BARLA LÂHİKASI

213

[193]

[Hâfız Alî’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım,

Otuz Birinci Mektub’un On Dördüncü Lem‘asının İkinci Makamı’nı bir def‘a kendim okudum. Pek cüz’î bir istifâde ile, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i rûhânî uyandırdı ki, eğer kalb ve kalemim rûhuma tercüman olabilse idiler, belki bir derece siz Üstâdıma minnetdârâne arza cür’et eylerdim. Heyhât, ne kalbim ve ne de kalemim ve ne rûhum, o isti‘dâda mâlik. Acz ile önüme çıktılar ve i‘tirâf-ı kusûr ediyordular.

Sevgili Hocam, Sözler ünvânıyla neşr-i envâr ve feth-i bâb-ı rahmet eden envâr-ı Kur’âniye esâsen hâs, mahsûs bir sikke-i hâtemi taşımakla, her bir parçasından şumûllü rahmet-i İlâhiyeye cüz’î küllî bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risâleyi, Süleymân, zeki Zekâî ve Lütfü kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakîkatini ve vüs‘atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım. Baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir hâlde geriye döndüm. Zekâî kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnekdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir sarây-ı vücûd âlemi gördüm. Ve feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtar yoktu. Birden kardeşimin ağzından بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ işittim. Kapı açıldı. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemelâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda derc edilmiş. Âdetâ çarklardan mürekkeb bir sâat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ-gûn boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir sûrette îzâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem-i kübrânın fihristesini ve numûnesini elime alınca, artık pervâsız seyahate çıktım.

Muhterem Üstâdım,

Şu söz öyle bir hakîkati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor. Ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre-i arz, bir bahçe hükmünde Hâlik-ı Rahîm tarafından ihzâr edilmiş ve tılsımı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ olduğu; ve tılsımı bulunmazsa

214

ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı; ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskāl edilerek, hayat değil, belki câmid olarak bulunacağını îzâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk def‘a, havsalamız almayarak âh ile geri dönen mi‘râc-ı mü’min olan namazda اِیَّاَكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاَكَ نَسْتَعٖینُ sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki, her mü’min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.

Sevgili Üstâdım, Cenâb-ı Hakk bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü’min kullarına yetiştirsin duâsıyla hatm-i kelâm eylerim, Efendim.

Kusûrlu talebeniz

Alî

[194]

[Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzî Efendi’nin fıkrasıdır]

Bu fıkra çendân şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan risâleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, risâlelere ve esrâr-ı Kur’âna âit olduğu için kabûl ettim

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Hamd-i bî-nihâye Kerîm-i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb-i Zülcelâl’e ve onun âl ve ashâbına.

Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî Ve ey matlûbun bâb-ı rahmetinde oturan mahbûb Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar Ve ey Şems-i Tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ-yı hidâyet Ve ey Habîb-i Kuddûs’ün asm tarîk-i ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb-ı şa‘şaa-nisâr Hatîât ve ma‘siyet deryasının korkunç dalgaları arasında inleyen ve Hâlik-ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaz‘iyeti bulunmayan bu ednâ-yı mevcûdât, nâil olduğun derece-i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâsını senin şefkat ü kereminden bekliyor. Ne olur, beni kendine alıp hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, o Habîb-i Kibriyâ’ya asm benim de kendisinin hizmetine intisâbım için ve onun uşşâkının asgarı ve hikmet ve nûrunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh

Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar-ı mahlukat Ahmed Feyzî

215

[195]

[Zekâî’nin fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım, benim hasta ve şikeste kalbimi tedâvi eden, sukūta uğrayan rûhumu coşkunlaşdıran ve coşkun bir kuvvet veren o ulvî nûrlar ki, ma‘sûm insanların kalbinde ve ruhunda neler husûle getirmez? Günlerini incitmeden, ağrıtmadan geçiren; fakrına, aczine şükrederek rahmet-i İlâhiyeden mütevekkil olan ciddî insanlara neler göstermez? Bu âciz ki elimizdeki bu mukaddes nûrların netice i‘tibâriyle pek büyük ve pek yüce işler göreceği ümîd ve îmânını taşımaktayım. Bu günâhkâr, bu müflis ki, dünyanın bütün zevâle mahkûm olan ezvâkından ferâgat etmek ve o ferâgat hislerine âlem-i ebediyete kadar sâdık kalabilmekteki lezzet-i ma‘neviyeyi, inzivâdan başka bir şeyde tasavvur etmiyor ve edemiyor. Bu mücrim, bu sefîl Zekâî ki, tevekkül ve i‘timâd yollarında semere-i îmânını bir yakut kırıntısı ve bir nûr-u hayâl şeklinde görebilmektedir.

Sevgili hocam, etrafınızda toplanan talebeleriniz ki, şu tarîk-i hakîkatte sa‘y ve gayretleri nisbetinde rûhen ve kalben hisselerini almaktadırlar. Rûhlarımıza, kalblerimize doğan az ve çok o nûrların in‘ikâsı, bize gittikçe bu yolda ma‘nen, maddeten, kalben, rûhen, hayâlen ilerlemek iştiyâkını veriyor. Benim gibi dünyada en günâhkâr ve zavâllı bir adamın lezzet-i dünyeviyenin ve câzibe-i hayatın altındaki hakîkati görüp, şu hayâtın bütün teferruâtı nisbetinde kıymetsiz bir şey hükmünde kalmak sırrına mazhariyetini, Cenabı Hakk’ın hadsiz rahmet ve ni‘metinden beklerim. Nûrlar vâsıtasıyla irşâd ve îkāz yollarıyla ıslâh ve ircâ‘ eden Azîz Üstâdımızdan ma‘nevî perdeler arkasındaki daha nice azîm hakîkatlerden istifâde ettirmelerini umarız.

Müflis talebeniz

Zekâî

[196]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Ahmed Husrev’in Otuz Birinci Mektub’un, On Dördüncü Lem‘ası’nın İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır.

Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,

Üç-dört gün evvel Cenâb-ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak aktâr-ı âleme saçan coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası

216

kesilmeyen nûrlarıyla bizleri nûrlandıran, hiç bir ferdi şübühâtta boğmamak esası üzerinde yürüyen, kendisine hâs belâgatiyle ukūlü teshîr edecek bir kābiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyât-ı nûrdan bir nûr daha aldım.

Bu nûr, o güzel İslâm nişânı ve o büyük rahmet hazînesinin keşşâfı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in, binler esrârından otuz sırra mukābil, altı sırrın nûrlu şuâ‘larını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin bin bir esmâ-yı İlâhiyeden gelen şuâ‘larıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam-ı Sübhâniyenin meded elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ-yı feyze gark etmiştir.

Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, Arş’a çıkacak kāmet giydirmesi ve acz-i mutlakta çırpınan insanı Kadîr-i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ü izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîs-i şerîfiyle, Mün‘im-i Hakîkî’nin bin bir Esmâ-yı Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâ‘larından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve-i etemmi olduğu îzâh buyurulmuştur.

Sevgili Üstâdım, rûh-u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini بِسْمِ اللّٰهِ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّحٖیمِ ile ebnâ-yı cinsinin sîmâ-yı ma‘nevîsine dağıtıyor. Oralardaki rahmet-i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.

Azîz Üstâdım,

Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arz, bütün hey’etiyle insanların seyrângâhı, cennet mesken-i hakîkîsi oluyor. Zemîn bir hâne şekline giriyor. Mele-i A‘lâ’nın sekeneleri ve zemîn yüzüne serpilen yüz binlerce mahlûkāt ve nebâtât envâının, insanların hâcâtları için koştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnû‘, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.

217

Sonsuz Rahîm olan Hâlik-ı Azîm’in kusursuz olan bu kasrını temâşâya doyamayan rûh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihâyet derecede incelikleriyle tanzîm ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr-ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsîs edilen mahalli, bir hardal tanesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şerîtleri gibi hayâl hânesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir hâlde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl-i fa‘âliyette olan diğer letâif daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havâss-ı zâhirînin istîâb ettikleri ma‘nevî sahalara nisbetle, nihâyet derecede küçük bir dimağda yerleştikleri hâlde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazîfesine müdâhale etmeyerek, ayrı ayrı vazîfelerde, ayrı ayrı dâirelerde gāyet muntazam çalıştıklarını ve hatta etıbbânın bile senelerce tahsîl ederek içinden çıkamadıkları vücûd-u beşerin her bir kısmının, her bir uzvunun inceliklerini görüyor. Hâşiye

Bu derece rahmetle tanzîm edilen, bu kadar muhtelif vezâif ile çalıştırılan, bu muhayyiru’l-ukūl makineyi temâşâ eden rûh, bu makine üzerindeki derece-i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiç bir uzva te’sîr etmediğini görünce, sığınacak bir yer, ilticâ edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor.

İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hâlik-ı Azîm’e karşı secde-i şükrâna kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün derdlerini döküyor. Onun, yalnız onun lütf u keremine ilticâ ederek af olunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va‘d ettiği cennette bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Fakîr talebeniz

Ahmed Husrev

218

[197]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Azîz ve muhterem Üstâdım Efendim,

Geçen hafta aldığım mektûbda, Senin ve Şerîf Efendi’nin ifadeleri kısadır, bir şey anlaşılmıyor; tenkîd mi, takdîr mi? buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdîr ve kemâl-i istihsân ile karşıladığımız ma‘lûm-u âlîleridir. Esâsen tenkîd edecek kudret-i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemâsında olmadığı, hâdisât ile sâbittir.

Sinn-i sabâvetinizde şark ulemâsını ilzâm etmeniz ve ondan sonra İstanbul’a gelerek bilumûm ulemânın nazar-ı takdîr ve hürmetini celb etmeniz, bu husûsu isbata kâfîdir. Gerek Şerîf Efendi ve gerekse Hikmetü’l-İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar duydukları hazz-ı ma‘nevîden gaşyolmuşlardır.

Fakîre gelince, Sözler hakkında hiç bir şey yazmasam bile, o kemâl-i takdîrdendir. Zîrâ şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve dâimâ okumaktan hâlî kalmadığım Sözler ve Mektûbât hakkında kanâatlerimi dâimâ Üstâdımıza arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risâle ne kadar parlaksa, onu ta‘kîb eden, ondan daha ziyâde parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifâde-i merâm etmiş olamıyorum.

Şimdi hayâtım çok zevklidir. Sözler’in tedkîkātıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımızda hazmedemiyordum. Şimdi gāyet yavaş yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu sebeble istifâde fazladır. Nitekim Yirmi Dördüncü Söz’ün Birinci ve İkinci dalı’nda çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstâdımızla görüştüğümde bu iki dalın şifâhen îzâhını ricâ edeceğim.

Muhterem Üstâdım, fakîrin bir nokta çok hayretini mûcib oluyor. Sizden bu mes’elenin îzâhını ricâ ediyorum. Îzâh ediyorsunuz, o îzâhta da, muhtâc-ı îzâh noktalar bulunuyor. Öyle latîf ve şumûllü cümlelerle cevâb veriyorsunuz ki, o cümleleri anlamak için suâl îcâb ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkîl edecek kadar şumûllü ve ma‘nîdârdır. İstenildiği kadar îzâh olunabilecektir.

Mütehassir talebeniz Re’fet

219

[198]

[Doktor İbrahim’in fıkrasıdır]

Efendim,

Nûrânî ve ziyâdâr cadde-i kübrâ-yı ma‘neviyede seyr ü seyahat eden umûm âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyorum ve Risâle-i Nûr eczâları gibi, ârâmsız tulû‘ eden feyiz ve ma‘rifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, rûhum güller gibi açılıyor, hubûr ve ibtihâca müstağrak oluyor. Ve isti‘dâdım nisbetinde bir-iki mes’elecik öğrenmeye sa‘y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin rûhlarına in‘ikâs eden mesâilden bâhis arîzaları tahrîr ve takdîm ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakiyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-emân çekiyorum. Ümmîlik güçmüş diye rûhum ağlıyor. Mu‘terifâne, İbrâhîm müstehaksın diyorum. Nihâyet yine ümîdimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: Bir müessesenin başmüdürü, muâvini, kâtibi, müvezzii, tahsîldârı, hademesi olur. Fakir de kısmen müvezzi‘lik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var? deyip mütesellî oluyorum

İbrâhîm

[199]

[Osmân Nûrî’nin fıkrasıdır]

Bir kelimeni, milyonlar def‘a tekrar okusam,

İlk başladığım lezzeti, dâimâ duyarım.

Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem‘asısın

Sen o misilsiz zâtın emsâlsiz kelâmısın.

Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,

Değerli binbir çeşit isbâtlı kelâmısın.

Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun

Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun

Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,

Gelsin onun dellâlının yanına otursun.

O dellâldan alınca ders-i ilhâmı,

La‘netler eder, inkâr ettiğine Kur'ân'I,

İlmin en derin hocası, bürhânı,

Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.

Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı üstâdım Saîd,

Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Saîd.

Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan aldığım nûrlu ilhâm-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan risâle-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te’sirlerden doğmuştur

Osmân Nûrî

220

[200]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

Bu Mirkātü’s-Sünne olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisâslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsîr, i‘câzlı beyân, nûrlu beyân gibi şânına lâyık ta‘bîrle tavsîf edebileceğim Beşinci Lem‘a'nın on bir nükteyi ihtivâ edişini ma‘nîdâr buldum. Sanki ma‘nen diyor: Sünnete ittibâ‘ ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşân’ın taraf-ı İlâhîden getirip haber verdiği yakînen ma‘lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr etmek sûretiyle, ta‘rîf olunan îmân ve İslâm’ın şartlarının mecmûu olan on bir adediyle bu nûrlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü’minim diyen ittibâ‘-ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım iddiâsında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı, ilâ âhir hakāiki ders veriyor.

Bu mektûbu almazdan evvel, Allâh hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmi‘de bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım ki, mihrâbın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, İşte Abdülkādir-i Geylânî ks Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-i ihtiyârî, Meded yâ Gavs-ı A‘zam diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış, beşûş ve nûrânî bir çehre, mübârek başlarında bir mahrût-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmi‘den çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hâtırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin Hizbü’l-Kur’ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakîn hâsıl ettirdi.

Hulûsî

221

[201]

[Sabrî’nin fıkrasıdır]

Bu kerre, bir kıt‘a lütufnâme-i fâzılâne-i mergūbeleriyle tereşşuhât-ı Kitâb-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste-i Mübîn’in Dördüncü Kısmını, Süleymân Efendi kardeşimiz yediyle aldım ve okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hâdimlerine binler duâlar ettim. Hakîkaten vakt-i kırâatim olan iki sâat zarfında, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd ve mütefeyyiz oldum. Ve şöyle dedim: Lütufnâme-i keremkârîlerinde işâret buyurulduğu üzere dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazîfeye tercîhen fihristeyi teksîr ve neşre sa‘y etmeliyiz.

Mademki gayemiz neşr-i envâr-ı hakāik-i Kur’ândır. Bu mübârek ve kıymetdâr eser-i girân-bahâ ise, hakāik-i Kur’âniyenin hulâsası ve zübdesi ve ta‘bîri câiz ise tam bir pişdârıdır. Miftâhü’n-nusret ve mirkatü’l-fütûhâttır.

Üstâd-ı Azîzim, mukaddemen, bu kıymetdâr eserleri avn-ı İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusûrlu talebenizi de bir muhâtab addederek her bir eseri irsâl ve tenvîr buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlarda, gayr-i ihtiyârî nûrla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nûrlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm-i kātil ta‘bîrine lâyık, muhâlif, zıd, menfî cereyânların zevâliyle, envâr-ı bînihâye-i Kur’âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü’l-arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.

Risâlelerin derece-i kıymetlerini ve bahşettiği feyzî ve fevzî arz etmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât-ı Kur’âniye ve lemeât-ı Furkāniyeyi, hakîkî bir dellâl-ı Kur’ân olmalı ki, hakkıyla takdîr ve senâ edebilsin. Zîrâ bu hayat-ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta‘mel kelimât ve ta‘bîrâtın kâffesi, sâirlerine min külli’l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl-i selâset ve cezâlet ve şâyân-ı gıbta ve hayret ve dirâyeti müştemil ve câmi‘ cümel ve fıkarât ism-i Bedî‘ ve Hakîm’in bir cilve-i hâssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.

Hulâsa, bu nûrların kâffesi, Deccâllara mahsûs ve müstahzar elmas gülleler; ve ehl-i îmân için menba‘-ı envâr-ı hakāik olan Kur’ân-ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb-ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.

Sabrî

222

[202]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Otuz Birinci Mektub’un On Beşinci Lem‘asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım.

Sevgili Üstâdım, zâten fakîr, âcizâne nazarımda, Şems-i Hidâyet’den neşr-i envâr eden Sözler, hak ve hem hakîkat olarak, hakîkat âleminin çarşısıdır. Hakîkat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar kıymeti bî-pâyândır. Böyle bir çarşı-i âlem mallarını almak lâzım ki, bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, o kadar keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan, almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir numûne levhası bulunsun.

Ey sevgili Üstâd,

Her numûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve güllelerin nev‘lerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nûr olan hazîne-i bî-nihâyenin fihriste ve numûne levhasının her parçasından, حَنٖیفًا مُسْلِمًا gömleği çıkacak, hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umûma muhâlif külliyetle hârika olduğu gibi, cüz’iyâtlarıyla hârika bir hâtemi taşıyorlar.

Evet, Üstâdım, bu mektûbu istinsâh ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

Demek, Üstâdım, umûm risâlelerin her parçasına ihtiyâcımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetli ihtiyâç varmış. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd size kemâl-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizâsıyla nâil-i mükâfât buyursun. Âmîn.

Âciz talebeniz

Alî

223

[203]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim, Hoca Sabrî ve Hâfız Alî,

Sizlerin mugayyebât-ı hamseye dâir, Sûre-i Lokmân’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gāyet mühim bir cevâb isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i rûhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevâbı yazmaya müsâid değildir. Yalnız suâlinizin temas ettiği bir iki noktaya gāyet mücmel işâret edeceğiz. Bu suâlinizin meâli gösteriyor ki:

Ehl-i ilhâd tarafından tenkîd sûretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmesi vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine i‘tirâz edilmiş. Demişler ki: Rasadhânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu Allah’dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebât-ı hamseye ıttılâ‘ kābildir.

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kāideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hâssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazîne-i rahmette husûsî irâdeye tâbi‘ olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinâtta en mühim hakîkat; ve en kıymetdâr mâhiyet; vücûd ve hayat ve nûr ve rahmettir. Bu dört şey, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyeye ve meşîet-i hâssa-i İlâhiyeye bakar. Sâir masnûâtta, zâhirî esbâb kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicab oluyorlar. Fakat vücûd ve hayat ve nûr ve rahmette, o perdeler konulmamış. Çünki perdelerin sırr-ı hikmeti, o dördünde cereyân etmiyor.

Mâdem vücûdda en mühim hakîkat, hayat ve rahmettir. Yağmur, hayâta menşe’ ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşîet-i hâssa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki her vakit, herkes her şeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbûr olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsa idi, o kāideye güvenilecek, şükür ve recâ kapısı kapanacaktı. Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu ma‘lûmdur. Hâlbuki

224

muttarid bir kāideye tâbi‘ olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor. Ve çıktığına dâir şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kāidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gāibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyâtı bir kāideye tâbi‘ olmadığı için, her vakit insanlar recâ ve duâ ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâya mecbûr oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü ta‘yîn edemediği için, sırf hazîne-i rahmetten bir ni‘met-i hâssa telakkî edip, hakîkî şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzûlünü mugayyebât-ı hamseye idhâl ediyor. Rasadhânelerdeki âletle yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta‘yîn etmek, gaybı bilmek değildir. Belki gaybden çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ‘ sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr-u gaybiye vukū‘a geldikte veyâhûd vukū‘a yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukūun bir nev‘i ile bilinir. O, gaybı bilmek değildir. Belki o mevcûdu veya mukarrebü’l-vücûdu bilmektir. Hatta ben kendi a‘sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle yirmi dört sâat evvel gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı ve mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev‘inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi ilm-i beşerin, gaybden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûlüne bir vesîle oluyor. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hâssa ile rahmet-i hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-Guyûba mahsûstur.

Kaldı ikinci mes’ele: Röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki çocuğun erkek ve dişi olduğunu bilmek, وَیَعْلَمُ مَا فِی الْاَرْحَامِ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfî olamaz. Çünki âyet, yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti‘dâd-ı husûsîsi ve istikbâlde kesbedeceği vaz‘iyetine medâr olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdîleri, hatta sîmâsındaki gāyet acîb olan sikke-i samediyeti muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen-misâl fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umûm efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan, yalnız hakîkî sîmâ-yı vechîsini keşfedemez. Nerede kaldı ki sîmâ-yı vechî sikkesinden yüz def‘a daha hârika olan isti‘dâdındaki sîmâ-yı ma‘nevîyi keşfedebilsin.

225

Başta dedik ki, hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakîkatlerdir. ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi‘ hakîkat-i hayatiyenin bütün incelikleriyle ve dekāikiyle, irâde-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşîet-i hâssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki, hayat, bütün cihâzâtıyla ve bütün cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbîhin menşe’ ve medârı olduğundandır ki, irâde-i hâssaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hâssaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.

Cenâb-ı Hakk’ın, rahm-i mâderdeki çocukların sîmâ-yı maddî ve ma‘nevîlerinde iki cilvesi var.

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk a‘zâ-yı esâsiyede ve cihâzât-ı insaniyenin envâında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâni‘inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenin, bu lisânıyla bağırıyor ki: Bana bu sîmâ ve a‘zâyı veren kim ise, bütün esâsât-ı a‘zâda bana benzeyen bütün insanların sâni‘i dahi odur. Ve hem bütün zî-hayatın sâni‘i odur. İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisânı, gaybî değildir. Kāideye ve ıttırâda ve nev‘iyete tâbi‘ olduğu için ma‘lûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba girmiş bir daldır, bir dildir

İkinci cihet: Sîmâ-yı isti‘dâdî-i husûsîsi ve o sîmâ-yı vechî-i şahsîsi lisânıyla, Sâni‘inin ihtiyârını ve irâdesini ve meşîetini ve rahmet-i hâssasını ve hiç bir kayıd altında olmadığını bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân, gaybü’l-gaybden geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kablelvücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm-i mâderde iken, bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor.

Elhâsıl: Ceninin sîmâ-yı isti‘dâdîsinde ve sîmâ-yı vechîsinde hem delîl-i vahdâniyet var, hem ihtiyâr ve irâde-i İlâhiyenin hucceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hakk muvaffak etse, mugayyebât-ı hamseye dâir bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla hâlim ve vaktim müsâade etmedi, hâtime veriyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

226

[204]

[Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır Hulûsî Bey’e yazdığı mektubdandır]

Ey Elazîz’in azîz'i, Hazret-i Seydâ’nın muhterem tilmîzi,

Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi kemâl-i memnûniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak îcâb eder, ama ne yazayım? Rûhum nâ-hoş, kalb bî-hûş, kafa bomboş. Zîrâ etrâf-ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, yeisler, be'sleri tasavvur ettikçe, biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şâm’a gitmek üzere, akıl ve rûhum seferber vaz‘iyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın talebeliğini ve ne sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden, ne yazacağımı bilemiyorum.

Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nûrlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimâlinden korkarak, tez tez takdîme cesâret edemiyorum

Abdülmecîd

[205]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Azîz ve muhterem Üstâdım Efendim,

Sözlerin ve Mektûbât’ın ve Pencereler’in fihristesi o kadar güzel olmuş ki, bir def‘a sathî bir nazar atfeden kimse, Risâletü’n-Nûr eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek-nazarda bir fikir edinebilir. Bu fihriste umûm risâlelere bedeldir. Hiç bir müellif, yazmış olduğu yüz yirmi kadar kitabının her birisinin hulâsa-i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve ma‘nîdâr bir tarzda ta‘dâd etmek sûretiyle, risâlelerin gāyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla böyle ehemmiyetli dört risâleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha vardır ki, o da kendi ihtiyârınızla olmayıp, sünûhât-ı kalbiye ile olduğunu isbat ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstâda nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükretmeliyiz.

Re’fet

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç