BARLA LÂHİKASIMektub 162

181

ziyâdesiyle te’sîr etti, ve sürûr gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta sa‘y ü gayret ve şevki artırıyordu. Şükrümü nasıl îfâ edeceğimi bilmiyordum. Hâlik-ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazîfe-i ubûdiyetim noksân; iki cihân serveri Seyyidü’l-Mürselîn Fahr-i Âlem Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz’e karşı ümmetlik vazîfesinde kusur ve noksânım ziyâde; ve hizmet-i Kur’âniyeye karşı bihakkın sa‘y ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksânım çok olmakla beraber; fakîri siz Üstâdımla beraber bulundurup, hâdim-i Kur’ân kardeşlerle birleştirip, hizmet-i Kur’ândan velev ki bahr-i ummândan bir katre olsun fakîre hisse verilse, kendimi mes‘ûd ve bahtiyar addederim. Hamd ü senâma ve şükrüme hadd ü pâyân göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi hep takdîr ve tahsîn ve tasdîk ediyorlar ve kanâat-i kâmilede bulunuyorlar. Hizmet-i Kur’âna şevk u gayretleri tezâyüd ediyor ve bu kafilede ve dâiredekilere gıbta ediyorlar. Cenâb-ı Hâlık cümle ümmet-i Muhammed’in asm kalblerine ilhâm versin, rûhlarını nûrlandırsın, saâdet-i dâreyn ihsân buyursun. Âmîn

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz, fakîr ve muhtâç

Âsım

[162]

[Babacan Mehmed Ali Bey’in fıkrasıdır]

Ey benim rûh-u canım Üstâdım Efendim,

Size karşı hakkıyla talebelik vazîfesini îfâ edemiyorum ve Risâle-i Nûr’a tam hizmet edemiyorum. Çünki Risâle-i Nûr’la tezâhür eden kuvvet ve kudret, fikir, zekâvet, esrâr ve envârı düşündükçe, tefekkür ettikçe, kendimden geçip bî-hûş kalıyorum. Öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymetdâr cevâhirden bin kat ziyâde kıymetli bulunan Kur’ân-ı Hakîm’in sırlarını ızhâr eden risâlelerden gücüm yettiği kadar istifâdeye çalışacağım. Gündüz derd-i maîşetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını o nûrlarla ışıklandıracağım.

O nûrları yazdıkça kalemim ve kalbim gāyet şirin ve rûhânî bir sevinç hissediyor. Cenâb-ı Hakk’a nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazen o Risâle-i Nûr’un envârına karşı ihtiyârım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı

182

düşündükçe mahzûn ve mükedder bulunuyorum. Bu nûrları bulduktan sonra istikbâlimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, müferrah oluyorum. On beş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahât-ı hayatını ve zevkiyâtını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmîn ve işbâ‘ etmiyordular.

İşte tam o arzuyu tatmîn ve te’mîn edecek gıdayı Risâle-i Nûr’da buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevklerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindanlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ olan Cenâb-ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Saîd isminde bir zâtın vâsıtasıyla esrâr-ı Kur’âniyeyi benim imdâdıma yetiştirdi. Nefs-i emmârenin o beliyyesinden kurtuldum. On beş senedir, o hakîkate giden yolu aramak için çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya âit ziynetleri gördüğümden geri çekildim. Fakat lillâhilhamd, tam bir kapı buldum. Cenâb-ı Hakk beni o kapıya tam hizmetkâr yapıp sebât versin. Bu zulmetler asrında hakāik-i îmâniyenin envârını neşreden Risâle-i Nûr, ne derece parlak olduğunu ve herkese menfaâtli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek sâz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenâb-ı Hakk gözlerimin perdelerini kaldırsın, hakāiki hakkıyla bize göstersin. Âmîn.

Babacan Mehmed Ali

[163]

[Gālib Bey’in fârisî fıkrasıdır]

Kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle yazılmıştır.

كٖیسْتَمْ مَنْ چُویَكٖی عَاجِزُ و بٖی تَابُ و زَبُونْ دِلْ حَزٖینْ سٖینَە پُراٰلَامُ و سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ

اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسٖی پُویَنْدَمْكَسْ نَمٖی بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ

سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرٖیشَانْبُودَمْ نَە یَكٖی یَارِ مُوَافِقْ نَە یَكٖی جَامِ سُكُونْ

رَاهِ بِهْبُودِیِ مَنْ گُمْشُدَە بُودْ اٰنْ بَاٰنْ دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ و رُوزْ فُزُونْ

عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِیِ بِهْبُودَمْ شُدْ هِمَّتِ زُمْرَۀِمَرْدَانِ خُدَا جِلْوَە نُمُونْ

183

چِەنَوَازِشْ كِە: دِلَمْ یَافْتَە دَرْ سَایَهِ پٖیرْشُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْ دَوْلَتُ و لُطْفَشْ مَأْمُونْ

بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِیِ اِقْبَالْ رَسٖیدْ دِلِ بٖیچَارَۀِمَنْ شُدْ زِفُیُوضَشْ مَمْنُونْ

نٖیسْتْ عَجَبْ خَاكِ سِیَهْ لَعْلْ شَوَدْ دَرْ پٖیشْ نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اٖینْ نَە فِسَانَە نَە فُسُونْ

دَرْ زَمٖینْ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلَّایِ خُدَاسْتْ پٖیشِشَانْمَاضِیُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ نُقْطَۀِنُونْ

اٰنْچِەمَاضٖیسْتْ بِخَوانَنْدْ بَدِلْ هَمْچُوكِتَابْ حَالُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ شٖیوَە شَوَدْ كُفُّ و كُمُونْ

دِلِ شَانْ اٰیٖینَۀِاٰیَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ زَانْ سَبَبْ نٖیسَتْ نِهَانْ اَزْدِلِ شَانْ كُنْ فَیَكُونْ

اٰنْچِەدٖیدَنْدُ و بِگُویَنْدْخُدَا اٰمُوزَدْ اٰلَتُ و قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ

هَانْ دَرْ نُسْخَۀِتَوْرَاتْ ثَنَایِ مَحْمُودْ هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسٖیحَا اٰفْزُونْ

وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَە دَرْ اِنْجٖیلَسْتْ اٖینْ چِەبٖینِشْ هَمَە اَزْ وَحْیِ خُدَایِ بٖیچُونْ

بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَایَتْ تُو بٖینٖی اٖینْ رَازْ دَادَە اَزْ خَبَرِ اٰتٖی پَیَامِمَقْرُونْ

خَبَرِ كُلْشَنٖی مٖی دَادْ جَلَالِ رُومٖی شَیْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِی دِهَدْ اَمْرِ یَكُونْ

اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقٖی خَبَرْ مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْكِە زِاَعْدَادِ فُزُونْ

هَرْ یَكٖی گُفْتَەخَبَرْ رَمْزُ و اِشَارَتْ كَرْدَنْدْ پٖیشِیَانْاَزْ پَسِیَانْدَادَە نِشَانِ سَیَكُونْ

بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَۀِكُنْ فَیَكُونْ

بَسْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْ حَالَتِ اٰتِیِ جِهَانْ هَرْ چِەدٖیدَسْتْ بِگُفْتَسْتْبَیَانِ مَسْنُونْ

گُفْتْدَرْ نَظْمِ تَجَلّٰی كِە شَوَمْ حِرْزِ مُرٖیدْ اَزْ شَرُّ و فِتْنَە نِگَهْبَانِمُرٖیدَمْ مَأْمُونْ

كَرْدَە اَزْ فِتْنَۀِجَنْگٖیزُو هُلَاگُواِخْبَارْ بِنْگَرَدْلٖیكْ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بَكُنُونْ

خَبَرِ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ زِ نُطْقَشْ پَیْدَایَافْتَە اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَابِ یَقٖینْ سَرْ فُزُونْ

فِتْنَۀِدَوْرِ كُنُونْ چُونْكِەزِحَدْ اَفُزُونَسْتْ زِ شِرَارِ شَرُّ و فِتْنَە شُدَە جَیْحُونِ هَامُونْ

اَهْلِ دَانِشْ هَمَە سَرْ جَیْبِ قَبَا مٖیكَرْدَنْدْ عَرْصَۀِدٖینْ زِمَرْدَانْ شُدَە خَالٖی مَشْحُونْ

دٖیدَۀِدَهْرْ نَدٖیدَسْتْ بَدٖینْ دَغْدَغَە هٖیچْ مٖی رَوَدْ رُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَە تَشْنَە نُمُونْ

دَرْ هَمَە هٖیچْعَصْرْ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ نَبُودْ اَكْثَرِ خَلْقْ شُدَە حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ

184

مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبْ اٖیجَادِ فِتَنْ مٖی كَرْدَنْدْ زَهْرِ خَنْدَە نَكُنَدْ بَلْكِە بِگِرْیَدْمَجْنُونْ

بَرْ بَدٖینْ فِتْنَهُ و شَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعٖیدْ جَبْهَە بِگِرِفْتْخُوشَا مَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ

تٖیغِ سَرْتٖیزْ شُدَە دَرْ كَفِ اُو چُونْكِەقَلَمْ كِلْكِ اُو زُمْرَۀِاِلْحَادْ هَمَە كَرْدَە زَبُونْ

هَیْبَتِ دٖینْ زِگُفْتَارِخُوشَشْ پَیْدَاشُدْهَرْكِە اٖینْ نُورْ نَبٖینَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشْ دُونْ

كِلْكِ اُسْتَادْ زِ لَدُنْ بَسْطِ حَقَائِقْ مٖیكَرْدْ تَا اَبَدْ اَزْ فَیْضْ عَیَانَشْ هَمَە جَانْ نُورِ عُیُونْ

لَاتَخَفْ قُلْهُ بِفَرْمُودْ مَگَرْحَضْرَتِ غَوْثْ دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اُسْتَادْ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ

حَبَّذَا رَمْزِكِە كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ نِعْمَ ذَا نُطْقِ كِە كَرْدَسْتْ سَعٖیدْ سَعْدِ نُمُونْ

اٰنْ كِە دٖیدَسْتْ پَسَنْدَسْتْبَیَانْ مٖی كَرْدَسْتْ حَقْ پَسَنْدَسْتْشَوَدْ نَشْئَۀِفَیْضَشْ اَفْزُونْ

بَعْدَ زٖینْ غَالِبِ بٖیچَارَەدُعَا مٖی گُویٖیمْبَادْ رَاضٖی زِسَعٖیدْ ذَاتِ خُدَایِ بٖیچُونْ

هِمَّتَشْ عَالٖی و فَیْضَشْ هَمَە اَعْلَا بَادَا بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَۀِغَیْرِ مَمْنُونْ

تَا فَلَكْ دَائِرُ و اٖینْ اَرْضِ هَمٖی شُدْ سَائِرْ عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ الْاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُیُونْ

Gālib

[164]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Bu fakîr talebenize teselli veren mektûbunuzu aldım ve ba‘de’t-takbîl okudum. Rûhumda hâsıl olan ma‘nevî yaraların ızdırablarıyla çok müteellim oluyordum. Her şeyden ziyâde hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla i‘tinâ ettiğiniz şeâir-i dîniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek size koşan talebelerinize sed çekmek sûretiyle yapılan denâete rûhum sabredemiyordu. Bir an evvel Hâlikıma ulaşmak isteyen rûhumda, azîm bir galeyân hissediyordum. Diğer taraftan sizden de ma‘lûmât alamadığım için, ızdırabların altında fevkalhad eziliyordum. Zâlimlerin kahrı için dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmekle teselli bulmak istiyorken, işte bu mektûbunuz, kazâ ve kadere râzı olmak sûretiyle teselli ihsân ediyordu. Ben de سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyerek kahır talebinde bulunmayı bırakıyorum.

185

Ey sevgili ve müşfik Üstâdım,

Her an duânıza muhtâç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, bir parça istirâhat ediyorum. Fakat Üstâdım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ızdırabım, ye’sim birden bine çıkıyor. Rûhum feverân ediyor. Yine Cenâb-ı Hakk hesabına, itâat etmek istemiyor.

Azîz Üstâdım,

Âlem-i İslâm’a inen o azîm darbeler, âlem-i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isâbet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî ruhunuz, âlî hamiyetiniz, hadden efzûn sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayırla duâ etmek oluyor.

Talebeniz Ahmed Husrev

[165]

[Babacan Mehmed Ali Bey’in fıkrasıdır]

Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibrîl-i Emîn as vâsıtasıyla, Âhirzaman Nebîsi Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderilen ve bugüne kadar devam eden Kur’ân-ı Hakîm’i hakîkatiyle ve hak sözler ile, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızâsı için gece ve gündüz duâ eden, hakîkî Üstâdım Saîd’den bir muhabbetnâme aldım ki, o da Üstâdım Efendimin mektûbudur.

Ciddî ve samîmî dostumuz ve kardeşimiz bulunan Âsım Bey’e vardığımda müjdeledi. Beş dakîka kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emânetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilmedik. Bildiğim şu kadar. Yalnız ayrılırken, çok şükür Cenâb-ı Allâh’a, böyle envâr-ı Kur’âniyeyi neşreden bir üstâdımız varken, hiç bir vakit saadetimizden mahrûm kalmayız diye bildik.

Babacan

186

[166]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede fedâkâr arkadaşlarım Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü Efendiler,

Kardeşlerim, bu Ramazân-ı Şerîf’de size, âlem-i nûrdan bahisler açmak arzuları var idi. Maattesüf bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbûr ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân-ı kāl ve hâl ile de merâklı, endişeli bir tarzda benden istîzâh ediyorlar. Onları ve sizleri merâktan kurtarmak için, o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.

Birinci kısmı: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb-ı Hakk inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet, cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzûmsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi, rahmet görünüyor. Ehl-i dünyâya karşı vechi, cehennemin lüzûmunu gösteriyor. Filhakîka bu Ramazân-ı Şerîf’de hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı A‘zam’ın ks dediği gibi, inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan, çok cihetlerle hakkımızda lemeât-ı rahmet göründü.

İkincisi: Bu Ramazân-ı Şerîf’de acz u zaaf ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazân-ı Şerîf’de şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, dergâh-ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu, şiddetli oluyor. Resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerin ibâdetlerinin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbîh ve zikri bütün ma‘nâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir.

[Hâşiye]

Saîdü’n-Nûrsî

187

[167]

[Zekâî’nin fıkrasıdır]

Azîz ve sevgili Üstâdım,

Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektûb yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dâirede vazîfenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazîfelerim geri kalıyor. Bu cihetle teessürüm kâfî gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı ve elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstâdım yılanların hücûmuna ma‘rûz kalmış.

Âh, Üstâdım Vakit vakit tehâcümlerine, taarruzlarına ma‘rûz kaldığımız bu menhûs hâinlerin zulmünden ne zaman âzâde kalacağız? Bu mülhid mütecâvizler, haddini tecâvüz etmeye başladılar. Artık tecâvüzün bu derecesi fazladır. Bu i‘tibârla, muazzam bir bârika-i hakîkatin zuhûru yaklaştığı îmân ve i‘tikādı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahrîbât ve istibdâd haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. Büyük felâketler, güler yüzlü intibâhlar doğurur derler ki, pek musîb bir söz. Herhangi bir hükûmet zulmü ve istibdâdı artırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahrîbât fazlalaştı. İnşâallâh, mazlum ve ma‘sûm ehl-i îmânın yüzü gülecek. Parlak bir hakîkat güneşi tulû‘ edecek.

Azîz Üstâdım, nâkıs kalemim, âciz lisânım, hissiyâtıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim azîz îmânın aşkıyla çarpıyor. Hamd olsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve îmândan irsen intikāl etmiş bir mayadır.

Sevgili Üstâdım, öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecbûriyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurûr aramıyorum. Menhûs ve mülevves ellerin temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hâl değil midir? Tahrîbâtın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti ma‘nevî ilaçlarla tedâvi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere mukābele etmek, acaba zavâllı bir milletin sürüklendiği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezâhim ve meşâkk-ı hayatın ind-i İlâhîde makbûliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek, bu fikir, fakîrin hayli düşüncesi netîcesi bulabildiğim bir hakîkat

188

Sevgili Üstâdım, şu günleri düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivâyetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyânı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünûn getirecek.

Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahrîbât ve her âfâtın önünü almak için gece gündüz çalışınız, kendinizi tehlikeye atın da, acı acı tahkîrâta ma‘rûz kalın Hayır, azîz Üstâdım, hayır Yüce dâhî, hayır Sizin nasîbiniz bu değil. Size verilecek mükâfât bu olamaz. Bu hâletler, olsa olsa üç beş dinsizin ve bir takım cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek çok mükâfâtlara mazhariyetler kesb ediyorsunuz. Siz aslâ ve kat‘â müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyâne ve zâlimâne olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan ma‘nevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, nâ-mütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zayıf, pür-kusûr, kemter bîçâreler için de, müebbed bir istirâhat ve saâdet yatağını hazırlayın.

Zekâî

[168]

[Yine Zekâî’nin fıkrasıdır]

Kalbim derin bir ihtiyâç ve iştiyâk içinde, şu mübârek günlerde, Üstâdımın ziyâretini arzu ediyor. Nasıl ki yaz günlerinin sıcak demlerinde bilumûm nebâtât, yağmura ihtiyâç hissederse, Zekâî de Üstâdımın nasihatlerine ve telkînlerine öylece müştâk ve muhtâçtır.

Üstâdım, eyyâm-ı mübâreke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi ma‘nevî yaralarından mecrûh bîçâreler, böyle mübârek günlerde, elbette kusurlarının affını ve meşrû‘ emellerinin husûlünü, Hallâk-ı Âlem’den temennî ve niyâz etmişlerdir. Cenâb-ı Allâh, mâh-ı gufrânın kudsiyeti hürmetine, kusurlarımızı aff u mağfiret etsin. Âmîn.

Sevgili Üstâdım, bu def‘a üç gün izinle Atabey’e gidip, ebeveynimi ve âhiret kardeşlerimizi ziyâret ettim. Âh, Üstâdım, bazı zâhirî hâdisât insanı çok düşündürüyor. Gayr-i ihtiyârî, rûhu garîb ve rikkatle karışık bir ızdırâba düşürüyor. Bu ânlarda, hayâtın kararsızlıklarından mütevellid yeis, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç