BARLA LÂHİKASIMektub 206

227

[206]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Üstâd Hazretlerinin son Otuz Birinci Mektub’un On Üç ve On Dördüncü Lem‘alarını hâvî olan pek kıymetli, nûrlu ve hikmetli, serâpâ nûr olan hakāik derslerinden derin ma‘nâlı, şirin lezzetli, asel-i musaffâ nev‘inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevâb takdîmine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders-i hakāikten aldığım feyzî îzâh veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünki bu dersin nihâyetindeki husûsî hâşiye, sanki ma‘nen beni bir müddet mektûb yazmaktan men‘ etti. Zâhirî ma‘nâlar da bu işaretin doğrudan doğruya bu bîçâreye âit olduğunu göstermektedir. Bu nûrlu dersi bir def‘a On Üçüncü Lem‘a kısmını İmam Ömer Efendi gibi arkadaşlarıma okuyabildim.

Sevgili Üstâdımın emirleri, işaretleri, dersleri, tenbîhleri, îkāzları, irşâdları, tehdîdleri, şefkatleri hep hakîkatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mâhiyettedir. Aslâ şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabîî, sevk-i tabîî, tesâdüfî değil. Hakîkî, fıtrî sevk-i İlâhî, kader-i Sübhânî her işimizde hâkim. Cüz’-i ihtiyârîmizle seyyiâtımızdan mes’ûl olmakla beraber, hasenât tevfîk-i Hudâ ile olduğuna, Kur’ân-ı bâhirü’l-burhân şâhid-i sâdıktır.

Hulûsî

[207]

[Husrev’in Fihriste hakkında fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım

Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektub’un On Beşinci Lem‘asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki, o şâheserler, böyle şâh bir eseri; o hârika bedîiyât, böyle bedî‘ bir zübdeyi; o acîb te’lîfât, böyle acîb bir mecmûayı; o azîm hakāik, böyle azîm bir külliyât-ı hakāiki ve o nûrlu risâleler böyle nûrlu bir fihristeyi istiyordu. Yüz binler şükür olsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki, hiç bir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri, hazîne-i rahmetinden ihsân eylemekle, yüz yirmi adede vâsıl olan külliyât-ı nûr,

228

yüz yirmi sahîfeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yere toplanmış bulunuyor. Bu risâlenin menfaati ve fevâidi o kadar çok ki, îzâha hâcet yok. Bu kıymetdâr risâle, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medih ediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki, fevkınde beyân olamaz

Husrev

[208]

[Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcî bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaüddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:

Ashâb-ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de, Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ'ş-Şehîr Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkati’l-Aliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhû ilâ-âhirihî; Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân

229

radıyallâhü anh'a mensubdur. Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde isti‘dâd-ı fıtrî ve kābiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a‘lem-i ulemâ-yı asır ve allâme-i vakit olmuş, Süleymâniye kasabasında tedrîs-i ulûm ile iştigāl etmiştir.

Sonra Üstâdımın târîhçe-i hayatını düşündüm. Baktım dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ bin yüz doksanüçde dünyaya gelmiş; Üstâdım ise Arabî bin iki yüz doksanüçte tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdîd-i dîn mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi olan Hindistân’ın pâyitahtına bin iki yüz yirmidörtte girmiş. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmidörtte Osmânlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede-i ma‘neviyesine hazırlanmış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyâset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, Hazret-i Mevlânâ’nın diyâr-ı Şam’a nakletmesi, bin iki yüz otuzsekizde vâki‘ olmuştur. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuzsekizde Ankara’ya gitmiş. Onlarla uyuşamayıp onları reddetmiş. Küserek tekrar Van’a gitmiş. Van’da bir dağda inzivâ ederken bin üç yüz otuz sekiz senesini müteâkib, Şeyh Saîd hâdisesinin vukū‘u münâsebetiyle ehl-i siyâsetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde dokuz sene, şimdi yirmi senedir ikāmet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde fuhûl-ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstâdım ise, târîhçe-i hayatını görenlere ve bilenlere ma‘lûmdur ki, on dört yaşında icâzet almış, a‘lem-i ulemâ-yı zamana karşı muârazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedrîs etmiştir. Hem Hazret-i Mevlânâ neslen Hazret-i Osmân’dan ra olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstâdım Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risâle-i Nûr eczâlarıyla bütün kuvvetiyle sünnet-i seniyenin ihyâsına çalıştı.

230

İşte bu dört noktadaki tevâfukāt, tam yüz sene fâsıla ile Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn husûsundaki te’sîrâtı, Hazret-i Mevlânâ’nın Tarîk-ı Nakşî vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. Hâşiye

Üstâdım kendine âit medh ü senâyı kabûl etmez. Fakat Risâle-i Nûr Kur’ân’a âit olup, medh ü senâ Kur’ân’ın esrârına âittir. Yalnız Üstâdım ile Hazret-i Mevlânâ’nın birkaç farkı var.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ zülcenâheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sâhibidir. Fakat Nakşî tarîkati onda daha gālibdir. Üstâdımda bilakis Kādirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde hükmediyor.

Ben Üstâdımdan işittim ki, Hazret-i Mevlânâ ks Hindistan’dan tarîk-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdâd dâiresi Şâh-ı Geylânî’nin ba‘de’l-memât, hayâtta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ ma‘nen bu tasarrufu cây-ı kabûl göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetleri Bağdad’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyâretine giderek ricâ etmişler ki, Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabûl et. Şâh-ı Geylânî onların iltimâsını kabûl ederek Mevlânâ Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vâkıa, ehl-i keşifçe vâki‘ ve meşhûd olmuştur. Bu hâdise-i rûhâniyeyi o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazıları da rüya ile görmüşler. Üstâdımın sözü burada tamam oldu.

İkinci Fark: Üstâdım kendi şahsiyetini merci‘likten azletmiştir. Yalnız Risâle-i Nûr’u merci‘ gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ’nın şahsiyeti ise, kutbü’l-irşâd ve merciü’l-hâs ve’l-âmm olmuştur.

Üçüncü Fark: Hazret-i Mevlânâ zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezâsıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber, ilm-i tarîkati esas tutmak cihetiyle tarîkati daha ziyâde tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstâdım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakîkati ve hakāik-i îmâniye cihetini iltizâm ederek, tarîkate üçüncü derecede bakmışlardır.

231

Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir. Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar. Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

[209]

[Risâle-i Nûr’un tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in fıkrasıdır]

Risâle-i Nûr müellifi Bedîüzzamân, nâdire-i cihân, hâdim-i Kur’ân Saîd Nûrsî hakkında hissiyâtımdan binden birini beyân ediyorum:

Üstâdım, kendisi Nûr ism-i Celîline mazhardır. Bu ism-i şerîf, kendileri hakkında bir ism-i A‘zam’dır. Kendi karyesinin adı Nûrs, vâlidesinin ismi Nûriye, Kādirî üstâdının ismi Nûreddîn, Nakşî üstâdının ismi Nûr Muhammed, Kur’ân üstâdlarından Hâfız Nûrî, hizmet-i Kur’âniyede husûsî imamı Zi’n-nûreyn; fikrini, kalbini tenvîr eden âyet-i Nûr olması ve müşkil mesâilini îzâha vâsıta olan nûr temsîlâtı, gāyet kıymetdâr resâilin mecmûuna Risâle-i Nûr tesmiyesi, Nûr ismi onun hakkında ism-i A‘zam olduğunu te’yîd etmektedir.

Risâle-i Nûr adlı hârika te’lîfâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risâle-i Nûr eczâları şimdiye kadar yüz on dokuza bâliğ olmuştur. Her bir risâle kendi mevzû‘unda hârikadır. Gāyet yüksek olmakla beraber, Onuncu Söz ismiyle iştihâr

232

eden haşre dâir olan risâlesi pek hârikadır, çok câmi‘dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gāyet kuvvetli ve kat‘î delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar.

هُوَ الَّذٖی جَعَلَ الشَّمْسَ ضِیَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا: âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risâle-i Nûr bir kamer-i ma‘rifettir ki, şems-i hakîkat olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan nûrunu istifâza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye-i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstâdım Kur’ân hakkında da bir kamer hükmünde olup, semâ-yı risâletin şemsi olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nûru istifâde edip Risâle-i Nûr şeklinde tezâhür etmiş.

Üstâdım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek çok fevkınde bir vaz‘iyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa, ilmihâli bilmiyor gibi görünüyor. Birden bakarsın, bir derya kesiliyor. Me’zun olduğu mikdârı ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifâde derecesi nisbetinde söyler. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet-i istifâdesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nûr yok, kıymet yok der. Bu hasleti de tam tevâzu‘dur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.

İşte bu haslet îcâbâtındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerinin içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu‘ ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâllâh, der. Siz benden daha iyi bildiniz der. Allâh râzı olsun der. Bu haslet de herkeste bulunmaz. Hak ve hakîkati, nefsin gurur ve enâniyetine dâimâ tercîh eder. Hatta ben bazı mes’elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gāyet mültefit, memnunâne bir tavır alır. Eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkāz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnûn olur.

Üstâdım bilhassa hikmet-i hakîkiye fenninde, yani hikmet-i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hatta o ilimde, Eflâtûn ve İbn-i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim.

233

Bundan on üç sene evvel, Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye a‘zâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar ma‘nen izn-i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb-u Rabbânî ve kandîl-i nûrânî Abdülkādir-i Geylânî ks aleyhi nazaru’r-Rahmânî Hazretlerinin Fütûhu’l-Gayb risâlesini tefe’ülen açtığı esnâda, اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ ibâresi çıkmıştı. O ibâre, onun hakkında pek ma‘nîdâr olarak, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.

Eski Saîd olduğu zamanlarda, İngilizlerin dînî suâllerine gāyet latîf ve müskit bir cevâb vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sînâ’nın te’lîfinden geçecek Ta‘lîkāt nâmında hârika bir risâlesi var. İşkâl-i mantıkiyeyi kıyâs-ı istikrâî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihâta göstermiş. Sünûhât isminde bir risâlesinde gördüm ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı âlem-i ma‘nâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i ma‘neviyeye binâen İşârâtü’l-İ‘câz nâmında hârika tefsîri yazmış. Bana bir gün dedi ki: Harb-i umûmî hâdisât ve netâicleri mâni‘ olmasa idi, İşârâtü’l-İ‘câz’ı Allâh’ın tevfîki ve izniyle altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risâle-i Nûr, ahîren o mutasavver hârika tefsîrin yerini tutacak.

Üstâdımla yedi-sekiz sene musâhebetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَی الْبَحْرِ mûcibince, deryaya delâlet maksadıyla bu fıkra kâfî görüldü. Çünki Üstâdımdan iftirâk zamanı idi, acele yazdım. Üstâdım, وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok def‘a yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine emînim.

حَرَّرَهُ فٖی یَوْمِ الْاَحَدِ

فٖی سَنَةِ ١٣٥٣

اَضْعَفُ الْعِبَادِ

Hâfız Hâlid

234

[210]

Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahmân’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gāyet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey benim muhterem Üstâdım,

Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki, Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzamân vardır. O adamın Risâle-i Nûr’u mehdî hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek Îsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir, yani müjdecisidir denildi. Bunun üzerine Üstâd-ı muhteremin nezdine vardım. Risâleleri, bana yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okudum. İsti‘dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risâlelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.

Bil’âhire, Yirmi İkinci Mektub’u verdiniz, yazdım. Bir-iki def‘a arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve ma‘nevî on beş yaşından beri mâzîde birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti, Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:

Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor. Ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim. Fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç