Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 167
İhtâr: Hiç kimseye söylemediğim, hatta düşünmesini de istemediğim, Kur’ânî hizmetimize zarar veren bir hâlet söyleyeceğim: Zâtınız, bize bir zaman dost göründüğünüzden, senin oğlun talebe gibi yanıma geliyordu. Ciddî istifâdeye çalışıyordu. Değil bana sıkıntı vermek, belki ihtârâtımı, ciddî telakkî ediyordu. Vaktâ ki zâtınız bana karşı rakîbâne bir vaz‘iyet aldınız, oğlunuz da o vaz‘iyetin te’sîriyle öyle bir şekle girdi ki, en mutî‘ bir talebeden, en merhametsiz bir düşman vaz‘iyetine geldi. O zamandan beri çektiğim sıkıntıların ve hizmet-i Kur’âniyemize gelen zararların kısm-ı a‘zamı, oğlunuzun yüzünden ve senin o rakîbâne vaz‘iyetinden geldiğine şübhe kalmadı. Senin nüfûzun ve şerefin olmasaydı, oğlun böyle şeylere müdâhale edemezdi.
Her neyse; sizi bütün bütün gücendirmemek için kısa kesiyorum. Kardeşim Hakkı Efendi’nin hâtırı için ben hakkımı helâl ederim. Fakat bizi istihdâm eden ve hizmetine kabûl eden Kur’ân-ı Hakîm’in darbesinden korkmalı. Belki o helâl etmez.
[154]
[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]
Ehl-i bid‘anın şiddetli hücûmuna ma‘rûz kalan Süleymân hakkındadır.
Suâl: Süleymân nasıl adamdır? Başta buranın me’mûru, çok adamlar onu tenkîd ediyorlar. Lüzûmsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdetâ münâfıklık ediyor derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir.
Elcevab: Süleymân sekiz sene benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiç bir vakit gücendirmeden, hiç bir menfaat-i maddiye mukābilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadâkatle lillâh için hizmeti bu köyce ma‘lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihâr etmeli. Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması medâr-ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misafirim. Benim istirâhatimi te’mîn etmek bu köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb-ı Hakk onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân eyledi. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben,
SAYFA 168
bu köyün hayâtta ve vefât edenleriyle alâkadâr olup, onlara her zaman duâ ediyorum. Sadâkatçe Süleymân’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhâcir Hâfız Ahmed, şimdilik hücûma ma‘rûz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleymân’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Süleymân, benim her husûsî işimi ve kitabetimi kemâl-i şevk ile, minnet etmeyerek, mukābilinde bir şey kabûl etmeyerek, kemâl-i sadâkatle yapmış. Hatta o derece hizmeti sâfî ve hâlis, lillâh için yapıyordu, belki yüz def‘adan ziyâde arzu ettiğim dakîkada, ümîd edilmediği bir tarzda geliyor. Fesübhânallâh, diyordum. Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu? Anladım ki o istihdâm olunuyor, sadâkatinin kerâmetidir. Hatta hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadâkatinin bir ikrâm-ı İlâhî olarak, o çocuk hiç bir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütünden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadâkatinin lem‘alarını çok gördüm.
Süleyman’da sadâkatle beraber esaslı bir ihlâs gördüm. Evet, bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede hakkında işâalar ızhâr ettikleri zaman, ona teselli nev‘inden dedim ki: Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyâdan kurtulursun. O da kemâl-i sürûr ve ciddî bir sûrette o tesellîyi kabûl etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa söylemiyor. Bilhassa Ramazân’da, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş. Birisi sormuş. Hoca, filan adama şöyle demiş mi? O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevâb versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey.
Her ne ise; ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i‘timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafâ Çavuş ve Süleymân Efendi gibi kardeşlerimi tenkîd etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdîr edecekler. Birkaç insafsızlar tenkîd ededursunlar, o tenkîdlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek,
SAYFA 169
doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiç bir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek, bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hatta Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat‘iyen mukābelesiz almıyor. Ona mukābil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrâr ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun? derdim. Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh ve ihlâslı olmak istiyoruz derdi.
Hatta bu Süleymân ve Mustafâ Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiç bir vakit bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir def‘a Süleymân’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukābil Süleymân bildiğime göre birkaç def‘a patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanâtına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim düstûr-u hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kāidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği hizmet ve iyiliklere mukābil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hatta yüz def‘a ben ısrâr etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor.
Hatta bir def‘a, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrâr ettim, Bu hediyemdir, teberrükümdür. Çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbûrsun dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana değirmende öğüterek getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın bu hakîkat-i hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki, Saîd’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl-i iftihârla dedi: Evet, Üstâdımın sâyesinde kanâati ve iktisâdı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyâdan kurtarır, ihlâsa sevk eder dedi.
Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’âniyeye zarar dedim. Onun için hakîkat-i hâli beyân ediyorum, tâ ehl-i bid‘a bilsin ki, ihlâs ile, lillâh için çalışıyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 170
[155]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَالْمُرْسَلٖینَ وَبِعَدَدِ الصِّدّٖیقٖینَ وَالصَّالِحٖینَ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Azîz,
Bu hafta Otuz Birinci Mektûb’un Yedinci Lem‘asıyla Üçüncü Lem‘asını, hazîne-i Mektûbâta ilâve ve muhibbân ve müştâkāna tilâvet eylemekle, vâsıta-i âliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm ve Rahîm ve Bâkî-i Zülcelâl’e yüz binler hamd ve şükreylemekte ve sevgili Üstâdımı rızâ-yı Samedânîsine ve vazîfe-i meşkûre-i ma‘neviyesinde devamlı, nüfûzlu, şumûllü muvaffakiyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru‘ ve niyâzlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben o dergâh-ı âlîye ancak bir nevi‘ i‘câzının ızhârına Fahrü’l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Seyyidü’l-Mürselîn Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu‘cizesi olan ve tâ kıyâm-ı sâate kadar hükmü ve i‘câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur’ân’ın nûrları delâletiyle ve Üstâdımın mübârek isimlerini, vesîle-i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, Yâ Rabb, Üstâdım Saîd Nûrsî Hazretleri’nden râzı ol ve dâreynde muradlarını hâsıl kıl diye yalvarmayayım? Aslâ ve kat‘â Bu bir vazîfe olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesîle-i icâbe-i duâdır.
Azîz Üstâdım, sadîkınızın zayıf rûhu, bu fânî hayâtta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhûnuzun cenâh-ı şefkatinden ayrılmayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet, gayr-i kābil-i inkârdır ki, bu fânî hayâtın dağdağaları arasında, havâs ve letâif her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem aynaya bakamıyorlar. Fakat o meşgaleden ferâgat edildiği anda, yine nûr bütün haşmetiyle arz-ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç bir ayrılık hissetmiyorum. Hatta ihtilâf-ı mekânı da te’sîrsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem‘aların bura postahânesine vürûdu, Ramazân’ın on birine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir lem‘a bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr-ı evveli Ramazân’da mahall-i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük i‘lânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci
SAYFA 171
Lem‘aları da bu mâh-ı gufrânın on dördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir günü de yine postada kalışına veya birinci makama sayılırsa, bu nûrlu eser de, sanki Ramazân’ın her gününden bir lem‘a alarak yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr-ı sânî-i Ramazânda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nûrlu ve zâhir hakāiki, mahzâ bir inâyet-i İlâhî olarak bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nûrların bihavlillâh gurûbsuz tulû‘ ettikleri mahalle, Utârid ve Zühre gibi maddeten ve ma‘nen yakın bulunan Hizbü’l-Kur’ân’a dâhil hâfız, sâdık, hâlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mademki, merkez-i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, ma‘nâlı çok değerli ihsâslarını beyâna vesîle oluyor, inşâallâh bu hareketleri hizmet-i Kur’ândan ma‘dûd olur. Âlî huzûrunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nûrlarla iştigali üç devreye ayrılmıştır.
Birincisi: Üstâd Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan i‘tibâren, intişâr etmiş olan eserleri kendim için istinsâh etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstâdın emirlerine imtisâlen, Sözler’in muhtelif tabaka-i nâsa te’sîrleri ve kābil-i cerh, lâzımü’t-tashîh, mûcib-i i‘tirâz cihetleri olup olmadığını, kāsır aklımla anlayabildiğim ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifâde ile dîn kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nûrları göstermek, dikkat-i nazarlarını celb etmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyârsız ve ma‘nevî bir te’sîr altında âsâr-ı nûru aşk ile okumak.
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstâdımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vecihle her birisi bir türlü letâfet, belâgat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişâr etmekte olan nûrlu âsâr hakkındaki ihtisâsâtlarımı arz eylemek ve bizzât veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur’ânî müşkilât ve tereddüdâtı makam-ı feyze takdîm
SAYFA 172
ederek, bu tarîkle hem müşkilin halline, hem de sâil ile birlikte, diğer kardeşlerin istifâdelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur’ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünki maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum. لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ ilâ âhir âyet-i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyle ise, azîz kardeşlerim, bu zavâllı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum. Kur’ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da, sevgili Üstâdımızın buyurdukları gibi, Kur’ân’ın güzelliği ve bu menba‘-ı kevserden gelen nûrların latîfliği bu husûsu te’mîn etmişlerdir. Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakîkati ifade ettiğime emîn olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyâr ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan, bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhîdir. Bunu hissediyordum. Kader-i İlâhîyi îzâha lüzûm yok. Dest-i gaybin de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ, Bâzü’l-Eşheb, Seyyid Abdülkādir-i Geylânî ks Hazretleri olduğunu son def‘a öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstâdımın âlî aflarına istinâden şunu da ilâve edeyim ki, Gavs-ı A‘zam ks Hazretlerinin kerâmet-i gaybiyeleri, sarâhaten Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerini göstermektedir. Çocuklukdan beri hârika tercüme-i hâli tedkîk edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur’ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki, o hârika hâlâta mazhar olmuş. Biz bîçâreler bu şem‘in pervânesi oldukça, hizbü’l-Kur’ân nâmına Hazret-i Gavs’ın himmet ve duâsına ve cedd-i Zîşânı Peygamberimiz Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimâsına ve nihâyet Münzilü’l-Kur’ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
Allâh-ü Zülcelâl cümlemizi muhâfaza buyursun. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkımız muhakkaktır. Mademki, elimizde ma‘füvv olduğumuza dâir senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstâdımız hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet-i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesîle olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri âlî ferâgat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklîd olunmalıdır.
SAYFA 173
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz. Netice ile değil. Bu nûrlu hizmette bizleri birleştiren Allâh-ü Zülcelâl’den niyâzım, haşirde de livâ-yı Muhammedî asm altında haşir ve cem‘ olmaklığımızdır.
اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا یا رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّٓا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ
Müsâadenizle sadede geliyorum:
Otuz Birinci Mektub’un Yedinci Lem‘asına esas olan üç âyet-i celîlenin tefsîri hârika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle birinci vechin ikinci ihbâr-ı gaybî ciheti, işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem‘ası ki, كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin meâlini ifade eden یَا بَاقٖٓی اَنْتَ اَلْبَاقٖی یَا بَاقٖٓی اَنْتَ اَلْبَاقٖی cümlelerinin gösterdikleri iki hakîkatten çok büyük feyiz aldım. Garibdir ki, bu mübârek eser, لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا بِالْحَقِّ ilâ âhir; âyet-i celîle ile başlamakla, sanki bu fakîrin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor, diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iken, cihanın Fahri asm Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i hakla inşikāk etmiştir. Şems onun hâtırı için, On Dokuzuncu Mektub’da beyân buyurulduğu üzere, bir sâat hareketsiz görünmüştür gibi mu‘cizâtını hatırlatarak, Ey gāfil, ittibâ‘-ı sünnet et diyor. Ve bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarıyla, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz netîcesi, ihtiyârsız yaptığım ta‘bîrin sonunda yazmış olduğum كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyet-i celîlesinin bir nevi‘ i‘câzlı tefsîrini de beyân buyurmakla, mektûbuma gāyet latîf ve çok muhteşem bir cevâb verilmiş oluyor.
Otuz Birinci Mektub’un Dördüncü Lem‘asının Birinci Makamı Minhâcü’s-Sünne denmeye hakîkaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu’l-Müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleymân Efendi merhûmun mevlid-i şerîfindeki,
Tıfıl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın, terk edersin sünnetin.
Vecîzesini hâtırlatmakta ve ol Hazret’e asm ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzûmunu ehemmiyetle ders vermektedir.
SAYFA 174
İkinci Nükte: Cenâb-ı Peygamber Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübâreklerinin, ilâ yevmi’l-kıyâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin radıyallâhü teâlâ anhümâdan geleceklerini, istikbâlde çok mübârek zevâtın da bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar-ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nûrlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi öyle bir ta‘rîftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass-ı kātı‘ ile sâbit ve hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt’e muhabbete işâret etmekte ve bu vazîfeyi îfâya da‘vet eylemektedir. Çünki İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği, muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’dır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzâm edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şumûllü dersten gāye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا emr-i celîline tevfîkan, bütün mü’minler tevhîde çağırılmıştır.
Kerâmet-i Gavsiye’nin işârâtını te’yîd eden remizleri defaâtle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe’ülünüz خِتَامُهُ مِسْكٌ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur’ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te’sîrde hakîkî cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülüne ve onun gönülleri teshîr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakiyetler temennî ve niyâz eylerim.
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin,
Bülbül hâmûş, havuz tehî, gülistan da harâb
Ben de derim:
Öyle bir bid‘atler devrindeyiz ki İslâm’ın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur’ân’ın.
SAYFA 175
Kerâmet-i Gavsiye’yi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahsedişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazân Hâşiye bir an evvel bu isyankârların, kadir-nâşinâsların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaz‘iyette, sür‘atle elimizden gitmektedir. İmam Ömer Efendi geçen sene, Ramazân’ın Hikmetleri eserinin Ramazân ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazân’ın birinci Cum‘a hutbesinden, ben de hazır olduğum hâlde yüzlerce cemâate, bu nûrlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu anda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta‘rîf edemeyeceğim اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Hulûsî
[156]
[Kalemi kerâmetli Mes‘ud’un bir fıkrasıdır]
Âlîcenâb ve fazîlet-mend Üstâd-ı muhteremim Efendim Hazretleri,
Tulûât olmadıkça, siz Üstâdıma mektûb yazmaya muktedir olamıyorum. Çünki başlıca âmâlim nûrların ikmâli olduğundan ve yazdığım esnâda bir an evvel bitirmek emeliyle serî‘ bir sûrette yazdığım için, o nûrlardan almış olduğum feyzî etraflıca anlatamayacağım için, mektûb yazmaya cür’et edemiyorum.
Husrev Efendi’nin nezdinizden mufârakati günü, bendeniz ziyârete geliyordum. Bedre’nin civârında birbirimize tesâdüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca, esbâbının neden münbais olduğunu sordum. Netîceyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me’yûsiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessüründen şiddetle darabâtı teskîn için, nûrları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, sâat on buçuğa kadar yazı ile iştigāl ettim. Sahuru yedikten sonra me’yûsâne ve mükedderâne yattım. Rüyada gördüm ki, zât-ı âlînizle birlikte Medîne-i Münevvere’ye gitmişiz. Harem-i Şerîf’in kapısından girince, Makber-i Saadet önümüzde görünüyordu. Makber-i Saadet’in içinde Peygamberimiz Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Bâbü’s-Selâm’a doğru müteveccih idiler. Ben der‘akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım
SAYFA 176
arkanızda olarak vardık. İmamın namazdan fâriğ olduğunda nasıl yüzünü cemâate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât-ı Risâlet dönmüşler, diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât-ı âlîniz hemen bir adım mesâfeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ve ben de sizin arkanızda diz çöktüm oturdum. Siz Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli vech-i saadete nazar ettiğimde, alnı ve vech-i mübâreki güneş gibi gāyet parlak ve sâir aksâmı buğday rengi, re’ye’l-ayn müşâhede ettim. O esnâda mükâlemenizin neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsîrini Üstâd-ı ekremime havâle ediyorum. Yalnız kāsır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskîn edebildim. Üstâdım, şu zâlimlerin İslâmiyet’e karşı tecâvüzlerini, kendi merciine ve şerîat sâhibine şikâyet etti.
Mes‘ûd
[157]
[Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır]
Ey sevgili Üstâdımız, ey nûrların mazharı ve nâşiri,
Cenâb-ı Hakk, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki dalâlete giden rûhlar, senin neşrettiğin nûrlarla kurtulsun. Cenâb-ı Hakk’a gece ve gündüz secde-i şükrân etsek, bu ni‘metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstâdım, ben ümmîyim. Sâir kardeşlerim gibi ma‘lûmâtlı değilim ki, Risâle-i Nûr’a karşı hissiyâtımı dilim ile ifade edeyim. Fakat, inşâallâh, sadâkatta ve muhabbette ve irtibât-ı rûhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifâde-i merâm edemeyen dilime bedel, uyku âleminde rûhumun diliyle, mâhiyetini anlamadığım ve size karşı merbûtiyetime delâlet eden bir-iki vâkıayı arz edeceğim.
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticâret için iki günlük mesâfede olan bir köye gitmiştim. O esnâda dünyanın iç yüzü bana göründü. Hem fânî, hem zindan hükmünde olduğundan, bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâkî bir âleme yol gösterecek bir üstâd, Cenâb-ı Hakk’dan istedim. Ve dedim ki: Öyle bir üstâda rast gelsem, söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım.
SAYFA 177
İşte ben bu hâlde ve bu niyâzda iken, o gece rüyamda gāyet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde, gāyet güzel, dünyada misli bulunmaz ziynetli bir at üstünde, siz Üstâdımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnâda uyandım, şehâdet getirdim. Şükrettim ki, istediğim üstâdı bulacağım. İki ay sonra ziyâretinize geldim.
İkinci Vâkıa: Rüyada, bir şehirde gāyet kesretli asker ve cebhâne görüyorum. Biz de güyâ o askerlerdeniz. Dedim: Yâ Rabbi, bu askerlerin kumandanı kimdir? Niyâz ettiğim vakit, karşımızda yüksek bir saray zuhûr etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı ta‘kîb ettim. Baktım, şu‘belere ayrılıyor. Devam ettim, tâ menbaına kadar gittim. O askerlerin kumandanı ve o suların sâhibini buldum. Yani Üstâdımızı, iki adamla yanında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım, namaza dâhil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehâdetiyle uyandım. Cenâb-ı Hakk’a şükrettim, Üstâdımızı bize gösterdi. Hizmetkâr ve talebeniz
Mustafâ
[158]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Birinci ve İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir hâlde idiler. Kezâ istinsâh ettim. Kalbime geldi ki, Acaba şu İslâm ve îmân hucceti olan Sözler’de bu sırr-ı tevâfuk var mı? diye baktım, gördüm ki, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی dedim. Anladım ki, risâlelerde umûmiyetle bir kitle-i i‘câz ve Şems-i Sermedî’nin sönmez bir ziyâ-yı hakîkati görünüyor. Nasıl ki Kur’ân-ı Hakîm bütün dünyaya ve ins ve cinne bin küsûr senedir nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü kıyâmete kadar bâkîdir. Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in müfessiri olan Risâle-i Nûr ve eczâları, bu zulümâtlı perdelerin altından kendilerini gösterip neşr-i envâr ettikleri gibi, inşâallâh bir zaman olacak, bu zulümât perdelerini yırtarak bütün dünyaya hitâb edip, Kur’ân'ın mu‘cize-i bâhiresini isbat edecektir. Cenâb-ı Hakk ilâ yevmi’l-kıyâm neşr-i envâra hizmet eden hâdimlerinin teksîrini ihsân buyursun.
Hâfız Alî
SAYFA 178
[159]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Otuz Birinci Mektub’un Dördüncü Lem‘ası olan Minhacü’s-Sünne, elhak çok kıymetdâr ve emsâli bulunmayan bir risâle-i şerîfedir. Takdîr ve tahsîne bihakkilyakîn, medh ü senâya şâyeste olup, ne kadar medhedilse yine azdır. Her gören ve her okuyan ve dinleyen bir meftûn oluyor. Hatta meşrebce Alevîlik, Sünnîlik cihetinde müfrit olanlar bile, son derece takdîr etmektedirler. Müfrit meşreblerin birbirine karşı adamları dahi, hiç bir i‘tirâz edemeyip münâkaşa kapısı açamıyorlar
Âsım
[160]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Muhyiddîn-i Arabî rh Hazretlerinin meşrebini îzâh edip noksâniyetini beyân eden nûrlu beyânâtınızdan çok istifâde ettim. O mes’eleye âit evvelki dersinizden anlayamadığım cümleler ve karanlık noktalar, bu def‘a başka bir tarza çevrilerek karşıma çıktığını hissettim. Ve güzel yüzlü hakîkatlerini görmeye başladım. Elhak, pek çok tefeyyüz ettim. Kardeşim Re’fet Bey’le beraber okuduk. Üstâdımıza minnetdârâne teşekkürler ettik. Cenâb-ı Hakk, size lâyık olduğunuz ecr-i kesîri ihsân etsin. Âmîn.
Ahmed Husrev
[161]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem Üstâdım Efendim,
Her def‘a olduğu gibi, bu kerre de nâ-müstehak olduğum hâlde, hakk-ı fakîrânemde lütuf ve ibzâl buyurulan iltifâtât-ı bî-nihâye bu fakîri mest ediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri’nin lütuf ve kerem ve ihsânına hamd ve şükür ve senâ ederek risâle-i şerîfelere sarılarak, lezzet alıp ve siz Üstâdımı dâimâ karşımda
SAYFA 179
ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr-i sürûra dalıp gidiyorum. Ve bu hâlin devam ve tezyîdini eltâf ve inâyet-i Sübhâniyeden niyâz ediyorum. Nasıl etmeyeyim yâ Hazret? Fakîre bunca iltifâttan başka, hele bu def‘aki lütufnâmelerinin başında, bir çok tavsîften sonra Hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşım ve tarîk-i hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşım kelimât-ı latîfesi, cihan-kıymet kelâmlarınız, benim gibi fakîr, hakîr, muhtâç bir kardeşinize karşı ibzâl ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha en doğrusu Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylânî ks Hazretlerinin teveccüh, duâ, himâye ve muhâfazası olduğuna nasıl îmân etmeyeyim? Nasıl ki, bu def‘a Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârât-ı gaybiyesi risâle-i şerîfesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs-ı A‘zam ks, a‘zam-ı aktâb olduğunu bilir ve kalben tasdîk eder ve ziyâde muhabbet etmekte iken, bu def‘a bu kanâat, bu muhabbet tasdîkimi kat-ender-kat ziyâdeleştirdi ve takviye etti. Ve Hazret-i Şeyh’e karşı îmân ve muhabbetimi habl-i metîn ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu kerâmet ve ihbâr-ı gaybîyesi ki, hakîkat fışkıran ve rûha hayat bahşeden sözleri söyleyen, haber veren öyle bir sâhib-i menba‘-ı kerâmât ve hakîkat olan Hazret-i Gavs-ı A‘zam ks, Üstâdımın Üstâdıdır.
İşte bu keyfiyet, Üstâdıma olan incizâb, merbûtiyet ve teslîmiyeti bir kat daha tarsîn etti ve yıkılmaz, tahrîb edilmez bir kal‘a hükmünü aldırdı. Mâdem bu fakîr, bu muhkem kal‘adayım, hâriçten ve hiç kimseden pervâm yok. Ve hâricin taarruz ve kıyâmına da mukābil taarruz ve hücûmlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütuf ve inâyet-i Bârî ile, Gavs-ı A‘zam’ın ks teveccüh ve duâsıyla siz Üstâdıma kavuştum.
هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Bârî Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nden diler ve niyâz eylerim ki, âhir ömrüme kadar bu yolda hatve-endâz olayım. Ve buyurulduğu gibi Sıddîk, fedâkâr, hakîkî âhiret kardeşiniz ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşınız ve tarîk-i hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşınız olmaya bihakkın kesb-i istihkāk ve liyâkat edeyim. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Yâ Üstâd-ıEkremim,
Size, yani Risâle-i Nûr’a hüsn-ü zan ve daha doğrusu ta‘zîm, tekrîm, hürmet, samîmiyet, muhabbet ve teslîmiyetin binde birini takdîm edemiyorum. Âciz kalemim ve lisânım, hissiyât ve rûhumun tercümanı olamıyor.
SAYFA 180
Rûhumun siz Üstâdıma karşı incizâb ve mahbûbiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise de, doksan beşi neşr-i envâr-ı hakîkat ve dellâllığında bulunduğunuz Kur’ân-ı Hakîm şerefine ta‘zîm ve tekrîmdir. Öyle kanâat ve îmânım vardır ki, sizin böyle nûr ve hakîkat fışkıran sözleriniz, Kur’ân-ı Hakîm’den muktebes ve tefsîridir. Takdîr ve tahsîn, medh ü sitâyişi etmeyen ve muhabbet ve merbûtiyet beslemeyen insan, insan değildir. ve daha doğrusu merdûd-u İlâhî ve Peygamberi olanlardır. Cenâb-ı Hâlik-ı Lemyezel Hazretleri bu gibileri de tarîk-i hakta nasîbdâr etsin.
اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ
Sevgili Üstâdım, hemşîrenizin hastalığının had devresi geçmiş, evvelce de arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcûddur. Henüz yataktan kalkmadı. Kuvvet ve iktidârı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücûdu titremekte ve ara sıra ârızaya ma‘rûz kalmaktadır. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّە, çok şükür Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremine ve bugününe. Mâzînin sıkıntı ve elemi geçti. Hâl-i hâzırına şükür ve istikbâle tevekkülle meşguldür. Ve siz Üstâdıma duâlar ediyor, diyor ki: Şu nûr ve hakîkat-i Kur’âniye risâle-i şerîfeleri imdâdıma yetişti. Hele Otuz Birinci Mektub’un İkinci Lem‘asındaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkûr risâle-i şerîfeyi evvel âhir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakîre okutmuş ve Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ etmiş ve diğer Üçüncü Lem‘a’yı ve sâir risâle-i şerîfeleri okutup dinlemekte ve göz yaşları dökmektedir
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.
Bunlar ve diğer risâle-i şerîfeler hakîkat fışkıran, nûrlar saçan birer menba‘-ı feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl-i dalâlet ve bid‘aların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şenî‘lerini bile îmâna getireceğine kanâatim var. Yeter ki ruhuna nüfûz edebilsin.
Çok şükür, sevgili Üstâdımızın sâyesinde ve teveccüh ve duâsıyla bu nûrlardan mütenevvir ve mütena'im oluyoruz. Hele Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylânî ks Hazretlerinin kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini hemşîreniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelîsi hastalığa tutulduğu vakit, o hâlinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarına tutunup, Yâ Abdülkādir-i Geylânî, Yâ Üveyse'l-Karanî, meded diye bağırıp sallanıyordu. Bu def‘a da kerâmât ve ihbârât-ı gaybiyesini mufassal sûrette görmeye ve dinlemeye muvaffak oldu. Bu risâle-i şerîfe, fakire de