Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 207
işte nihâyeti yokmuş. Elhamdülillâh hakāik-i Kur’âniyeden yevmen feyevmen nasîbdâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb-ı Kibriyâ, şu enhâr-ı kevseri hayat-ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın Âmîn.
Üstâdım Efendim, bugün harekât-ı mâziyem ile ahvâl-i hâzıramı mukāyese ciheti ihtâr edildi. Alâ kaderi’l-istitâa tedkîk ettim. Netîcede ahvâl-i hâzıramı hamden sümme hamden sıklet cihetinde pek hafîf ve kıymet husûsunda pek ağır buldum. Harekât-ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Feyyâz-ı Hakîkî, âciz, fakîr, muhtâç kullarından rahmet-i Rabbâniyesini esirgemedi.
Armut piş, ağzıma düş kabîlinden, her nevi‘ malzeme-i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler bu ameliyatı görmeseydik ve bu nûrlu ve zevkli, şevkli ihrâma girmeseydik, hubb-u câh yüzünden acaba hangi bid‘atten geri duracaktık?
İşte lâyuad ve lâyuhsâ nûrların bî-pâyân füyûzâtı, zümre-i muvahhidîni medyûn-u şükrân bırakmıştır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمیٖنَ Hemen Cenâb-ı Hakk cümle Ümmet-i Muhammedi asm Envâr-ı Kur’âniyeden müstefîd ve hakîkî muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter-i a‘mâlimize yazılan seyyiâtımızı rahmetiyle af buyursun. Âmîn
Hulûsî-i Sânî Sabrî
[187]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâdım, bir meydân-ı mücâdele ve imtihân olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hâdise, bir numûne eksik değil. Her yerde muhtelifü’l-mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât-ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât-ı dünyeviye içinde en elîm olan şeyin, meslek-i uhreviye ve diniye perdesi altında vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl-i îmân için mûcib-i teessür şeyler, kendisini ıslah-ı hâle ircâ‘ etmek üzere ubûdiyetle Hâlik’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman ca‘lî etvâr gösterdikten sonra, ruhunun çirkinliği ile karşısındakine hücûm ederek, onu kendine benzetmek istemelerini ve hatta karşısındaki mü’min hakkında, sû’-i zan ve sû’-i tefehhüme düştüğünü görmektir.
SAYFA 208
Âh Üstâdım, ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhûd olduğu gibi görünseler idi Ehl-i irşâd, ahkâm-ı Kur’âniyeyi teblîğ husûsunda müşkilât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslâh edemeyenler de, bazı budalaların rûhlarında sâfiyet ve hüsn-ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.
Azîz Üstâdım, inşâallâh Cenâb-ı Hakk, hak ve hakîkatin bir güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindan hayatına benzeyen, bir çok ma‘nevî mahrûmiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürûrlu ve serbest günlere tebdîl etsin. Âmîn.
Talebeniz
Zekâî
[188]
[Sabrî’nin fıkrasıdır]
Üstâd-ı Ekremim,
Hikmetü’l-İstiâze’nin ikinci kısmı öyle kıymetdâr bir hazîne-i cevâhir ve maraz-ı vesvesenin iksîr bir ilacıdır ki, âlem-i fânîden âlem-i bekāya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücûmuna ma‘rûz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakîkatte ele avuca girmeyen hevâî i‘tirâzâtı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasîn tahassüngâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarf edilecek hâlis sikkeler bunlardır. Zîrâ vücûdumda tecrübe yaptım. Suâlleri okuduğum vakit nefsim, suâl cihetine mâil bulunuyor ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh, akabinde tevâlî eden Kur’ânî elmas müdâfaalar, o kabîl emrâz-ı nefsâniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nûrânî ve Kur’ânî hikmetleri bihakkın takdîr husûsunda, zîruh ve zîşuûrun mükemmeli bulunan nev‘-i beşerin, bidâyet-i vahiyden tâ haşre kadar, i‘câz ve îcâzında ızhâr-ı acz edegeldikleri, da‘vâmızın bâriz ve zâhir bir delîlidir.
Hulâsa, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ahkâm-ı bî-nazîrinden olan şu Risâle-i İstiâze-i Furkāniyeyi mütâlaamda, deryâ-yı hakāikte sermest-i hayrân kalarak, kemâl-i aşkla dedim: Yâ Rab, şu Kitâb-ı Mübîn’in infâz-ı ahkâmını teshîl ve teysîr ve dellâl-ı Kur’ânı da, âmâl ü makāsıdında muvaffak ve cemî‘ ihvânımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl-ü ecelime değin, Kitâb-ı Mübîn’e hâdim buyur duâsıyla arîza-i âciziyeye hâtime veriyorum.
Hulûsî-i Sânî Sabrî
SAYFA 209
[189]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Bu def‘a irsâline inâyet buyurulan Hikmetü’l-İstiaze’nin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşaret’te isbat edilip gösterilen hak ve hakîkat, dalâlet vâdîlerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvîr ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakîkati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mes’ele tahlîl buyuruluyor. Dokuzuncu İşaret’de ise, bütün ehl-i îmân ve bilhassa risâle-i envâr ile hilkat-i insaniyenin gaye-i hakîkîsini anlamaya çalışan talebeleriniz, rûhen istikbâle gittikçe, bu mes’ele pek geniş bir dâire olarak, Hazret-i Âdem’den beri as bütün Peygamberân-ı İzâm hazerâtının ehl-i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve fecî‘ hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی O geniş dâire öyle tenvîr ediliyor ki, içinde Üstâd’dan, Fahrü’l-Mürselîn’den asm, Hazret-i Âdem’e as kadar müşkilât, hak ve hakîkat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb صَدَقْتَ وَبِالْحَقِّ نَطَقْتَ diye tasdîk ediyorlar.
Onuncu İşaret’i yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçindeki temsîlin misâl değil, hakîkat olduğunu ve böyle bir hakîkati, ism-i Hakîm ve ism-i Nûr ve ism-i Bedî‘in cilvesiyle görüleceğini derk ettim. Ve hayâlen tatbîke çıktım. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenâb-ı Hakk’a şükrettim.
On Birinci İşaret’te gösterilen zecr-i Kur’ânî, kâinât tarlasının mahsûlü, makinesinin mensûcâtı insan nev‘i olduğu ve umûm mevcûdât semerâtıyla o nev‘e hizmet ettiklerinden, insan hodgâmlığıyla ve bedbînliğiyle o azîm gaye-i dünyâyı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillü anâsır-ı külliyenin insan aleyhinde hareket ettiklerini ve bu mühlik mes’ûliyetten kurtulmak, ancak Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmek ve Fahrü’l-Mürselîn’e asm ittibâ‘ etmekle olacağını beyân ile insanı kendine vezn ettiriyorsunuz.
On İkinci İşaret dört suâl ve cevâbın ihtivâ ettikleri hakîkatler, bizi ara sıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz’-i ihtiyârî ile kendisinde bir varlık görüp, istihkāka göz diken ve şöhret ve hodfurûşluk tahakkümüyle hebâen çalışan nebâtî ve hayvânî nefis ve hevâ zincirlerini, altın mikrâslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
SAYFA 210
On Üçüncü İşâret üç nokta ile, her zaman, husûsuyla mübârek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazen ye’se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip mü’min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev‘inden karalarıyla onları bütün siyahlıkla ithâm ettiren, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkîde cür’et eden ve bu yüzden büyük tahrîbâtlara sebebiyet verdiren hizbüşşeytânın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstâdım,
Bu işareti yazarken, vücûd âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. Îzâh buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslîm-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur’ân-ı Hakîm’den istimdâd ve feyzî, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esâs-ı hakîkat-i hayatın netîcelerini ve engellerini gösteren Üstâdımız, muvaffakiyetimizi Cenâb-ı Hakk’dan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşâallâh halâs edecektir.
Muhterem Üstâdım, bu on üç işâret, on üç cevâhir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevâhir hazinesine ve cevherlerine bir nakîsa gelmeyeceğinden eğri doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallâh hüsnünü zâyi‘ etmez.
Ey sevgili Üstâdım, ne kadar teşekkürât-ı vefîre îfâ etsem ve hayli minnetdâr olsam, yine îfâ edemeyeceğime kāil olduğumdan, dilerim Cenâb-ı Hakk’dan râzı olacağınız kadar nâil-i mükâfât eylesin. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Âciz talebeniz Alî
[190]
[Vezirzâde Mustafâ’nın fıkrasıdır]
Azîz, kıymetdâr Üstâdım,
Hesabsız hamd ü şükür, ol Hâlik-ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum hâlde, hissiyât ve emellerimi, şu fânî ve âfil olan hayat-ı dünyâdan tecrîd ile Risâle-i Nûr talebeleri içine girdim ve hizbü’l-Kur’ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet-i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâallâh irtibât ve muhabbet ve ihlâsta yetişmeye çalışacağım. Ve duâ ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risâle-i Nûr’a karşı hissiyâtımı, ümmîliğim münâsebetiyle, yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
SAYFA 211
Bu def‘a rüyamda Fahr-i Âlem asm Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre-i Hacc’ın nihâyetinde مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ ط اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِیٌّ عَزٖیزٌ ilâ âhir okuyarak ve Şâh-ı Geylânî ks Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre-i Nûr’da لَیْسَ عَلَی الْاَعْمٰی حَرَجٌ âyetini kırâat ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde sünnet-i seniyeye dâir mühim bir risâle yazıldığı için, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûlü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o âyet Risâle-i Nûr’un hulâsasını ifade ettiği gibi, ehl-i gafleti şiddetli tehdîd eder. Şâh-ı Geylânî’yi ks gördüğümün sebebi, Risâle-i Nûr’un talebelerinin kudsî bir üstâdı, beni de şâkird kabûl ettiğine dâir bir işâret anladım ve bu âyetler havsalamın hâricinde olduğu hâlde, o kudsî zâtların hürmetine, kuvve-i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.
Diğer bir rüyamda, pek geniş bir dâire, temelleri henüz inşâ ediliyor görmüştüm. Bu def‘a o büyük binâ ikmâl edilmiş, içine girdiğimde sağ cihetini câmi‘-i şerîf olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risâle-i Nûr’u bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binânın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle ediyorum
Ümmî talebeniz Mustafâ
[191]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Üstâd-ı Ekremim,
Bu kerre ikmâline muvaffak olabildiğim üç risâle-i şerîfe ki, Yirmi Dördüncü Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘ası, Mirkatü’s-Sünne risâleleri berâ-yı tashîh ve manzûr-u üstâdânelerine buyurulmak üzere takdîm edildi. Risâle-i şerîfelerin cümlesi, birer hakîkat nûru fışkıran birer gülistân-ı cinândır. Hele Otuz Birinci Mektub’un lem‘aları ki, Minhâcü’s-Sünne ve gerekse Tiryâk-ı Marazü’l-Bid‘a olan Mirkātü’s-Sünne okumaya doyulmaz. Okudukça hissedilen ma‘nevî sürûr ve füyûzâtın had ve hudûdu bulunmaz bir ummân-ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakîrhâneye gelen ihvâna müteaddid def‘alar okuyup feyizleniyoruz. Hele Girit’li Hacı Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Ma‘lûm-u üstâdâneleri, kendisi Kādirî şeyhidir. Zât-ı üstâdânelerine ve bâhusûs Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî ks Hazretlerine merbûtiyet ve muhabbeti derece-i nihâyettedir.
SAYFA 212
Üstâd-ı Ekremim,
Bu def‘aki risâle-i şerîfeler bir parça te’hîre uğradı. Bunu, fakîrin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil, müftehirâne arz ediyorum. Bu sene Cenâb-ı Hakk’ın fakîre lütf u ihsân ve keremi çok oldu. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّە, yüz binlerce müteşekkirim. Ramazân Bayramı'ndan beri iki def‘adır hastalığım ki, el-ân nekāhet devrindeyim, risâle-i şerîfelerin istinsâhına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür, elhamdülillâh, bu hastalıklar bir in‘âm-ı İlâhîdir. Duâ-yı üstâdâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
Âsım
[192]
[Rüşdü Efendi’nin fıkrasıdır]
Ey azîz Üstâdım,
Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili Üstâdımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz duâ ediyorum. Ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu hâlde, mütemâdiyen ağlıyorum. Günâhımın azameti, cürmümün hadsizliği beni titretirken, sevgili Üstâdımın duâsı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, beni teselli ediyor.
Her gönderdiğiniz risâleyi kemâl-i iştiyâkla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki her gün bir yerdeyim. İstifâdem pek çok. Siz Üstâdımın ma‘nevî feyizlerini her vakit risâlelerden alıyorum.
Evet, azîz Üstâdım, ihtisâsâtımı yazabilsem, her hafta mektublarımla mukābele edecektim. Ve size mektûb yazmak da, benim için en büyük bir meserrettir. Affınıza istinâd ederek, zâhiren sükûtla ve ma‘nen de dergâh-ı Hudâ’ya el açtığım vakitlerde, size âciz Rüşdü talebeniz, aczini takdîm ettikçe, sevgili Üstâdımdan bilmukābele gördüğüm lütuflar karşısında, gözyaşlarımla cevâblar i‘tâ eyliyorum, Efendim.
Talebeniz
Rüşdü
SAYFA 213
[193]
[Hâfız Alî’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Otuz Birinci Mektub’un On Dördüncü Lem‘asının İkinci Makamı’nı bir def‘a kendim okudum. Pek cüz’î bir istifâde ile, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i rûhânî uyandırdı ki, eğer kalb ve kalemim rûhuma tercüman olabilse idiler, belki bir derece siz Üstâdıma minnetdârâne arza cür’et eylerdim. Heyhât, ne kalbim ve ne de kalemim ve ne rûhum, o isti‘dâda mâlik. Acz ile önüme çıktılar ve i‘tirâf-ı kusûr ediyordular.
Sevgili Hocam, Sözler ünvânıyla neşr-i envâr ve feth-i bâb-ı rahmet eden envâr-ı Kur’âniye esâsen hâs, mahsûs bir sikke-i hâtemi taşımakla, her bir parçasından şumûllü rahmet-i İlâhiyeye cüz’î küllî bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risâleyi, Süleymân, zeki Zekâî ve Lütfü kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakîkatini ve vüs‘atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım. Baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir hâlde geriye döndüm. Zekâî kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnekdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir sarây-ı vücûd âlemi gördüm. Ve feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtar yoktu. Birden kardeşimin ağzından بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ işittim. Kapı açıldı. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَهِدَایَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemelâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda derc edilmiş. Âdetâ çarklardan mürekkeb bir sâat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ-gûn boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir sûrette îzâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem-i kübrânın fihristesini ve numûnesini elime alınca, artık pervâsız seyahate çıktım.
Muhterem Üstâdım,
Şu söz öyle bir hakîkati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor. Ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre-i arz, bir bahçe hükmünde Hâlik-ı Rahîm tarafından ihzâr edilmiş ve tılsımı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ olduğu; ve tılsımı bulunmazsa
SAYFA 214
ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı; ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskāl edilerek, hayat değil, belki câmid olarak bulunacağını îzâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk def‘a, havsalamız almayarak âh ile geri dönen mi‘râc-ı mü’min olan namazda اِیَّاَكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاَكَ نَسْتَعٖینُ sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki, her mü’min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.
Sevgili Üstâdım, Cenâb-ı Hakk bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü’min kullarına yetiştirsin duâsıyla hatm-i kelâm eylerim, Efendim.
Kusûrlu talebeniz
Alî
[194]
[Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzî Efendi’nin fıkrasıdır]
Bu fıkra çendân şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan risâleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, risâlelere ve esrâr-ı Kur’âna âit olduğu için kabûl ettim
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Hamd-i bî-nihâye Kerîm-i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb-i Zülcelâl’e ve onun âl ve ashâbına.
Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî Ve ey matlûbun bâb-ı rahmetinde oturan mahbûb Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat-ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar Ve ey Şems-i Tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ-yı hidâyet Ve ey Habîb-i Kuddûs’ün asm tarîk-i ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb-ı şa‘şaa-nisâr Hatîât ve ma‘siyet deryasının korkunç dalgaları arasında inleyen ve Hâlik-ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaz‘iyeti bulunmayan bu ednâ-yı mevcûdât, nâil olduğun derece-i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâsını senin şefkat ü kereminden bekliyor. Ne olur, beni kendine alıp hizmetinle müşerref kılsan. Ne olur, o Habîb-i Kibriyâ’ya asm benim de kendisinin hizmetine intisâbım için ve onun uşşâkının asgarı ve hikmet ve nûrunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh
Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar-ı mahlukat Ahmed Feyzî
SAYFA 215
[195]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım, benim hasta ve şikeste kalbimi tedâvi eden, sukūta uğrayan rûhumu coşkunlaşdıran ve coşkun bir kuvvet veren o ulvî nûrlar ki, ma‘sûm insanların kalbinde ve ruhunda neler husûle getirmez? Günlerini incitmeden, ağrıtmadan geçiren; fakrına, aczine şükrederek rahmet-i İlâhiyeden mütevekkil olan ciddî insanlara neler göstermez? Bu âciz ki elimizdeki bu mukaddes nûrların netice i‘tibâriyle pek büyük ve pek yüce işler göreceği ümîd ve îmânını taşımaktayım. Bu günâhkâr, bu müflis ki, dünyanın bütün zevâle mahkûm olan ezvâkından ferâgat etmek ve o ferâgat hislerine âlem-i ebediyete kadar sâdık kalabilmekteki lezzet-i ma‘neviyeyi, inzivâdan başka bir şeyde tasavvur etmiyor ve edemiyor. Bu mücrim, bu sefîl Zekâî ki, tevekkül ve i‘timâd yollarında semere-i îmânını bir yakut kırıntısı ve bir nûr-u hayâl şeklinde görebilmektedir.
Sevgili hocam, etrafınızda toplanan talebeleriniz ki, şu tarîk-i hakîkatte sa‘y ve gayretleri nisbetinde rûhen ve kalben hisselerini almaktadırlar. Rûhlarımıza, kalblerimize doğan az ve çok o nûrların in‘ikâsı, bize gittikçe bu yolda ma‘nen, maddeten, kalben, rûhen, hayâlen ilerlemek iştiyâkını veriyor. Benim gibi dünyada en günâhkâr ve zavâllı bir adamın lezzet-i dünyeviyenin ve câzibe-i hayatın altındaki hakîkati görüp, şu hayâtın bütün teferruâtı nisbetinde kıymetsiz bir şey hükmünde kalmak sırrına mazhariyetini, Cenabı Hakk’ın hadsiz rahmet ve ni‘metinden beklerim. Nûrlar vâsıtasıyla irşâd ve îkāz yollarıyla ıslâh ve ircâ‘ eden Azîz Üstâdımızdan ma‘nevî perdeler arkasındaki daha nice azîm hakîkatlerden istifâde ettirmelerini umarız.
Müflis talebeniz
Zekâî
[196]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Ahmed Husrev’in Otuz Birinci Mektub’un, On Dördüncü Lem‘ası’nın İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır.
Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,
Üç-dört gün evvel Cenâb-ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak aktâr-ı âleme saçan coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası
SAYFA 216
kesilmeyen nûrlarıyla bizleri nûrlandıran, hiç bir ferdi şübühâtta boğmamak esası üzerinde yürüyen, kendisine hâs belâgatiyle ukūlü teshîr edecek bir kābiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyât-ı nûrdan bir nûr daha aldım.
Bu nûr, o güzel İslâm nişânı ve o büyük rahmet hazînesinin keşşâfı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in, binler esrârından otuz sırra mukābil, altı sırrın nûrlu şuâ‘larını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin bin bir esmâ-yı İlâhiyeden gelen şuâ‘larıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam-ı Sübhâniyenin meded elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ-yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, Arş’a çıkacak kāmet giydirmesi ve acz-i mutlakta çırpınan insanı Kadîr-i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ü izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîs-i şerîfiyle, Mün‘im-i Hakîkî’nin bin bir Esmâ-yı Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâ‘larından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve-i etemmi olduğu îzâh buyurulmuştur.
Sevgili Üstâdım, rûh-u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini بِسْمِ اللّٰهِ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّحٖیمِ ile ebnâ-yı cinsinin sîmâ-yı ma‘nevîsine dağıtıyor. Oralardaki rahmet-i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.
Azîz Üstâdım,
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arz, bütün hey’etiyle insanların seyrângâhı, cennet mesken-i hakîkîsi oluyor. Zemîn bir hâne şekline giriyor. Mele-i A‘lâ’nın sekeneleri ve zemîn yüzüne serpilen yüz binlerce mahlûkāt ve nebâtât envâının, insanların hâcâtları için koştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnû‘, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.
SAYFA 217
Sonsuz Rahîm olan Hâlik-ı Azîm’in kusursuz olan bu kasrını temâşâya doyamayan rûh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihâyet derecede incelikleriyle tanzîm ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr-ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsîs edilen mahalli, bir hardal tanesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şerîtleri gibi hayâl hânesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir hâlde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl-i fa‘âliyette olan diğer letâif daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havâss-ı zâhirînin istîâb ettikleri ma‘nevî sahalara nisbetle, nihâyet derecede küçük bir dimağda yerleştikleri hâlde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazîfesine müdâhale etmeyerek, ayrı ayrı vazîfelerde, ayrı ayrı dâirelerde gāyet muntazam çalıştıklarını ve hatta etıbbânın bile senelerce tahsîl ederek içinden çıkamadıkları vücûd-u beşerin her bir kısmının, her bir uzvunun inceliklerini görüyor. Hâşiye
Bu derece rahmetle tanzîm edilen, bu kadar muhtelif vezâif ile çalıştırılan, bu muhayyiru’l-ukūl makineyi temâşâ eden rûh, bu makine üzerindeki derece-i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiç bir uzva te’sîr etmediğini görünce, sığınacak bir yer, ilticâ edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor.
İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hâlik-ı Azîm’e karşı secde-i şükrâna kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün derdlerini döküyor. Onun, yalnız onun lütf u keremine ilticâ ederek af olunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va‘d ettiği cennette bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Fakîr talebeniz
Ahmed Husrev
SAYFA 218
[197]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
Azîz ve muhterem Üstâdım Efendim,
Geçen hafta aldığım mektûbda, Senin ve Şerîf Efendi’nin ifadeleri kısadır, bir şey anlaşılmıyor; tenkîd mi, takdîr mi? buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdîr ve kemâl-i istihsân ile karşıladığımız ma‘lûm-u âlîleridir. Esâsen tenkîd edecek kudret-i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemâsında olmadığı, hâdisât ile sâbittir.
Sinn-i sabâvetinizde şark ulemâsını ilzâm etmeniz ve ondan sonra İstanbul’a gelerek bilumûm ulemânın nazar-ı takdîr ve hürmetini celb etmeniz, bu husûsu isbata kâfîdir. Gerek Şerîf Efendi ve gerekse Hikmetü’l-İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar duydukları hazz-ı ma‘nevîden gaşyolmuşlardır.
Fakîre gelince, Sözler hakkında hiç bir şey yazmasam bile, o kemâl-i takdîrdendir. Zîrâ şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve dâimâ okumaktan hâlî kalmadığım Sözler ve Mektûbât hakkında kanâatlerimi dâimâ Üstâdımıza arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risâle ne kadar parlaksa, onu ta‘kîb eden, ondan daha ziyâde parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifâde-i merâm etmiş olamıyorum.
Şimdi hayâtım çok zevklidir. Sözler’in tedkîkātıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımızda hazmedemiyordum. Şimdi gāyet yavaş yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu sebeble istifâde fazladır. Nitekim Yirmi Dördüncü Söz’ün Birinci ve İkinci dalı’nda çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstâdımızla görüştüğümde bu iki dalın şifâhen îzâhını ricâ edeceğim.
Muhterem Üstâdım, fakîrin bir nokta çok hayretini mûcib oluyor. Sizden bu mes’elenin îzâhını ricâ ediyorum. Îzâh ediyorsunuz, o îzâhta da, muhtâc-ı îzâh noktalar bulunuyor. Öyle latîf ve şumûllü cümlelerle cevâb veriyorsunuz ki, o cümleleri anlamak için suâl îcâb ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkîl edecek kadar şumûllü ve ma‘nîdârdır. İstenildiği kadar îzâh olunabilecektir.
Mütehassir talebeniz Re’fet
SAYFA 219
[198]
[Doktor İbrahim’in fıkrasıdır]
Efendim,
Nûrânî ve ziyâdâr cadde-i kübrâ-yı ma‘neviyede seyr ü seyahat eden umûm âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyorum ve Risâle-i Nûr eczâları gibi, ârâmsız tulû‘ eden feyiz ve ma‘rifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, rûhum güller gibi açılıyor, hubûr ve ibtihâca müstağrak oluyor. Ve isti‘dâdım nisbetinde bir-iki mes’elecik öğrenmeye sa‘y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin rûhlarına in‘ikâs eden mesâilden bâhis arîzaları tahrîr ve takdîm ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakiyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-emân çekiyorum. Ümmîlik güçmüş diye rûhum ağlıyor. Mu‘terifâne, İbrâhîm müstehaksın diyorum. Nihâyet yine ümîdimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: Bir müessesenin başmüdürü, muâvini, kâtibi, müvezzii, tahsîldârı, hademesi olur. Fakir de kısmen müvezzi‘lik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var? deyip mütesellî oluyorum
İbrâhîm
[199]
[Osmân Nûrî’nin fıkrasıdır]
Bir kelimeni, milyonlar def‘a tekrar okusam,
İlk başladığım lezzeti, dâimâ duyarım.
Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem‘asısın
Sen o misilsiz zâtın emsâlsiz kelâmısın.
Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,
Değerli binbir çeşit isbâtlı kelâmısın.
Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun
Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun
Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,
Gelsin onun dellâlının yanına otursun.
O dellâldan alınca ders-i ilhâmı,
La‘netler eder, inkâr ettiğine Kur'ân'I,
İlmin en derin hocası, bürhânı,
Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.
Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı üstâdım Saîd,
Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Saîd.
Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan aldığım nûrlu ilhâm-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan risâle-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te’sirlerden doğmuştur
Osmân Nûrî
SAYFA 220
[200]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
Bu Mirkātü’s-Sünne olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisâslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsîr, i‘câzlı beyân, nûrlu beyân gibi şânına lâyık ta‘bîrle tavsîf edebileceğim Beşinci Lem‘a'nın on bir nükteyi ihtivâ edişini ma‘nîdâr buldum. Sanki ma‘nen diyor: Sünnete ittibâ‘ ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşân’ın taraf-ı İlâhîden getirip haber verdiği yakînen ma‘lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr etmek sûretiyle, ta‘rîf olunan îmân ve İslâm’ın şartlarının mecmûu olan on bir adediyle bu nûrlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü’minim diyen ittibâ‘-ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım iddiâsında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı, ilâ âhir hakāiki ders veriyor.
Bu mektûbu almazdan evvel, Allâh hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmi‘de bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım ki, mihrâbın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, İşte Abdülkādir-i Geylânî ks Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-i ihtiyârî, Meded yâ Gavs-ı A‘zam diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış, beşûş ve nûrânî bir çehre, mübârek başlarında bir mahrût-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmi‘den çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hâtırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin Hizbü’l-Kur’ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakîn hâsıl ettirdi.
Hulûsî