
SAYFA 209
[189]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Hikmetü’l-İstiaze’nin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşaret’te isbat edilip gösterilen hak ve hakîkat, dalâlet vâdîlerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvîr ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakîkati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mes’ele tahlîl buyuruluyor. Dokuzuncu İşaret’de ise, bütün ehl-i îmân ve bilhassa risâle-i envâr ile hilkat-i insaniyenin gaye-i hakîkîsini anlamaya çalışan talebeleriniz, rûhen istikbâle gittikçe, bu mes’ele pek geniş bir dâire olarak, Hazret-i Âdem’den beri as bütün Peygamberân-ı İzâm hazerâtının ehl-i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve fecî‘ hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی O geniş dâire öyle tenvîr ediliyor ki, içinde Üstâd’dan, Fahrü’l-Mürselîn’den asm, Hazret-i Âdem’e as kadar müşkilât, hak ve hakîkat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ diye tasdîk ediyorlar.
Onuncu İşaret’i yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçindeki temsîlin misâl değil, hakîkat olduğunu ve böyle bir hakîkati, ism-i Hakîm ve ism-i Nûr ve ism-i Bedî‘in cilvesiyle görüleceğini derk ettim. Ve hayâlen tatbîke çıktım. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenâb-ı Hakk’a şükrettim.
On Birinci İşaret’te gösterilen zecr-i Kur’ânî, kâinât tarlasının mahsûlü, makinesinin mensûcâtı insan nev‘i olduğu ve umûm mevcûdât semerâtıyla o nev‘e hizmet ettiklerinden, insan hodgâmlığıyla ve bedbînliğiyle o azîm gaye-i dünyâyı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillü anâsır-ı külliyenin insan aleyhinde hareket ettiklerini ve bu mühlik mes’ûliyetten kurtulmak, ancak Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmek ve Fahrü’l-Mürselîn’e asm ittibâ‘ etmekle olacağını beyân ile insanı kendine vezn ettiriyorsunuz.
On İkinci İşaret dört suâl ve cevâbın ihtivâ ettikleri hakîkatler, bizi ara sıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz’-i ihtiyârî ile kendisinde bir varlık görüp, istihkāka göz diken ve şöhret ve hodfurûşluk tahakkümüyle hebâen çalışan nebâtî ve hayvânî nefis ve hevâ zincirlerini, altın mikrâslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
SAYFA 210
On Üçüncü İşâret üç nokta ile, her zaman, husûsuyla mübârek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazen ye’se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip mü’min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev‘inden karalarıyla onları bütün siyahlıkla ithâm ettiren, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkîde cür’et eden ve bu yüzden büyük tahrîbâtlara sebebiyet verdiren hizbüşşeytânın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstâdım,
Bu işareti yazarken, vücûd âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. Îzâh buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslîm-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur’ân-ı Hakîm’den istimdâd ve feyzî, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esâs-ı hakîkat-i hayatın netîcelerini ve engellerini gösteren Üstâdımız, muvaffakiyetimizi Cenâb-ı Hakk’dan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşâallâh halâs edecektir.
Muhterem Üstâdım, bu on üç işâret, on üç cevâhir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevâhir hazinesine ve cevherlerine bir nakîsa gelmeyeceğinden eğri doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallâh hüsnünü zâyi‘ etmez.
Ey sevgili Üstâdım, ne kadar teşekkürât-ı vefîre îfâ etsem ve hayli minnetdâr olsam, yine îfâ edemeyeceğime kāil olduğumdan, dilerim Cenâb-ı Hakk’dan râzı olacağınız kadar nâil-i mükâfât eylesin. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Âciz talebeniz Alî
[190]
[Vezirzâde Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Azîz, kıymetdâr Üstâdım,
Hesabsız hamd ü şükür, ol Hâlik-ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum hâlde, hissiyât ve emellerimi, şu fânî ve âfil olan hayat-ı dünyâdan tecrîd ile Risâle-i Nûr talebeleri içine girdim ve hizbü’l-Kur’ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet-i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâallâh irtibât ve muhabbet ve ihlâsta yetişmeye çalışacağım. Ve duâ ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risâle-i Nûr’a karşı hissiyâtımı, ümmîliğim münâsebetiyle, yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
SAYFA 211
Bu def‘a rüyamda Fahr-i Âlem asm Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre-i Hacc’ın nihâyetinde مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ ط اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِیٌّ عَزٖیزٌ ilâ âhir okuyarak ve Şâh-ı Geylânî ks Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre-i Nûr’da لَیْسَ عَلَی الْاَعْمٰی حَرَجٌ âyetini kırâat ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde sünnet-i seniyeye dâir mühim bir risâle yazıldığı için, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûlü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o âyet Risâle-i Nûr’un hulâsasını ifade ettiği gibi, ehl-i gafleti şiddetli tehdîd eder. Şâh-ı Geylânî’yi ks gördüğümün sebebi, Risâle-i Nûr’un talebelerinin kudsî bir üstâdı, beni de şâkird kabûl ettiğine dâir bir işâret anladım ve bu âyetler havsalamın hâricinde olduğu hâlde, o kudsî zâtların hürmetine, kuvve-i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.
Diğer bir rüyamda, pek geniş bir dâire, temelleri henüz inşâ ediliyor görmüştüm. Bu def‘a o büyük binâ ikmâl edilmiş, içine girdiğimde sağ cihetini câmi‘-i şerîf olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risâle-i Nûr’u bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binânın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle ediyorum
Ümmî talebeniz Mustafâ
[191]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Üstâd-ı Ekremim,
Bu kerre ikmâline muvaffak olabildiğim üç risâle-i şerîfe ki, Yirmi Dördüncü Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘ası, Mirkatü’s-Sünne risâleleri berâ-yı tashîh ve manzûr-u üstâdânelerine buyurulmak üzere takdîm edildi. Risâle-i şerîfelerin cümlesi, birer hakîkat nûru fışkıran birer gülistân-ı cinândır. Hele Otuz Birinci Mektub’un lem‘aları ki, Minhâcü’s-Sünne ve gerekse Tiryâk-ı Marazü’l-Bid‘a olan Mirkātü’s-Sünne okumaya doyulmaz. Okudukça hissedilen ma‘nevî sürûr ve füyûzâtın had ve hudûdu bulunmaz bir ummân-ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakîrhâneye gelen ihvâna müteaddid def‘alar okuyup feyizleniyoruz. Hele Girit’li Hacı Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Ma‘lûm-u üstâdâneleri, kendisi Kādirî şeyhidir. Zât-ı üstâdânelerine ve bâhusûs Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî ks Hazretlerine merbûtiyet ve muhabbeti derece-i nihâyettedir.
SAYFA 212
Üstâd-ı Ekremim,
Bu def‘aki risâle-i şerîfeler bir parça te’hîre uğradı. Bunu, fakîrin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil, müftehirâne arz ediyorum. Bu sene Cenâb-ı Hakk’ın fakîre lütf u ihsân ve keremi çok oldu. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّە, yüz binlerce müteşekkirim. Ramazân Bayramı'ndan beri iki def‘adır hastalığım ki, el-ân nekāhet devrindeyim, risâle-i şerîfelerin istinsâhına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür, elhamdülillâh, bu hastalıklar bir in‘âm-ı İlâhîdir. Duâ-yı üstâdâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
Âsım
[192]
[Rüşdü Efendi’nin fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâdım,
Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili Üstâdımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz duâ ediyorum. Ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu hâlde, mütemâdiyen ağlıyorum. Günâhımın azameti, cürmümün hadsizliği beni titretirken, sevgili Üstâdımın duâsı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, beni teselli ediyor.
Her gönderdiğiniz risâleyi kemâl-i iştiyâkla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki her gün bir yerdeyim. İstifâdem pek çok. Siz Üstâdımın ma‘nevî feyizlerini her vakit risâlelerden alıyorum.
Evet, azîz Üstâdım, ihtisâsâtımı yazabilsem, her hafta mektublarımla mukābele edecektim. Ve size mektûb yazmak da, benim için en büyük bir meserrettir. Affınıza istinâd ederek, zâhiren sükûtla ve ma‘nen de dergâh-ı Hudâ’ya el açtığım vakitlerde, size âciz Rüşdü talebeniz, aczini takdîm ettikçe, sevgili Üstâdımdan bilmukābele gördüğüm lütuflar karşısında, gözyaşlarımla cevâblar i‘tâ eyliyorum, Efendim.
Talebeniz
Rüşdü
SAYFA 213
[193]
[Hâfız Alî’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Otuz Birinci Mektub’un On Dördüncü Lem‘asının İkinci Makamı’nı bir def‘a kendim okudum. Pek cüz’î bir istifâde ile, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i rûhânî uyandırdı ki, eğer kalb ve kalemim rûhuma tercüman olabilse idiler, belki bir derece siz Üstâdıma minnetdârâne arza cür’et eylerdim. Heyhât, ne kalbim ve ne de kalemim ve ne rûhum, o isti‘dâda mâlik. Acz ile önüme çıktılar ve i‘tirâf-ı kusûr ediyordular.
Sevgili Hocam, Sözler ünvânıyla neşr-i envâr ve feth-i bâb-ı rahmet eden envâr-ı Kur’âniye esâsen hâs, mahsûs bir sikke-i hâtemi taşımakla, her bir parçasından şumûllü rahmet-i İlâhiyeye cüz’î küllî bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risâleyi, Süleymân, zeki Zekâî ve Lütfü kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakîkatini ve vüs‘atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım. Baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir hâlde geriye döndüm. Zekâî kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnekdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir sarây-ı vücûd âlemi gördüm. Ve feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtar yoktu. Birden kardeşimin ağzından بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ işittim. Kapı açıldı. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemelâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda derc edilmiş. Âdetâ çarklardan mürekkeb bir sâat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ-gûn boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir sûrette îzâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem-i kübrânın fihristesini ve numûnesini elime alınca, artık pervâsız seyahate çıktım.
Muhterem Üstâdım,
Şu söz öyle bir hakîkati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor. Ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre-i arz, bir bahçe hükmünde Hâlik-ı Rahîm tarafından ihzâr edilmiş ve tılsımı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ olduğu; ve tılsımı bulunmazsa
SAYFA 214
ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı; ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskāl edilerek, hayat değil, belki câmid olarak bulunacağını îzâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk def‘a, havsalamız almayarak âh ile geri dönen mi‘râc-ı mü’min olan namazda اِیَّاَكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاَكَ نَسْتَعٖینُ sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki, her mü’min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.
Sevgili Üstâdım, Cenâb-ı Hakk bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü’min kullarına yetiştirsin duâsıyla hatm-i kelâm eylerim, Efendim.
Kusûrlu talebeniz
Alî
[194]
[Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzî Efendi’nin fıkrasıdır]
Bu fıkra çendân şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan risâleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, risâlelere ve esrâr-ı Kur’âna âit olduğu için kabûl ettim
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Hamd-i bî-nihâye Kerîm-i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb-i Zülcelâl’e ve onun âl ve ashâbına.
Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî Ve ey matlûbun bâb-ı rahmetinde oturan mahbûb Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar Ve ey Şems-i Tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ-yı hidâyet Ve ey Habîb-i Kuddûs’ün asm tarîk-i ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb-ı şa‘şaa-nisâr Hatîât ve ma‘siyet deryasının korkunç dalgaları arasında inleyen ve Hâlik-ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaz‘iyeti bulunmayan bu ednâ-yı mevcûdât, nâil olduğun derece-i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâsını senin şefkat ü kereminden bekliyor. Ne olur, beni kendine alıp hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, o Habîb-i Kibriyâ’ya asm benim de kendisinin hizmetine intisâbım için ve onun uşşâkının asgarı ve hikmet ve nûrunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh
Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar-ı mahlukat Ahmed Feyzî
SAYFA 215
[195]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım, benim hasta ve şikeste kalbimi tedâvi eden, sukūta uğrayan rûhumu coşkunlaşdıran ve coşkun bir kuvvet veren o ulvî nûrlar ki, ma‘sûm insanların kalbinde ve ruhunda neler husûle getirmez? Günlerini incitmeden, ağrıtmadan geçiren; fakrına, aczine şükrederek rahmet-i İlâhiyeden mütevekkil olan ciddî insanlara neler göstermez? Bu âciz ki elimizdeki bu mukaddes nûrların netice i‘tibâriyle pek büyük ve pek yüce işler göreceği ümîd ve îmânını taşımaktayım. Bu günâhkâr, bu müflis ki, dünyanın bütün zevâle mahkûm olan ezvâkından ferâgat etmek ve o ferâgat hislerine âlem-i ebediyete kadar sâdık kalabilmekteki lezzet-i ma‘neviyeyi, inzivâdan başka bir şeyde tasavvur etmiyor ve edemiyor. Bu mücrim, bu sefîl Zekâî ki, tevekkül ve i‘timâd yollarında semere-i îmânını bir yakut kırıntısı ve bir nûr-u hayâl şeklinde görebilmektedir.
Sevgili hocam, etrafınızda toplanan talebeleriniz ki, şu tarîk-i hakîkatte sa‘y ve gayretleri nisbetinde rûhen ve kalben hisselerini almaktadırlar. Rûhlarımıza, kalblerimize doğan az ve çok o nûrların in‘ikâsı, bize gittikçe bu yolda ma‘nen, maddeten, kalben, rûhen, hayâlen ilerlemek iştiyâkını veriyor. Benim gibi dünyada en günâhkâr ve zavâllı bir adamın lezzet-i dünyeviyenin ve câzibe-i hayatın altındaki hakîkati görüp, şu hayâtın bütün teferruâtı nisbetinde kıymetsiz bir şey hükmünde kalmak sırrına mazhariyetini, Cenabı Hakk’ın hadsiz rahmet ve ni‘metinden beklerim. Nûrlar vâsıtasıyla irşâd ve îkāz yollarıyla ıslâh ve ircâ‘ eden Azîz Üstâdımızdan ma‘nevî perdeler arkasındaki daha nice azîm hakîkatlerden istifâde ettirmelerini umarız.
Müflis talebeniz
Zekâî
[196]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Ahmed Husrev’in Otuz Birinci Mektub’un, On Dördüncü Lem‘ası’nın İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır.
Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,
Üç-dört gün evvel Cenâb-ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak aktâr-ı âleme saçan coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası
SAYFA 216
kesilmeyen nûrlarıyla bizleri nûrlandıran, hiç bir ferdi şübühâtta boğmamak esası üzerinde yürüyen, kendisine hâs belâgatiyle ukūlü teshîr edecek bir kābiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyât-ı nûrdan bir nûr daha aldım.
Bu nûr, o güzel İslâm nişânı ve o büyük rahmet hazînesinin keşşâfı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in, binler esrârından otuz sırra mukābil, altı sırrın nûrlu şuâ‘larını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin bin bir esmâ-yı İlâhiyeden gelen şuâ‘larıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam-ı Sübhâniyenin meded elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ-yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, Arş’a çıkacak kāmet giydirmesi ve acz-i mutlakta çırpınan insanı Kadîr-i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ü izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîs-i şerîfiyle, Mün‘im-i Hakîkî’nin bin bir Esmâ-yı Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâ‘larından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve-i etemmi olduğu îzâh buyurulmuştur.
Sevgili Üstâdım, rûh-u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini بِسْمِ اللّٰهِ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّحٖیمِ ile ebnâ-yı cinsinin sîmâ-yı ma‘nevîsine dağıtıyor. Oralardaki rahmet-i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.
Azîz Üstâdım,
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arz, bütün hey’etiyle insanların seyrângâhı, cennet mesken-i hakîkîsi oluyor. Zemîn bir hâne şekline giriyor. Mele-i A‘lâ’nın sekeneleri ve zemîn yüzüne serpilen yüz binlerce mahlûkāt ve nebâtât envâının, insanların hâcâtları için koştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnû‘, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.