BARLA LÂHİKASIMektub 148

157

her türlü vezâife tercîh ederek, دَخٖیلَكَ یَا دَلَّالَ الْقُرْاٰنِ nidâ-yı âşıkāne ve müştâkānesiyle dehâlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına bana delîl ve huccettir. Onun içindir ki, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’a birinci muhâtablığı hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleymân Efendi kardeşimiz de, ma‘nen ve maddeten teşrîk-i mesâî etmiş ve hiç bir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hıdemâtı yapmış olmasıyla, saâdet-i ebediye sikke-i hâlisalarının teksîr ve ta‘mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da, her türlü takdîre sezâ ve lâyıktır.

Bu günâhkâr ise, maalesef sâlifü’l-arz zevâtın hiç birisiyle kābil-i kıyâs değildir. Mâdem Üstâd-ı Âlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar. Küfrân-ı ni‘met etmeyip, tahdîs-i ni‘met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahîfe-i siyâhımın, sahîfe-i beyâza tahvîlini, Cenâb-ı Hakk’dan tazarru‘ ve niyâz eder ve rahmet-i Rahmâna ilticâ eylerken, teveccühât-ı üstâdânelerinin devam-ı bekāsını yürekten dilerim, Efendim.

Sabrî

[148]

[Husrev Efendi'nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstâdım, Aktâb-ı Hamse-i Azîme'nin birincisi ve Gavs-ı A‘zam nâmıyla müştehir Şeyh-i Geylânî ks Hazretlerinin, şimdiki Kur’ân’ın hâdimlerine bakan kasîdesindeki ihbârât-ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî kıymetdâr risâleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum. Ve inşâallâh, fırsat buldukça yine okuyacağım. Râhatsızlığım, bir sûretinin takdîmine fırsat bahşetmediği gibi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci ve İkinci Mevkıflarından da üç-dört sahîfeden daha fazla yazmaklığıma mâni‘ oldu.

Sevgili Üstâdım, o büyük şeyhin mazhar olduğu o büyük ni‘mete ve nâil olduğu o büyük eltâf-ı Sübhâniye ile sekiz yüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl-i zevk ve keşfe gösteren,

158

yazılarındaki o derin ve pek ince ma‘nâların idrâk edebildiğim kadarını düşünürken, ehl-i gafletin nazarından saklanmış olan, fakat ehl-i hakîkatin görmesine mâni‘ olmayan mâzîyi hâtırladım. Ve bu risâlenin feyziyle mücâhede-i ma‘neviyenizden ve etrafınıza toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma‘rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf-ı İlâhiyeden başlayarak, Şâh-ı Geylânî’ye ks kadar ve ondan da asr-ı saâdete kadar uzanan o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekiz yüz sene evvel i‘lân ettiği bu hakîkatin karşısında hayrân oldum. O büyük şeyh, Eski Saîd gibi bir mürîdiyle, Yeni Saîd gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor. Ve bu konuşmaya da zaman ve mekân mâni‘ olamıyor. İsterse arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, isterse Hazret-i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ‘ etmiş olsun.

İşte bu muhâvere netîcesinde bu ihbârât-ı acîbeyi sekiz-on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınızı irâe ederek, her husûsta sitâyişe lâyık Hulûsî’yi ve ona refîk olacak bir kābiliyette bulunan mütevâzi‘ Sabrî’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkāne çalışan Süleymân ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan azîm cemâatlerin himmetini ve bu cemâatlerin içindeki nûrânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şâh-ı Geylânî ks zamanındaki Hülâgû vak‘asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re’skârlarına hitâb ederek Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezânızı tamâmen vermekle ma‘sûmların intikāmını alacaktır diyorsunuz. Bu hakîkatler, gösterilen dokuz-on delîl ile isbat edildikten sonra, bu risâle-i şerîfe ile i‘lân ediliyordu.

Sevgili Üstâdım, Hulûsî Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur’ân’ın feyziyle açtığınız bu cadde-i nûrâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayarân ederken, ne büyük hârika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz Ve ne azîm hâdisât-ı acîbeye şâhid oluyorsunuz Kim bilir, daha neler göreceksiniz Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedâr ederek, vazîfemizde her an gayret ve ciddiyet tavsiye eyliyorsunuz.

159

İşte sevgili Üstâdım, bu kadar ikrâm-ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor, kalbim ağlıyor. Diğer taraftan da bârigâh-ı Samediyete af olunmaklığım için yalvarırken, bî-had ve bî-hesab-ı minnet ve teşekkürlerimi takdîm ediyorum. Ve sevgili Üstâdıma ve muhterem fedâkâr kardeşlerime muvaffakiyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâ-gû oluyorum. Kıymetdâr Üstâdım Efendim Hazretleri.

Günâhkâr talebeniz

Ahmed Husrev

[149]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek muhterem ve sevgili Üstâdım Efendim,

Bu def‘a göndermiş olduğunuz Gavs-ı Geylânî Hazretlerinin ks ihbâr-ı gaybîsi, çok şâyân-ı hayret ve teemmül bir mes’ele-i mühimmedir. Büyük zevk-i rûhânî ile okumakla beraber, fakîr talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstâdımızın bu zaman için mühim bir vazîfe-i ma‘neviyesi var. Lâkin henüz ifşâ etmiyor, mektûm tutuyor fikrinde idim ve bu fikrimi bazı hâlis kardeşlerime de söylemiştim.

Geçen sene Sabrî Efendi’ye yazmış olduğunuz mektûbların birinde de şu fıkrayı görmüştüm: İmâm-ı Rabbânî ks, son zamanlarda biri gelecek, îmân mes’elelerini gāyet vâzıh bir sûrette neşr ü i‘lân edecek. Bu sizin hiç-ender-hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdâr neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun. Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl-i sürûrla gelip Husrev’e dahi söyledim. Üstâdımızın rütbe-i ma‘neviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik.

Bundan dört-beş ay evvel de ziyâret-i âlînize geldiğimde, Üstâdınız hakkında sormuş olduğum suâle verdiğiniz cevâb, kezâlik evvelki kanaatlerimizi te’yîd ve takviye etti. O zaman yalnız bir-iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu risâlenin neşriyle hâs talebenin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürûrumuza pâyân yoktur.

160

Dinsizliğin münteşir bulunduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ederdik. Şimdi hiç teellüm ve teessür eseri kalmadı. Zât-ı âlîleri gibi bir üstâdı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yûs etmiyor. Cenâb-ı Allâh tûl-ü ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza emînim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hârika vazîfe-i ma‘neviyeniz var. Zaman gelecek, remizlerle, işârât-ı Kur’âniye ile öyle haber Hâşiye vereceksiniz ki, bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır

Fakîr talebeniz

Re’fet

[150]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Hazret-i Şeyh-i Geylânî kuddise sırruhunun kerâmet-i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden, hizmet ettiğim nûr elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Çürük başıma bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksân, bîçâre Ali’dedir.

Evet, Üstâdım, nasıl ki Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri şecere-i kâinâtın hayâtdâr çekirdeği, enbiyâ ve mürselîn o şecere-i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar kat‘î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için, Hazret-i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında demiş: Yâ Rabb, benim alnımda bir çığırtı var. Cenâb-ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tesbîhidir. Aynen kütüb-ü sâbıkada da vesîle-i dünyâ olan Şâh-ı Levlâk’i evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirini câmi‘ bir kitap ile ba‘s olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu‘ edip, tekemmülle tulûu, fecirden sonra şemsin tulûu gibi bekleniyordu.

161

İşte bu kitâb-ı kâinâtın vâzıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Kur’ân-ı Mübîn, Arş-ı A‘zam’dan ve her ismin a‘zamî mertebesinden nüzûl ile, kökü Arş-ı A‘zam’da, gövdesi Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi Vesellem’in sadrına ve dalları bütün zemîni ihâta eden kitâb-ı kâinâtın her sahîfesinde, her hizbinde ve her cüz’ünde Lafzullâh ve lafz-ı Resûl-ü Ekrem ve lafz-ı Kur’ânın bütün birbiriyle alâkadârâne işâret edip birbirini göstererek, birbirlerinin hükümlerini tasdîk ettikleri misillü, Hazret-i Şeyh ks sırrına mazhar olduğu esmâ ve cilvesine mazhar olduğu Levh-i Mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu Cenâb-ı Hâlik’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir hâdim-i Kur’ânı görüp ve tasdîk etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakîkattir.

Evet, Hazret-i Şeyh ks hâdim olduğu o hizmet-i mukaddese-i Kur’âniye hürmetine, zamanın padişahlarını titretmiş, Nûr-u Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem omuzunda tecellî etmesiyle, o nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret-i Şeyh’e ks boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr-i müslim ve her bir meşreb ehli Hazret-i Şeyh’i ks tenkîde cür’et etmemesi gösteriyor ki, cadde-i Muhammediye Sallallâhü Aleyhi Vesellem’de bataklık ve Nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da zıll olmadığını, aynelyakîn derecesinde isbat ediyor.

Öyle de, on dördüncü asrın Hâdim-i Kur’ân'ı da, dokuz yaşından altmış yaşına kadar bilâ-istisnâ, doğrudan doğruya Kur’ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın padişahından en canavar reîslerine baş eğmediği, hatta terakkıyât-ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme-i Kur’âniyenin şifâhânelerini bünyâd ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ-i cârî nehirlerle i‘lâ-yı Kelimetullâh eden ve onların kal‘alarını zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş on dördüncü asra mahsûs envâr-ı Kur’âniyeden Risâle-i Nûr ile, cihânın cihât-ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyârlarını şâbb-ı emred ve gençlerini ma‘sûm bir hâle Hazret-i Eyûbvârî as hayat-bahşına vesîle olan Hâdim-i Kur’ân'ın ve Nûr risâlelerini, değil Hazret-i Şeyh ks altıncı asırdan on dördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sâbıkada remzen ve Kur’ân’da sarâhaten göstermeleri, o kitâb-ı mübârekin şe’nindendir, diyebileceğim.

162

İnşâallâh vazîfenin makbûliyetine işarettir ki, vazîfenin ehemmiyetine binâen Cenâb-ı Hakk, ademde yüzerek meb‘ûs-u âlem, güzîde-i benî-Âdem Efendimizden asm, Hulefâ-yı Râşidîn’den, aktâb-ı evliyâdan öyle bir ma‘nevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör, sağırları, dünyanın en azgın Firavun ve Nemrûdları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, envâr-ı Kur’âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl-i îmânın ellerine yetişmesiyle, اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامْ o envârın tevessüüne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksîrini ihsân buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

Sevgili Üstâdım, yarım başımın tercüman olduğu şu arîza, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve ayaklarınızdan öper, bize ve bütün âleme vesîle-i hayat olan Üstâdım, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.

Mücrim talebeniz

Alî

[151]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Son gönderdiğiniz Minhâcü’s-Sünne gibi lem‘alar hakkında ne söylesem, ifâde-i merâm etmiş olmam. Zîrâ eserler birbirini ta‘kîben neşrolundukça, kıymetleri de mebsûtan tezâyüd etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakîrin mütâlaa etmesi küstâhlık olur. Çünki Şeyh-i Geylânî’nin ks medih buyurduğu zât-ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkîd değil, kemâl-i hürmetle tasvîb ve tahsîn ve takdîr ve büyük bir zevk-i rûhânî ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı âlîleri gibi yüksek bir üstâdı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâ-mütenâhiye içinde yaşatan Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ-yı vazîfe-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.

Re’fet

163

[152]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ مُعْجِزَاتِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَكَرَامَاتِ الْاَوْلِیَٓاءِ

Azîz, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Emirlerinize imtisâlen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat, Mühim bir ihbâr-ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, ma‘nâlı, rûhlu, sürûrlu, te’sîrli, lezzetli, hikmetli, nûrlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ü şükürler ve müşfik Üstâdıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergâh-ı İlâhî’ye kapanıp duâlar eyledim. Ve defaâtle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعٖیدِ النُّورْسٖی بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ مُحَمَّدٍنِ النَّبِیِّ الْاُمِّیِّ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلَّمَ اٰمٖینَ dedim.

Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî kuddise sırruhu’l-âlî hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve ma‘nevî ihbâr, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta‘rîften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdetâ meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamâmen bu hârika eserle meşgul. Bu hâlette iken, Üstâdımın hakkında şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kāidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstâdımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashîhi, Üstâdıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.

Hulûsî, bak gaybî ihbârnâmeye, Gör Üstâdın neler ızhâr eylemiş.

Kitâb-ı Sinân’dan edip tefe’ül, Hakkā ki kerâmet ibrâz eylemiş.

Ümmî ilmiyle Hâşiye Sinân-ı Ümmî de, Hesâb-ı ebcedle var mutâbakat.

Görünür bakılınca bu tarîkle, Esmâ-yı Üstâd’la tam münâsebet.

164

Hakkıyla hâdimü’l-Kur’ân’dır Üstâd, İsbata kâfîdir bu muvâfakat.

Hayret-bahş esrâra vâkıftır bu zât, İhvâna deriz haber-i beşâret.

Sekiz yüz sene evvelinden görmüş, Hâdimü’l-Furkān Bedîüzzamân’ı.

Habîb-i Hudâ hem de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ Şâh-ı Geylânî.

Büyük bir hüsn-ü zan ile Üstâdın, Seni Kur’ân hâdimi eder add.

Kapan secde-i şükre, de Hulûsî: اِلٰهٖٓی اَنْتَ رَبّٖی وَاَنَا الْعَبْدُ

Bu âciz kulunu muvaffak eyle, Hizmet-i Kur’ânla şeref-yâb eyle.

Hizbü’l-Kur’ân’dan ayırma, tâ ebed, Bu âsî kuluna merhamet eyle.

Üstâdım Saîd Nûrsî’den ol râzı, بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الرَّاضِی الْمَرْضِیِّ

Evliyâ sultanı Abdülkādir’in ra, Himmetin eksiltme bizden İlâhî.

İhbârnâme-i gaybin ızhârının, Gönül istedi yazmak târîhini.

Yüz bin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsî, Sana Üstâddır Molla Saîd Nûrsî.

Uhrevî kardeşiniz

Hulûsî

[153]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

[Eğirdir Müftüsü’ne son bir ihtâr]

Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hâtırı için lâyık olduğu şiddeti terk edip, gāyet mülâyim bir sûrette ihtâr edildi.

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Eski bir dosta ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden bir musîbet-i dîniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfîsine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki: Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf meçhûl sebeblerle,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç