BARLA LÂHİKASI

195

toplarla mücehhez olan sefîne-i ma‘neviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb-ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken, müteveccih olduğumuz hilkat-i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihân serveri, âcizlerin senedi Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in ve etbâı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma‘nen her an zarar ve ziyân içinde bir taraftan ıslâh-ı hâl edememiş, hasara uğrayan mukaddes bilgilerin tashîh ve takviyesine muhtâç, diğer taraftan nefsin hücûmuna ma‘rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukābil olmayan cüz’î bir ubûdiyetin saâdet-i ebediyeyi bihakkın te’mîne kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezâsının tahayyülünden an be-an muzmahillim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delîl bir mürşid ve bir şefî‘ olmadıkça, saâdet-i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak Heyhât, hayât-ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyât-ı beşeriye tebeddüle pek müsteiddir.

Azîz Üstâdım, Mademki bizim gibi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hatta kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzûrunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz. Ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne-i kudsiyeden ilaçları bize gösteriyor ve isti‘mâl ediyorsunuz. Lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir an evvel bizi tedâvi edin de, yaralarımız kabuklansın ve kurusun. Ondan sonra esas mühim vazîfelerimizi îfâ etmeye çalışalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken, şifâyı ve delâlet-i âliyelerini zât-ı fâzılânelerinden umarız.

Sefîne-i ma‘neviyenizin i‘lânât müvezzii âciz talebeniz

Zekâî

[177]

[Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır]

Üstâdım,

Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risâle-i Nûr eczâlarına hissiyâtımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde-i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risâle-i Nûr te’sîrâtıyla intibâha gelmişler.

196

Kalbin intibâhını rüyalarımla anlıyorum. Zâten gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi; ve o uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstâdıma karşı rüyalarımla size arz ediyorum.

İşte bir rüyamın hulâsası şudur ki: Bir câmi‘de sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhûr ediyor. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl-ü Ekrem asm bulunuyor. Sonra perde açıldı, fâsıla verdi. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesini ihyâya çalışan neşreden Risâle-i Nûr, Resûl-ü Ekrem’in asm takdîr ve tahsînine mazhar olmuş ki, imdâd-ı rûhânî ile câmi‘miz olan bu vilâyete ma‘nevî teşrîf etti. Fakat ehl-i dalâlet, desîseleriyle sünnet-i seniye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstâdlarıyla görüşmemek için mâni‘ler teşkîl ediyorlar.

İkinci rüyamın hulâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihâyetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kal‘a gibi yapılmış bir saray içinde Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks oturmuş, gāyet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyâret ettim. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle edip, fakat bundan hissediyorum ki, mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risâle-i Nûr’un nâşirleri ve talebeleridir ki, rûhların ma‘nevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakîkat tanelerini evhâm ve hayâlât samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin üstâdının en mühim bir üstâdı olan Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks, muhkem kal‘a gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstâdlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, kerâmet-i Gavsiyesiyle ızhâr ettiği gibi, Risâle-i Nûr talebelerine karşı himmet ve duâsıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyoruz.

Ümmî talebeniz

Mustafâ

197

[178]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,

On bir nükteyi hâvî Mirkatü’s-Sünne’yi istinsâha muvaffak oldum. Bu ziyâdâr Lem‘a, şu zamanda şirk ile îmânın ve kötü ile iyinin temyîz ve tefrîki için öyle bir gevher-i mihenk ki, memduhu gibi gözler hakîkatini görmekte ve akıl hakîkatine ermekte hayrân ve âcizdirler. Zâten şu zamanın pek şiddetli zulümâtını yırtacak, zıddının pek fevkınde bir nûr-u lâyezalî, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümîd edilirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی. O nûr, bilfiil Risâle-i Nûr’da nebeân ettiği, her aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakîkati îzâh ve tefsîr eden bir risâle, hatta bir ferdi îkāz için yazılan bir mektûbun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü vardır.

Ey azîz Üstâd, bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnetdâr olmayalım ki, Cenâb-ı Hakk, şiddetli muhtâç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kur’ân güneşinin hakîkî bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salât ü selâm olmasın ki, ol Hazret-i Sipeh-Sâlâr-ı Enbiyâ olan Şâh-ı Levlâke ki, bizlerin görmez gözlerimizi nûruyla şu‘ledâr edip, tarîk-i müstakîme sevk eyledi. Nasıl duâ-gû olmayalım, ol Hazret-i Dellâl-ı Kur’ân’a, isyanımıza bakıp, bizleri halka-i irşâdından hâriç ve hâl-i aslîmizde bırakmadı ve inşâallâh iki cihanda da bırakmayacaktır.

Sevgili Üstâd, her iki parçayı istinsâh ederken kalbime geldi ki, asıllarını taklîd etmeyeyim. Zîrâ üzerlerinde zâhir olan ezhâr-ı tevâfuku, cilve-i bedâyi‘, başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdîm-i âcizânem olan iki nüshadaki san‘at-ı bedîa, akıl ve isti‘dâd-ı beşerden pek uzak bir tarzda, güyâ tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn-i kasdî ile zuhûr ettiğini gösteriyor. Ve şu zamanın akıldan uzak eblehlerine ma‘nen diyorlar ki, Bizim hâlen üzerimizde tecellî eden cilve-i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözünüz varsa görebilirsiniz.

Evet, baharda zemînin yüzünde san‘at-ı Rabbâniye ile her tarafta sündüs-misâl çiçeklerin açılmaları; cüz’î şuûru olan kimse, bir Kādir-i Mutlak olan Zât-ı Zülcelâl’den başkasına veremez. Öyle de, risâleler umûmiyetle Kur’ân

198

ömrünün asırlar senelerinden on dördüncü asır nevrûz-u sultânî misillü bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifâde etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherîre atana ne denir? Heyhât, kendine zîşuûr ve ehl-i fikir ve ehl-i basîret süsü verenlere

Var ol, ey sevgili Üstâd Sen bu Kur’ânî elmaslar ile o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb-ı Hakk, maksûd ve muradınıza nâil buyursun. Âmîn duâsıyla dest ü dâmen-i muallâlarını öperim, Efendim Hazretleri

Fakîr talebeniz

Alî

[179]

[Sabrî Efendi’nin mektûbudur]

Sâlifü’z-zikir eserler hakkında bir arîzacık da bu fakîr ve âciz talebeniz takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektûbunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk-i pây-i ekremîlerini öperim, Efendim.

Pür-kusûr talebeniz

Hulûsî-i Sânî

[180]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Azîz ve muhterem Üstâdım,

Nûrların intişârında berk gibi bir sür‘at lâzım gelirken, cüz’î bir batâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma‘lûm-u âlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihâk ettiler. Kalbime gelen bir ihtâr ile keyfiyet-i intişârı düşündüm ve şu hakîkatleri hissettim. Hatta kāni‘ oldum:

1 Mübârek Sözler ve Mektûblar tamâmen olmasa bile, bu muhîtte de, hem de yazılmadan hayli intişâr etmişler.

2 Civâr diğer vilâyet kazâlarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz’î ve nâkıs hizmetten bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektûblar hakîkaten Nûr isminin tecellîleridir ki, suhûletle intişâr ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken, بِسْمِ اللّٰهِ

199

ismini alan Birinci Söz hâtırıma getirildi. Ve şöyle düşündüm ki, dünyaya arkasını çeviren Üstâd, Hazret-i Gavs’ın ks teşvîkiyle, belki delâletiyle, Kur’ân’ın gayr-i mekşûf bir hazînesinden بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur’ânî tarlaya بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor, Furkānî bahçeye بِسْمِ اللّٰهِ diyerek nûrlu Mektûblar çekirdeğini dikiyor. Emr-i İlâhîye imtisâlen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişâf ve intişârları şübhesiz hârika-âsâ olur.

Birinci Söz’deki temsîlde seyâhat eden mütevâzi‘ zât, tamâmen Üstâdımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları nasıl بِسْمِ اللّٰهِ te’sîriyle, yer altında sert taşı toprağı delip geçiyorsa, aynen onun gibi بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‘-i intişâra vaz‘ olunan Sözler de, hârika bir tarzda arza yayılıyor. Ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü’minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid‘atlerin kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nûr fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektublarla, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü’l-Kur’ân ve bu hizbin esası ve seyyidi olan muhterem Üstâd da bir hıfz-ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.

Şems-i Risâlet’den gelen Kur’ânî nûrların, evvelen Üstâda ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara, ilâ âhir intikāl etmekte olduğunu tasavvur ettim. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin mü’minlere intişârına küçük cemâatiniz inâyet-i İlâhiye ile ahza vâsıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖیلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖیرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle ma‘nevî galebeyi te’mîn, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka-i tevhîdi teşkîl edenler gibi, bu küçük cemâatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum. اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Bu kudsî tasavvuru, kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde îzâha çalışacağım. Bu nûrlu tefekkür, bana büyük bir ümîd bahşetti. Muallim Cudi’nin kasîdesindeki şu mısrâı da derhâtır ettirdi.

Bir kıbleye bağladı kulûbü Mevlâya muhabbeti müsellem

Cem‘ etti kabâil ve şuûbu Sallallâhü Aleyhi Vesellem

200

İşte ittibâ‘-ı sünnete Hâşiye pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstâdımız da, bu asırda اَلْعُلَمَٓاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِیَٓاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhîdi bırakanları bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbât nâmındaki nûrlu eserlerle ehl-i îmânı irşâda çalışıyor. Küffâra, hatta cin ve şeytanlara dahi mebde’-i nüzûlündeki gibi, nusûs-u Kur’âniyeyi i‘lân ediyor. Mahfî i‘câzı ızhâr ediyor.

Vahdetü’l-Vücûd’a dâir olan risâleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk-i ma‘nevî ile, ihtiyârsız, bir yere daha gittim. Orada Vahdetü’l-Vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum. Vahdetü’l-Vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu, ihtiyârsız olarak okudum. Müstemi‘ olan o mühim âlim, bidâyette cüz’î i‘tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtâr ettim. Tamâmen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir? diye merâkı ve suâli üzerine, Kur’ân’ın feyzine mazhar olan Üstâdımızı haber verince, o zât tamamıyla arz-ı teslîmiyet eyledi.

İşte, bu ihtiyârım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette kader-i İlâhînin bu cilvesi, da‘vâmıza sâdık bir burhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delîldir. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ

Hulûsî

[181]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Maraz-ı Bid‘a ismine hakîkaten elyak olan Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘asını kardeşlerimle ve dostlarla defaâtle okudum. Gāyet azîm bir tebşîrât-ı Peygamberî ile başlayan bu risâlenin on bir nüktesinden her bir nüktesi, başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ‘-ı sünnetin maddî ve ma‘nevî fevâidi ta‘dâd

201

edilirken, akla açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılardan ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakîkatler karşısında hayrân oluyor. Gösterdiği edilleler ile mu‘terizlerin i‘tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevâblar vermekle mukābele ediyor. Ehl-i şevke, Benim gösterdiğim kapılardan girerseniz, müşkilâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız, diyerek ittibâ‘-ı sünneti, her bir müslümana hayatında düstûr ittihâz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azîm olan dersini takrîr ederken, Ben zâhirde 1516 sahîfeden ibâret küçük bir risâleyim. Fakat hakîkatte neşrettiğim nûrla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nûrlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni kuvve-i hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur, diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşâd ediyor.

Bu hakāiki gösteren bu risâleden gücüm yetse de yüz tane, iki yüz tane yazabilsem. Heyhât Elim kısa, sa‘yim mahdûd, aczim her bir emr-i hayrı arzuma kadar îfâya mâni‘. Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdîm etmiş bulunuyorum. Hüsn-ü kabûl buyurulursa, benim için ne büyük bir saâdettir.

Ahmed-i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakātından bahseden On İkinci Lem‘ayı üç-dört def‘a okudum. Sevgili Üstâdım Rızka muhtâç her bir zîhayatın rızkı, Rezzâk-ı Hakîkî tarafından taahhüd-ü Rabbânî altına alındığı ve rızık ancak Mün‘im-i Hakîkî’nin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta‘rîf buyuruluyor ve talebelerine o kadar şirin ve âlî bir ders veriyor ki; akıl eğriliğe, nefis i‘tirâza, kalb inkâra sapacak hiç bir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, Ey kıymetdâr risâleler ve ey nûrânî feyyâz Sözler, meydan sizindir Size teslîm olmuşuz Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hâlik-ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk-i hidâyeti ve istikāmeti gösteriyorsunuz dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dâir âyât-ı azîmenin küllî ve umûmî ve şumûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakāikini okurken, insanın hissiyâtına kalemi tercüman olabilse de, bu risâlelere mukābele edebilse Heyhât Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber, bu kısımda arzın yedi iklîmi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nûrânî mahlûkātın mürûr ve

202

ubûruna hiç bir şeyin mâni‘ olmaması hâlâtı; elektrik, ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istîlâ eden madde-i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiç bir mâni‘ olmayacağı fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbat edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkındaki Kur’ân-ı Hakîm’in ifadâtının tasdîk edilişi, akıl ve kalb şübühâta atılacak yol bulamaması, risâlelerin büyüklüklerine hâs bir kerâmet-i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakîkat-i Kur’âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın

Evet, sevgili ve kıymetdâr Üstâdım Bu nûrlu misilsiz eserler, insanın şübühâtını izâle ettiğine ve şübheleri da‘vet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat‘î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan, kanâatimin umûmen tasdîk edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.

Ey sevgili Üstâdım, her husûsta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât-ı Zülcelâl bu kadar güzelliklere, hazîne-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukābele buyursun. Âmîn

Ahmed Husrev

[182]

[Sabrî’nin fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâd,

Kelâmullâhi’l-Azîzi’l-Mennân olan Hazret-i Kur’ân, şeâir-i İslâmiyenin hâdimlerini cenâh-ı himâye ve re’fetine alarak, bu def‘aki hâdise-i elîmede bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma‘nen milyonlar mü’min muvahhidînin zümresine nişâne-i berâeti bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini ızhâr ile kendisini müdâfaa ve hâdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur’ân hâdimlerinin kulûbü, behcet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hâlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsîe başlamışlardır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

203

Azîz Üstâdım, Cenâb-ı Kibriyâ’nın mahzâ bir lütfu ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nûrlar külliyâtı, bu abd-i pür-kusur gibi nice gāfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrât yaptığı gibi, nûrlar mahallesinde şu asr-ı dalâlet ve devr-i bid‘atte çirkâb-ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, zararın neresinden dönsen kârdır ders-i îkāzını vererek, hamden sümme hamden, zulmet vâdisinden çıkararak şâhika-i nûra yetiştirmişti. Her nasılsa, bir sene evvel, Ey Sabrî Belki hubb-u câha meyledersin. Olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel, o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık denildi. Battım, elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar-ı fakîrânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.

Talebeniz Sabrî

[183]

[Osmân Nûrî’nin fıkrasıdır]

1

Kitabların en büyüğüsün, Kelâm-ı Kadîm.

Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Hakîm

Kudsî tarihlerin öz babasısın, Kelâm-ı Kadîm

Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Hakîm.

2

Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin.

İftihâr eder seninle, bütün dîn-i İslâm.

Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin.

Sen hakîkatın ilk ve son güneşisin.

3

Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin.

Bütün gizli ve aşikârın miftâhı sensin.

Seni tanımayan ve tâbi' olmayan, her yerde

Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin.

4

Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir.

Sana inanmayanlar âdî, zelîl, kâfirdir.

Sen her varlığın üstüne doğan güneşsin.

Seni istemeyenler, dünyadan Cehennem'e göçsün.

5

Hâşâ Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,

Dilleri kesilsin, yere batsın.

Sana hor bakmak isteyenleri Allâh kahretsin.

Sen hakîkatın ilk ve son güneşisin.

Osmân Nûrî

204

[184]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım, Otuz Birinci Mektub’un On Üçüncü Lem‘ası, Hikmetü’l-İstiâze nâm-ı âlîyi taşıyan bir parça-i nûru aldım. Ve elhamdülillâh, istinsâha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hakk, hazîne-i bî-nihâyesinden emsâlini ihsân buyursun

اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.

Üstâdım Efendim, bu azîm hakîkati taşıyan risâle, fakîr talebenizde pek büyük te’sîr yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakāik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hâle geldiler. Gündüzde, güneşin ziyâsı karşısında kalan yıldız böceği, gerek güneşin ta‘rîfini ve gerekse kendi şavkıyla dâire-i muhîtinde bulunanları ta‘rîf edemediği gibi; fakîr, aynı hâl kesb ettim.

Evvelen: Bu risâle, diğer tevhîde dâir büyük risâlelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zîrâ, nasıl ki öbür kitle-i nûr, Cenâb-ı Hakk’ın âlem-i kebîrde cilve-i cemâl ve kemâl ve Esmâ-yı Hüsnâ’sını pek zâhir bir tarzda kör olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça-i nûr, âlem-i asgar olan ve Esmâ-yı Hüsnâ’ya âyîne olan ve hilkat-i dünyânın rûhu mesâbesindeki beşerin kemâl ve sukūtuna, ebediyetine ve ademine sebeb olan en büyük vesîle ve desîseleri, pek yakînen keşfedip gösteriyor.

Sâniyen: Bu hakîkatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl, Hüdhüd-ü Süleymânî as, zemînin suyu mechûl olan yerlerinde hafriyatsız suyu bulmaya vesîle idi diyorlar. Aynen bu risâle, Hüdhüd-ü Süleymânî as tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdâdlardan müteşekkil cism-i vücûdunda nûr-u îmân yatağı olan kalbi biaynihî gösteriyor. Zemîn yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhîs eden kimyagerin âb-ı hayât bulduğu gibi, binde bir hakîkatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser-i âlî, bütün ehl-i îmân ve zîşuûra, menba‘-ı hakîkîsi olan Kur’ân-ı Hakîm gibi, nûrlarıyla âb-ı hayâtı serpiyor.

Âciz talebeniz

Alî

205

[185]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Üstâdım Efendim,

Bir hafta evvel Hikmetü’l-İstiâze isimli risâlenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, On Dördüncü Lem‘anın Birinci Makamı’nı aldım. Hikmetü’l-İstiâze’nin Birinci Kısmı’nı müteaddid def‘a kardeşlerimle okudum.

Ey sevgili Üstâdım, bu kıymetdâr risâle ile mücâhid talebelerinize öyle güzel bir ilaç takdîm ediyorsunuz ki, bu ilaçlarla ma‘nevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki, pek müdhiş yaralarımız bir anda iltiyâm buluyor, ızdırablarımız o anda zâil oluyor, kalblerimiz serâpâ sürûr ile doluyor. Rabb-i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hâlik-ı Rahîm’e karşı olan âdâbımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazîfemizdeki şevk ve gayretimizi artırıyor.

Evet, azîz Üstâdım, ekser zamanlarda ins ve cin şeytânlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsî nefsimden gelen bir takım havâtır-ı şeytâniyeden kurtulmak için pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâlâttan kurtulmak için inzivâ ararken, Nakşî kahramanlarının Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk diye olan esâsâtı dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevâb veren azîz Üstâdımın beyânâtında, İnsan bir kalbden ibâret olsa idi, bu söz doğru olabilirdi. Hâlbuki insanda, kalbden başka akıl, rûh, sır, nefis gibi mevcûd olan letâif ve hâsseleri kendilerine mahsûs vezâife sevk ederek zengin bir dâirede, kalbin kumandası altında îfâ-yı ubûdiyeti tavsiye buyuruyordu. Güneş gibi böyle hakîkatleri ızhâr eden böyle nûrlu düstûrlar talebelerinde esas olduğu için, sâlifü’l-arz havâtıra çâre arıyordum.

Talebelerinin her an ihtiyâçlarını düşünüp çâreler arayan, ilaçlar hazırlayan, ihzârâtını zahmetsiz olarak talebelerine isti‘mâl ettiren, mukābilinde hiç bir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb-ı Hakk’a yapılmasını emreden sevgili Üstâdım Size evvelden beri Lokmân nazarıyla bakmaktayım. Evet, hakîkaten bir Lokmân’sınız. Lokmân Hekim gibi, kalbî arzularımızı işiterek bu risâlelerle muâlecât uzatıyorsunuz. Bedî‘ olan Cenâb-ı Hakk’ın bedâyii içinde, kemâliyle

206

her cihette derece-i nihâyete vâsıl olan bedî‘ kelâmından, bedî‘ bir kulu ile ihsân ettiği bu bedâyii medhedebilmek, intâk-ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Beşer bu vâdîde ne kadar söz söylese yine azdır.

Sevgili Üstâdım, herhangi bir risâleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risâleleri mütemâdiyen yazdığım için, okumaya pek az vakit bulabiliyordum ve el’ân da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifâdem az oluyordu. Şimdi ise, nûrların hakîkatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim nûrlar ile doluyor, rûhum nûrlarla istirâhat ediyor, letâifim bu nûrlar ile hisseleri kadar feyiz-yâb oluyor. Ve yine Cenâb-ı Hakk’dan ümîd ediyorum ki, hissem ve istifâdem gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasîbim artacaktır.

Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî‘ âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nûrlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize tesellîler veriyor. Îmânlarımızı takviye ediyor. Likā-yı İlâhîyi iştiyâkla istetiyor ve sonunda da, Yâ Rabb Sen Üstâdımızdan hoşnûd olacağı tarzda râzı ol nidâlarını, lisânen ve kalben söylettiriyor

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Talebeniz Ahmed Husrev

[186]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâdım, eyyâm-ı bahârın her bir gününün birer letâfet ve tarâvet-i bî-misâli ve acîb tebeddülü, Fâtır-ı Akdes Hazretlerinin nihâyetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ-yı nûrunda bî-nazîr ve hayretbahş bir baharı; minhâclar, mirkātler; istiâzeler ve emsâli latîf, şirin, nûrânî ezhâr ve esmâr-ı bî-nihâyeleri, ehl-i îmân ve tevhîde taze hayat bahşediyorlar. Bu nûrlar öyle ma‘nevî gıdalardır ki, herkesi, her an doyurmaya kâfî; ve bu elmaslar öyle kıymetdâr birer ridâlardır ki, herkesi her zaman ısıtmaya vâfîdir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Büyük Üstâdım, bu risâleleri okudukça rûhum güller gibi açılıyor, hayât-ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine kanâat gibi bir kenz-i mahfîyi iddihâr ediyor. Ve diyorum: Ey rûh Şimdiye kadar ma‘nevî taleb ve arzularını te’mîn eden Nûr fabrikasının elmas ve cevherlerinden her birerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarâfetlerini görünce, bundan daha kıymetdâr bir eser olamaz deyip, sen hâlen, ben kālen hükmediyor idik. Envâr-ı Kur’âniye ve reşehât-ı Furkāniye ve lemeât-ı bekāiyenin

207

işte nihâyeti yokmuş. Elhamdülillâh hakāik-i Kur’âniyeden yevmen feyevmen nasîbdâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb-ı Kibriyâ, şu enhâr-ı kevseri hayat-ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın Âmîn.

Üstâdım Efendim, bugün harekât-ı mâziyem ile ahvâl-i hâzıramı mukāyese ciheti ihtâr edildi. Alâ kaderi’l-istitâa tedkîk ettim. Netîcede ahvâl-i hâzıramı hamden sümme hamden sıklet cihetinde pek hafîf ve kıymet husûsunda pek ağır buldum. Harekât-ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Feyyâz-ı Hakîkî, âciz, fakîr, muhtâç kullarından rahmet-i Rabbâniyesini esirgemedi.

Armut piş, ağzıma düş kabîlinden, her nevi‘ malzeme-i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler bu ameliyatı görmeseydik ve bu nûrlu ve zevkli, şevkli ihrâma girmeseydik, hubb-u câh yüzünden acaba hangi bid‘atten geri duracaktık?

İşte lâyuad ve lâyuhsâ nûrların bî-pâyân füyûzâtı, zümre-i muvahhidîni medyûn-u şükrân bırakmıştır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمیٖنَ Hemen Cenâb-ı Hakk cümle Ümmet-i Muhammedi asm Envâr-ı Kur’âniyeden müstefîd ve hakîkî muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter-i a‘mâlimize yazılan seyyiâtımızı rahmetiyle af buyursun. Âmîn

Hulûsî-i Sânî Sabrî

[187]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâdım, bir meydân-ı mücâdele ve imtihân olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hâdise, bir numûne eksik değil. Her yerde muhtelifü’l-mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât-ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât-ı dünyeviye içinde en elîm olan şeyin, meslek-i uhreviye ve diniye perdesi altında vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.

Evet, ehl-i îmân için mûcib-i teessür şeyler, kendisini ıslah-ı hâle ircâ‘ etmek üzere ubûdiyetle Hâlik’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman ca‘lî etvâr gösterdikten sonra, ruhunun çirkinliği ile karşısındakine hücûm ederek, onu kendine benzetmek istemelerini ve hatta karşısındaki mü’min hakkında, sû’-i zan ve sû’-i tefehhüme düştüğünü görmektir.

208

Âh Üstâdım, ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhûd olduğu gibi görünseler idi Ehl-i irşâd, ahkâm-ı Kur’âniyeyi teblîğ husûsunda müşkilât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslâh edemeyenler de, bazı budalaların rûhlarında sâfiyet ve hüsn-ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.

Azîz Üstâdım, inşâallâh Cenâb-ı Hakk, hak ve hakîkatin bir güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindan hayatına benzeyen, bir çok ma‘nevî mahrûmiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürûrlu ve serbest günlere tebdîl etsin. Âmîn.

Talebeniz

Zekâî

[188]

[Sabrî’nin fıkrasıdır]

Üstâd-ı Ekremim,

Hikmetü’l-İstiâze’nin ikinci kısmı öyle kıymetdâr bir hazîne-i cevâhir ve maraz-ı vesvesenin iksîr bir ilacıdır ki, âlem-i fânîden âlem-i bekāya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücûmuna ma‘rûz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakîkatte ele avuca girmeyen hevâî i‘tirâzâtı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasîn tahassüngâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarf edilecek hâlis sikkeler bunlardır. Zîrâ vücûdumda tecrübe yaptım. Suâlleri okuduğum vakit nefsim, suâl cihetine mâil bulunuyor ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh, akabinde tevâlî eden Kur’ânî elmas müdâfaalar, o kabîl emrâz-ı nefsâniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nûrânî ve Kur’ânî hikmetleri bihakkın takdîr husûsunda, zîruh ve zîşuûrun mükemmeli bulunan nev‘-i beşerin, bidâyet-i vahiyden tâ haşre kadar, i‘câz ve îcâzında ızhâr-ı acz edegeldikleri, da‘vâmızın bâriz ve zâhir bir delîlidir.

Hulâsa, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ahkâm-ı bî-nazîrinden olan şu Risâle-i İstiâze-i Furkāniyeyi mütâlaamda, deryâ-yı hakāikte sermest-i hayrân kalarak, kemâl-i aşkla dedim: Yâ Rab, şu Kitâb-ı Mübîn’in infâz-ı ahkâmını teshîl ve teysîr ve dellâl-ı Kur’ânı da, âmâl ü makāsıdında muvaffak ve cemî‘ ihvânımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl-ü ecelime değin, Kitâb-ı Mübîn’e hâdim buyur duâsıyla arîza-i âciziyeye hâtime veriyorum.

Hulûsî-i Sânî Sabrî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç