BARLA LÂHİKASI

182

düşündükçe mahzûn ve mükedder bulunuyorum. Bu nûrları bulduktan sonra istikbâlimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, müferrah oluyorum. On beş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahât-ı hayatını ve zevkiyâtını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmîn ve işbâ‘ etmiyordular.

İşte tam o arzuyu tatmîn ve te’mîn edecek gıdayı Risâle-i Nûr’da buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevklerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindanlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ olan Cenâb-ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Saîd isminde bir zâtın vâsıtasıyla esrâr-ı Kur’âniyeyi benim imdâdıma yetiştirdi. Nefs-i emmârenin o beliyyesinden kurtuldum. On beş senedir, o hakîkate giden yolu aramak için çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya âit ziynetleri gördüğümden geri çekildim. Fakat lillâhilhamd, tam bir kapı buldum. Cenâb-ı Hakk beni o kapıya tam hizmetkâr yapıp sebât versin. Bu zulmetler asrında hakāik-i îmâniyenin envârını neşreden Risâle-i Nûr, ne derece parlak olduğunu ve herkese menfaâtli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek sâz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenâb-ı Hakk gözlerimin perdelerini kaldırsın, hakāiki hakkıyla bize göstersin. Âmîn.

Babacan Mehmed Ali

[163]

[Gālib Bey’in fârisî fıkrasıdır]

Kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle yazılmıştır.

كٖیسْتَمْ مَنْ چُویَكٖی عَاجِزُ و بٖی تَابُ و زَبُونْ دِلْ حَزٖینْ سٖینَە پُراٰلَامُ و سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ

اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسٖی پُویَنْدَمْكَسْ نَمٖی بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ

سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرٖیشَانْبُودَمْ نَە یَكٖی یَارِ مُوَافِقْ نَە یَكٖی جَامِ سُكُونْ

رَاهِ بِهْبُودِیِ مَنْ گُمْشُدَە بُودْ اٰنْ بَاٰنْ دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ و رُوزْ فُزُونْ

عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِیِ بِهْبُودَمْ شُدْ هِمَّتِ زُمْرَۀِمَرْدَانِ خُدَا جِلْوَە نُمُونْ

183

چِەنَوَازِشْ كِە: دِلَمْ یَافْتَە دَرْ سَایَهِ پٖیرْشُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْ دَوْلَتُ و لُطْفَشْ مَأْمُونْ

بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِیِ اِقْبَالْ رَسٖیدْ دِلِ بٖیچَارَۀِمَنْ شُدْ زِفُیُوضَشْ مَمْنُونْ

نٖیسْتْ عَجَبْ خَاكِ سِیَهْ لَعْلْ شَوَدْ دَرْ پٖیشْ نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اٖینْ نَە فِسَانَە نَە فُسُونْ

دَرْ زَمٖینْ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلَّایِ خُدَاسْتْ پٖیشِشَانْمَاضِیُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ نُقْطَۀِنُونْ

اٰنْچِەمَاضٖیسْتْ بِخَوانَنْدْ بَدِلْ هَمْچُوكِتَابْ حَالُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ شٖیوَە شَوَدْ كُفُّ و كُمُونْ

دِلِ شَانْ اٰیٖینَۀِاٰیَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ زَانْ سَبَبْ نٖیسَتْ نِهَانْ اَزْدِلِ شَانْ كُنْ فَیَكُونْ

اٰنْچِەدٖیدَنْدُ و بِگُویَنْدْخُدَا اٰمُوزَدْ اٰلَتُ و قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ

هَانْ دَرْ نُسْخَۀِتَوْرَاتْ ثَنَایِ مَحْمُودْ هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسٖیحَا اٰفْزُونْ

وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَە دَرْ اِنْجٖیلَسْتْ اٖینْ چِەبٖینِشْ هَمَە اَزْ وَحْیِ خُدَایِ بٖیچُونْ

بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَایَتْ تُو بٖینٖی اٖینْ رَازْ دَادَە اَزْ خَبَرِ اٰتٖی پَیَامِمَقْرُونْ

خَبَرِ كُلْشَنٖی مٖی دَادْ جَلَالِ رُومٖی شَیْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِی دِهَدْ اَمْرِ یَكُونْ

اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقٖی خَبَرْ مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْكِە زِاَعْدَادِ فُزُونْ

هَرْ یَكٖی گُفْتَەخَبَرْ رَمْزُ و اِشَارَتْ كَرْدَنْدْ پٖیشِیَانْاَزْ پَسِیَانْدَادَە نِشَانِ سَیَكُونْ

بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَۀِكُنْ فَیَكُونْ

بَسْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْ حَالَتِ اٰتِیِ جِهَانْ هَرْ چِەدٖیدَسْتْ بِگُفْتَسْتْبَیَانِ مَسْنُونْ

گُفْتْدَرْ نَظْمِ تَجَلّٰی كِە شَوَمْ حِرْزِ مُرٖیدْ اَزْ شَرُّ و فِتْنَە نِگَهْبَانِمُرٖیدَمْ مَأْمُونْ

كَرْدَە اَزْ فِتْنَۀِجَنْگٖیزُو هُلَاگُواِخْبَارْ بِنْگَرَدْلٖیكْ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بَكُنُونْ

خَبَرِ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ زِ نُطْقَشْ پَیْدَایَافْتَە اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَابِ یَقٖینْ سَرْ فُزُونْ

فِتْنَۀِدَوْرِ كُنُونْ چُونْكِەزِحَدْ اَفُزُونَسْتْ زِ شِرَارِ شَرُّ و فِتْنَە شُدَە جَیْحُونِ هَامُونْ

اَهْلِ دَانِشْ هَمَە سَرْ جَیْبِ قَبَا مٖیكَرْدَنْدْ عَرْصَۀِدٖینْ زِمَرْدَانْ شُدَە خَالٖی مَشْحُونْ

دٖیدَۀِدَهْرْ نَدٖیدَسْتْ بَدٖینْ دَغْدَغَە هٖیچْ مٖی رَوَدْ رُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَە تَشْنَە نُمُونْ

دَرْ هَمَە هٖیچْعَصْرْ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ نَبُودْ اَكْثَرِ خَلْقْ شُدَە حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ

184

مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبْ اٖیجَادِ فِتَنْ مٖی كَرْدَنْدْ زَهْرِ خَنْدَە نَكُنَدْ بَلْكِە بِگِرْیَدْمَجْنُونْ

بَرْ بَدٖینْ فِتْنَهُ و شَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعٖیدْ جَبْهَە بِگِرِفْتْخُوشَا مَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ

تٖیغِ سَرْتٖیزْ شُدَە دَرْ كَفِ اُو چُونْكِەقَلَمْ كِلْكِ اُو زُمْرَۀِاِلْحَادْ هَمَە كَرْدَە زَبُونْ

هَیْبَتِ دٖینْ زِگُفْتَارِخُوشَشْ پَیْدَاشُدْهَرْكِە اٖینْ نُورْ نَبٖینَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشْ دُونْ

كِلْكِ اُسْتَادْ زِ لَدُنْ بَسْطِ حَقَائِقْ مٖیكَرْدْ تَا اَبَدْ اَزْ فَیْضْ عَیَانَشْ هَمَە جَانْ نُورِ عُیُونْ

لَاتَخَفْ قُلْهُ بِفَرْمُودْ مَگَرْحَضْرَتِ غَوْثْ دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اُسْتَادْ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ

حَبَّذَا رَمْزِكِە كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ نِعْمَ ذَا نُطْقِ كِە كَرْدَسْتْ سَعٖیدْ سَعْدِ نُمُونْ

اٰنْ كِە دٖیدَسْتْ پَسَنْدَسْتْبَیَانْ مٖی كَرْدَسْتْ حَقْ پَسَنْدَسْتْشَوَدْ نَشْئَۀِفَیْضَشْ اَفْزُونْ

بَعْدَ زٖینْ غَالِبِ بٖیچَارَەدُعَا مٖی گُویٖیمْبَادْ رَاضٖی زِسَعٖیدْ ذَاتِ خُدَایِ بٖیچُونْ

هِمَّتَشْ عَالٖی و فَیْضَشْ هَمَە اَعْلَا بَادَا بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَۀِغَیْرِ مَمْنُونْ

تَا فَلَكْ دَائِرُ و اٖینْ اَرْضِ هَمٖی شُدْ سَائِرْ عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ الْاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُیُونْ

Gālib

[164]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Bu fakîr talebenize teselli veren mektûbunuzu aldım ve ba‘de’t-takbîl okudum. Rûhumda hâsıl olan ma‘nevî yaraların ızdırablarıyla çok müteellim oluyordum. Her şeyden ziyâde hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla i‘tinâ ettiğiniz şeâir-i dîniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek size koşan talebelerinize sed çekmek sûretiyle yapılan denâete rûhum sabredemiyordu. Bir an evvel Hâlikıma ulaşmak isteyen rûhumda, azîm bir galeyân hissediyordum. Diğer taraftan sizden de ma‘lûmât alamadığım için, ızdırabların altında fevkalhad eziliyordum. Zâlimlerin kahrı için dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmekle teselli bulmak istiyorken, işte bu mektûbunuz, kazâ ve kadere râzı olmak sûretiyle teselli ihsân ediyordu. Ben de سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyerek kahır talebinde bulunmayı bırakıyorum.

185

Ey sevgili ve müşfik Üstâdım,

Her an duânıza muhtâç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, bir parça istirâhat ediyorum. Fakat Üstâdım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ızdırabım, ye’sim birden bine çıkıyor. Rûhum feverân ediyor. Yine Cenâb-ı Hakk hesabına, itâat etmek istemiyor.

Azîz Üstâdım,

Âlem-i İslâm’a inen o azîm darbeler, âlem-i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isâbet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî ruhunuz, âlî hamiyetiniz, hadden efzûn sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayırla duâ etmek oluyor.

Talebeniz Ahmed Husrev

[165]

[Babacan Mehmed Ali Bey’in fıkrasıdır]

Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibrîl-i Emîn as vâsıtasıyla, Âhirzaman Nebîsi Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderilen ve bugüne kadar devam eden Kur’ân-ı Hakîm’i hakîkatiyle ve hak sözler ile, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızâsı için gece ve gündüz duâ eden, hakîkî Üstâdım Saîd’den bir muhabbetnâme aldım ki, o da Üstâdım Efendimin mektûbudur.

Ciddî ve samîmî dostumuz ve kardeşimiz bulunan Âsım Bey’e vardığımda müjdeledi. Beş dakîka kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emânetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilmedik. Bildiğim şu kadar. Yalnız ayrılırken, çok şükür Cenâb-ı Allâh’a, böyle envâr-ı Kur’âniyeyi neşreden bir üstâdımız varken, hiç bir vakit saadetimizden mahrûm kalmayız diye bildik.

Babacan

186

[166]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede fedâkâr arkadaşlarım Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü Efendiler,

Kardeşlerim, bu Ramazân-ı Şerîf’de size, âlem-i nûrdan bahisler açmak arzuları var idi. Maattesüf bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbûr ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân-ı kāl ve hâl ile de merâklı, endişeli bir tarzda benden istîzâh ediyorlar. Onları ve sizleri merâktan kurtarmak için, o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.

Birinci kısmı: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb-ı Hakk inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet, cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzûmsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi, rahmet görünüyor. Ehl-i dünyâya karşı vechi, cehennemin lüzûmunu gösteriyor. Filhakîka bu Ramazân-ı Şerîf’de hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı A‘zam’ın ks dediği gibi, inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan, çok cihetlerle hakkımızda lemeât-ı rahmet göründü.

İkincisi: Bu Ramazân-ı Şerîf’de acz u zaaf ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazân-ı Şerîf’de şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, dergâh-ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu, şiddetli oluyor. Resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerin ibâdetlerinin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbîh ve zikri bütün ma‘nâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir.

[Hâşiye]

Saîdü’n-Nûrsî

187

[167]

[Zekâî’nin fıkrasıdır]

Azîz ve sevgili Üstâdım,

Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektûb yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dâirede vazîfenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazîfelerim geri kalıyor. Bu cihetle teessürüm kâfî gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı ve elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstâdım yılanların hücûmuna ma‘rûz kalmış.

Âh, Üstâdım Vakit vakit tehâcümlerine, taarruzlarına ma‘rûz kaldığımız bu menhûs hâinlerin zulmünden ne zaman âzâde kalacağız? Bu mülhid mütecâvizler, haddini tecâvüz etmeye başladılar. Artık tecâvüzün bu derecesi fazladır. Bu i‘tibârla, muazzam bir bârika-i hakîkatin zuhûru yaklaştığı îmân ve i‘tikādı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahrîbât ve istibdâd haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. Büyük felâketler, güler yüzlü intibâhlar doğurur derler ki, pek musîb bir söz. Herhangi bir hükûmet zulmü ve istibdâdı artırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahrîbât fazlalaştı. İnşâallâh, mazlum ve ma‘sûm ehl-i îmânın yüzü gülecek. Parlak bir hakîkat güneşi tulû‘ edecek.

Azîz Üstâdım, nâkıs kalemim, âciz lisânım, hissiyâtıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim azîz îmânın aşkıyla çarpıyor. Hamd olsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve îmândan irsen intikāl etmiş bir mayadır.

Sevgili Üstâdım, öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecbûriyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurûr aramıyorum. Menhûs ve mülevves ellerin temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hâl değil midir? Tahrîbâtın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti ma‘nevî ilaçlarla tedâvi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere mukābele etmek, acaba zavâllı bir milletin sürüklendiği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezâhim ve meşâkk-ı hayatın ind-i İlâhîde makbûliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek, bu fikir, fakîrin hayli düşüncesi netîcesi bulabildiğim bir hakîkat

188

Sevgili Üstâdım, şu günleri düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivâyetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyânı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünûn getirecek.

Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahrîbât ve her âfâtın önünü almak için gece gündüz çalışınız, kendinizi tehlikeye atın da, acı acı tahkîrâta ma‘rûz kalın Hayır, azîz Üstâdım, hayır Yüce dâhî, hayır Sizin nasîbiniz bu değil. Size verilecek mükâfât bu olamaz. Bu hâletler, olsa olsa üç beş dinsizin ve bir takım cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek çok mükâfâtlara mazhariyetler kesb ediyorsunuz. Siz aslâ ve kat‘â müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyâne ve zâlimâne olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan ma‘nevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, nâ-mütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zayıf, pür-kusûr, kemter bîçâreler için de, müebbed bir istirâhat ve saâdet yatağını hazırlayın.

Zekâî

[168]

[Yine Zekâî’nin fıkrasıdır]

Kalbim derin bir ihtiyâç ve iştiyâk içinde, şu mübârek günlerde, Üstâdımın ziyâretini arzu ediyor. Nasıl ki yaz günlerinin sıcak demlerinde bilumûm nebâtât, yağmura ihtiyâç hissederse, Zekâî de Üstâdımın nasihatlerine ve telkînlerine öylece müştâk ve muhtâçtır.

Üstâdım, eyyâm-ı mübâreke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi ma‘nevî yaralarından mecrûh bîçâreler, böyle mübârek günlerde, elbette kusurlarının affını ve meşrû‘ emellerinin husûlünü, Hallâk-ı Âlem’den temennî ve niyâz etmişlerdir. Cenâb-ı Allâh, mâh-ı gufrânın kudsiyeti hürmetine, kusurlarımızı aff u mağfiret etsin. Âmîn.

Sevgili Üstâdım, bu def‘a üç gün izinle Atabey’e gidip, ebeveynimi ve âhiret kardeşlerimizi ziyâret ettim. Âh, Üstâdım, bazı zâhirî hâdisât insanı çok düşündürüyor. Gayr-i ihtiyârî, rûhu garîb ve rikkatle karışık bir ızdırâba düşürüyor. Bu ânlarda, hayâtın kararsızlıklarından mütevellid yeis, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.

189

Üstâdım, Öyle zannediyorum ki, âcizleri, hayâtın ihtilâta mecbûr eden ahvâlinden uzaklaşmadıkça, kalbim ârâmgâh-ı lezzetinde tam bir sükûnu bulamayacak. İnşâallâh duânızın himmetiyle, o anlara da selâmetle vâsıl olacağım. Bu hissiyâtımı îzâh etmek, anlaşılmış bir rûh için zâid değil midir?

Azîz Üstâdım, emsâl-i kesîresiyle Üstâdımızın riyâseti altında müşerref olmaklığımızı dilediğim ıyd-i saîd-i fıtrînizi tebrîk vesîlesiyle, takdîm-i ihtirâmât eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim, sevgili Üstâdım.

Günâhkâr talebeniz

Zekâî

[169]

[Âhiret hemşîrelerimden Müzeyyene’nin fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

İki aya yakın zamandan beri, gelen âhiret kardeşlerle selâmınızı alıyorsam da, benim gibi âcize bir talebenin, sizin her vakit nûrlu nasihatlerinizi dinlemeye ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzûniyetle geçiriyorum. Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nûrlu risâleleri okumakla teskîn ediyorum. Zaman oluyor, kalbim mütemâdiyen ağlıyor. Hele şu mübârek Ramazân, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için sabırsızlıkla geçiriyoruz.

Nihâyet, aldığımız bir haber üzerine, yine eskisi gibi âhiret kardeşlerimizin sizi ziyâret etmekten mahrûm olmadıklarından memnûn oldum. Yalnız mübârek ibâdethânenin ve bütün ehl-i iştiyâkın sizin duânızdan mahrûm kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksânlığı ve zaîfliği dolayısıyla risâleleri yazamadığımdan beni affediniz. Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz hâlde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, kimsesiz yerler ruhumuzun meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyoruz. Evet, bir şey arıyoruz. Heyhât Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görünüyor. Daha ne kadar bu hâl içerisinde çırpınacağız? diye feryâd eden kardeşlerimizin hissiyâtına bu âcize, bu fakire de iştirâk ediyorum

Âciz talebeniz

Müzeyyene

190

[170]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Senelerden beri zâlimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu bîçâre müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübârek bayramın belki dokuzuncusunu, hücrâ köşelerde, dostlarınızdan uzak, akrabâ-yı taallukātınızdan mahrûm bir vaz‘iyette, teâlî ve terakkîsi için çalıştığınız cem‘iyet-i İslâmiye arasından uzaklaştırıldığınız bir hâlde geçireceğinizi hâtırladıkça yüreğim parçalanıyor. Rûhum azîm bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir ses, Ağla, hem çok ağla Belki rahmet-i İlâhiyenin nüzûlü ve âlem-i İslâm’ın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla diyor.

Bu anda kalb gözüm, bu hüzne iştirâk ederek, Dicle ve Fırat ve Nîl-i Mübârek gibi âlem-i gayb vâdîlerinde sular akıtarak ağlıyor.

Âh, sevgili Üstâdım Bugünde ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhâd nefsî müştehiyâtları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz Âh, sevgili Üstâdım Cenâb-ı Hakk bize saâdet vermeyecek mi? Acaba bugün daha çok uzayacak mı? İhtiyârsız kendime sorduğum bu suâllere yine kendim cevâb verirken, teennî ve sabır tavsiye ediyorum. Ve Sırr-ı İnnâ A‘taynâ tebşîrâtıyla mütesellî oluyorum.

Ey kıymetdâr Üstâdım, sizin hüzünlerinize, huzûrunuzda olduğum hâlde iştirâkimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, rûhen hiç de uzak değilim. Bazen kendimi unutuyorum. Güyâ kanatsız tayerân ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dâhil oluyorum.

Sevgili Üstâdım, Hâlikımdan ebeden râzı olmuşum. O da sizden ebeden râzı olsun. Maalesef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey’le takdîm ettiğim ve arzu edilen şekilde yazamadığım İ‘câz-ı Kur’ân’ın sahîfelerini açtıkça, hakîr talebeniz her sahîfeye mukābil ellerinizden öpmekte olduğumu kabûl buyurmanızı istirhâmla, sıhhat ve selâmet ve muvaffakiyetiniz için duâ ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Talebeniz Ahmed Husrev

191

[171]

[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]

Dün Eğirdir’e gittim. Hulûsî Bey’in ihlâslı ve sadâkatlı mektûbunu getirdim. Nûrânî kalb ve rûhtan cûş eden şu mektûbun muhteviyât ve münderecâtını bu fakir de tekrar ediyorum. Kendi hesabıma da takdîm ederim. O muhterem kardeşime bedel fakîre, mademki üstâd-ı muhteremim, Sânî Hulûsî ismini vermiş. O hâlis imza sâhibinin halfinde bu fakir de görünse, ifâdâtına iştirâk etse, irsiyet-i ma‘neviyesi daha iyi sâbit ve zâhir olur, emel-i âcizânesini esas gāye ve maksad bildim, Efendim.

Âciz talebeniz

Sabrî

[172]

[Aydınlı İsmail Efendi’nin fıkrasıdır]

Sizin tatlı sözlerinizi yazmaya başladım ve yazmaya doyamıyorum. Ve sizin tatlı sözlerinizi yazmaya başladığım anda, rûhumda bir ferahlık hissediyorum. Aynı zamanda sizi hiç bir türlü unutamıyorum. Ve dâimâ sizin mektûblarınızı yazmak istiyorum.

Talebeniz

İsmâîl

[173]

[Aydın’da Doktor Şevket’in fıkrasıdır]

Üstâd-ı a‘zamım Efendim,

Nûrânî ve çok kıymetdâr eserlerinizi okuduk. Nûrlu ve feyizli eserlerinizin te’sîriyle parlayan kasvetli kalblerimizle, siz Üstâdımıza ebediyen minnetdâr ve medyûn-u şükrân bulunduğumuz gibi, risâleleri bizlere okutturmaya ve yazdırmaya sebeb olan Hâfız Zühdü Efendi kardeşimizi hayırla yâd etmekten kendimizi alamıyoruz. Kendilerine fiyat takdîr edilemeyecek derecede kıymete mâlik bulunan muhterem risâlelerinizi yazıp ikmâl etmemize, Cenâb-ı Hakk’ın bizi muvaffak kılması için Üstâd-ı ekremimizin duâ ve himmetlerine muhtâç bulunuyoruz.

Talebeniz

Doktor Şevket

192

[174]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,

Arz-ı hürmet ve iştiyâkla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulûsî Bey’in suâllerine verilen cevâblara âit cihân-değer kıymetli, nûrlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım. Suâllerin cevabları o kadar latîf idi ki, ne okumaya doyabildim ve ne de idrâkim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.

Muhyiddîn-i Arabî ks Hazretlerinin makbûlînden olduğu hâlde, hatâsının ve her kitabında mühdî olamamasının esbâbı, o kadar amîk bir şekilde ve o derece ince bir tarzda îzâh buyuruluyor ki, bu âlî dersinizi sâir kardeşlerimle beraber okudum. Dedim: Azîz kardeşlerim, bu âlî dersten istifâde ediyor, mühim bir şey anlıyorum. Fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum, siz ne dersiniz?

Hâzırûn, dersimizin yüksekliğine işâret ederek, İslâmiyet’in ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara ma‘rûz kaldığı bir zamanda, bu nûrlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler şükrettik. Bilhassa doktora verilen son cevâb hâşiyesinin letâfeti, yüzümüzde âsârını göstermişti.

Bir taraftan hınzır etinin hurmeti, esbâbı, illeti, gāyet güzel bir sûrette îzâh edilmiş; diğer taraftan da âlî müfekkirenizden parlayan nûrlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslâmiyet güneşinin parlayacağına işâret buyuruyorsunuz. Cenâb-ı Hakk sizden hadsiz, hesabsız râzı olsun.

Sevgili Üstâdım, âciz talebeniz, bu aczi ile ma‘nevî himmetinize ilticâ ediyorum. Ve öyle ümîd ediyorum ki, Hallâk-ı Kerîmim beni de ihtiyârım olmayarak istihdâm ettiği bu vâdîde, duânız himmetiyle, inşâallâh bir idrâk ve bir kābiliyet ihsân buyuracaktır.

Hakîr talebeniz

Ahmed Husrev

193

[175]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, fedâkâr ve vefâdâr kardeşim Kürd Bekir Bey,

Maatteessüf, bilmecbûriye nâ-hoş ve mâlâya‘nî sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim hakîkî hamiyetperver Türkçülere karşı değil, belki frengîlik hesabına sahtekâr bir sûrette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki:

Mülhid münâfıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimize isti‘mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: Saîd Kürddür; bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz. Ben bu münâfıkların vicdansızca desîselerine karşı değil, belki bazı safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki: Evet, ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hakk beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki, dokuz sene mütemâdiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saâdetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havâlîdeki insanlara ma‘lûmdur.

Hem ben bu memlekette Hulûsî, Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Âsım, Mustafâ Çavuş, Süleymân, Lütfü, Rüşdü, Mustafâ, Zekâî, Abdullâh gibi yirmi-otuz Müslüman Türk gençlerini, âdetâ yirmi otuz bin millettaşlarıma tercîh ettiğimi ve onları o otuz bin adamın yerine kabûl ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet, ben bin gāfil ve âmî Kürdü, bir Türk olan Hulûsî’ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü, birer Türk olan Âsım ve Re’fet’e karşı mukābil göremediğimi ve bir genç olan Husrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali‘ olanlar tasdîk ettikleri hâlde; firengîlik nâmına ve ilhâd hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik sûretinde ve hodfurûşluk cihetinde bana tecâvüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ithâm eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.

194

Bu firavuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecbûriye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için, söylenmeyecek ve ızhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb-ı Hakk’ın affına güvenerek ızhâr ettim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

[176]

[Zekâî’nin fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım,

Bu elîm hâdisât husûsunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki zâiddir. Esâsen bizim gibi hayâtın cüz’î ızdırâbından âh u enîn eden kemterlere, sabır ve tevekkül gibi defîne-i saadet ve necâtın kıymetini siz öğrettiniz. Hamd olsun, günden güne bu kelimelerin mefhûmunu daha iyi kavrıyoruz ve takdîr edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani nûrlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlarında, hayâtta, hâdisâtda, her şeyde sabır ve tevekkül bizlere zâhiren acı ve kābil-i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu husûsâtı bihakkın telkîn ve tenvîr buyuran Üstâdımızın irşâdı, bizim nazarımızda sathî ve zâhirî şeyleri silmektedir. Bu fakîrin ve günahkârın en ziyâde medâr-ı sürûru olan bir şey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr-i muhît-i kebîrden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakîkî nûrları görüp muvakkat bir an ve zaman için mütelezziz olmasıdır.

Sevgili Üstâdım, hamd olsun, kardeşlerimiz fikren ve rûhen hâl-i terakkîdedirler. İnşâallâh ma‘nen ve nazar-ı İlâhîde de terakkî ediyorlar. Yirmi Yedinci Mektub gittikçe coşan berrâk bir şelâle gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim, tarîk-i selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmûa-i hakāikin daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallâh, zaman bu muktezâ-yı hakk ve hakîkati icrâ edecektir. Âcizler, bu ümîd ve intizâr ile hayırlı âkıbeti Cenâb-ı Hakk’dan temennî ediyor. Ve şimdilik gayyûr, sâdık, müttakî ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn-ü niyetleriyle iftihâr ediyorum. Nûrlarla, projektörlerle, semâvî yıldızlarla ezelî bir îmân gibi ma‘nevî

195

toplarla mücehhez olan sefîne-i ma‘neviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb-ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken, müteveccih olduğumuz hilkat-i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihân serveri, âcizlerin senedi Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in ve etbâı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma‘nen her an zarar ve ziyân içinde bir taraftan ıslâh-ı hâl edememiş, hasara uğrayan mukaddes bilgilerin tashîh ve takviyesine muhtâç, diğer taraftan nefsin hücûmuna ma‘rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukābil olmayan cüz’î bir ubûdiyetin saâdet-i ebediyeyi bihakkın te’mîne kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezâsının tahayyülünden an be-an muzmahillim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delîl bir mürşid ve bir şefî‘ olmadıkça, saâdet-i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak Heyhât, hayât-ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyât-ı beşeriye tebeddüle pek müsteiddir.

Azîz Üstâdım, Mademki bizim gibi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hatta kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzûrunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz. Ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne-i kudsiyeden ilaçları bize gösteriyor ve isti‘mâl ediyorsunuz. Lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir an evvel bizi tedâvi edin de, yaralarımız kabuklansın ve kurusun. Ondan sonra esas mühim vazîfelerimizi îfâ etmeye çalışalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken, şifâyı ve delâlet-i âliyelerini zât-ı fâzılânelerinden umarız.

Sefîne-i ma‘neviyenizin i‘lânât müvezzii âciz talebeniz

Zekâî

[177]

[Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır]

Üstâdım,

Beş vakit namazdan sonra, hakk-ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risâle-i Nûr eczâlarına hissiyâtımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde-i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risâle-i Nûr te’sîrâtıyla intibâha gelmişler.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç