BARLA LÂHİKASIMektub 202

222

[202]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Otuz Birinci Mektub’un On Beşinci Lem‘asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım.

Sevgili Üstâdım, zâten fakîr, âcizâne nazarımda, Şems-i Hidâyet’den neşr-i envâr eden Sözler, hak ve hem hakîkat olarak, hakîkat âleminin çarşısıdır. Hakîkat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar kıymeti bî-pâyândır. Böyle bir çarşı-i âlem mallarını almak lâzım ki, bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, o kadar keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan, almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir numûne levhası bulunsun.

Ey sevgili Üstâd,

Her numûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve güllelerin nev‘lerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nûr olan hazîne-i bî-nihâyenin fihriste ve numûne levhasının her parçasından, حَنٖیفًا مُسْلِمًا gömleği çıkacak, hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umûma muhâlif külliyetle hârika olduğu gibi, cüz’iyâtlarıyla hârika bir hâtemi taşıyorlar.

Evet, Üstâdım, bu mektûbu istinsâh ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

Demek, Üstâdım, umûm risâlelerin her parçasına ihtiyâcımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetli ihtiyâç varmış. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd size kemâl-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizâsıyla nâil-i mükâfât buyursun. Âmîn.

Âciz talebeniz

Alî

223

[203]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim, Hoca Sabrî ve Hâfız Alî,

Sizlerin mugayyebât-ı hamseye dâir, Sûre-i Lokmân’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gāyet mühim bir cevâb isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i rûhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevâbı yazmaya müsâid değildir. Yalnız suâlinizin temas ettiği bir iki noktaya gāyet mücmel işâret edeceğiz. Bu suâlinizin meâli gösteriyor ki:

Ehl-i ilhâd tarafından tenkîd sûretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmesi vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine i‘tirâz edilmiş. Demişler ki: Rasadhânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu Allah’dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebât-ı hamseye ıttılâ‘ kābildir.

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kāideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hâssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazîne-i rahmette husûsî irâdeye tâbi‘ olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinâtta en mühim hakîkat; ve en kıymetdâr mâhiyet; vücûd ve hayat ve nûr ve rahmettir. Bu dört şey, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyeye ve meşîet-i hâssa-i İlâhiyeye bakar. Sâir masnûâtta, zâhirî esbâb kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicab oluyorlar. Fakat vücûd ve hayat ve nûr ve rahmette, o perdeler konulmamış. Çünki perdelerin sırr-ı hikmeti, o dördünde cereyân etmiyor.

Mâdem vücûdda en mühim hakîkat, hayat ve rahmettir. Yağmur, hayâta menşe’ ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşîet-i hâssa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki her vakit, herkes her şeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbûr olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsa idi, o kāideye güvenilecek, şükür ve recâ kapısı kapanacaktı. Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu ma‘lûmdur. Hâlbuki

224

muttarid bir kāideye tâbi‘ olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor. Ve çıktığına dâir şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kāidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gāibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı bir kāideye tâbi‘ olmadığı için, her vakit insanlar recâ ve duâ ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâya mecbûr oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü ta‘yîn edemediği için, sırf hazîne-i rahmetten bir ni‘met-i hâssa telakkî edip, hakîkî şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzûlünü mugayyebât-ı hamseye idhâl ediyor. Rasadhânelerdeki âletle yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta‘yîn etmek, gaybı bilmek değildir. Belki gaybden çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ‘ sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr-u gaybiye vukū‘a geldikte veyâhûd vukū‘a yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukūun bir nev‘i ile bilinir. O, gaybı bilmek değildir. Belki o mevcûdu veya mukarrebü’l-vücûdu bilmektir. Hatta ben kendi a‘sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle yirmi dört sâat evvel gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı ve mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev‘inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi ilm-i beşerin, gaybden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûlüne bir vesîle oluyor. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hâssa ile rahmet-i hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsûstur.

Kaldı ikinci mes’ele: Röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki çocuğun erkek ve dişi olduğunu bilmek, وَیَعْلَمُ مَا فِی الْاَرْحَامِ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfî olamaz. Çünki âyet, yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti‘dâd-ı husûsîsi ve istikbâlde kesbedeceği vaz‘iyetine medâr olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdîleri, hatta sîmâsındaki gāyet acîb olan sikke-i samediyeti muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen-misâl fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umûm efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan, yalnız hakîkî sîmâ-yı vechîsini keşfedemez. Nerede kaldı ki sîmâ-yı vechî sikkesinden yüz def‘a daha hârika olan isti‘dâdındaki sîmâ-yı ma‘nevîyi keşfedebilsin.

225

Başta dedik ki, hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakîkatlerdir. ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi‘ hakîkat-i hayatiyenin bütün incelikleriyle ve dekāikiyle, irâde-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşîet-i hâssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki, hayat, bütün cihâzâtıyla ve bütün cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbîhin menşe’ ve medârı olduğundandır ki, irâde-i hâssaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hâssaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.

Cenâb-ı Hakk’ın, rahm-i mâderdeki çocukların sîmâ-yı maddî ve ma‘nevîlerinde iki cilvesi var.

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk a‘zâ-yı esâsiyede ve cihâzât-ı insaniyenin envâında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâni‘inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenin, bu lisânıyla bağırıyor ki: Bana bu sîmâ ve a‘zâyı veren kim ise, bütün esâsât-ı a‘zâda bana benzeyen bütün insanların sâni‘i dahi odur. Ve hem bütün zî-hayatın sâni‘i odur. İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisânı, gaybî değildir. Kāideye ve ıttırâda ve nev‘iyete tâbi‘ olduğu için ma‘lûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba girmiş bir daldır, bir dildir

İkinci cihet: Sîmâ-yı isti‘dâdî-i husûsîsi ve o sîmâ-yı vechî-i şahsîsi lisânıyla, Sâni‘inin ihtiyârını ve irâdesini ve meşîetini ve rahmet-i hâssasını ve hiç bir kayıd altında olmadığını bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân, gaybü’l-gaybden geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kablelvücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm-i mâderde iken, bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor.

Elhâsıl: Ceninin sîmâ-yı isti‘dâdîsinde ve sîmâ-yı vechîsinde hem delîl-i vahdâniyet var, hem ihtiyâr ve irâde-i İlâhiyenin hucceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hakk muvaffak etse, mugayyebât-ı hamseye dâir bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla hâlim ve vaktim müsâade etmedi, hâtime veriyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

226

[204]

[Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır Hulûsî Bey’e yazdığı mektubdandır]

Ey Elazîz’in azîz'i, Hazret-i Seydâ’nın muhterem tilmîzi,

Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi kemâl-i memnûniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak îcâb eder, ama ne yazayım? Rûhum nâ-hoş, kalb bî-hûş, kafa bomboş. Zîrâ etrâf-ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, yeisler, be'sleri tasavvur ettikçe, biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şâm’a gitmek üzere, akıl ve rûhum seferber vaz‘iyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın talebeliğini ve ne sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden, ne yazacağımı bilemiyorum.

Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nûrlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimâlinden korkarak, tez tez takdîme cesâret edemiyorum

Abdülmecîd

[205]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Azîz ve muhterem Üstâdım Efendim,

Sözlerin ve Mektûbât’ın ve Pencereler’in fihristesi o kadar güzel olmuş ki, bir def‘a sathî bir nazar atfeden kimse, Risâletü’n-Nûr eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek-nazarda bir fikir edinebilir. Bu fihriste umûm risâlelere bedeldir. Hiç bir müellif, yazmış olduğu yüz yirmi kadar kitabının her birisinin hulâsa-i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve ma‘nîdâr bir tarzda ta‘dâd etmek sûretiyle, risâlelerin gāyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla böyle ehemmiyetli dört risâleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha vardır ki, o da kendi ihtiyârınızla olmayıp, sünûhât-ı kalbiye ile olduğunu isbat ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstâda nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükretmeliyiz.

Re’fet

227

[206]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Üstâd Hazretlerinin son Otuz Birinci Mektub’un On Üç ve On Dördüncü Lem‘alarını hâvî olan pek kıymetli, nûrlu ve hikmetli, serâpâ nûr olan hakāik derslerinden derin ma‘nâlı, şirin lezzetli, asel-i musaffâ nev‘inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevâb takdîmine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders-i hakāikten aldığım feyzî îzâh veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünki bu dersin nihâyetindeki husûsî hâşiye, sanki ma‘nen beni bir müddet mektûb yazmaktan men‘ etti. Zâhirî ma‘nâlar da bu işaretin doğrudan doğruya bu bîçâreye âit olduğunu göstermektedir. Bu nûrlu dersi bir def‘a On Üçüncü Lem‘a kısmını İmam Ömer Efendi gibi arkadaşlarıma okuyabildim.

Sevgili Üstâdımın emirleri, işaretleri, dersleri, tenbîhleri, îkāzları, irşâdları, tehdîdleri, şefkatleri hep hakîkatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mâhiyettedir. Aslâ şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabîî, sevk-i tabîî, tesâdüfî değil. Hakîkî, fıtrî sevk-i İlâhî, kader-i Sübhânî her işimizde hâkim. Cüz’-i ihtiyârîmizle seyyiâtımızdan mes’ûl olmakla beraber, hasenât tevfîk-i Hudâ ile olduğuna, Kur’ân-ı bâhirü’l-burhân şâhid-i sâdıktır.

Hulûsî

[207]

[Husrev’in Fihriste hakkında fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım

Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektub’un On Beşinci Lem‘asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki, o şâheserler, böyle şâh bir eseri; o hârika bedîiyât, böyle bedî‘ bir zübdeyi; o acîb te’lîfât, böyle acîb bir mecmûayı; o azîm hakāik, böyle azîm bir külliyât-ı hakāiki ve o nûrlu risâleler böyle nûrlu bir fihristeyi istiyordu. Yüz binler şükür olsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki, hiç bir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri, hazîne-i rahmetinden ihsân eylemekle, yüz yirmi adede vâsıl olan külliyât-ı nûr,

228

yüz yirmi sahîfeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yere toplanmış bulunuyor. Bu risâlenin menfaati ve fevâidi o kadar çok ki, îzâha hâcet yok. Bu kıymetdâr risâle, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medih ediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki, fevkınde beyân olamaz

Husrev

[208]

[Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcî bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaüddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:

Ashâb-ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de, Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ'ş-Şehîr Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkati’l-Aliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhû ilâ-âhirihî; Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân

229

radıyallâhü anh'a mensubdur. Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde isti‘dâd-ı fıtrî ve kābiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a‘lem-i ulemâ-yı asır ve allâme-i vakit olmuş, Süleymâniye kasabasında tedrîs-i ulûm ile iştigāl etmiştir.

Sonra Üstâdımın târîhçe-i hayatını düşündüm. Baktım dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ bin yüz doksanüçde dünyaya gelmiş; Üstâdım ise Arabî bin iki yüz doksanüçte tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdîd-i dîn mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi olan Hindistân’ın pâyitahtına bin iki yüz yirmidörtte girmiş. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmidörtte Osmânlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede-i ma‘neviyesine hazırlanmış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyâset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, Hazret-i Mevlânâ’nın diyâr-ı Şam’a nakletmesi, bin iki yüz otuzsekizde vâki‘ olmuştur. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuzsekizde Ankara’ya gitmiş. Onlarla uyuşamayıp onları reddetmiş. Küserek tekrar Van’a gitmiş. Van’da bir dağda inzivâ ederken bin üç yüz otuz sekiz senesini müteâkib, Şeyh Saîd hâdisesinin vukū‘u münâsebetiyle ehl-i siyâsetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde dokuz sene, şimdi yirmi senedir ikāmet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde fuhûl-ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstâdım ise, târîhçe-i hayatını görenlere ve bilenlere ma‘lûmdur ki, on dört yaşında icâzet almış, a‘lem-i ulemâ-yı zamana karşı muârazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedrîs etmiştir. Hem Hazret-i Mevlânâ neslen Hazret-i Osmân’dan ra olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstâdım Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risâle-i Nûr eczâlarıyla bütün kuvvetiyle sünnet-i seniyenin ihyâsına çalıştı.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç