BARLA LÂHİKASIMektub 151

162

İnşâallâh vazîfenin makbûliyetine işarettir ki, vazîfenin ehemmiyetine binâen Cenâb-ı Hakk, ademde yüzerek meb‘ûs-u âlem, güzîde-i benî-Âdem Efendimizden asm, Hulefâ-yı Râşidîn’den, aktâb-ı evliyâdan öyle bir ma‘nevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör, sağırları, dünyanın en azgın Firavun ve Nemrûdları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, envâr-ı Kur’âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl-i îmânın ellerine yetişmesiyle, اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامْ o envârın tevessüüne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksîrini ihsân buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

Sevgili Üstâdım, yarım başımın tercüman olduğu şu arîza, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve ayaklarınızdan öper, bize ve bütün âleme vesîle-i hayat olan Üstâdım, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.

Mücrim talebeniz

Alî

[151]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Son gönderdiğiniz Minhâcü’s-Sünne gibi lem‘alar hakkında ne söylesem, ifâde-i merâm etmiş olmam. Zîrâ eserler birbirini ta‘kîben neşrolundukça, kıymetleri de mebsûtan tezâyüd etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakîrin mütâlaa etmesi küstâhlık olur. Çünki Şeyh-i Geylânî’nin ks medih buyurduğu zât-ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkîd değil, kemâl-i hürmetle tasvîb ve tahsîn ve takdîr ve büyük bir zevk-i rûhânî ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı âlîleri gibi yüksek bir üstâdı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâ-mütenâhiye içinde yaşatan Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ-yı vazîfe-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.

Re’fet

163

[152]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ مُعْجِزَاتِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَكَرَامَاتِ الْاَوْلِیَٓاءِ

Azîz, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Emirlerinize imtisâlen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat, Mühim bir ihbâr-ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, ma‘nâlı, rûhlu, sürûrlu, te’sîrli, lezzetli, hikmetli, nûrlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ü şükürler ve müşfik Üstâdıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergâh-ı İlâhî’ye kapanıp duâlar eyledim. Ve defaâtle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعٖیدِ النُّورْسٖی بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ مُحَمَّدٍنِ النَّبِیِّ الْاُمِّیِّ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلَّمَ اٰمٖینَ dedim.

Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî kuddise sırruhu’l-âlî hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve ma‘nevî ihbâr, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta‘rîften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdetâ meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamâmen bu hârika eserle meşgul. Bu hâlette iken, Üstâdımın hakkında şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kāidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstâdımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashîhi, Üstâdıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.

Hulûsî, bak gaybî ihbârnâmeye, Gör Üstâdın neler ızhâr eylemiş.

Kitâb-ı Sinân’dan edip tefe’ül, Hakkā ki kerâmet ibrâz eylemiş.

Ümmî ilmiyle Hâşiye Sinân-ı Ümmî de, Hesâb-ı ebcedle var mutâbakat.

Görünür bakılınca bu tarîkle, Esmâ-yı Üstâd’la tam münâsebet.

164

Hakkıyla hâdimü’l-Kur’ân’dır Üstâd, İsbata kâfîdir bu muvâfakat.

Hayret-bahş esrâra vâkıftır bu zât, İhvâna deriz haber-i beşâret.

Sekiz yüz sene evvelinden görmüş, Hâdimü’l-Furkān Bedîüzzamân’ı.

Habîb-i Hudâ hem de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ Şâh-ı Geylânî.

Büyük bir hüsn-ü zan ile Üstâdın, Seni Kur’ân hâdimi eder add.

Kapan secde-i şükre, de Hulûsî: اِلٰهٖٓی اَنْتَ رَبّٖی وَاَنَا الْعَبْدُ

Bu âciz kulunu muvaffak eyle, Hizmet-i Kur’ânla şeref-yâb eyle.

Hizbü’l-Kur’ân’dan ayırma, tâ ebed, Bu âsî kuluna merhamet eyle.

Üstâdım Saîd Nûrsî’den ol râzı, بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الرَّاضِی الْمَرْضِیِّ

Evliyâ sultanı Abdülkādir’in ra, Himmetin eksiltme bizden İlâhî.

İhbârnâme-i gaybin ızhârının, Gönül istedi yazmak târîhini.

Yüz bin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsî, Sana Üstâddır Molla Saîd Nûrsî.

Uhrevî kardeşiniz

Hulûsî

[153]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

[Eğirdir Müftüsü’ne son bir ihtâr]

Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hâtırı için lâyık olduğu şiddeti terk edip, gāyet mülâyim bir sûrette ihtâr edildi.

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Eski bir dosta ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden bir musîbet-i dîniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfîsine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki: Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf meçhûl sebeblerle,

165

aksimize tarafgîrâne ve bize karşı soğukça rakîbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost ahbâb buldurmak için çalıştınız. Netîcesinde burada öyle bir vaz‘iyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kāidesince, bu vaz‘iyetten gelen günâhlardan, seyyiâttan siz mes’ûlsünüz.

Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi, zındıka hissiyâtını veren ve dinsizliğe zemîn ihzâr eden bir hey’etin vaz‘iyetine ne nâm verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hatta Mübârek Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin, o ma‘nâ değişmez. Başka yerlerde Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfili gibi isim ve ünvanlarıyla bulunan hey’etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler.

Fakat bu köyde, mâdem sekiz senedir, sırf esâsât-ı îmâniye ve usûl-ü hakāik-i dîniye ile meşgulüz. Elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey’etin ta‘kîb edeceği esas ise, îmânsızlığa ve usûl-ü dîniyeye muhâlif, hatta zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice o çıkar. Çünki bu havâlîde umumca tebeyyün etmiş ki, siyâset cereyânlarıyla alâkadâr değilim. Belki yalnız hakāik-i îmâniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz. Çünki mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid‘alar hesabına da olamaz. Çünki hakîkî meşgalemiz esâsât-ı îmâniye ve Kur’âniyedir.

Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil. Çünki emirlerini tenkîd ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden bir derece men‘ ettiği için, o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar kendimizi o emirlere karşı temas ettirmemeye çalışıyoruz.

Öyle ise, sekiz sene bu cereyân-ı îmâniye merkezi olan bu köyde, bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaz‘iyet alana, ne nâm verilirse verilsin, muhâlefeti zındıka hesabına ve îmânsızlık hesabına kaydedilecek.

İşte, sizin ilminize ve makam-ı ictimâînize ve mansıb-ı fetvânıza ve bu havâlîdeki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvîkkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni, hem seni pek ciddî alâkadâr edecek bir vaz‘iyet vücûda geliyor.

166

Ben kendim burada muvakkatim. Islahına da mükellef değilim. Belki bir derece mes’ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta-i istinâd olduğunuzdan, o vaz‘iyetten gelen müdhiş meyveler defter-i a‘mâlinize geçmemek için, her şeyden evvel bu vaz‘iyeti ıslâh etmelisiniz. Veyâhûd oğlunu buradan çek. O dâimî senin ma‘nevî hazinene günâh işleyecek tezgâhı tebdîl etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsûlâtından numûne olarak, sizin hesabınıza bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük numûneyi göstereceğim:

Birincisi: Benim haddimden çok fazla hüsn-ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telakkî eden bir ehl-i ilim, sana i‘timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Husûsî odamda namazımı kılmak vakti idi. Benimle beraber cemâatle namaz kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân-ı Muhammedî’yi asm işitmekten müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile, kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver Fahr-i Âlem’in asm en nûrânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle Bu böyle olsa, başka câhiller yâhûd gençler, o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.

İkincisi: Bir dostum vardı, takvâsı ifrât derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit, âhirete âit en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtâr ediyordu. Zâtınız onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.

İşte o zât, o telkînâttan sonra geçen Ramazân’da bir gün, bana Hülâgû, Cengiz vak’alarını okutmak için gösterdi. Aman, bunları oku dedi. Ben kemâl-i taaccüb ve hayretimden dedim: Kardeşim, sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil-i Hayrât’ı okumaya vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt-i zâlimânelerini bu Ramazân-ı Şerîf’de bana okutmak hissini nereden kaptın? dedim. Haftada iki def‘a yanıma gelen o hâs dostumu, iki ayda bir def‘a daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.

Her ne ise, bu nev‘den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakîkatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan, haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu derdleşmekten gücenmemek gerektir

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

167

İhtâr: Hiç kimseye söylemediğim, hatta düşünmesini de istemediğim, Kur’ânî hizmetimize zarar veren bir hâlet söyleyeceğim: Zâtınız, bize bir zaman dost göründüğünüzden, senin oğlun talebe gibi yanıma geliyordu. Ciddî istifâdeye çalışıyordu. Değil bana sıkıntı vermek, belki ihtârâtımı, ciddî telakkî ediyordu. Vaktâ ki zâtınız bana karşı rakîbâne bir vaz‘iyet aldınız, oğlunuz da o vaz‘iyetin te’sîriyle öyle bir şekle girdi ki, en mutî‘ bir talebeden, en merhametsiz bir düşman vaz‘iyetine geldi. O zamandan beri çektiğim sıkıntıların ve hizmet-i Kur’âniyemize gelen zararların kısm-ı a‘zamı, oğlunuzun yüzünden ve senin o rakîbâne vaz‘iyetinden geldiğine şübhe kalmadı. Senin nüfûzun ve şerefin olmasaydı, oğlun böyle şeylere müdâhale edemezdi.

Her neyse; sizi bütün bütün gücendirmemek için kısa kesiyorum. Kardeşim Hakkı Efendi’nin hâtırı için ben hakkımı helâl ederim. Fakat bizi istihdâm eden ve hizmetine kabûl eden Kur’ân-ı Hakîm’in darbesinden korkmalı. Belki o helâl etmez.

[154]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

Ehl-i bid‘anın şiddetli hücûmuna ma‘rûz kalan Süleymân hakkındadır.

Suâl: Süleymân nasıl adamdır? Başta buranın me’mûru, çok adamlar onu tenkîd ediyorlar. Lüzûmsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdetâ münâfıklık ediyor derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir.

Elcevab: Süleymân sekiz sene benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiç bir vakit gücendirmeden, hiç bir menfaat-i maddiye mukābilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadâkatle lillâh için hizmeti bu köyce ma‘lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihâr etmeli. Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması medâr-ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misafirim. Benim istirâhatimi te’mîn etmek bu köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb-ı Hakk onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân eyledi. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben,

168

bu köyün hayâtta ve vefât edenleriyle alâkadâr olup, onlara her zaman duâ ediyorum. Sadâkatçe Süleymân’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhâcir Hâfız Ahmed, şimdilik hücûma ma‘rûz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleymân’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:

Süleymân, benim her husûsî işimi ve kitabetimi kemâl-i şevk ile, minnet etmeyerek, mukābilinde bir şey kabûl etmeyerek, kemâl-i sadâkatle yapmış. Hatta o derece hizmeti sâfî ve hâlis, lillâh için yapıyordu, belki yüz def‘adan ziyâde arzu ettiğim dakîkada, ümîd edilmediği bir tarzda geliyor. Fesübhânallâh, diyordum. Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu? Anladım ki o istihdâm olunuyor, sadâkatinin kerâmetidir. Hatta hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadâkatinin bir ikrâm-ı İlâhî olarak, o çocuk hiç bir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütünden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadâkatinin lem‘alarını çok gördüm.

Süleyman’da sadâkatle beraber esaslı bir ihlâs gördüm. Evet, bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede hakkında işâalar ızhâr ettikleri zaman, ona teselli nev‘inden dedim ki: Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyâdan kurtulursun. O da kemâl-i sürûr ve ciddî bir sûrette o tesellîyi kabûl etti.

Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa söylemiyor. Bilhassa Ramazân’da, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş. Birisi sormuş. Hoca, filan adama şöyle demiş mi? O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevâb versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey.

Her ne ise; ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i‘timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafâ Çavuş ve Süleymân Efendi gibi kardeşlerimi tenkîd etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdîr edecekler. Birkaç insafsızlar tenkîd ededursunlar, o tenkîdlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek,

169

doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiç bir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek, bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hatta Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat‘iyen mukābelesiz almıyor. Ona mukābil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrâr ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun? derdim. Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh ve ihlâslı olmak istiyoruz derdi.

Hatta bu Süleymân ve Mustafâ Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiç bir vakit bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir def‘a Süleymân’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukābil Süleymân bildiğime göre birkaç def‘a patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanâtına saman, arpa verir.

Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim düstûr-u hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kāidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği hizmet ve iyiliklere mukābil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hatta yüz def‘a ben ısrâr etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor.

Hatta bir def‘a, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrâr ettim, Bu hediyemdir, teberrükümdür. Çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbûrsun dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana değirmende öğüterek getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.

İşte bu zâtın bu hakîkat-i hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki, Saîd’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl-i iftihârla dedi: Evet, Üstâdımın sâyesinde kanâati ve iktisâdı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyâdan kurtarır, ihlâsa sevk eder dedi.

Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’âniyeye zarar dedim. Onun için hakîkat-i hâli beyân ediyorum, ehl-i bid‘a bilsin ki, ihlâs ile, lillâh için çalışıyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç