BARLA LÂHİKASIMektub 150

160

Dinsizliğin münteşir bulunduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ederdik. Şimdi hiç teellüm ve teessür eseri kalmadı. Zât-ı âlîleri gibi bir üstâdı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yûs etmiyor. Cenâb-ı Allâh tûl-ü ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza emînim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hârika vazîfe-i ma‘neviyeniz var. Zaman gelecek, remizlerle, işârât-ı Kur’âniye ile öyle haber Hâşiye vereceksiniz ki, bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır

Fakîr talebeniz

Re’fet

[150]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Hazret-i Şeyh-i Geylânî kuddise sırruhunun kerâmet-i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden, hizmet ettiğim nûr elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Çürük başıma bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksân, bîçâre Ali’dedir.

Evet, Üstâdım, nasıl ki Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri şecere-i kâinâtın hayâtdâr çekirdeği, enbiyâ ve mürselîn o şecere-i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar kat‘î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için, Hazret-i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında demiş: Yâ Rabb, benim alnımda bir çığırtı var. Cenâb-ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tesbîhidir. Aynen kütüb-ü sâbıkada da vesîle-i dünyâ olan Şâh-ı Levlâk’i evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirini câmi‘ bir kitap ile ba‘s olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu‘ edip, tekemmülle tulûu, fecirden sonra şemsin tulûu gibi bekleniyordu.

161

İşte bu kitâb-ı kâinâtın vâzıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Kur’ân-ı Mübîn, Arş-ı A‘zam’dan ve her ismin a‘zamî mertebesinden nüzûl ile, kökü Arş-ı A‘zam’da, gövdesi Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi Vesellem’in sadrına ve dalları bütün zemîni ihâta eden kitâb-ı kâinâtın her sahîfesinde, her hizbinde ve her cüz’ünde Lafzullâh ve lafz-ı Resûl-ü Ekrem ve lafz-ı Kur’ânın bütün birbiriyle alâkadârâne işâret edip birbirini göstererek, birbirlerinin hükümlerini tasdîk ettikleri misillü, Hazret-i Şeyh ks sırrına mazhar olduğu esmâ ve cilvesine mazhar olduğu Levh-i Mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu Cenâb-ı Hâlik’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir hâdim-i Kur’ânı görüp ve tasdîk etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakîkattir.

Evet, Hazret-i Şeyh ks hâdim olduğu o hizmet-i mukaddese-i Kur’âniye hürmetine, zamanın padişahlarını titretmiş, Nûr-u Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem omuzunda tecellî etmesiyle, o nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret-i Şeyh’e ks boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr-i müslim ve her bir meşreb ehli Hazret-i Şeyh’i ks tenkîde cür’et etmemesi gösteriyor ki, cadde-i Muhammediye Sallallâhü Aleyhi Vesellem’de bataklık ve Nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da zıll olmadığını, aynelyakîn derecesinde isbat ediyor.

Öyle de, on dördüncü asrın Hâdim-i Kur’ân'ı da, dokuz yaşından altmış yaşına kadar bilâ-istisnâ, doğrudan doğruya Kur’ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın padişahından en canavar reîslerine baş eğmediği, hatta terakkıyât-ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme-i Kur’âniyenin şifâhânelerini bünyâd ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ-i cârî nehirlerle i‘lâ-yı Kelimetullâh eden ve onların kal‘alarını zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş on dördüncü asra mahsûs envâr-ı Kur’âniyeden Risâle-i Nûr ile, cihânın cihât-ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyârlarını şâbb-ı emred ve gençlerini ma‘sûm bir hâle Hazret-i Eyûbvârî as hayat-bahşına vesîle olan Hâdim-i Kur’ân'ın ve Nûr risâlelerini, değil Hazret-i Şeyh ks altıncı asırdan on dördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sâbıkada remzen ve Kur’ân’da sarâhaten göstermeleri, o kitâb-ı mübârekin şe’nindendir, diyebileceğim.

162

İnşâallâh vazîfenin makbûliyetine işarettir ki, vazîfenin ehemmiyetine binâen Cenâb-ı Hakk, ademde yüzerek meb‘ûs-u âlem, güzîde-i benî-Âdem Efendimizden asm, Hulefâ-yı Râşidîn’den, aktâb-ı evliyâdan öyle bir ma‘nevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör, sağırları, dünyanın en azgın Firavun ve Nemrûdları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, envâr-ı Kur’âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl-i îmânın ellerine yetişmesiyle, اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامْ o envârın tevessüüne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksîrini ihsân buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

Sevgili Üstâdım, yarım başımın tercüman olduğu şu arîza, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve ayaklarınızdan öper, bize ve bütün âleme vesîle-i hayat olan Üstâdım, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.

Mücrim talebeniz

Alî

[151]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Son gönderdiğiniz Minhâcü’s-Sünne gibi lem‘alar hakkında ne söylesem, ifâde-i merâm etmiş olmam. Zîrâ eserler birbirini ta‘kîben neşrolundukça, kıymetleri de mebsûtan tezâyüd etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakîrin mütâlaa etmesi küstâhlık olur. Çünki Şeyh-i Geylânî’nin ks medih buyurduğu zât-ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkîd değil, kemâl-i hürmetle tasvîb ve tahsîn ve takdîr ve büyük bir zevk-i rûhânî ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı âlîleri gibi yüksek bir üstâdı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâ-mütenâhiye içinde yaşatan Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ-yı vazîfe-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.

Re’fet

163

[152]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ مُعْجِزَاتِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَكَرَامَاتِ الْاَوْلِیَٓاءِ

Azîz, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Emirlerinize imtisâlen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat, Mühim bir ihbâr-ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, ma‘nâlı, rûhlu, sürûrlu, te’sîrli, lezzetli, hikmetli, nûrlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ü şükürler ve müşfik Üstâdıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergâh-ı İlâhî’ye kapanıp duâlar eyledim. Ve defaâtle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعٖیدِ النُّورْسٖی بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ مُحَمَّدٍنِ النَّبِیِّ الْاُمِّیِّ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلَّمَ اٰمٖینَ dedim.

Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî kuddise sırruhu’l-âlî hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve ma‘nevî ihbâr, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta‘rîften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdetâ meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamâmen bu hârika eserle meşgul. Bu hâlette iken, Üstâdımın hakkında şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kāidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstâdımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashîhi, Üstâdıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.

Hulûsî, bak gaybî ihbârnâmeye, Gör Üstâdın neler ızhâr eylemiş.

Kitâb-ı Sinân’dan edip tefe’ül, Hakkā ki kerâmet ibrâz eylemiş.

Ümmî ilmiyle Hâşiye Sinân-ı Ümmî de, Hesâb-ı ebcedle var mutâbakat.

Görünür bakılınca bu tarîkle, Esmâ-yı Üstâd’la tam münâsebet.

164

Hakkıyla hâdimü’l-Kur’ân’dır Üstâd, İsbata kâfîdir bu muvâfakat.

Hayret-bahş esrâra vâkıftır bu zât, İhvâna deriz haber-i beşâret.

Sekiz yüz sene evvelinden görmüş, Hâdimü’l-Furkān Bedîüzzamân’ı.

Habîb-i Hudâ hem de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ Şâh-ı Geylânî.

Büyük bir hüsn-ü zan ile Üstâdın, Seni Kur’ân hâdimi eder add.

Kapan secde-i şükre, de Hulûsî: اِلٰهٖٓی اَنْتَ رَبّٖی وَاَنَا الْعَبْدُ

Bu âciz kulunu muvaffak eyle, Hizmet-i Kur’ânla şeref-yâb eyle.

Hizbü’l-Kur’ân’dan ayırma, tâ ebed, Bu âsî kuluna merhamet eyle.

Üstâdım Saîd Nûrsî’den ol râzı, بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الرَّاضِی الْمَرْضِیِّ

Evliyâ sultanı Abdülkādir’in ra, Himmetin eksiltme bizden İlâhî.

İhbârnâme-i gaybin ızhârının, Gönül istedi yazmak târîhini.

Yüz bin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsî, Sana Üstâddır Molla Saîd Nûrsî.

Uhrevî kardeşiniz

Hulûsî

[153]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

[Eğirdir Müftüsü’ne son bir ihtâr]

Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hâtırı için lâyık olduğu şiddeti terk edip, gāyet mülâyim bir sûrette ihtâr edildi.

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Eski bir dosta ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden bir musîbet-i dîniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfîsine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki: Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf meçhûl sebeblerle,

165

aksimize tarafgîrâne ve bize karşı soğukça rakîbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost ahbâb buldurmak için çalıştınız. Netîcesinde burada öyle bir vaz‘iyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kāidesince, bu vaz‘iyetten gelen günâhlardan, seyyiâttan siz mes’ûlsünüz.

Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi, zındıka hissiyâtını veren ve dinsizliğe zemîn ihzâr eden bir hey’etin vaz‘iyetine ne nâm verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hatta Mübârek Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin, o ma‘nâ değişmez. Başka yerlerde Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfili gibi isim ve ünvanlarıyla bulunan hey’etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler.

Fakat bu köyde, mâdem sekiz senedir, sırf esâsât-ı îmâniye ve usûl-ü hakāik-i dîniye ile meşgulüz. Elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey’etin ta‘kîb edeceği esas ise, îmânsızlığa ve usûl-ü dîniyeye muhâlif, hatta zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice o çıkar. Çünki bu havâlîde umumca tebeyyün etmiş ki, siyâset cereyânlarıyla alâkadâr değilim. Belki yalnız hakāik-i îmâniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz. Çünki mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid‘alar hesabına da olamaz. Çünki hakîkî meşgalemiz esâsât-ı îmâniye ve Kur’âniyedir.

Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil. Çünki emirlerini tenkîd ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden bir derece men‘ ettiği için, o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar kendimizi o emirlere karşı temas ettirmemeye çalışıyoruz.

Öyle ise, sekiz sene bu cereyân-ı îmâniye merkezi olan bu köyde, bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaz‘iyet alana, ne nâm verilirse verilsin, muhâlefeti zındıka hesabına ve îmânsızlık hesabına kaydedilecek.

İşte, sizin ilminize ve makam-ı ictimâînize ve mansıb-ı fetvânıza ve bu havâlîdeki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvîkkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni, hem seni pek ciddî alâkadâr edecek bir vaz‘iyet vücûda geliyor.

166

Ben kendim burada muvakkatim. Islahına da mükellef değilim. Belki bir derece mes’ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta-i istinâd olduğunuzdan, o vaz‘iyetten gelen müdhiş meyveler defter-i a‘mâlinize geçmemek için, her şeyden evvel bu vaz‘iyeti ıslâh etmelisiniz. Veyâhûd oğlunu buradan çek. O dâimî senin ma‘nevî hazinene günâh işleyecek tezgâhı tebdîl etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsûlâtından numûne olarak, sizin hesabınıza bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük numûneyi göstereceğim:

Birincisi: Benim haddimden çok fazla hüsn-ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telakkî eden bir ehl-i ilim, sana i‘timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Husûsî odamda namazımı kılmak vakti idi. Benimle beraber cemâatle namaz kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân-ı Muhammedî’yi asm işitmekten müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile, kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver Fahr-i Âlem’in asm en nûrânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle Bu böyle olsa, başka câhiller yâhûd gençler, o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.

İkincisi: Bir dostum vardı, takvâsı ifrât derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit, âhirete âit en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtâr ediyordu. Zâtınız onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.

İşte o zât, o telkînâttan sonra geçen Ramazân’da bir gün, bana Hülâgû, Cengiz vak’alarını okutmak için gösterdi. Aman, bunları oku dedi. Ben kemâl-i taaccüb ve hayretimden dedim: Kardeşim, sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil-i Hayrât’ı okumaya vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt-i zâlimânelerini bu Ramazân-ı Şerîf’de bana okutmak hissini nereden kaptın? dedim. Haftada iki def‘a yanıma gelen o hâs dostumu, iki ayda bir def‘a daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.

Her ne ise, bu nev‘den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakîkatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan, haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu derdleşmekten gücenmemek gerektir

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

167

İhtâr: Hiç kimseye söylemediğim, hatta düşünmesini de istemediğim, Kur’ânî hizmetimize zarar veren bir hâlet söyleyeceğim: Zâtınız, bize bir zaman dost göründüğünüzden, senin oğlun talebe gibi yanıma geliyordu. Ciddî istifâdeye çalışıyordu. Değil bana sıkıntı vermek, belki ihtârâtımı, ciddî telakkî ediyordu. Vaktâ ki zâtınız bana karşı rakîbâne bir vaz‘iyet aldınız, oğlunuz da o vaz‘iyetin te’sîriyle öyle bir şekle girdi ki, en mutî‘ bir talebeden, en merhametsiz bir düşman vaz‘iyetine geldi. O zamandan beri çektiğim sıkıntıların ve hizmet-i Kur’âniyemize gelen zararların kısm-ı a‘zamı, oğlunuzun yüzünden ve senin o rakîbâne vaz‘iyetinden geldiğine şübhe kalmadı. Senin nüfûzun ve şerefin olmasaydı, oğlun böyle şeylere müdâhale edemezdi.

Her neyse; sizi bütün bütün gücendirmemek için kısa kesiyorum. Kardeşim Hakkı Efendi’nin hâtırı için ben hakkımı helâl ederim. Fakat bizi istihdâm eden ve hizmetine kabûl eden Kur’ân-ı Hakîm’in darbesinden korkmalı. Belki o helâl etmez.

[154]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

Ehl-i bid‘anın şiddetli hücûmuna ma‘rûz kalan Süleymân hakkındadır.

Suâl: Süleymân nasıl adamdır? Başta buranın me’mûru, çok adamlar onu tenkîd ediyorlar. Lüzûmsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdetâ münâfıklık ediyor derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir.

Elcevab: Süleymân sekiz sene benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiç bir vakit gücendirmeden, hiç bir menfaat-i maddiye mukābilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadâkatle lillâh için hizmeti bu köyce ma‘lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihâr etmeli. Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması medâr-ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misafirim. Benim istirâhatimi te’mîn etmek bu köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb-ı Hakk onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân eyledi. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç