmini veriyor i‘tikādındayım.

Ve her bir risâle, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risâleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa, dâire-i inkıyâda geliyor, bir derece ıslâh oluyor. Herhangi bir maddiyyûn bir risâleyi alıp okusa, îmân etmezse de hiç bir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam ma‘nâsıyla anlasa, îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz diyor. Risâle-i Nûr, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü Deccâl’a Ya îmân et, veyâhûd bütün dünyanın maskarası olacaksın diyor.

Şimdi, azîz ders kardeşlerim Bu fakîr, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstâd-ı muhteremin sa‘yiyle yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr, yüz on dokuz adeddir. Her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktâbdır.

Ey maddî ve ma‘nevî yaralı olan genç kardeşlerim Ve ey mürşid-i ekmele muhtâç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra, Şâh-ı Nakşibend ra, İmâm-ı Gazâlî ra, İmâm-ı Rabbânî ra, Muhyiddîn-i Arab ra, Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn Radıyallâhü anhüm, kaddesallâhü esrârahüm hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i îmânları risâlelerde ve Mektubât’da vardır.

Ey kardeşlerim ve ey halîfeler Tarîkatin ve hakîkatin müntehâsını anlamak isterseniz, risâleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasından gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.

Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim Bilhassa size çok ricâ ediyorum, risâleleri bir def‘a okuyunuz. Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un her bir satırında, bir kitabın te’sîrini bulmazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.

Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça risâleler feyiz-âver nûrlar saçıyorlar. Okudukça iştiyâka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki def‘a okusan, insana usanç veriyor. Hâlbuki risâleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkîn ediyorlar.

238

Döneceğim bâlâdaki rüyanın ta‘bîrine; aklım yetiştiği kadar ta‘bîr edeceğim, Allâh hayretsin:

Biri büyük, biri küçük fabrikadan büyük fabrika ise, Üstâd-ı muhteremimdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî‘ âletler ise, bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îmân telkînâtlarını yapan Risâletü’n-Nûr eczâlarıdır. O küçük fabrika ise, risâleleri kim okuyup yazarsa, o küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisinde bedî‘ âletler ise, Risâle-i Nûr’un düstûrları, hakîkatleri ve mesâil-i îmâniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrikanın hareketi ise, risâleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise, velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risâle-i Nûr’dur.

Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki def‘a gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânlar hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur. Dükkânların içinde, torbalarda sandıklarda koca koca mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine ma‘nevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.

Allâhü a‘lem, bunun ta‘bîri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel bir memleket olduğu gibi, öyle de risâleler ve Mektûbâtü’n-Nûr velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir kuvvetinde, elmas mıhlar gibi hakîkatin burhânlarını satışa çıkaran ve her bir risâle bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nûrânîdir. O sergide îmânî nûrlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kerre iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.

İkinci gördüğüm rüyanın ta‘bîri, Allâhü a‘lem, böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, ma‘nevî Allâh’a asker olan gençlerin Isparta vilâyetindeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstâd-ı muhterem Saîd Nûrsî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstâdın husûsî medresesidir. Ve fırının ekmeğinin müşterîleri ise, risâleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ diyenlerdir.

Evet, Üstâd-ı muhterem, insanlara ma‘nevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmânî risâleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksân olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i‘câz-ı Kur’ân esrârına ve îmânın envârına işarettir ki,

239

onları Risâle-i Nûr dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafında bulunduğum ise, gençlere ihsân-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve Üstâd-ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesîle olacağıma işârettir inşâallâh. Benim aklım bu kadar eriyor, bu kadar ta‘bîr edebildim. Rüyalarımın ıslâh ve ta‘bîrini ricâ ederim.

Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün dibinde bulunuyormuşum. Denizin kıyısında, yani çakıllığında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstâdım Saîd bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bil’âhire hâriçten, kıble tarafından Mahmûd isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstâdımın elinden o kitabı, yani o hutbeyi istedi ve aldı. Çadırdan Mahmûd ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı dikildi, halklara söyledi ki: Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır diyerek, o hutbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda iken uyandım. Allâh hayretsin.

Bu rüyayı da bildiğim kadar ta‘bîr edeceğim: O deniz ise Şerîat-ı Muhammediye’dir asm. O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmûd ise, Şeyh-i Geylânî, İmâm-ı Rabbânî’dir. Risâleler makam-ı Mahmûd yolunu ta‘rîf ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan Risâle-i Nûr, bu zamanın mehdisidir.

Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halîfeler Bin seneden beridir insanların aradığı Mehdî Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstâdımın neşrettiği Risâle-i Nûr’dur. Ey benim kardeşlerim, benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstâdıma ne suâl açabilirim? Kaç kitap okudum da suâl açayım ve mes’ele halledeyim? Ne gibi suâl edeyim?

Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ küll-i hâl anlayamadığınız mes’eleler çoktur. Üstâdıma suâl açınız, meydana ilim-i hakîkat çıksın ve îmân çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifâde etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifâde etsin.

240

Hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suâllerin cevablarını Risâletü’n-Nûr’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşif ve ehl-i kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdî’yi soruyor, Ne vakit gelecek? Daha Mehdî’yi anlayamamış. Dâbbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dâir, risâlelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevâbını o risâlelerden arayınız, bulursunuz.

Ey hocalar ve halîfeler Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan, her mes’eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz Uyuduğunuz mikdâr artık yeter, uyanmalı

Peder ve vâlidem ve cümle kardeşlerim ve biraderim Küçük Ali selâm edip, iki ellerinizden öper ve duâ etmektedirler

Kuleönü’nden Sofuoğlu talebeniz

Mustafa Hulûsî

[211]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ جَمٖیعِ الْمَخْلُوقَاتِ

Azîz, muhterem, müşfik ve mükerrem Üstâdım,

Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Risâle-i Nûr eczâlarının dört kısımlı fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarını aldım, fakat ihtisâslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i‘tikādda bir olup, metîn hikmetlerle bazı a‘mâlde ayrılıkları olan dört mezheb-i hak gibi, bu fakîre hakka, hakîkate, sıdka, îmâna, nûra ve rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve ma‘nevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.

241

Azîz Üstâdımın Otuz Birinci Mektub’un Birinci Lem‘asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risâle-i Nûr’un feyzî, müşfik Üstâdımın müstecâb duâsı ve Üstâdımın üstâdı Hazret-i Gavs’ın lillâhilhamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütuf ve fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât-ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd-ı risâletpenâhî ve Cenâb-ı Allâh’ın nihâyetsiz in‘âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde, yüz binler hamd ve şükürler olsun, ye’se ve fütûra düşmekten kurtulmuş, yalnız huzûr-u ma‘nevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.

Hakîkaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr-ı nûrun cem‘ ve teksîr ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstâdımıza bu kudsî vazîfede yaptıkları muâvenet, her türlü takdîrin fevkındedir. Allâh-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur’âniyede dâimî muvaffakiyetlere mazhar buyursun. Âmîn.

Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü ve On Dördüncü Lem‘alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakîkatler, o derece şa‘şaalı hikmetler ve nûrlu, kudsî, lâhûtî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan ve müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur. İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez

On Üçüncü Lem‘a'nın on üç işaretle beyânı, Sûretü’l-Felak ve Sûretü’n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ âyetlerinin mecmû‘-u adedine veya bu iki sûrenin her birinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi, nazar-ı dikkati celb etmektedir. Her işaretin nihâyetinde, o işaretteki hakāik, birkaç enseb ve a‘lâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisâsımı, bu işaretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeyim.

Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak şerîat-ı Muhammediye asm ile âmil ve sünnet-i Ahmediye asm ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,

242

İkinci İşâret: Küfre giden ehl-i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliği; şeytan ve avenelerinin tasallutlarına karşı istiâze, istiğfâr, hıfz-ı İlâhîye ilticâ ve takvâ ile sünnet-i seniyeye yapışmaktan başka çâre olmadığını,

Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz’î hatâ ve isyanla çok büyük tahrîbât yapmakta olan hizbüşşeytâna karşı, en kuvvetli kal‘a olan Kur’ânî kal‘aya ilticâ lâzım geldiğini,

Dördüncü İşâret: مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetine bir nevi‘ tefsîr mâhiyetinde, cüz’î ihtiyâr ve îcâdsız kesb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahrîbâtına karşı, istiğfâr ve Allâh’a ricâ ve ilticâ ve sünnet-i seniyeye riâyet iktizâ ettiği,

Beşinci İşâret: Kur’ân-ı Hakîm’in azîm tergîb ve teşvîklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmânın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini, hem günâh-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin فَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَیْرًا یَرَهُ وَمَنْ یَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا یَرَهُ iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce’ ve tahassüngâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini,

Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü tasdîk-i küfürle iltibâs ve tasavvur-u dalâleti dalâletin tasdîki sûretinde gösteren desâis-i şeytâniyeden kurtulmak için, hakāik-i îmâniye ve muhkemât-ı Kur’âniyeye sarılmak ve lümme-i şeytâniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki ma‘nevî yaraya karşı sünnet-i seniyeyi merhem yapmak îcâb ettiğini,

Yedinci İşâret: Erkân-ı îmâniyeden biri olan kadere te’vîlsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günâh-ı kebîreyi işleyen kimsenin mü’min kalabileceğini, fakat şeytanların tahrîbâtına karşı Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin tecellî etmekte olduğunu, ehl-i sünnet ve cemâat olan ehl-i hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur’ân’ın çetin ve metîn kal‘asına girerek sünnet-i seniyenin muktezâsına tevfîk-i hareket eylemekle kurtulmaya muvaffak olunacağını,

243

Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna insanların nasıl ihtiyârlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü’l-a‘lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îmân için Kur’ân’ın himâyesi altına îmân-ı tâm ve i‘timâd-ı kâmil ile girmek ve sünnet-i seniyenin dâire-i nûrâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu,

Dokuzuncu İşâret: Hizbullâh’ın, neden çok def‘a hizbüşşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını, Medîne münâfıklarının dalâlette ısrâr ederek hidâyete girmemeleri ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, o Seyyidü’l-Mürselîn’in sünnetine ittibâ‘ sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini,

Onuncu İşâret: İblîsin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi‘ olanlara kendini inkâr ettirdiğinden, dört misâl ile îzâh etmek sûretiyle bahs; ehl-i îmâna, cin ve ins şeytanların şerlerinden Allâh’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını,

On Birinci İşâret: Cirim ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayıb ve zenbi azîm bîçâre insanı kâinâtın hiddetinden, mahlûkātın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmeye ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ eylemeye da‘vet ettiğini,

On İkinci İşâret: Mahdûd günâhlara cehennemle mukābelenin mahz-ı adâlet olduğuna; cehennemin cezâ-yı amel, cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakiyetlerinin, hâşâ kendilerinde hakîkat olduğuna veya ehl-i hakta zaaf bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört merâklı suâle gāyet fasîh ve belîğ cevâblar vermek sûretiyle, ehl-i îmânı رَاْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ düstûruna, her türlü saâdeti câmi‘ olan Kur’ân ve Sünnet şâhrâhına girmeye teşvîk ettiğini,

On Üçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı dîniye, hayât-ı şahsiye ve hayât-ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikāmet-i nazar ve selâmet-i kalb için muhkemât-ı Kur’âniye mîzânlarıyla ve sünnet-i seniye terâzileriyle a‘mâl ve hâtırâtını tart ve Kur’ân’ı ve sünnet-i seniyeyi dâimâ rehber yap

244

ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu; ve خِتَامُهُ مِسْكٌ nev‘inden on üç işâret hâlinde tefsîr olunan Sûretü’n-Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gāyet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifade eylemektedir.

On Dördüncü Lem‘anın Birinci Makamı’nı teşkîl eden iki mes’ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahrîrine vesîle olan Re’fet Bey kardeşimizden Allâh râzı olsun. İkinci Makam başlı başına bir şâheserdir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazîne-i esrâr-ı Rabbânîdir ki, ancak Rahmânü’r-Rahîm’in inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.

Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyârsız Birinci Söz’ü teşkîl eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hakkındaki mübârek eserden, kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâimâ şefkatle duâ ve derslerinden istifâde ettiren muazzez Üstâdım, benim daha evvelden de بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet-i tahsîsi husûsundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevâb daha lutfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı Hâlik-ı Rahîm’e ne kadar şükretsem azdır.

Fihristeyi harfi harfine henüz okuyamadım, fakat inşâallâh okuyacağım. On Birinci Mektub’un neleri ihtivâ ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve rahmet-i İlâhiyeden yazılmasına muvaffakiyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakiyetinizi, eltâf-ı Sübhâniyeden tazarru‘ ve niyâz eyledim. Otuzuncu Söz’ün mahkeme başkâtibini nasıl tehdîd ettiği hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.

Fihriste-i gül deste, Fihriste nâmı altındaki bütün risâlelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamâmen husûsiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûbların bir hulâsatü’l-hulâsası denecek vaz‘iyettedir.

Âsâr-ı nûrun bir zübdesi, hazâin-i nûrun elmas anahtarı, resâil ve mektûbâtın nûrlu kapısı olan bu hayırlı te’lîfe sebeb olanları da, müellifini de, Allâh-ü Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri saâdet-i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn

Hulûsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç