
SAYFA 189
Üstâdım, Öyle zannediyorum ki, âcizleri, hayâtın ihtilâta mecbûr eden ahvâlinden uzaklaşmadıkça, kalbim ârâmgâh-ı lezzetinde tam bir sükûnu bulamayacak. İnşâallâh duânızın himmetiyle, o anlara da selâmetle vâsıl olacağım. Bu hissiyâtımı îzâh etmek, anlaşılmış bir rûh için zâid değil midir?
Azîz Üstâdım, emsâl-i kesîresiyle Üstâdımızın riyâseti altında müşerref olmaklığımızı dilediğim ıyd-i saîd-i fıtrînizi tebrîk vesîlesiyle, takdîm-i ihtirâmât eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim, sevgili Üstâdım.
Günâhkâr talebeniz
Zekâî
[169]
[Âhiret hemşîrelerimden Müzeyyene’nin fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
İki aya yakın zamandan beri, gelen âhiret kardeşlerle selâmınızı alıyorsam da, benim gibi âcize bir talebenin, sizin her vakit nûrlu nasihatlerinizi dinlemeye ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzûniyetle geçiriyorum. Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nûrlu risâleleri okumakla teskîn ediyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor. Hele şu mübârek Ramazân, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için sabırsızlıkla geçiriyoruz.
Nihâyet, aldığımız bir haber üzerine, yine eskisi gibi âhiret kardeşlerimizin sizi ziyâret etmekten mahrûm olmadıklarından memnûn oldum. Yalnız mübârek ibâdethânenin ve bütün ehl-i iştiyâkın sizin duânızdan mahrûm kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksânlığı ve zaîfliği dolayısıyla risâleleri yazamadığımdan beni affediniz. Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz hâlde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, kimsesiz yerler ruhumuzun meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyoruz. Evet, bir şey arıyoruz. Heyhât Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görünüyor. Daha ne kadar bu hâl içerisinde çırpınacağız? diye feryâd eden kardeşlerimizin hissiyâtına bu âcize, bu fakire de iştirâk ediyorum
Âciz talebeniz
Müzeyyene
SAYFA 190
[170]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Senelerden beri zâlimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu bîçâre müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübârek bayramın belki dokuzuncusunu, hücrâ köşelerde, dostlarınızdan uzak, akrabâ-yı taallukātınızdan mahrûm bir vaz‘iyette, teâlî ve terakkîsi için çalıştığınız cem‘iyet-i İslâmiye arasından uzaklaştırıldığınız bir hâlde geçireceğinizi hâtırladıkça yüreğim parçalanıyor. Rûhum azîm bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir ses, Ağla, hem çok ağla Belki rahmet-i İlâhiyenin nüzûlü ve âlem-i İslâm’ın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla diyor.
Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirâk ederek, Dicle ve Fırat ve Nîl-i Mübârek gibi âlem-i gayb vâdîlerinde sular akıtarak ağlıyor.
Âh, sevgili Üstâdım Bugünde ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhâd nefsî müştehiyâtları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz Âh, sevgili Üstâdım Cenâb-ı Hakk bize saâdet vermeyecek mi? Acaba bugün daha çok uzayacak mı? İhtiyârsız kendime sorduğum bu suâllere yine kendim cevâb verirken, teennî ve sabır tavsiye ediyorum. Ve Sırr-ı İnnâ A‘taynâ tebşîrâtıyla mütesellî oluyorum.
Ey kıymetdâr Üstâdım, sizin hüzünlerinize, huzûrunuzda olduğum hâlde iştirâkimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, rûhen hiç de uzak değilim. Bazen kendimi unutuyorum. Güyâ kanatsız tayerân ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dâhil oluyorum.
Sevgili Üstâdım, Hâlikımdan ebeden râzı olmuşum. O da sizden ebeden râzı olsun. Maalesef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey’le takdîm ettiğim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İ‘câz-ı Kur’ân’ın sahîfelerini açtıkça, hakîr talebeniz her sahîfeye mukābil ellerinizden öpmekte olduğumu kabûl buyurmanızı istirhâmla, sıhhat ve selâmet ve muvaffakiyetiniz için duâ ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Talebeniz Ahmed Husrev
SAYFA 191
[171]
[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]
Dün Eğirdir’e gittim. Hulûsî Bey’in ihlâslı ve sadâkatlı mektûbunu getirdim. Nûrânî kalb ve rûhtan cûş eden şu mektûbun muhteviyât ve münderecâtını bu fakir de tekrar ediyorum. Kendi hesabıma da takdîm ederim. O muhterem kardeşime bedel fakîre, mademki üstâd-ı muhteremim, Sânî Hulûsî ismini vermiş. O hâlis imza sâhibinin halfinde bu fakir de görünse, ifâdâtına iştirâk etse, irsiyet-i ma‘neviyesi daha iyi sâbit ve zâhir olur, emel-i âcizânesini esas gāye ve maksad bildim, Efendim.
Âciz talebeniz
Sabrî
[172]
[Aydınlı İsmail Efendi’nin fıkrasıdır]
Sizin tatlı sözlerinizi yazmaya başladım ve yazmaya doyamıyorum. Ve sizin tatlı sözlerinizi yazmaya başladığım anda, rûhumda bir ferahlık hissediyorum. Aynı zamanda sizi hiç bir türlü unutamıyorum. Ve dâimâ sizin mektûblarınızı yazmak istiyorum.
Talebeniz
İsmâîl
[173]
[Aydın’da Doktor Şevket’in fıkrasıdır]
Üstâd-ı a‘zamım Efendim,
Nûrânî ve çok kıymetdâr eserlerinizi okuduk. Nûrlu ve feyizli eserlerinizin te’sîriyle parlayan kasvetli kalblerimizle, siz Üstâdımıza ebediyen minnetdâr ve medyûn-u şükrân bulunduğumuz gibi, risâleleri bizlere okutturmaya ve yazdırmaya sebeb olan Hâfız Zühdü Efendi kardeşimizi hayırla yâd etmekten kendimizi alamıyoruz. Kendilerine fiyat takdîr edilemeyecek derecede kıymete mâlik bulunan muhterem risâlelerinizi yazıp ikmâl etmemize, Cenâb-ı Hakk’ın bizi muvaffak kılması için Üstâd-ı ekremimizin duâ ve himmetlerine muhtâç bulunuyoruz.
Talebeniz
Doktor Şevket
SAYFA 192
[174]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Sevgili müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Arz-ı hürmet ve iştiyâkla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulûsî Bey’in suâllerine verilen cevâblara âit cihân-değer kıymetli, nûrlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım. Suâllerin cevabları o kadar latîf idi ki, ne okumaya doyabildim ve ne de idrâkim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.
Muhyiddîn-i Arabî ks Hazretlerinin makbûlînden olduğu hâlde, hatâsının ve her kitabında mühdî olamamasının esbâbı, o kadar amîk bir şekilde ve o derece ince bir tarzda îzâh buyuruluyor ki, bu âlî dersinizi sâir kardeşlerimle beraber okudum. Dedim: Azîz kardeşlerim, bu âlî dersten istifâde ediyor, mühim bir şey anlıyorum. Fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum, siz ne dersiniz?
Hâzırûn, dersimizin yüksekliğine işâret ederek, İslâmiyet’in ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara ma‘rûz kaldığı bir zamanda, bu nûrlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler şükrettik. Bilhassa doktora verilen son cevâb hâşiyesinin letâfeti, yüzümüzde âsârını göstermişti.
Bir taraftan hınzır etinin hurmeti, esbâbı, illeti, gāyet güzel bir sûrette îzâh edilmiş; diğer taraftan da âlî müfekkirenizden parlayan nûrlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslâmiyet güneşinin parlayacağına işâret buyuruyorsunuz. Cenâb-ı Hakk sizden hadsiz, hesabsız râzı olsun.
Sevgili Üstâdım, âciz talebeniz, bu aczi ile ma‘nevî himmetinize ilticâ ediyorum. Ve öyle ümîd ediyorum ki, Hallâk-ı Kerîmim beni de ihtiyârım olmayarak istihdâm ettiği bu vâdîde, duânız himmetiyle, inşâallâh bir idrâk ve bir kābiliyet ihsân buyuracaktır.
Hakîr talebeniz
Ahmed Husrev
SAYFA 193
[175]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, fedâkâr ve vefâdâr kardeşim Kürd Bekir Bey,
Maatteessüf, bilmecbûriye nâ-hoş ve mâlâya‘nî sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim hakîkî hamiyetperver Türkçülere karşı değil, belki frengîlik hesabına sahtekâr bir sûrette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki:
Mülhid münâfıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimize isti‘mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: Saîd Kürddür; bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz. Ben bu münâfıkların vicdansızca desîselerine karşı değil, belki bazı safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki: Evet, ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hakk beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki, dokuz sene mütemâdiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saâdetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havâlîdeki insanlara ma‘lûmdur.
Hem ben bu memlekette Hulûsî, Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Âsım, Mustafâ Çavuş, Süleymân, Lütfü, Rüşdü, Mustafâ, Zekâî, Abdullâh gibi yirmi-otuz Müslüman Türk gençlerini, âdetâ yirmi otuz bin millettaşlarıma tercîh ettiğimi ve onları o otuz bin adamın yerine kabûl ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet, ben bin gāfil ve âmî Kürdü, bir Türk olan Hulûsî’ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü, birer Türk olan Âsım ve Re’fet’e karşı mukābil göremediğimi ve bir genç olan Husrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali‘ olanlar tasdîk ettikleri hâlde; firengîlik nâmına ve ilhâd hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik sûretinde ve hodfurûşluk cihetinde bana tecâvüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ithâm eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
SAYFA 194
Bu firavuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecbûriye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için, söylenmeyecek ve ızhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb-ı Hakk’ın affına güvenerek ızhâr ettim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[176]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Bu elîm hâdisât husûsunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki zâiddir. Esâsen bizim gibi hayâtın cüz’î ızdırâbından âh u enîn eden kemterlere, sabır ve tevekkül gibi defîne-i saadet ve necâtın kıymetini siz öğrettiniz. Hamd olsun, günden güne bu kelimelerin mefhûmunu daha iyi kavrıyoruz ve takdîr edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani nûrlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlarında, hayâtta, hâdisâtda, her şeyde sabır ve tevekkül bizlere zâhiren acı ve kābil-i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu husûsâtı bihakkın telkîn ve tenvîr buyuran Üstâdımızın irşâdı, bizim nazarımızda sathî ve zâhirî şeyleri silmektedir. Bu fakîrin ve günahkârın en ziyâde medâr-ı sürûru olan bir şey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr-i muhît-i kebîrden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakîkî nûrları görüp muvakkat bir an ve zaman için mütelezziz olmasıdır.
Sevgili Üstâdım, hamd olsun, kardeşlerimiz fikren ve rûhen hâl-i terakkîdedirler. İnşâallâh ma‘nen ve nazar-ı İlâhîde de terakkî ediyorlar. Yirmi Yedinci Mektub gittikçe coşan berrâk bir şelâle gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim, tarîk-i selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmûa-i hakāikin daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallâh, zaman bu muktezâ-yı hakk ve hakîkati icrâ edecektir. Âcizler, bu ümîd ve intizâr ile hayırlı âkıbeti Cenâb-ı Hakk’dan temennî ediyor. Ve şimdilik gayyûr, sâdık, müttakî ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn-ü niyetleriyle iftihâr ediyorum. Nûrlarla, projektörlerle, semâvî yıldızlarla ezelî bir îmân gibi ma‘nevî
SAYFA 195
toplarla mücehhez olan sefîne-i ma‘neviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb-ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken, müteveccih olduğumuz hilkat-i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihân serveri, âcizlerin senedi Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in ve etbâı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma‘nen her an zarar ve ziyân içinde bir taraftan ıslâh-ı hâl edememiş, hasara uğrayan mukaddes bilgilerin tashîh ve takviyesine muhtâç, diğer taraftan nefsin hücûmuna ma‘rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukābil olmayan cüz’î bir ubûdiyetin saâdet-i ebediyeyi bihakkın te’mîne kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezâsının tahayyülünden an be-an muzmahillim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delîl bir mürşid ve bir şefî‘ olmadıkça, saâdet-i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak Heyhât, hayât-ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyât-ı beşeriye tebeddüle pek müsteiddir.
Azîz Üstâdım, Mademki bizim gibi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hatta kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzûrunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz. Ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne-i kudsiyeden ilaçları bize gösteriyor ve isti‘mâl ediyorsunuz. Lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir an evvel bizi tedâvi edin de, yaralarımız kabuklansın ve kurusun. Ondan sonra esas mühim vazîfelerimizi îfâ etmeye çalışalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken, şifâyı ve delâlet-i âliyelerini zât-ı fâzılânelerinden umarız.
Sefîne-i ma‘neviyenizin i‘lânât müvezzii âciz talebeniz
Zekâî
[177]
[Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır]
Üstâdım,
Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risâle-i Nûr eczâlarına hissiyâtımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde-i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risâle-i Nûr te’sîrâtıyla intibâha gelmişler.
SAYFA 196
Kalbin intibâhını rüyalarımla anlıyorum. Zâten gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi; ve o uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstâdıma karşı rüyalarımla size arz ediyorum.
İşte bir rüyamın hulâsası şudur ki: Bir câmi‘de sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhûr ediyor. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl-ü Ekrem asm bulunuyor. Sonra perde açıldı, fâsıla verdi. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesini ihyâya çalışan neşreden Risâle-i Nûr, Resûl-ü Ekrem’in asm takdîr ve tahsînine mazhar olmuş ki, imdâd-ı rûhânî ile câmi‘miz olan bu vilâyete ma‘nevî teşrîf etti. Fakat ehl-i dalâlet, desîseleriyle sünnet-i seniye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstâdlarıyla görüşmemek için mâni‘ler teşkîl ediyorlar.
İkinci rüyamın hulâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihâyetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kal‘a gibi yapılmış bir saray içinde Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks oturmuş, gāyet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyâret ettim. Ta‘bîrini siz Üstâdıma havâle edip, fakat bundan hissediyorum ki, mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risâle-i Nûr’un nâşirleri ve talebeleridir ki, rûhların ma‘nevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakîkat tanelerini evhâm ve hayâlât samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin üstâdının en mühim bir üstâdı olan Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks, muhkem kal‘a gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstâdlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, kerâmet-i Gavsiyesiyle ızhâr ettiği gibi, Risâle-i Nûr talebelerine karşı himmet ve duâsıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyoruz.
Ümmî talebeniz
Mustafâ