
SAYFA 167
İhtâr: Hiç kimseye söylemediğim, hatta düşünmesini de istemediğim, Kur’ânî hizmetimize zarar veren bir hâlet söyleyeceğim: Zâtınız, bize bir zaman dost göründüğünüzden, senin oğlun talebe gibi yanıma geliyordu. Ciddî istifâdeye çalışıyordu. Değil bana sıkıntı vermek, belki ihtârâtımı, ciddî telakkî ediyordu. Vaktâ ki zâtınız bana karşı rakîbâne bir vaz‘iyet aldınız, oğlunuz da o vaz‘iyetin te’sîriyle öyle bir şekle girdi ki, en mutî‘ bir talebeden, en merhametsiz bir düşman vaz‘iyetine geldi. O zamandan beri çektiğim sıkıntıların ve hizmet-i Kur’âniyemize gelen zararların kısm-ı a‘zamı, oğlunuzun yüzünden ve senin o rakîbâne vaz‘iyetinden geldiğine şübhe kalmadı. Senin nüfûzun ve şerefin olmasaydı, oğlun böyle şeylere müdâhale edemezdi.
Her neyse; sizi bütün bütün gücendirmemek için kısa kesiyorum. Kardeşim Hakkı Efendi’nin hâtırı için ben hakkımı helâl ederim. Fakat bizi istihdâm eden ve hizmetine kabûl eden Kur’ân-ı Hakîm’in darbesinden korkmalı. Belki o helâl etmez.
[154]
[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]
Ehl-i bid‘anın şiddetli hücûmuna ma‘rûz kalan Süleymân hakkındadır.
Suâl: Süleymân nasıl adamdır? Başta buranın me’mûru, çok adamlar onu tenkîd ediyorlar. Lüzûmsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdetâ münâfıklık ediyor derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir.
Elcevab: Süleymân sekiz sene benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiç bir vakit gücendirmeden, hiç bir menfaat-i maddiye mukābilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadâkatle lillâh için hizmeti bu köyce ma‘lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihâr etmeli. Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması medâr-ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misafirim. Benim istirâhatimi te’mîn etmek bu köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb-ı Hakk onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân eyledi. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben,
SAYFA 168
bu köyün hayâtta ve vefât edenleriyle alâkadâr olup, onlara her zaman duâ ediyorum. Sadâkatçe Süleymân’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhâcir Hâfız Ahmed, şimdilik hücûma ma‘rûz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleymân’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Süleymân, benim her husûsî işimi ve kitabetimi kemâl-i şevk ile, minnet etmeyerek, mukābilinde bir şey kabûl etmeyerek, kemâl-i sadâkatle yapmış. Hatta o derece hizmeti sâfî ve hâlis, lillâh için yapıyordu, belki yüz def‘adan ziyâde arzu ettiğim dakîkada, ümîd edilmediği bir tarzda geliyor. Fesübhânallâh, diyordum. Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu? Anladım ki o istihdâm olunuyor, sadâkatinin kerâmetidir. Hatta hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadâkatinin bir ikrâm-ı İlâhî olarak, o çocuk hiç bir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütünden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadâkatinin lem‘alarını çok gördüm.
Süleyman’da sadâkatle beraber esaslı bir ihlâs gördüm. Evet, bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede hakkında işâalar ızhâr ettikleri zaman, ona teselli nev‘inden dedim ki: Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyâdan kurtulursun. O da kemâl-i sürûr ve ciddî bir sûrette o tesellîyi kabûl etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa söylemiyor. Bilhassa Ramazân’da, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş. Birisi sormuş. Hoca, filan adama şöyle demiş mi? O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevâb versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey.
Her ne ise; ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i‘timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafâ Çavuş ve Süleymân Efendi gibi kardeşlerimi tenkîd etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdîr edecekler. Birkaç insafsızlar tenkîd ededursunlar, o tenkîdlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek,
SAYFA 169
doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiç bir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek, bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hatta Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat‘iyen mukābelesiz almıyor. Ona mukābil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrâr ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun? derdim. Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh ve ihlâslı olmak istiyoruz derdi.
Hatta bu Süleymân ve Mustafâ Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiç bir vakit bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir def‘a Süleymân’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukābil Süleymân bildiğime göre birkaç def‘a patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanâtına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim düstûr-u hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kāidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği hizmet ve iyiliklere mukābil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hatta yüz def‘a ben ısrâr etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor.
Hatta bir def‘a, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrâr ettim, Bu hediyemdir, teberrükümdür. Çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbûrsun dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana değirmende öğüterek getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın bu hakîkat-i hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki, Saîd’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl-i iftihârla dedi: Evet, Üstâdımın sâyesinde kanâati ve iktisâdı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyâdan kurtarır, ihlâsa sevk eder dedi.
Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’âniyeye zarar dedim. Onun için hakîkat-i hâli beyân ediyorum, tâ ehl-i bid‘a bilsin ki, ihlâs ile, lillâh için çalışıyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 170
[155]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَالْمُرْسَلٖینَ وَبِعَدَدِ الصِّدّٖیقٖینَ وَالصَّالِحٖینَ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Azîz,
Bu hafta Otuz Birinci Mektûb’un Yedinci Lem‘asıyla Üçüncü Lem‘asını, hazîne-i Mektûbâta ilâve ve muhibbân ve müştâkāna tilâvet eylemekle, vâsıta-i âliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm ve Rahîm ve Bâkî-i Zülcelâl’e yüz binler hamd ve şükreylemekte ve sevgili Üstâdımı rızâ-yı Samedânîsine ve vazîfe-i meşkûre-i ma‘neviyesinde devamlı, nüfûzlu, şumûllü muvaffakiyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru‘ ve niyâzlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben o dergâh-ı âlîye ancak bir nevi‘ i‘câzının ızhârına Fahrü’l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Seyyidü’l-Mürselîn Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu‘cizesi olan ve tâ kıyâm-ı sâate kadar hükmü ve i‘câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur’ân’ın nûrları delâletiyle ve Üstâdımın mübârek isimlerini, vesîle-i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, Yâ Rabb, Üstâdım Saîd Nûrsî Hazretleri’nden râzı ol ve dâreynde muradlarını hâsıl kıl diye yalvarmayayım? Aslâ ve kat‘â Bu bir vazîfe olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesîle-i icâbe-i duâdır.
Azîz Üstâdım, sadîkınızın zayıf rûhu, bu fânî hayâtta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhûnuzun cenâh-ı şefkatinden ayrılmayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet, gayr-i kābil-i inkârdır ki, bu fânî hayâtın dağdağaları arasında, havâs ve letâif her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem aynaya bakamıyorlar. Fakat o meşgaleden ferâgat edildiği anda, yine nûr bütün haşmetiyle arz-ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç bir ayrılık hissetmiyorum. Hatta ihtilâf-ı mekânı da te’sîrsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem‘aların bura postahânesine vürûdu, Ramazân’ın on birine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir lem‘a bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr-ı evveli Ramazân’da mahall-i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük i‘lânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci
SAYFA 171
Lem‘aları da bu mâh-ı gufrânın on dördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir günü de yine postada kalışına veya birinci makama sayılırsa, bu nûrlu eser de, sanki Ramazân’ın her gününden bir lem‘a alarak yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr-ı sânî-i Ramazânda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nûrlu ve zâhir hakāiki, mahzâ bir inâyet-i İlâhî olarak bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nûrların bihavlillâh gurûbsuz tulû‘ ettikleri mahalle, Utârid ve Zühre gibi maddeten ve ma‘nen yakın bulunan Hizbü’l-Kur’ân’a dâhil hâfız, sâdık, hâlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mademki, merkez-i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, ma‘nâlı çok değerli ihsâslarını beyâna vesîle oluyor, inşâallâh bu hareketleri hizmet-i Kur’ândan ma‘dûd olur. Âlî huzûrunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nûrlarla iştigali üç devreye ayrılmıştır.
Birincisi: Üstâd Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan i‘tibâren, intişâr etmiş olan eserleri kendim için istinsâh etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstâdın emirlerine imtisâlen, Sözler’in muhtelif tabaka-i nâsa te’sîrleri ve kābil-i cerh, lâzımü’t-tashîh, mûcib-i i‘tirâz cihetleri olup olmadığını, kāsır aklımla anlayabildiğim ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifâde ile dîn kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nûrları göstermek, dikkat-i nazarlarını celb etmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyârsız ve ma‘nevî bir te’sîr altında âsâr-ı nûru aşk ile okumak.
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstâdımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vecihle her birisi bir türlü letâfet, belâgat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişâr etmekte olan nûrlu âsâr hakkındaki ihtisâsâtlarımı arz eylemek ve bizzât veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur’ânî müşkilât ve tereddüdâtı makam-ı feyze takdîm
SAYFA 172
ederek, bu tarîkle hem müşkilin halline, hem de sâil ile birlikte, diğer kardeşlerin istifâdelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur’ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünki maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum. لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ ilâ âhir âyet-i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyle ise, azîz kardeşlerim, bu zavâllı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum. Kur’ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da, sevgili Üstâdımızın buyurdukları gibi, Kur’ân’ın güzelliği ve bu menba‘-ı kevserden gelen nûrların latîfliği bu husûsu te’mîn etmişlerdir. Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakîkati ifade ettiğime emîn olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyâr ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan, bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhîdir. Bunu hissediyordum. Kader-i İlâhîyi îzâha lüzûm yok. Dest-i gaybin de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ, Bâzü’l-Eşheb, Seyyid Abdülkādir-i Geylânî ks Hazretleri olduğunu son def‘a öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstâdımın âlî aflarına istinâden şunu da ilâve edeyim ki, Gavs-ı A‘zam ks Hazretlerinin kerâmet-i gaybiyeleri, sarâhaten Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerini göstermektedir. Çocuklukdan beri hârika tercüme-i hâli tedkîk edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur’ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki, o hârika hâlâta mazhar olmuş. Biz bîçâreler bu şem‘in pervânesi oldukça, hizbü’l-Kur’ân nâmına Hazret-i Gavs’ın himmet ve duâsına ve cedd-i Zîşânı Peygamberimiz Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimâsına ve nihâyet Münzilü’l-Kur’ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
Allâh-ü Zülcelâl cümlemizi muhâfaza buyursun. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkımız muhakkaktır. Mademki, elimizde ma‘füvv olduğumuza dâir senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstâdımız hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet-i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesîle olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri âlî ferâgat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklîd olunmalıdır.
SAYFA 173
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz. Netice ile değil. Bu nûrlu hizmette bizleri birleştiren Allâh-ü Zülcelâl’den niyâzım, haşirde de livâ-yı Muhammedî asm altında haşir ve cem‘ olmaklığımızdır.
اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا یا رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ
Müsâadenizle sadede geliyorum:
Otuz Birinci Mektub’un Yedinci Lem‘asına esas olan üç âyet-i celîlenin tefsîri hârika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle birinci vechin ikinci ihbâr-ı gaybî ciheti, işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem‘ası ki, كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin meâlini ifade eden یَا بَاقٖٓی اَنْتَ اَلْبَاقٖی یَا بَاقٖٓی اَنْتَ اَلْبَاقٖی cümlelerinin gösterdikleri iki hakîkatten çok büyük feyiz aldım. Garibdir ki, bu mübârek eser, لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا بِالْحَقِّ ilâ âhir; âyet-i celîle ile başlamakla, sanki bu fakîrin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor, diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iken, cihanın Fahri asm Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i hakla inşikāk etmiştir. Şems onun hâtırı için, On Dokuzuncu Mektub’da beyân buyurulduğu üzere, bir sâat hareketsiz görünmüştür gibi mu‘cizâtını hatırlatarak, Ey gāfil, ittibâ‘-ı sünnet et diyor. Ve bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarıyla, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz netîcesi, ihtiyârsız yaptığım ta‘bîrin sonunda yazmış olduğum كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyet-i celîlesinin bir nevi‘ i‘câzlı tefsîrini de beyân buyurmakla, mektûbuma gāyet latîf ve çok muhteşem bir cevâb verilmiş oluyor.
Otuz Birinci Mektub’un Dördüncü Lem‘asının Birinci Makamı Minhâcü’s-Sünne denmeye hakîkaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu’l-Müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleymân Efendi merhûmun mevlid-i şerîfindeki,
Tıfıl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın, terk edersin sünnetin.
Vecîzesini hâtırlatmakta ve ol Hazret’e asm ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzûmunu ehemmiyetle ders vermektedir.
SAYFA 174
İkinci Nükte: Cenâb-ı Peygamber Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübâreklerinin, ilâ yevmi’l-kıyâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin radıyallâhü teâlâ anhümâdan geleceklerini, istikbâlde çok mübârek zevâtın da bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar-ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nûrlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi öyle bir ta‘rîftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass-ı kātı‘ ile sâbit ve hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt’e muhabbete işâret etmekte ve bu vazîfeyi îfâya da‘vet eylemektedir. Çünki İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği, muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’dır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzâm edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şumûllü dersten gāye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا emr-i celîline tevfîkan, bütün mü’minler tevhîde çağırılmıştır.
Kerâmet-i Gavsiye’nin işârâtını te’yîd eden remizleri defaâtle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe’ülünüz خِتَامُهُ مِسْكٌ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur’ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te’sîrde hakîkî cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülüne ve onun gönülleri teshîr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakiyetler temennî ve niyâz eylerim.
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin,
Bülbül hâmûş, havuz tehî, gülistan da harâb
Ben de derim:
Öyle bir bid‘atler devrindeyiz ki İslâm’ın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur’ân’ın.