
SAYFA 193
[175]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, fedâkâr ve vefâdâr kardeşim Kürd Bekir Bey,
Maatteessüf, bilmecbûriye nâ-hoş ve mâlâya‘nî sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim hakîkî hamiyetperver Türkçülere karşı değil, belki frengîlik hesabına sahtekâr bir sûrette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki:
Mülhid münâfıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimize isti‘mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: Saîd Kürddür; bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz. Ben bu münâfıkların vicdansızca desîselerine karşı değil, belki bazı safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki: Evet, ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hakk beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki, dokuz sene mütemâdiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saâdetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havâlîdeki insanlara ma‘lûmdur.
Hem ben bu memlekette Hulûsî, Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Âsım, Mustafâ Çavuş, Süleymân, Lütfü, Rüşdü, Mustafâ, Zekâî, Abdullâh gibi yirmi-otuz Müslüman Türk gençlerini, âdetâ yirmi otuz bin millettaşlarıma tercîh ettiğimi ve onları o otuz bin adamın yerine kabûl ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet, ben bin gāfil ve âmî Kürdü, bir Türk olan Hulûsî’ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü, birer Türk olan Âsım ve Re’fet’e karşı mukābil göremediğimi ve bir genç olan Husrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali‘ olanlar tasdîk ettikleri hâlde; firengîlik nâmına ve ilhâd hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik sûretinde ve hodfurûşluk cihetinde bana tecâvüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ithâm eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
SAYFA 194
Bu firavuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecbûriye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için, söylenmeyecek ve ızhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb-ı Hakk’ın affına güvenerek ızhâr ettim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[176]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Bu elîm hâdisât husûsunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki zâiddir. Esâsen bizim gibi hayâtın cüz’î ızdırâbından âh u enîn eden kemterlere, sabır ve tevekkül gibi defîne-i saadet ve necâtın kıymetini siz öğrettiniz. Hamd olsun, günden güne bu kelimelerin mefhûmunu daha iyi kavrıyoruz ve takdîr edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani nûrlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlarında, hayâtta, hâdisâtda, her şeyde sabır ve tevekkül bizlere zâhiren acı ve kābil-i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu husûsâtı bihakkın telkîn ve tenvîr buyuran Üstâdımızın irşâdı, bizim nazarımızda sathî ve zâhirî şeyleri silmektedir. Bu fakîrin ve günahkârın en ziyâde medâr-ı sürûru olan bir şey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr-i muhît-i kebîrden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakîkî nûrları görüp muvakkat bir an ve zaman için mütelezziz olmasıdır.
Sevgili Üstâdım, hamd olsun, kardeşlerimiz fikren ve rûhen hâl-i terakkîdedirler. İnşâallâh ma‘nen ve nazar-ı İlâhîde de terakkî ediyorlar. Yirmi Yedinci Mektub gittikçe coşan berrâk bir şelâle gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim, tarîk-i selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmûa-i hakāikin daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallâh, zaman bu muktezâ-yı hakk ve hakîkati icrâ edecektir. Âcizler, bu ümîd ve intizâr ile hayırlı âkıbeti Cenâb-ı Hakk’dan temennî ediyor. Ve şimdilik gayyûr, sâdık, müttakî ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn-ü niyetleriyle iftihâr ediyorum. Nûrlarla, projektörlerle, semâvî yıldızlarla ezelî bir îmân gibi ma‘nevî
SAYFA 195
toplarla mücehhez olan sefîne-i ma‘neviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb-ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken, müteveccih olduğumuz hilkat-i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihân serveri, âcizlerin senedi Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in ve etbâı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma‘nen her an zarar ve ziyân içinde bir taraftan ıslâh-ı hâl edememiş, hasara uğrayan mukaddes bilgilerin tashîh ve takviyesine muhtâç, diğer taraftan nefsin hücûmuna ma‘rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukābil olmayan cüz’î bir ubûdiyetin saâdet-i ebediyeyi bihakkın te’mîne kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezâsının tahayyülünden an be-an muzmahillim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delîl bir mürşid ve bir şefî‘ olmadıkça, saâdet-i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak Heyhât, hayât-ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyât-ı beşeriye tebeddüle pek müsteiddir.
Azîz Üstâdım, Mademki bizim gibi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hatta kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzûrunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz. Ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne-i kudsiyeden ilaçları bize gösteriyor ve isti‘mâl ediyorsunuz. Lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir an evvel bizi tedâvi edin de, yaralarımız kabuklansın ve kurusun. Ondan sonra esas mühim vazîfelerimizi îfâ etmeye çalışalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken, şifâyı ve delâlet-i âliyelerini zât-ı fâzılânelerinden umarız.
Sefîne-i ma‘neviyenizin i‘lânât müvezzii âciz talebeniz
Zekâî
[177]
[Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır]
Üstâdım,
Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risâle-i Nûr eczâlarına hissiyâtımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde-i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risâle-i Nûr te’sîrâtıyla intibâha gelmişler.
SAYFA 196
Kalbin intibâhını rüyalarımla anlıyorum. Zâten gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi; ve o uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstâdıma karşı rüyalarımla size arz ediyorum.
İşte bir rüyamın hulâsası şudur ki: Bir câmi‘de sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhûr ediyor. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl-ü Ekrem asm bulunuyor. Sonra perde açıldı, fâsıla verdi. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesini ihyâya çalışan neşreden Risâle-i Nûr, Resûl-ü Ekrem’in asm takdîr ve tahsînine mazhar olmuş ki, imdâd-ı rûhânî ile câmi‘miz olan bu vilâyete ma‘nevî teşrîf etti. Fakat ehl-i dalâlet, desîseleriyle sünnet-i seniye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstâdlarıyla görüşmemek için mâni‘ler teşkîl ediyorlar.
İkinci rüyamın hulâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihâyetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kal‘a gibi yapılmış bir saray içinde Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks oturmuş, gāyet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyâret ettim. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle edip, fakat bundan hissediyorum ki, mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risâle-i Nûr’un nâşirleri ve talebeleridir ki, rûhların ma‘nevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakîkat tanelerini evhâm ve hayâlât samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin üstâdının en mühim bir üstâdı olan Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks, muhkem kal‘a gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstâdlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, kerâmet-i Gavsiyesiyle ızhâr ettiği gibi, Risâle-i Nûr talebelerine karşı himmet ve duâsıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyoruz.
Ümmî talebeniz
Mustafâ
SAYFA 197
[178]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,
On bir nükteyi hâvî Mirkatü’s-Sünne’yi istinsâha muvaffak oldum. Bu ziyâdâr Lem‘a, şu zamanda şirk ile îmânın ve kötü ile iyinin temyîz ve tefrîki için öyle bir gevher-i mihenk ki, memduhu gibi gözler hakîkatini görmekte ve akıl hakîkatine ermekte hayrân ve âcizdirler. Zâten şu zamanın pek şiddetli zulümâtını yırtacak, zıddının pek fevkınde bir nûr-u lâyezalî, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümîd edilirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی. O nûr, bilfiil Risâle-i Nûr’da nebeân ettiği, her aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakîkati îzâh ve tefsîr eden bir risâle, hatta bir ferdi îkāz için yazılan bir mektûbun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü vardır.
Ey azîz Üstâd, bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnetdâr olmayalım ki, Cenâb-ı Hakk, şiddetli muhtâç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kur’ân güneşinin hakîkî bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salât ü selâm olmasın ki, ol Hazret-i Sipeh-Sâlâr-ı Enbiyâ olan Şâh-ı Levlâke ki, bizlerin görmez gözlerimizi nûruyla şu‘ledâr edip, tarîk-i müstakîme sevk eyledi. Nasıl duâ-gû olmayalım, ol Hazret-i Dellâl-ı Kur’ân’a, isyanımıza bakıp, bizleri halka-i irşâdından hâriç ve hâl-i aslîmizde bırakmadı ve inşâallâh iki cihanda da bırakmayacaktır.
Sevgili Üstâd, her iki parçayı istinsâh ederken kalbime geldi ki, asıllarını taklîd etmeyeyim. Zîrâ üzerlerinde zâhir olan ezhâr-ı tevâfuku, cilve-i bedâyi‘, başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdîm-i âcizânem olan iki nüshadaki san‘at-ı bedîa, akıl ve isti‘dâd-ı beşerden pek uzak bir tarzda, güyâ tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn-i kasdî ile zuhûr ettiğini gösteriyor. Ve şu zamanın akıldan uzak eblehlerine ma‘nen diyorlar ki, Bizim hâlen üzerimizde tecellî eden cilve-i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözünüz varsa görebilirsiniz.
Evet, baharda zemînin yüzünde san‘at-ı Rabbâniye ile her tarafta sündüs-misâl çiçeklerin açılmaları; cüz’î şuûru olan kimse, bir Kādir-i Mutlak olan Zât-ı Zülcelâl’den başkasına veremez. Öyle de, risâleler umûmiyetle Kur’ân
SAYFA 198
ömrünün asırlar senelerinden on dördüncü asır nevrûz-u sultânî misillü bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifâde etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherîre atana ne denir? Heyhât, kendine zîşuûr ve ehl-i fikir ve ehl-i basîret süsü verenlere
Var ol, ey sevgili Üstâd Sen bu Kur’ânî elmaslar ile o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb-ı Hakk, maksûd ve muradınıza nâil buyursun. Âmîn duâsıyla dest ü dâmen-i muallâlarını öperim, Efendim Hazretleri
Fakîr talebeniz
Alî
[179]
[Sabrî Efendi’nin mektûbudur]
Sâlifü’z-zikir eserler hakkında bir arîzacık da bu fakîr ve âciz talebeniz takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektûbunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk-i pây-i ekremîlerini öperim, Efendim.
Pür-kusûr talebeniz
Hulûsî-i Sânî
[180]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Azîz ve muhterem Üstâdım,
Nûrların intişârında berk gibi bir sür‘at lâzım gelirken, cüz’î bir batâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma‘lûm-u âlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihâk ettiler. Kalbime gelen bir ihtâr ile keyfiyet-i intişârı düşündüm ve şu hakîkatleri hissettim. Hatta kāni‘ oldum:
1 Mübârek Sözler ve Mektûblar tamâmen olmasa bile, bu muhîtte de, hem de yazılmadan hayli intişâr etmişler.
2 Civâr diğer vilâyet kazâlarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz’î ve nâkıs hizmetten bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektûblar hakîkaten Nûr isminin tecellîleridir ki, suhûletle intişâr ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken, بِسْمِ اللّٰهِ
SAYFA 199
ismini alan Birinci Söz hâtırıma getirildi. Ve şöyle düşündüm ki, dünyaya arkasını çeviren Üstâd, Hazret-i Gavs’ın ks teşvîkiyle, belki delâletiyle, Kur’ân’ın gayr-i mekşûf bir hazînesinden بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur’ânî tarlaya بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor, Furkānî bahçeye بِسْمِ اللّٰهِ diyerek nûrlu Mektûblar çekirdeğini dikiyor. Emr-i İlâhîye imtisâlen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişâf ve intişârları şübhesiz hârika-âsâ olur.
Birinci Söz’deki temsîlde seyâhat eden mütevâzi‘ zât, tamâmen Üstâdımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları nasıl بِسْمِ اللّٰهِ te’sîriyle, yer altında sert taşı toprağı delip geçiyorsa, aynen onun gibi بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‘-i intişâra vaz‘ olunan Sözler de, hârika bir tarzda arza yayılıyor. Ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü’minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid‘atlerin kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nûr fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektublarla, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü’l-Kur’ân ve bu hizbin esası ve seyyidi olan muhterem Üstâd da bir hıfz-ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.
Şems-i Risâlet’den gelen Kur’ânî nûrların, evvelen Üstâda ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara, ilâ âhir intikāl etmekte olduğunu tasavvur ettim. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin mü’minlere intişârına küçük cemâatiniz inâyet-i İlâhiye ile ahza vâsıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖیلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖیرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle ma‘nevî galebeyi te’mîn, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka-i tevhîdi teşkîl edenler gibi, bu küçük cemâatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum. اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Bu kudsî tasavvuru, kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde îzâha çalışacağım. Bu nûrlu tefekkür, bana büyük bir ümîd bahşetti. Muallim Cudi’nin kasîdesindeki şu mısrâı da derhâtır ettirdi.
Bir kıbleye bağladı kulûbü Mevlâya muhabbeti müsellem
Cem‘ etti kabâil ve şuûbu Sallallâhü Aleyhi Vesellem
SAYFA 200
İşte ittibâ‘-ı sünnete Hâşiye pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstâdımız da, bu asırda اَلْعُلَمَٓاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِیَٓاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhîdi bırakanları bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbât nâmındaki nûrlu eserlerle ehl-i îmânı irşâda çalışıyor. Küffâra, hatta cin ve şeytanlara dahi mebde’-i nüzûlündeki gibi, nusûs-u Kur’âniyeyi i‘lân ediyor. Mahfî i‘câzı ızhâr ediyor.
Vahdetü’l-Vücûd’a dâir olan risâleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk-i ma‘nevî ile, ihtiyârsız, bir yere daha gittim. Orada Vahdetü’l-Vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum. Vahdetü’l-Vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu, ihtiyârsız olarak okudum. Müstemi‘ olan o mühim âlim, bidâyette cüz’î i‘tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtâr ettim. Tamâmen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir? diye merâkı ve suâli üzerine, Kur’ân’ın feyzine mazhar olan Üstâdımızı haber verince, o zât tamamıyla arz-ı teslîmiyet eyledi.
İşte, bu ihtiyârım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette kader-i İlâhînin bu cilvesi, da‘vâmıza sâdık bir burhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delîldir. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Hulûsî
[181]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Maraz-ı Bid‘a ismine hakîkaten elyak olan Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘asını kardeşlerimle ve dostlarla defaâtle okudum. Gāyet azîm bir tebşîrât-ı Peygamberî ile başlayan bu risâlenin on bir nüktesinden her bir nüktesi, başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ‘-ı sünnetin maddî ve ma‘nevî fevâidi ta‘dâd