
SAYFA 175
Kerâmet-i Gavsiye’yi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahsedişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazân Hâşiye bir an evvel bu isyankârların, kadir-nâşinâsların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaz‘iyette, sür‘atle elimizden gitmektedir. İmam Ömer Efendi geçen sene, Ramazân’ın Hikmetleri eserinin Ramazân ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazân’ın birinci Cum‘a hutbesinden, ben de hazır olduğum hâlde yüzlerce cemâate, bu nûrlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu anda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta‘rîf edemeyeceğim اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Hulûsî
[156]
[Kalemi kerâmetli Mes‘ud’un bir fıkrasıdır]
Âlîcenâb ve fazîlet-mend Üstâd-ı muhteremim Efendim Hazretleri,
Tulûât olmadıkça, siz Üstâdıma mektûb yazmaya muktedir olamıyorum. Çünki başlıca âmâlim nûrların ikmâli olduğundan ve yazdığım esnâda bir an evvel bitirmek emeliyle serî‘ bir sûrette yazdığım için, o nûrlardan almış olduğum feyzî etraflıca anlatamayacağım için, mektûb yazmaya cür’et edemiyorum.
Husrev Efendi’nin nezdinizden mufârakati günü, bendeniz ziyârete geliyordum. Bedre’nin civârında birbirimize tesâdüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca, esbâbının neden münbais olduğunu sordum. Netîceyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me’yûsiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessüründen şiddetle darabâtı teskîn için, nûrları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, sâat on buçuğa kadar yazı ile iştigāl ettim. Sahuru yedikten sonra me’yûsâne ve mükedderâne yattım. Rüyada gördüm ki, zât-ı âlînizle birlikte Medîne-i Münevvere’ye gitmişiz. Harem-i Şerîf’in kapısından girince, Makber-i Saadet önümüzde görünüyordu. Makber-i Saadet’in içinde Peygamberimiz Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Bâbü’s-Selâm’a doğru müteveccih idiler. Ben der‘akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım
SAYFA 176
arkanızda olarak vardık. İmamın namazdan fâriğ olduğunda nasıl yüzünü cemâate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât-ı Risâlet dönmüşler, diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât-ı âlîniz hemen bir adım mesâfeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ve ben de sizin arkanızda diz çöktüm oturdum. Siz Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli vech-i saadete nazar ettiğimde, alnı ve vech-i mübâreki güneş gibi gāyet parlak ve sâir aksâmı buğday rengi, re’ye’l-ayn müşâhede ettim. O esnâda mükâlemenizin neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsîrini Üstâd-ı ekremime havâle ediyorum. Yalnız kāsır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskîn edebildim. Üstâdım, şu zâlimlerin İslâmiyet’e karşı tecâvüzlerini, kendi merciine ve şerîat sâhibine şikâyet etti.
Mes‘ûd
[157]
[Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır]
Ey sevgili Üstâdımız, ey nûrların mazharı ve nâşiri,
Cenâb-ı Hakk, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki dalâlete giden rûhlar, senin neşrettiğin nûrlarla kurtulsun. Cenâb-ı Hakk’a gece ve gündüz secde-i şükrân etsek, bu ni‘metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstâdım, ben ümmîyim. Sâir kardeşlerim gibi ma‘lûmâtlı değilim ki, Risâle-i Nûr’a karşı hissiyâtımı dilim ile ifade edeyim. Fakat, inşâallâh, sadâkatta ve muhabbette ve irtibât-ı rûhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifâde-i merâm edemeyen dilime bedel, uyku âleminde rûhumun diliyle, mâhiyetini anlamadığım ve size karşı merbûtiyetime delâlet eden bir-iki vâkıayı arz edeceğim.
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticâret için iki günlük mesâfede olan bir köye gitmiştim. O esnâda dünyanın iç yüzü bana göründü. Hem fânî, hem zindan hükmünde olduğundan, bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâkî bir âleme yol gösterecek bir üstâd, Cenâb-ı Hakk’dan istedim. Ve dedim ki: Öyle bir üstâda rast gelsem, söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım.
SAYFA 177
İşte ben bu hâlde ve bu niyâzda iken, o gece rüyamda gāyet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde, gāyet güzel, dünyada misli bulunmaz ziynetli bir at üstünde, siz Üstâdımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnâda uyandım, şehâdet getirdim. Şükrettim ki, istediğim üstâdı bulacağım. İki ay sonra ziyâretinize geldim.
İkinci Vâkıa: Rüyada, bir şehirde gāyet kesretli asker ve cebhâne görüyorum. Biz de güyâ o askerlerdeniz. Dedim: Yâ Rabbi, bu askerlerin kumandanı kimdir? Niyâz ettiğim vakit, karşımızda yüksek bir saray zuhûr etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı ta‘kîb ettim. Baktım, şu‘belere ayrılıyor. Devam ettim, tâ menbaına kadar gittim. O askerlerin kumandanı ve o suların sâhibini buldum. Yani Üstâdımızı, iki adamla yanında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım, namaza dâhil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehâdetiyle uyandım. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim, Üstâdımızı bize gösterdi. Hizmetkâr ve talebeniz
Mustafâ
[158]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Birinci ve İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir hâlde idiler. Kezâ istinsâh ettim. Kalbime geldi ki, Acaba şu İslâm ve îmân hucceti olan Sözler’de bu sırr-ı tevâfuk var mı? diye baktım, gördüm ki, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی dedim. Anladım ki, risâlelerde umûmiyetle bir kitle-i i‘câz ve Şems-i Sermedî’nin sönmez bir ziyâ-yı hakîkati görünüyor. Nasıl ki Kur’ân-ı Hakîm bütün dünyaya ve ins ve cinne bin küsûr senedir nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü kıyâmete kadar bâkîdir. Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in müfessiri olan Risâle-i Nûr ve eczâları, bu zulümâtlı perdelerin altından kendilerini gösterip neşr-i envâr ettikleri gibi, inşâallâh bir zaman olacak, bu zulümât perdelerini yırtarak bütün dünyaya hitâb edip, Kur’ân'ın mu‘cize-i bâhiresini isbat edecektir. Cenâb-ı Hakk ilâ yevmi’l-kıyâm neşr-i envâra hizmet eden hâdimlerinin teksîrini ihsân buyursun.
Hâfız Alî
SAYFA 178
[159]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Otuz Birinci Mektub’un Dördüncü Lem‘ası olan Minhacü’s-Sünne, elhak çok kıymetdâr ve emsâli bulunmayan bir risâle-i şerîfedir. Takdîr ve tahsîne bihakkilyakîn, medh ü senâya şâyeste olup, ne kadar medhedilse yine azdır. Her gören ve her okuyan ve dinleyen bir meftûn oluyor. Hatta meşrebce Alevîlik, Sünnîlik cihetinde müfrit olanlar bile, son derece takdîr etmektedirler. Müfrit meşreblerin birbirine karşı adamları dahi, hiç bir i‘tirâz edemeyip münâkaşa kapısı açamıyorlar
Âsım
[160]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Muhyiddîn-i Arabî rh Hazretlerinin meşrebini îzâh edip noksâniyetini beyân eden nûrlu beyânâtınızdan çok istifâde ettim. O mes’eleye âit evvelki dersinizden anlayamadığım cümleler ve karanlık noktalar, bu def‘a başka bir tarza çevrilerek karşıma çıktığını hissettim. Ve güzel yüzlü hakîkatlerini görmeye başladım. Elhak, pek çok tefeyyüz ettim. Kardeşim Re’fet Bey’le beraber okuduk. Üstâdımıza minnetdârâne teşekkürler ettik. Cenâb-ı Hakk, size lâyık olduğunuz ecr-i kesîri ihsân etsin. Âmîn.
Ahmed Husrev
[161]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Üstâdım Efendim,
Her def‘a olduğu gibi, bu kerre de nâ-müstehak olduğum hâlde, hakk-ı fakîrânemde lütuf ve ibzâl buyurulan iltifâtât-ı bî-nihâye bu fakîri mest ediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri’nin lütuf ve kerem ve ihsânına hamd ve şükür ve senâ ederek risâle-i şerîfelere sarılarak, lezzet alıp ve siz Üstâdımı dâimâ karşımda
SAYFA 179
ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr-i sürûra dalıp gidiyorum. Ve bu hâlin devam ve tezyîdini eltâf ve inâyet-i Sübhâniyeden niyâz ediyorum. Nasıl etmeyeyim yâ Hazret? Fakîre bunca iltifâttan başka, hele bu def‘aki lütufnâmelerinin başında, bir çok tavsîften sonra Hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşım ve tarîk-i hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşım kelimât-ı latîfesi, cihan-kıymet kelâmlarınız, benim gibi fakîr, hakîr, muhtâç bir kardeşinize karşı ibzâl ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha en doğrusu Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylânî ks Hazretlerinin teveccüh, duâ, himâye ve muhâfazası olduğuna nasıl îmân etmeyeyim? Nasıl ki, bu def‘a Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârât-ı gaybiyesi risâle-i şerîfesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs-ı A‘zam ks, a‘zam-ı aktâb olduğunu bilir ve kalben tasdîk eder ve ziyâde muhabbet etmekte iken, bu def‘a bu kanâat, bu muhabbet tasdîkimi kat-ender-kat ziyâdeleştirdi ve takviye etti. Ve Hazret-i Şeyh’e karşı îmân ve muhabbetimi habl-i metîn ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu kerâmet ve ihbâr-ı gaybîyesi ki, hakîkat fışkıran ve rûha hayat bahşeden sözleri söyleyen, haber veren öyle bir sâhib-i menba‘-ı kerâmât ve hakîkat olan Hazret-i Gavs-ı A‘zam ks, Üstâdımın Üstâdıdır.
İşte bu keyfiyet, Üstâdıma olan incizâb, merbûtiyet ve teslîmiyeti bir kat daha tarsîn etti ve yıkılmaz, tahrîb edilmez bir kal‘a hükmünü aldırdı. Mâdem bu fakîr, bu muhkem kal‘adayım, hâriçten ve hiç kimseden pervâm yok. Ve hâricin taarruz ve kıyâmına da mukābil taarruz ve hücûmlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütuf ve inâyet-i Bârî ile, Gavs-ı A‘zam’ın ks teveccüh ve duâsıyla siz Üstâdıma kavuştum.
هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bârî Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nden diler ve niyâz eylerim ki, âhir ömrüme kadar bu yolda hatve-endâz olayım. Ve buyurulduğu gibi Sıddîk, fedâkâr, hakîkî âhiret kardeşiniz ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşınız ve tarîk-i hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşınız olmaya bihakkın kesb-i istihkāk ve liyâkat edeyim. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Yâ Üstâd-ıEkremim,
Size, yani Risâle-i Nûr’a hüsn-ü zan ve daha doğrusu ta‘zîm, tekrîm, hürmet, samîmiyet, muhabbet ve teslîmiyetin binde birini takdîm edemiyorum. Âciz kalemim ve lisânım, hissiyât ve rûhumun tercümanı olamıyor.
SAYFA 180
Rûhumun siz Üstâdıma karşı incizâb ve mahbûbiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise de, doksan beşi neşr-i envâr-ı hakîkat ve dellâllığında bulunduğunuz Kur’ân-ı Hakîm şerefine ta‘zîm ve tekrîmdir. Öyle kanâat ve îmânım vardır ki, sizin böyle nûr ve hakîkat fışkıran sözleriniz, Kur’ân-ı Hakîm’den muktebes ve tefsîridir. Takdîr ve tahsîn, medh ü sitâyişi etmeyen ve muhabbet ve merbûtiyet beslemeyen insan, insan değildir. ve daha doğrusu merdûd-u İlâhî ve Peygamberi olanlardır. Cenâb-ı Hâlik-ı Lemyezel Hazretleri bu gibileri de tarîk-i hakta nasîbdâr etsin.
اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ
Sevgili Üstâdım, hemşîrenizin hastalığının had devresi geçmiş, evvelce de arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcûddur. Henüz yataktan kalkmadı. Kuvvet ve iktidârı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücûdu titremekte ve ara sıra ârızaya ma‘rûz kalmaktadır. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّە, çok şükür Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremine ve bugününe. Mâzînin sıkıntı ve elemi geçti. Hâl-i hâzırına şükür ve istikbâle tevekkülle meşguldür. Ve siz Üstâdıma duâlar ediyor, diyor ki: Şu nûr ve hakîkat-i Kur’âniye risâle-i şerîfeleri imdâdıma yetişti. Hele Otuz Birinci Mektub’un İkinci Lem‘asındaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkûr risâle-i şerîfeyi evvel âhir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakîre okutmuş ve Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ etmiş ve diğer Üçüncü Lem‘a’yı ve sâir risâle-i şerîfeleri okutup dinlemekte ve göz yaşları dökmektedir
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.
Bunlar ve diğer risâle-i şerîfeler hakîkat fışkıran, nûrlar saçan birer menba‘-ı feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl-i dalâlet ve bid‘aların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şenî‘lerini bile îmâna getireceğine kanâatim var. Yeter ki ruhuna nüfûz edebilsin.
Çok şükür, sevgili Üstâdımızın sâyesinde ve teveccüh ve duâsıyla bu nûrlardan mütenevvir ve mütena'im oluyoruz. Hele Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylânî ks Hazretlerinin kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini hemşîreniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelîsi hastalığa tutulduğu vakit, o hâlinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarına tutunup, Yâ Abdülkādir-i Geylânî, Yâ Üveyse'l-Karanî, meded diye bağırıp sallanıyordu. Bu def‘a da kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini mufassal sûrette görmeye ve dinlemeye muvaffak oldu. Bu risâle-i şerîfe, fakire de
SAYFA 181
ziyâdesiyle te’sîr etti, ve sürûr gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta sa‘y ü gayret ve şevki artırıyordu. Şükrümü nasıl îfâ edeceğimi bilmiyordum. Hâlik-ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazîfe-i ubûdiyetim noksân; iki cihân serveri Seyyidü’l-Mürselîn Fahr-i Âlem Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz’e karşı ümmetlik vazîfesinde kusur ve noksânım ziyâde; ve hizmet-i Kur’âniyeye karşı bihakkın sa‘y ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksânım çok olmakla beraber; fakîri siz Üstâdımla beraber bulundurup, hâdim-i Kur’ân kardeşlerle birleştirip, hizmet-i Kur’ândan velev ki bahr-i ummândan bir katre olsun fakîre hisse verilse, kendimi mes‘ûd ve bahtiyar addederim. Hamd ü senâma ve şükrüme hadd ü pâyân göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi hep takdîr ve tahsîn ve tasdîk ediyorlar ve kanâat-i kâmilede bulunuyorlar. Hizmet-i Kur’âna şevk u gayretleri tezâyüd ediyor ve bu kafilede ve dâiredekilere gıbta ediyorlar. Cenâb-ı Hâlık cümle ümmet-i Muhammed’in asm kalblerine ilhâm versin, rûhlarını nûrlandırsın, saâdet-i dâreyn ihsân buyursun. Âmîn
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz, fakîr ve muhtâç
Âsım
[162]
[Babacan Mehmed Ali Bey’in fıkrasıdır]
Ey benim rûh-u canım Üstâdım Efendim,
Size karşı hakkıyla talebelik vazîfesini îfâ edemiyorum ve Risâle-i Nûr’a tam hizmet edemiyorum. Çünki Risâle-i Nûr’la tezâhür eden kuvvet ve kudret, fikir, zekâvet, esrâr ve envârı düşündükçe, tefekkür ettikçe, kendimden geçip bî-hûş kalıyorum. Öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymetdâr cevâhirden bin kat ziyâde kıymetli bulunan Kur’ân-ı Hakîm’in sırlarını ızhâr eden risâlelerden gücüm yettiği kadar istifâdeye çalışacağım. Gündüz derd-i maîşetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını o nûrlarla ışıklandıracağım.
O nûrları yazdıkça kalemim ve kalbim gāyet şirin ve rûhânî bir sevinç hissediyor. Cenâb-ı Hakk’a nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazen o Risâle-i Nûr’un envârına karşı ihtiyârım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı
SAYFA 182
düşündükçe mahzûn ve mükedder bulunuyorum. Bu nûrları bulduktan sonra istikbâlimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, müferrah oluyorum. On beş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahât-ı hayatını ve zevkiyâtını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmîn ve işbâ‘ etmiyordular.
İşte tam o arzuyu tatmîn ve te’mîn edecek gıdayı Risâle-i Nûr’da buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevklerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindanlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ olan Cenâb-ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Saîd isminde bir zâtın vâsıtasıyla esrâr-ı Kur’âniyeyi benim imdâdıma yetiştirdi. Nefs-i emmârenin o beliyyesinden kurtuldum. On beş senedir, o hakîkate giden yolu aramak için çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya âit ziynetleri gördüğümden geri çekildim. Fakat lillâhilhamd, tam bir kapı buldum. Cenâb-ı Hakk beni o kapıya tam hizmetkâr yapıp sebât versin. Bu zulmetler asrında hakāik-i îmâniyenin envârını neşreden Risâle-i Nûr, ne derece parlak olduğunu ve herkese menfaâtli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek sâz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenâb-ı Hakk gözlerimin perdelerini kaldırsın, hakāiki hakkıyla bize göstersin. Âmîn.
Babacan Mehmed Ali
[163]
[Gālib Bey’in fârisî fıkrasıdır]
Kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle yazılmıştır.
كٖیسْتَمْ مَنْ چُویَكٖی عَاجِزُ و بٖی تَابُ و زَبُونْ دِلْ حَزٖینْ سٖینَە پُراٰلَامُ و سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ
اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسٖی پُویَنْدَمْكَسْ نَمٖی بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ
سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرٖیشَانْبُودَمْ نَە یَكٖی یَارِ مُوَافِقْ نَە یَكٖی جَامِ سُكُونْ
رَاهِ بِهْبُودِیِ مَنْ گُمْشُدَە بُودْ اٰنْ بَاٰنْ دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ و رُوزْ فُزُونْ
عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِیِ بِهْبُودَمْ شُدْ هِمَّتِ زُمْرَۀِمَرْدَانِ خُدَا جِلْوَە نُمُونْ
SAYFA 183
چِەنَوَازِشْ كِە: دِلَمْ یَافْتَە دَرْ سَایَهِ پٖیرْشُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْ دَوْلَتُ و لُطْفَشْ مَأْمُونْ
بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِیِ اِقْبَالْ رَسٖیدْ دِلِ بٖیچَارَۀِمَنْ شُدْ زِفُیُوضَشْ مَمْنُونْ
نٖیسْتْ عَجَبْ خَاكِ سِیَهْ لَعْلْ شَوَدْ دَرْ پٖیشْ نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اٖینْ نَە فِسَانَە نَە فُسُونْ
دَرْ زَمٖینْ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلَّایِ خُدَاسْتْ پٖیشِشَانْمَاضِیُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ نُقْطَۀِنُونْ
اٰنْچِەمَاضٖیسْتْ بِخَوانَنْدْ بَدِلْ هَمْچُوكِتَابْ حَالُ و اٰتٖی هَمَە یَكْ شٖیوَە شَوَدْ كُفُّ و كُمُونْ
دِلِ شَانْ اٰیٖینَۀِاٰیَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ زَانْ سَبَبْ نٖیسَتْ نِهَانْ اَزْدِلِ شَانْ كُنْ فَیَكُونْ
اٰنْچِەدٖیدَنْدُ و بِگُویَنْدْخُدَا اٰمُوزَدْ اٰلَتُ و قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ
هَانْ دَرْ نُسْخَۀِتَوْرَاتْ ثَنَایِ مَحْمُودْ هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسٖیحَا اٰفْزُونْ
وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَە دَرْ اِنْجٖیلَسْتْ اٖینْ چِەبٖینِشْ هَمَە اَزْ وَحْیِ خُدَایِ بٖیچُونْ
بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَایَتْ تُو بٖینٖی اٖینْ رَازْ دَادَە اَزْ خَبَرِ اٰتٖی پَیَامِمَقْرُونْ
خَبَرِ كُلْشَنٖی مٖی دَادْ جَلَالِ رُومٖی شَیْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِی دِهَدْ اَمْرِ یَكُونْ
اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقٖی خَبَرْ مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْكِە زِاَعْدَادِ فُزُونْ
هَرْ یَكٖی گُفْتَەخَبَرْ رَمْزُ و اِشَارَتْ كَرْدَنْدْ پٖیشِیَانْاَزْ پَسِیَانْدَادَە نِشَانِ سَیَكُونْ
بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَۀِكُنْ فَیَكُونْ
بَسْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْ حَالَتِ اٰتِیِ جِهَانْ هَرْ چِەدٖیدَسْتْ بِگُفْتَسْتْبَیَانِ مَسْنُونْ
گُفْتْدَرْ نَظْمِ تَجَلّٰی كِە شَوَمْ حِرْزِ مُرٖیدْ اَزْ شَرُّ و فِتْنَە نِگَهْبَانِمُرٖیدَمْ مَأْمُونْ
كَرْدَە اَزْ فِتْنَۀِجَنْگٖیزُو هُلَاگُواِخْبَارْ بِنْگَرَدْلٖیكْ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بَكُنُونْ
خَبَرِ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ زِ نُطْقَشْ پَیْدَایَافْتَە اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَابِ یَقٖینْ سَرْ فُزُونْ
فِتْنَۀِدَوْرِ كُنُونْ چُونْكِەزِحَدْ اَفُزُونَسْتْ زِ شِرَارِ شَرُّ و فِتْنَە شُدَە جَیْحُونِ هَامُونْ
اَهْلِ دَانِشْ هَمَە سَرْ جَیْبِ قَبَا مٖیكَرْدَنْدْ عَرْصَۀِدٖینْ زِمَرْدَانْ شُدَە خَالٖی مَشْحُونْ
دٖیدَۀِدَهْرْ نَدٖیدَسْتْ بَدٖینْ دَغْدَغَە هٖیچْ مٖی رَوَدْ رُودِ فِرَاتْ خَلْقِ هَمَە تَشْنَە نُمُونْ
دَرْ هَمَە هٖیچْعَصْرْ فِتْنَۀِاٖینْ دَوْرْ نَبُودْ اَكْثَرِ خَلْقْ شُدَە حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ
SAYFA 184
مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبْ اٖیجَادِ فِتَنْ مٖی كَرْدَنْدْ زَهْرِ خَنْدَە نَكُنَدْ بَلْكِە بِگِرْیَدْمَجْنُونْ
بَرْ بَدٖینْ فِتْنَهُ و شَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعٖیدْ جَبْهَە بِگِرِفْتْخُوشَا مَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ
تٖیغِ سَرْتٖیزْ شُدَە دَرْ كَفِ اُو چُونْكِەقَلَمْ كِلْكِ اُو زُمْرَۀِاِلْحَادْ هَمَە كَرْدَە زَبُونْ
هَیْبَتِ دٖینْ زِگُفْتَارِخُوشَشْ پَیْدَاشُدْهَرْكِە اٖینْ نُورْ نَبٖینَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشْ دُونْ
كِلْكِ اُسْتَادْ زِ لَدُنْ بَسْطِ حَقَائِقْ مٖیكَرْدْ تَا اَبَدْ اَزْ فَیْضْ عَیَانَشْ هَمَە جَانْ نُورِ عُیُونْ
لَاتَخَفْ قُلْهُ بِفَرْمُودْ مَگَرْحَضْرَتِ غَوْثْ دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اُسْتَادْ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ
حَبَّذَا رَمْزِكِە كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ نِعْمَ ذَا نُطْقِ كِە كَرْدَسْتْ سَعٖیدْ سَعْدِ نُمُونْ
اٰنْ كِە دٖیدَسْتْ پَسَنْدَسْتْبَیَانْ مٖی كَرْدَسْتْ حَقْ پَسَنْدَسْتْشَوَدْ نَشْئَۀِفَیْضَشْ اَفْزُونْ
بَعْدَ زٖینْ غَالِبِ بٖیچَارَەدُعَا مٖی گُویٖیمْبَادْ رَاضٖی زِسَعٖیدْ ذَاتِ خُدَایِ بٖیچُونْ
هِمَّتَشْ عَالٖی و فَیْضَشْ هَمَە اَعْلَا بَادَا بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَۀِغَیْرِ مَمْنُونْ
تَا فَلَكْ دَائِرُ و اٖینْ اَرْضِ هَمٖی شُدْ سَائِرْ عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ الْاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُیُونْ
Gālib
[164]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Bu fakîr talebenize teselli veren mektûbunuzu aldım ve ba‘de’t-takbîl okudum. Rûhumda hâsıl olan ma‘nevî yaraların ızdırablarıyla çok müteellim oluyordum. Her şeyden ziyâde hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla i‘tinâ ettiğiniz şeâir-i dîniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek size koşan talebelerinize sed çekmek sûretiyle yapılan denâete rûhum sabredemiyordu. Bir an evvel Hâlikıma ulaşmak isteyen rûhumda, azîm bir galeyân hissediyordum. Diğer taraftan sizden de ma‘lûmât alamadığım için, ızdırabların altında fevkalhad eziliyordum. Zâlimlerin kahrı için dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmekle teselli bulmak istiyorken, işte bu mektûbunuz, kazâ ve kadere râzı olmak sûretiyle teselli ihsân ediyordu. Ben de سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyerek kahır talebinde bulunmayı bırakıyorum.
SAYFA 185
Ey sevgili ve müşfik Üstâdım,
Her an duânıza muhtâç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, bir parça istirâhat ediyorum. Fakat Üstâdım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ızdırabım, ye’sim birden bine çıkıyor. Rûhum feverân ediyor. Yine Cenâb-ı Hakk hesabına, itâat etmek istemiyor.
Azîz Üstâdım,
Âlem-i İslâm’a inen o azîm darbeler, âlem-i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isâbet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî ruhunuz, âlî hamiyetiniz, hadden efzûn sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayırla duâ etmek oluyor.
Talebeniz Ahmed Husrev
[165]
[Babacan Mehmed Ali Bey’in fıkrasıdır]
Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibrîl-i Emîn as vâsıtasıyla, Âhirzaman Nebîsi Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderilen ve bugüne kadar devam eden Kur’ân-ı Hakîm’i hakîkatiyle ve hak sözler ile, Hakkın yaratmış olduğu kullarına tercümanlık eden ve Hakkın rızâsı için gece ve gündüz duâ eden, hakîkî Üstâdım Saîd’den bir muhabbetnâme aldım ki, o da Üstâdım Efendimin mektûbudur.
Ciddî ve samîmî dostumuz ve kardeşimiz bulunan Âsım Bey’e vardığımda müjdeledi. Beş dakîka kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emânetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilmedik. Bildiğim şu kadar. Yalnız ayrılırken, çok şükür Cenâb-ı Allâh’a, böyle envâr-ı Kur’âniyeyi neşreden bir üstâdımız varken, hiç bir vakit saadetimizden mahrûm kalmayız diye bildik.
Babacan
SAYFA 186
[166]
[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede fedâkâr arkadaşlarım Sabrî, Hâfız Alî, Husrev, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü Efendiler,
Kardeşlerim, bu Ramazân-ı Şerîf’de size, âlem-i nûrdan bahisler açmak arzuları var idi. Maattesüf bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbûr ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân-ı kāl ve hâl ile de merâklı, endişeli bir tarzda benden istîzâh ediyorlar. Onları ve sizleri merâktan kurtarmak için, o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.
Birinci kısmı: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb-ı Hakk inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet, cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzûmsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi, rahmet görünüyor. Ehl-i dünyâya karşı vechi, cehennemin lüzûmunu gösteriyor. Filhakîka bu Ramazân-ı Şerîf’de hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı A‘zam’ın ks dediği gibi, inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan, çok cihetlerle hakkımızda lemeât-ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazân-ı Şerîf’de acz u zaaf ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazân-ı Şerîf’de şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, dergâh-ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu, şiddetli oluyor. Resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerin ibâdetlerinin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbîh ve zikri bütün ma‘nâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir.
[Hâşiye]
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 187
[167]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz ve sevgili Üstâdım,
Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektûb yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dâirede vazîfenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazîfelerim geri kalıyor. Bu cihetle teessürüm kâfî gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı ve elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstâdım yılanların hücûmuna ma‘rûz kalmış.
Âh, Üstâdım Vakit vakit tehâcümlerine, taarruzlarına ma‘rûz kaldığımız bu menhûs hâinlerin zulmünden ne zaman âzâde kalacağız? Bu mülhid mütecâvizler, haddini tecâvüz etmeye başladılar. Artık tecâvüzün bu derecesi fazladır. Bu i‘tibârla, muazzam bir bârika-i hakîkatin zuhûru yaklaştığı îmân ve i‘tikādı, bizi teselli ediyor. Ne zaman ki, tahrîbât ve istibdâd haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. Büyük felâketler, güler yüzlü intibâhlar doğurur derler ki, pek musîb bir söz. Herhangi bir hükûmet zulmü ve istibdâdı artırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahrîbât fazlalaştı. İnşâallâh, mazlum ve ma‘sûm ehl-i îmânın yüzü gülecek. Parlak bir hakîkat güneşi tulû‘ edecek.
Azîz Üstâdım, nâkıs kalemim, âciz lisânım, hissiyâtıma tercüman olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim azîz îmânın aşkıyla çarpıyor. Hamd olsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl-i hak ve îmândan irsen intikāl etmiş bir mayadır.
Sevgili Üstâdım, öyle anlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecbûriyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurûr aramıyorum. Menhûs ve mülevves ellerin temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hâl değil midir? Tahrîbâtın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti ma‘nevî ilaçlarla tedâvi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere mukābele etmek, acaba zavâllı bir milletin sürüklendiği uçuruma sed çekmek için, çekilecek mezâhim ve meşâkk-ı hayatın ind-i İlâhîde makbûliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek, bu fikir, fakîrin hayli düşüncesi netîcesi bulabildiğim bir hakîkat
SAYFA 188
Sevgili Üstâdım, şu günleri düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivâyetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyânı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünûn getirecek.
Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahrîbât ve her âfâtın önünü almak için gece gündüz çalışınız, kendinizi tehlikeye atın da, acı acı tahkîrâta ma‘rûz kalın Hayır, azîz Üstâdım, hayır Yüce dâhî, hayır Sizin nasîbiniz bu değil. Size verilecek mükâfât bu olamaz. Bu hâletler, olsa olsa üç beş dinsizin ve bir takım cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek çok mükâfâtlara mazhariyetler kesb ediyorsunuz. Siz aslâ ve kat‘â müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyâne ve zâlimâne olursa da, dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan ma‘nevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, nâ-mütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zayıf, pür-kusûr, kemter bîçâreler için de, müebbed bir istirâhat ve saâdet yatağını hazırlayın.
Zekâî
[168]
[Yine Zekâî’nin fıkrasıdır]
Kalbim derin bir ihtiyâç ve iştiyâk içinde, şu mübârek günlerde, Üstâdımın ziyâretini arzu ediyor. Nasıl ki yaz günlerinin sıcak demlerinde bilumûm nebâtât, yağmura ihtiyâç hissederse, Zekâî de Üstâdımın nasihatlerine ve telkînlerine öylece müştâk ve muhtâçtır.
Üstâdım, eyyâm-ı mübâreke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi ma‘nevî yaralarından mecrûh bîçâreler, böyle mübârek günlerde, elbette kusurlarının affını ve meşrû‘ emellerinin husûlünü, Hallâk-ı Âlem’den temennî ve niyâz etmişlerdir. Cenâb-ı Allâh, mâh-ı gufrânın kudsiyeti hürmetine, kusurlarımızı aff u mağfiret etsin. Âmîn.
Sevgili Üstâdım, bu def‘a üç gün izinle Atabey’e gidip, ebeveynimi ve âhiret kardeşlerimizi ziyâret ettim. Âh, Üstâdım, bazı zâhirî hâdisât insanı çok düşündürüyor. Gayr-i ihtiyârî, rûhu garîb ve rikkatle karışık bir ızdırâba düşürüyor. Bu ânlarda, hayâtın kararsızlıklarından mütevellid yeis, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.