
SAYFA 200
İşte ittibâ‘-ı sünnete Hâşiye pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstâdımız da, bu asırda اَلْعُلَمَٓاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِیَٓاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhîdi bırakanları bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbât nâmındaki nûrlu eserlerle ehl-i îmânı irşâda çalışıyor. Küffâra, hatta cin ve şeytanlara dahi mebde’-i nüzûlündeki gibi, nusûs-u Kur’âniyeyi i‘lân ediyor. Mahfî i‘câzı ızhâr ediyor.
Vahdetü’l-Vücûd’a dâir olan risâleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk-i ma‘nevî ile, ihtiyârsız, bir yere daha gittim. Orada Vahdetü’l-Vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum. Vahdetü’l-Vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu, ihtiyârsız olarak okudum. Müstemi‘ olan o mühim âlim, bidâyette cüz’î i‘tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtâr ettim. Tamâmen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir? diye merâkı ve suâli üzerine, Kur’ân’ın feyzine mazhar olan Üstâdımızı haber verince, o zât tamamıyla arz-ı teslîmiyet eyledi.
İşte, bu ihtiyârım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette kader-i İlâhînin bu cilvesi, da‘vâmıza sâdık bir burhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delîldir. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Hulûsî
[181]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Maraz-ı Bid‘a ismine hakîkaten elyak olan Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘asını kardeşlerimle ve dostlarla defaâtle okudum. Gāyet azîm bir tebşîrât-ı Peygamberî ile başlayan bu risâlenin on bir nüktesinden her bir nüktesi, başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ‘-ı sünnetin maddî ve ma‘nevî fevâidi ta‘dâd
SAYFA 201
edilirken, akla açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılardan ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakîkatler karşısında hayrân oluyor. Gösterdiği edilleler ile mu‘terizlerin i‘tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevâblar vermekle mukābele ediyor. Ehl-i şevke, Benim gösterdiğim kapılardan girerseniz, müşkilâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız, diyerek ittibâ‘-ı sünneti, her bir müslümana hayatında düstûr ittihâz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azîm olan dersini takrîr ederken, Ben zâhirde 1516 sahîfeden ibâret küçük bir risâleyim. Fakat hakîkatte neşrettiğim nûrla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nûrlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni kuvve-i hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur, diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşâd ediyor.
Bu hakāiki gösteren bu risâleden gücüm yetse de yüz tane, iki yüz tane yazabilsem. Heyhât Elim kısa, sa‘yim mahdûd, aczim her bir emr-i hayrı arzuma kadar îfâya mâni‘. Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdîm etmiş bulunuyorum. Hüsn-ü kabûl buyurulursa, benim için ne büyük bir saâdettir.
Ahmed-i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakātından bahseden On İkinci Lem‘ayı üç-dört def‘a okudum. Sevgili Üstâdım Rızka muhtâç her bir zîhayatın rızkı, Rezzâk-ı Hakîkî tarafından taahhüd-ü Rabbânî altına alındığı ve rızık ancak Mün‘im-i Hakîkî’nin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta‘rîf buyuruluyor ve talebelerine o kadar şirin ve âlî bir ders veriyor ki; akıl eğriliğe, nefis i‘tirâza, kalb inkâra sapacak hiç bir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, Ey kıymetdâr risâleler ve ey nûrânî feyyâz Sözler, meydan sizindir Size teslîm olmuşuz Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hâlik-ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk-i hidâyeti ve istikāmeti gösteriyorsunuz dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dâir âyât-ı azîmenin küllî ve umûmî ve şumûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakāikini okurken, insanın hissiyâtına kalemi tercüman olabilse de, bu risâlelere mukābele edebilse Heyhât Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber, bu kısımda arzın yedi iklîmi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nûrânî mahlûkātın mürûr ve
SAYFA 202
ubûruna hiç bir şeyin mâni‘ olmaması hâlâtı; elektrik, ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istîlâ eden madde-i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiç bir mâni‘ olmayacağı fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbat edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkındaki Kur’ân-ı Hakîm’in ifadâtının tasdîk edilişi, akıl ve kalb şübühâta atılacak yol bulamaması, risâlelerin büyüklüklerine hâs bir kerâmet-i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakîkat-i Kur’âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın
Evet, sevgili ve kıymetdâr Üstâdım Bu nûrlu misilsiz eserler, insanın şübühâtını izâle ettiğine ve şübheleri da‘vet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat‘î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan, kanâatimin umûmen tasdîk edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstâdım, her husûsta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât-ı Zülcelâl bu kadar güzelliklere, hazîne-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukābele buyursun. Âmîn
Ahmed Husrev
[182]
[Sabrî’nin fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâd,
Kelâmullâhi’l-Azîzi’l-Mennân olan Hazret-i Kur’ân, şeâir-i İslâmiyenin hâdimlerini cenâh-ı himâye ve re’fetine alarak, bu def‘aki hâdise-i elîmede bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma‘nen milyonlar mü’min muvahhidînin zümresine nişâne-i berâeti bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini ızhâr ile kendisini müdâfaa ve hâdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur’ân hâdimlerinin kulûbü, behcet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hâlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsîe başlamışlardır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
SAYFA 203
Azîz Üstâdım, Cenâb-ı Kibriyâ’nın mahzâ bir lütfu ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nûrlar külliyâtı, bu abd-i pür-kusur gibi nice gāfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrât yaptığı gibi, nûrlar mahallesinde şu asr-ı dalâlet ve devr-i bid‘atte çirkâb-ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, zararın neresinden dönsen kârdır ders-i îkāzını vererek, hamden sümme hamden, zulmet vâdisinden çıkararak şâhika-i nûra yetiştirmişti. Her nasılsa, bir sene evvel, Ey Sabrî Belki hubb-u câha meyledersin. Olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel, o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık denildi. Battım, elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar-ı fakîrânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabrî
[183]
[Osmân Nûrî’nin fıkrasıdır]
1
Kitabların en büyüğüsün, Kelâm-ı Kadîm.
Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Hakîm
Kudsî tarihlerin öz babasısın, Kelâm-ı Kadîm
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Hakîm.
2
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin.
İftihâr eder seninle, bütün dîn-i İslâm.
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin.
Sen hakîkatın ilk ve son güneşisin.
3
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin.
Bütün gizli ve aşikârın miftâhı sensin.
Seni tanımayan ve tâbi' olmayan, her yerde
Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin.
4
Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir.
Sana inanmayanlar âdî, zelîl, kâfirdir.
Sen her varlığın üstüne doğan güneşsin.
Seni istemeyenler, dünyadan Cehennem'e göçsün.
5
Hâşâ Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın.
Sana hor bakmak isteyenleri Allâh kahretsin.
Sen hakîkatın ilk ve son güneşisin.
Osmân Nûrî
SAYFA 204
[184]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım, Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü Lem‘ası, Hikmetü’l-İstiâze nâm-ı âlîyi taşıyan bir parça-i nûru aldım. Ve elhamdülillâh, istinsâha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hakk, hazîne-i bî-nihâyesinden emsâlini ihsân buyursun
اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Üstâdım Efendim, bu azîm hakîkati taşıyan risâle, fakîr talebenizde pek büyük te’sîr yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakāik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hâle geldiler. Gündüzde, güneşin ziyâsı karşısında kalan yıldız böceği, gerek güneşin ta‘rîfini ve gerekse kendi şavkıyla dâire-i muhîtinde bulunanları ta‘rîf edemediği gibi; fakîr, aynı hâl kesb ettim.
Evvelen: Bu risâle, diğer tevhîde dâir büyük risâlelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zîrâ, nasıl ki öbür kitle-i nûr, Cenâb-ı Hakk’ın âlem-i kebîrde cilve-i cemâl ve kemâl ve Esmâ-yı Hüsnâ’sını pek zâhir bir tarzda kör olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça-i nûr, âlem-i asgar olan ve Esmâ-yı Hüsnâ’ya âyîne olan ve hilkat-i dünyânın rûhu mesâbesindeki beşerin kemâl ve sukūtuna, ebediyetine ve ademine sebeb olan en büyük vesîle ve desîseleri, pek yakînen keşfedip gösteriyor.
Sâniyen: Bu hakîkatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl, Hüdhüd-ü Süleymânî as, zemînin suyu mechûl olan yerlerinde hafriyatsız suyu bulmaya vesîle idi diyorlar. Aynen bu risâle, Hüdhüd-ü Süleymânî as tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdâdlardan müteşekkil cism-i vücûdunda nûr-u îmân yatağı olan kalbi biaynihî gösteriyor. Zemîn yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhîs eden kimyagerin âb-ı hayât bulduğu gibi, binde bir hakîkatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser-i âlî, bütün ehl-i îmân ve zîşuûra, menba‘-ı hakîkîsi olan Kur’ân-ı Hakîm gibi, nûrlarıyla âb-ı hayâtı serpiyor.
Âciz talebeniz
Alî
SAYFA 205
[185]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Üstâdım Efendim,
Bir hafta evvel Hikmetü’l-İstiâze isimli risâlenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, On Dördüncü Lem‘anın Birinci Makamı’nı aldım. Hikmetü’l-İstiâze’nin Birinci Kısmı’nı müteaddid def‘a kardeşlerimle okudum.
Ey sevgili Üstâdım, bu kıymetdâr risâle ile mücâhid talebelerinize öyle güzel bir ilaç takdîm ediyorsunuz ki, bu ilaçlarla ma‘nevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki, pek müdhiş yaralarımız bir anda iltiyâm buluyor, ızdırablarımız o anda zâil oluyor, kalblerimiz serâpâ sürûr ile doluyor. Rabb-i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hâlik-ı Rahîm’e karşı olan âdâbımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazîfemizdeki şevk ve gayretimizi artırıyor.
Evet, azîz Üstâdım, ekser zamanlarda ins ve cin şeytânlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsî nefsimden gelen bir takım havâtır-ı şeytâniyeden kurtulmak için pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâlâttan kurtulmak için inzivâ ararken, Nakşî kahramanlarının Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk diye olan esâsâtı dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevâb veren azîz Üstâdımın beyânâtında, İnsan bir kalbden ibâret olsa idi, bu söz doğru olabilirdi. Hâlbuki insanda, kalbden başka akıl, rûh, sır, nefis gibi mevcûd olan letâif ve hâsseleri kendilerine mahsûs vezâife sevk ederek zengin bir dâirede, kalbin kumandası altında îfâ-yı ubûdiyeti tavsiye buyuruyordu. Güneş gibi böyle hakîkatleri ızhâr eden böyle nûrlu düstûrlar talebelerinde esas olduğu için, sâlifü’l-arz havâtıra çâre arıyordum.
Talebelerinin her an ihtiyâçlarını düşünüp çâreler arayan, ilaçlar hazırlayan, ihzârâtını zahmetsiz olarak talebelerine isti‘mâl ettiren, mukābilinde hiç bir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb-ı Hakk’a yapılmasını emreden sevgili Üstâdım Size evvelden beri Lokmân nazarıyla bakmaktayım. Evet, hakîkaten bir Lokmân’sınız. Lokmân Hekim gibi, kalbî arzularımızı işiterek bu risâlelerle muâlecât uzatıyorsunuz. Bedî‘ olan Cenâb-ı Hakk’ın bedâyii içinde, kemâliyle
SAYFA 206
her cihette derece-i nihâyete vâsıl olan bedî‘ kelâmından, bedî‘ bir kulu ile ihsân ettiği bu bedâyii medhedebilmek, intâk-ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Beşer bu vâdîde ne kadar söz söylese yine azdır.
Sevgili Üstâdım, herhangi bir risâleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risâleleri mütemâdiyen yazdığım için, okumaya pek az vakit bulabiliyordum ve el’ân da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifâdem az oluyordu. Şimdi ise, nûrların hakîkatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim nûrlar ile doluyor, rûhum nûrlarla istirâhat ediyor, letâifim bu nûrlar ile hisseleri kadar feyiz-yâb oluyor. Ve yine Cenâb-ı Hakk’dan ümîd ediyorum ki, hissem ve istifâdem gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasîbim artacaktır.
Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî‘ âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nûrlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize tesellîler veriyor. Îmânlarımızı takviye ediyor. Likā-yı İlâhîyi iştiyâkla istetiyor ve sonunda da, Yâ Rabb Sen Üstâdımızdan hoşnûd olacağı tarzda râzı ol nidâlarını, lisânen ve kalben söylettiriyor
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Talebeniz Ahmed Husrev
[186]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâdım, eyyâm-ı bahârın her bir gününün birer letâfet ve tarâvet-i bî-misâli ve acîb tebeddülü, Fâtır-ı Akdes Hazretlerinin nihâyetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ-yı nûrunda bî-nazîr ve hayretbahş bir baharı; minhâclar, mirkātler; istiâzeler ve emsâli latîf, şirin, nûrânî ezhâr ve esmâr-ı bî-nihâyeleri, ehl-i îmân ve tevhîde taze hayat bahşediyorlar. Bu nûrlar öyle ma‘nevî gıdalardır ki, herkesi, her an doyurmaya kâfî; ve bu elmaslar öyle kıymetdâr birer ridâlardır ki, herkesi her zaman ısıtmaya vâfîdir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Büyük Üstâdım, bu risâleleri okudukça rûhum güller gibi açılıyor, hayât-ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine kanâat gibi bir kenz-i mahfîyi iddihâr ediyor. Ve diyorum: Ey rûh Şimdiye kadar ma‘nevî taleb ve arzularını te’mîn eden Nûr fabrikasının elmas ve cevherlerinden her birerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarâfetlerini görünce, bundan daha kıymetdâr bir eser olamaz deyip, sen hâlen, ben kālen hükmediyor idik. Envâr-ı Kur’âniye ve reşehât-ı Furkāniye ve lemeât-ı bekāiyenin
SAYFA 207
işte nihâyeti yokmuş. Elhamdülillâh hakāik-i Kur’âniyeden yevmen feyevmen nasîbdâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb-ı Kibriyâ, şu enhâr-ı kevseri hayat-ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın Âmîn.
Üstâdım Efendim, bugün harekât-ı mâziyem ile ahvâl-i hâzıramı mukāyese ciheti ihtâr edildi. Alâ kaderi’l-istitâa tedkîk ettim. Netîcede ahvâl-i hâzıramı hamden sümme hamden sıklet cihetinde pek hafîf ve kıymet husûsunda pek ağır buldum. Harekât-ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Feyyâz-ı Hakîkî, âciz, fakîr, muhtâç kullarından rahmet-i Rabbâniyesini esirgemedi.
Armut piş, ağzıma düş kabîlinden, her nevi‘ malzeme-i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler bu ameliyatı görmeseydik ve bu nûrlu ve zevkli, şevkli ihrâma girmeseydik, hubb-u câh yüzünden acaba hangi bid‘atten geri duracaktık?
İşte lâyuad ve lâyuhsâ nûrların bî-pâyân füyûzâtı, zümre-i muvahhidîni medyûn-u şükrân bırakmıştır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمیٖنَ Hemen Cenâb-ı Hakk cümle Ümmet-i Muhammedi asm Envâr-ı Kur’âniyeden müstefîd ve hakîkî muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter-i a‘mâlimize yazılan seyyiâtımızı rahmetiyle af buyursun. Âmîn
Hulûsî-i Sânî Sabrî
[187]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâdım, bir meydân-ı mücâdele ve imtihân olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hâdise, bir numûne eksik değil. Her yerde muhtelifü’l-mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât-ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât-ı dünyeviye içinde en elîm olan şeyin, meslek-i uhreviye ve diniye perdesi altında vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl-i îmân için mûcib-i teessür şeyler, kendisini ıslah-ı hâle ircâ‘ etmek üzere ubûdiyetle Hâlik’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman ca‘lî etvâr gösterdikten sonra, ruhunun çirkinliği ile karşısındakine hücûm ederek, onu kendine benzetmek istemelerini ve hatta karşısındaki mü’min hakkında, sû’-i zan ve sû’-i tefehhüme düştüğünü görmektir.