BARLA LÂHİKASIMektub 198

219

[198]

[Doktor İbrahim’in fıkrasıdır]

Efendim,

Nûrânî ve ziyâdâr cadde-i kübrâ-yı ma‘neviyede seyr ü seyahat eden umûm âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyorum ve Risâle-i Nûr eczâları gibi, ârâmsız tulû‘ eden feyiz ve ma‘rifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, rûhum güller gibi açılıyor, hubûr ve ibtihâca müstağrak oluyor. Ve isti‘dâdım nisbetinde bir-iki mes’elecik öğrenmeye sa‘y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin rûhlarına in‘ikâs eden mesâilden bâhis arîzaları tahrîr ve takdîm ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakiyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-emân çekiyorum. Ümmîlik güçmüş diye rûhum ağlıyor. Mu‘terifâne, İbrâhîm müstehaksın diyorum. Nihâyet yine ümîdimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: Bir müessesenin başmüdürü, muâvini, kâtibi, müvezzii, tahsîldârı, hademesi olur. Fakir de kısmen müvezzi‘lik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var? deyip mütesellî oluyorum

İbrâhîm

[199]

[Osmân Nûrî’nin fıkrasıdır]

Bir kelimeni, milyonlar def‘a tekrar okusam,

İlk başladığım lezzeti, dâimâ duyarım.

Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem‘asısın

Sen o misilsiz zâtın emsâlsiz kelâmısın.

Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,

Değerli binbir çeşit isbâtlı kelâmısın.

Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun

Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun

Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,

Gelsin onun dellâlının yanına otursun.

O dellâldan alınca ders-i ilhâmı,

La‘netler eder, inkâr ettiğine Kur'ân'I,

İlmin en derin hocası, bürhânı,

Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.

Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı üstâdım Saîd,

Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Saîd.

Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan aldığım nûrlu ilhâm-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan risâle-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te’sirlerden doğmuştur

Osmân Nûrî

220

[200]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

Bu Mirkātü’s-Sünne olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisâslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsîr, i‘câzlı beyân, nûrlu beyân gibi şânına lâyık ta‘bîrle tavsîf edebileceğim Beşinci Lem‘a'nın on bir nükteyi ihtivâ edişini ma‘nîdâr buldum. Sanki ma‘nen diyor: Sünnete ittibâ‘ ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşân’ın taraf-ı İlâhîden getirip haber verdiği yakînen ma‘lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr etmek sûretiyle, ta‘rîf olunan îmân ve İslâm’ın şartlarının mecmûu olan on bir adediyle bu nûrlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü’minim diyen ittibâ‘-ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım iddiâsında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı, ilâ âhir hakāiki ders veriyor.

Bu mektûbu almazdan evvel, Allâh hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmi‘de bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım ki, mihrâbın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, İşte Abdülkādir-i Geylânî ks Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-i ihtiyârî, Meded yâ Gavs-ı A‘zam diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış, beşûş ve nûrânî bir çehre, mübârek başlarında bir mahrût-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmi‘den çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hâtırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin Hizbü’l-Kur’ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakîn hâsıl ettirdi.

Hulûsî

221

[201]

[Sabrî’nin fıkrasıdır]

Bu kerre, bir kıt‘a lütufnâme-i fâzılâne-i mergūbeleriyle tereşşuhât-ı Kitâb-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste-i Mübîn’in Dördüncü Kısmını, Süleymân Efendi kardeşimiz yediyle aldım ve okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hâdimlerine binler duâlar ettim. Hakîkaten vakt-i kırâatim olan iki sâat zarfında, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd ve mütefeyyiz oldum. Ve şöyle dedim: Lütufnâme-i keremkârîlerinde işâret buyurulduğu üzere dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazîfeye tercîhen fihristeyi teksîr ve neşre sa‘y etmeliyiz.

Mademki gayemiz neşr-i envâr-ı hakāik-i Kur’ândır. Bu mübârek ve kıymetdâr eser-i girân-bahâ ise, hakāik-i Kur’âniyenin hulâsası ve zübdesi ve ta‘bîri câiz ise tam bir pişdârıdır. Miftâhü’n-nusret ve mirkatü’l-fütûhâttır.

Üstâd-ı Azîzim, mukaddemen, bu kıymetdâr eserleri avn-ı İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusûrlu talebenizi de bir muhâtab addederek her bir eseri irsâl ve tenvîr buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlarda, gayr-i ihtiyârî nûrla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nûrlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm-i kātil ta‘bîrine lâyık, muhâlif, zıd, menfî cereyânların zevâliyle, envâr-ı bînihâye-i Kur’âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü’l-arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.

Risâlelerin derece-i kıymetlerini ve bahşettiği feyzî ve fevzî arz etmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât-ı Kur’âniye ve lemeât-ı Furkāniyeyi, hakîkî bir dellâl-ı Kur’ân olmalı ki, hakkıyla takdîr ve senâ edebilsin. Zîrâ bu hayat-ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta‘mel kelimât ve ta‘bîrâtın kâffesi, sâirlerine min külli’l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl-i selâset ve cezâlet ve şâyân-ı gıbta ve hayret ve dirâyeti müştemil ve câmi‘ cümel ve fıkarât ism-i Bedî‘ ve Hakîm’in bir cilve-i hâssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.

Hulâsa, bu nûrların kâffesi, Deccâllara mahsûs ve müstahzar elmas gülleler; ve ehl-i îmân için menba‘-ı envâr-ı hakāik olan Kur’ân-ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb-ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.

Sabrî

222

[202]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Otuz Birinci Mektub’un On Beşinci Lem‘asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım.

Sevgili Üstâdım, zâten fakîr, âcizâne nazarımda, Şems-i Hidâyet’den neşr-i envâr eden Sözler, hak ve hem hakîkat olarak, hakîkat âleminin çarşısıdır. Hakîkat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar kıymeti bî-pâyândır. Böyle bir çarşı-i âlem mallarını almak lâzım ki, bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, o kadar keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan, almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir numûne levhası bulunsun.

Ey sevgili Üstâd,

Her numûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve güllelerin nev‘lerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nûr olan hazîne-i bî-nihâyenin fihriste ve numûne levhasının her parçasından, حَنٖیفًا مُسْلِمًا gömleği çıkacak, hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umûma muhâlif külliyetle hârika olduğu gibi, cüz’iyâtlarıyla hârika bir hâtemi taşıyorlar.

Evet, Üstâdım, bu mektûbu istinsâh ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

Demek, Üstâdım, umûm risâlelerin her parçasına ihtiyâcımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetli ihtiyâç varmış. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd size kemâl-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizâsıyla nâil-i mükâfât buyursun. Âmîn.

Âciz talebeniz

Alî

223

[203]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim, Hoca Sabrî ve Hâfız Alî,

Sizlerin mugayyebât-ı hamseye dâir, Sûre-i Lokmân’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gāyet mühim bir cevâb isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i rûhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevâbı yazmaya müsâid değildir. Yalnız suâlinizin temas ettiği bir iki noktaya gāyet mücmel işâret edeceğiz. Bu suâlinizin meâli gösteriyor ki:

Ehl-i ilhâd tarafından tenkîd sûretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmesi vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine i‘tirâz edilmiş. Demişler ki: Rasadhânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu Allah’dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebât-ı hamseye ıttılâ‘ kābildir.

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kāideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hâssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazîne-i rahmette husûsî irâdeye tâbi‘ olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinâtta en mühim hakîkat; ve en kıymetdâr mâhiyet; vücûd ve hayat ve nûr ve rahmettir. Bu dört şey, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyeye ve meşîet-i hâssa-i İlâhiyeye bakar. Sâir masnûâtta, zâhirî esbâb kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicab oluyorlar. Fakat vücûd ve hayat ve nûr ve rahmette, o perdeler konulmamış. Çünki perdelerin sırr-ı hikmeti, o dördünde cereyân etmiyor.

Mâdem vücûdda en mühim hakîkat, hayat ve rahmettir. Yağmur, hayâta menşe’ ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşîet-i hâssa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki her vakit, herkes her şeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbûr olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsa idi, o kāideye güvenilecek, şükür ve recâ kapısı kapanacaktı. Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu ma‘lûmdur. Hâlbuki

224

muttarid bir kāideye tâbi‘ olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor. Ve çıktığına dâir şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kāidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gāibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı bir kāideye tâbi‘ olmadığı için, her vakit insanlar recâ ve duâ ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâya mecbûr oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü ta‘yîn edemediği için, sırf hazîne-i rahmetten bir ni‘met-i hâssa telakkî edip, hakîkî şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzûlünü mugayyebât-ı hamseye idhâl ediyor. Rasadhânelerdeki âletle yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta‘yîn etmek, gaybı bilmek değildir. Belki gaybden çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ‘ sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr-u gaybiye vukū‘a geldikte veyâhûd vukū‘a yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukūun bir nev‘i ile bilinir. O, gaybı bilmek değildir. Belki o mevcûdu veya mukarrebü’l-vücûdu bilmektir. Hatta ben kendi a‘sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle yirmi dört sâat evvel gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı ve mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev‘inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi ilm-i beşerin, gaybden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûlüne bir vesîle oluyor. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hâssa ile rahmet-i hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsûstur.

Kaldı ikinci mes’ele: Röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki çocuğun erkek ve dişi olduğunu bilmek, وَیَعْلَمُ مَا فِی الْاَرْحَامِ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfî olamaz. Çünki âyet, yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti‘dâd-ı husûsîsi ve istikbâlde kesbedeceği vaz‘iyetine medâr olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdîleri, hatta sîmâsındaki gāyet acîb olan sikke-i samediyeti muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen-misâl fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umûm efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan, yalnız hakîkî sîmâ-yı vechîsini keşfedemez. Nerede kaldı ki sîmâ-yı vechî sikkesinden yüz def‘a daha hârika olan isti‘dâdındaki sîmâ-yı ma‘nevîyi keşfedebilsin.

225

Başta dedik ki, hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakîkatlerdir. ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi‘ hakîkat-i hayatiyenin bütün incelikleriyle ve dekāikiyle, irâde-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşîet-i hâssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki, hayat, bütün cihâzâtıyla ve bütün cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbîhin menşe’ ve medârı olduğundandır ki, irâde-i hâssaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hâssaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.

Cenâb-ı Hakk’ın, rahm-i mâderdeki çocukların sîmâ-yı maddî ve ma‘nevîlerinde iki cilvesi var.

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk a‘zâ-yı esâsiyede ve cihâzât-ı insaniyenin envâında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâni‘inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenin, bu lisânıyla bağırıyor ki: Bana bu sîmâ ve a‘zâyı veren kim ise, bütün esâsât-ı a‘zâda bana benzeyen bütün insanların sâni‘i dahi odur. Ve hem bütün zî-hayatın sâni‘i odur. İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisânı, gaybî değildir. Kāideye ve ıttırâda ve nev‘iyete tâbi‘ olduğu için ma‘lûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba girmiş bir daldır, bir dildir

İkinci cihet: Sîmâ-yı isti‘dâdî-i husûsîsi ve o sîmâ-yı vechî-i şahsîsi lisânıyla, Sâni‘inin ihtiyârını ve irâdesini ve meşîetini ve rahmet-i hâssasını ve hiç bir kayıd altında olmadığını bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân, gaybü’l-gaybden geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kablelvücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm-i mâderde iken, bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor.

Elhâsıl: Ceninin sîmâ-yı isti‘dâdîsinde ve sîmâ-yı vechîsinde hem delîl-i vahdâniyet var, hem ihtiyâr ve irâde-i İlâhiyenin hucceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hakk muvaffak etse, mugayyebât-ı hamseye dâir bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla hâlim ve vaktim müsâade etmedi, hâtime veriyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

226

[204]

[Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır Hulûsî Bey’e yazdığı mektubdandır]

Ey Elazîz’in azîz'i, Hazret-i Seydâ’nın muhterem tilmîzi,

Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi kemâl-i memnûniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak îcâb eder, ama ne yazayım? Rûhum nâ-hoş, kalb bî-hûş, kafa bomboş. Zîrâ etrâf-ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, yeisler, be'sleri tasavvur ettikçe, biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şâm’a gitmek üzere, akıl ve rûhum seferber vaz‘iyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın talebeliğini ve ne sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden, ne yazacağımı bilemiyorum.

Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nûrlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimâlinden korkarak, tez tez takdîme cesâret edemiyorum

Abdülmecîd

[205]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Azîz ve muhterem Üstâdım Efendim,

Sözlerin ve Mektûbât’ın ve Pencereler’in fihristesi o kadar güzel olmuş ki, bir def‘a sathî bir nazar atfeden kimse, Risâletü’n-Nûr eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek-nazarda bir fikir edinebilir. Bu fihriste umûm risâlelere bedeldir. Hiç bir müellif, yazmış olduğu yüz yirmi kadar kitabının her birisinin hulâsa-i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve ma‘nîdâr bir tarzda ta‘dâd etmek sûretiyle, risâlelerin gāyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla böyle ehemmiyetli dört risâleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha vardır ki, o da kendi ihtiyârınızla olmayıp, sünûhât-ı kalbiye ile olduğunu isbat ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstâda nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükretmeliyiz.

Re’fet

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç