
SAYFA 153
[146]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِحُرُوفَاتِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
On sekiz Receb târihli, Otuz Birinci Mektûb’un Birinci ve İkinci Lem‘alarıyla Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şa‘bân’ın birinci günü, yani yazıldığından on üç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in on sekiz rakamına on üç daha ilâve ederek mübârek mektûbun numarasını te’yîd etmek gibi, gaybî bir işâret ibrâz edilmiş oluyor. Bu nûrlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan ma‘nevî feyzinden, âlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arz edeceğim.
Şöyle ki: Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem-i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allâh hayretsin. Kamer batn-ı arzdan sür‘atle çıkarak, şâkūlen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür‘atle yükselişinde hiç bir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi ta‘kîb etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, Alâmet-i kübrâ başladı diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki, parladı, büyüdü. Bedr-i tâm hâlinin birkaç misli cesâmet arz etti. Bu vaz‘iyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihân serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku ta‘kîben bir müddet şimâle doğru gāyet sür‘atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuz Birinci Mektub’un Bir ve İkinci Lem‘alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen baş döndürücü sür‘atle fezâ-yı nâ-mütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle fırıl fırıl çeviren Kādir-i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû‘ ve gurûb eden şems ile incelerek, büyüyerek
SAYFA 154
mükemmel bir takvîm-i semâvî vaz‘iyetini gösteren kamer gibi azîm cisimleri de istihdâm ediyor. Bir kerre Kün feyekûn emrini aldıkları zaman, bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm-ı âlem bozulacak, her şey harâb olacak. كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en âlî, en müzeyyen görünen bu saray-ı kâinâtın bir anda yıkılacağını, harâb olacağını, bütün sekenesinin harâb olacaklarını düşün. Hiç-ender-hiç olduğunu hâtırla. Senin mini mini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldatarak boğdurmak ve hayat-ı ebediyeni söndürmek isteyen en büyük, en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay, ucuz, te’sîri mücerreb ve kat‘î ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ ve رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve ışâ ortasında, otuz üçer def‘a devam et demekte olduğunu hissettim.
O küçük rüyanın ta‘bîri, muhterem Üstâdıma âittir ve arzusuna bağlıdır. Bu def‘a ma‘nevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garibdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabâhında اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ emr-i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe’l-beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.
Bu nûrlu mektûbun başını işgāl eden beş nükteli İkinci Lem‘a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın sabrına bak Aklın varsa o Peygamber-i Zîşân’ın sabırdaki kahramanlığını taklîde çalış. Ve korkunç ma‘nevî yaralardan kurtulmak için رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ duâsını vird-i zebân et diye tenbîh ve îkāzda bulunduğuna yakîn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nın Birinci Bâbı, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü ve kıyâmete kadar i‘câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur’ân-ı Kerîm’in otuz cüz’ünden otuzuncu, yüz on dört sûresinden yüz onuncu, lafız i‘tibâriyle küçük, fakat makam ve ma‘nâ i‘tibâriyle âlî ve şumûllü Sûretü’n-Nasr’daki çok mühim
SAYFA 155
sırlardan muazzez ve muhterem Üstâdımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukāta münâsebetli birtek sırrından beyân buyurulan üç mes’ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz’ Kur’ân’a, hatta her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezm ettim.
Bu nûrânî mektûb hakkındaki muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arz ettim. Feyiz menbaına maddeten ve ma‘nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perişan ifâdâtım kapı açmak ve Buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız diyecek kadar fâide-bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
Sevgili Üstâdımı Allâh için sevenler, Kur’ân’a hâdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa‘şaalı, mutantan görünse de, her bir bid‘akârâne hareketten mutlak ve muhakkak Kur’ân’a ve îmâna bir hücûm hissedenler ilâ âhir işte bunlar, niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur’ân’a ciddî merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez-i menba‘ ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddî ihlâslı, metîn îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlâhiyeye şâkirînden olmalarını tazarru‘ eylerim. Hasbe’l-kader dünyaya dalmış, ma‘siyette bunalmış, hakîkatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale’l-husûs isimleri zikir buyurulan Gālib, Husrev, Hâfız Alî ve Süleyman Efendilere ve nûrların başkâtibi Şâm'lı Hâfız Tevfîk, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde-i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâ ederim.
Bu son mektûbu pederime, eski hocalarımdan bir zâta, Fethi Bey ve Abdurrahmân Efendilere okudum. Mahdûdü'l-mikdâr diğer zevâta inşâallâh, yakında okurum. Vâlideynim, Fethi Bey ve Hoca Abdurahman, İmam Ömer, müftü-ü esbak Kemâl Efendilerle diğer alâkadârlar hürmet ve ta‘zîmlerini arz eder. Duânızı istirhâm eder ve duâ ediyorlar. Bu bîçâre kardeşiniz âciz talebeniz, garîb sadîkınız kemâl-i ta‘zîmle el ve ayaklarınızı takbîl eder, hayır duânızdan bilhassa bu eyyâm-ı mübârekede unutulmamaklığımı niyâz eylerim.
Hulûsî
SAYFA 156
[147]
[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,
Şâh-ı Geylânî Hazretlerinin ks ma‘nîdâr ve ihâtalı bir beyt-i kıymetdârîlerinin, Dellâl-ı Kitâb-ı Mübîn’i ma‘nevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe’ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: Evet, Nûrlar hey’etini umûm ehl-i hak ve hakîkat, ma‘nevî elektrik aynalarına hedef etmişlerdir. Dahi Kur’ân-ı Azîmüşşân ve ehâdîs-i Nebeviyenin asm bu husûsu aynen veya sırran veya remzen ihbârıyla bile vardır demekte aslâ tereddüd etmiyorum.
Bu zümre-i sâfiye ve hâlisa arasında, Sânî Hulûsî tesmiyesine bile lâyık ve müsteid olmayan ve hiç-ender-hiç olan bir abd-i pür-kusura da, haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki bu aczi bî-pâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabrî, sahâif-i a‘mâline baktığında çok kara ve mûcib-i nefret görüyor. Ve görüyor da, bu mevki‘de işâret edilen şahıs ismiyle, a‘mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünki kıymetdâr bir hazîne ve defineyi keşfeden ve o zemîn ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl-i vücûd eden sâîler, o yolda Acaba o defineyi bulabilir miyiz? gibi bir eser-i tereddüd göstermeyerek sarf-ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere-i sa‘y ve âlem kıymetindeki mahsûl gayretleriyle, herkesi tergîb ve teşvîk ve tenvîre hasr-ı vücûd eden zevât, hakîkaten şâyân-ı takdîr ve tebrîktirler.
Ma‘lûm-u fâzılâneleri bulunduğu vecihle, Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın ilk def‘a bîat ve iktidâsı, her türlü medih ve takdîr ve sitâyişe şâyân bulunduğu gibi; bu husûsta Bekir Ağa’nın pek çok hizmet-i Kur’âniyede sebkati, Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın İslâmiyet’de sebkati nev‘inden olduğundan takdîre müstehaktır. Çünki bu nûrlu yolun mebde’-i küşâdından ikmâline kadar bezl-i vücûd ve sarf-ı mesâî etmiştir. İkincisi Hulûsî Bey’dir ki Şâh-ı Geylânî ks, İmâm-ı Rabbânî ks ve Şâh-ı Nakşibend ks gibi nice zevât-ı mübârekenin mâzîden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü’l-envârı, mûmâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde,
SAYFA 157
her türlü vezâife tercîh ederek, دَخٖیلَكَ یَا دَلَّالَ الْقُرْاٰنِ nidâ-yı âşıkāne ve müştâkānesiyle dehâlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına bana delîl ve huccettir. Onun içindir ki, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’a birinci muhâtablığı hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleymân Efendi kardeşimiz de, ma‘nen ve maddeten teşrîk-i mesâî etmiş ve hiç bir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hıdemâtı yapmış olmasıyla, saâdet-i ebediye sikke-i hâlisalarının teksîr ve ta‘mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da, her türlü takdîre sezâ ve lâyıktır.
Bu günâhkâr ise, maalesef sâlifü’l-arz zevâtın hiç birisiyle kābil-i kıyâs değildir. Mâdem Üstâd-ı Âlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar. Küfrân-ı ni‘met etmeyip, tahdîs-i ni‘met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahîfe-i siyâhımın, sahîfe-i beyâza tahvîlini, Cenâb-ı Hakk’dan tazarru‘ ve niyâz eder ve rahmet-i Rahmâna ilticâ eylerken, teveccühât-ı üstâdânelerinin devam-ı bekāsını yürekten dilerim, Efendim.
Sabrî
[148]
[Husrev Efendi'nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım, Aktâb-ı Hamse-i Azîme'nin birincisi ve Gavs-ı A‘zam nâmıyla müştehir Şeyh-i Geylânî ks Hazretlerinin, şimdiki Kur’ân’ın hâdimlerine bakan kasîdesindeki ihbârât-ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî kıymetdâr risâleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum. Ve inşâallâh, fırsat buldukça yine okuyacağım. Râhatsızlığım, bir sûretinin takdîmine fırsat bahşetmediği gibi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci ve İkinci Mevkıflarından da üç-dört sahîfeden daha fazla yazmaklığıma mâni‘ oldu.
Sevgili Üstâdım, o büyük şeyhin mazhar olduğu o büyük ni‘mete ve nâil olduğu o büyük eltâf-ı Sübhâniye ile sekiz yüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl-i zevk ve keşfe gösteren,
SAYFA 158
yazılarındaki o derin ve pek ince ma‘nâların idrâk edebildiğim kadarını düşünürken, ehl-i gafletin nazarından saklanmış olan, fakat ehl-i hakîkatin görmesine mâni‘ olmayan mâzîyi hâtırladım. Ve bu risâlenin feyziyle mücâhede-i ma‘neviyenizden ve etrafınıza toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma‘rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf-ı İlâhiyeden başlayarak, Şâh-ı Geylânî’ye ks kadar ve ondan da asr-ı saâdete kadar uzanan o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekiz yüz sene evvel i‘lân ettiği bu hakîkatin karşısında hayrân oldum. O büyük şeyh, Eski Saîd gibi bir mürîdiyle, Yeni Saîd gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor. Ve bu konuşmaya da zaman ve mekân mâni‘ olamıyor. İsterse arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, isterse Hazret-i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ‘ etmiş olsun.
İşte bu muhâvere netîcesinde bu ihbârât-ı acîbeyi sekiz-on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınızı irâe ederek, her husûsta sitâyişe lâyık Hulûsî’yi ve ona refîk olacak bir kābiliyette bulunan mütevâzi‘ Sabrî’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkāne çalışan Süleymân ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan azîm cemâatlerin himmetini ve bu cemâatlerin içindeki nûrânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şâh-ı Geylânî ks zamanındaki Hülâgû vak‘asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re’skârlarına hitâb ederek Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezânızı tamâmen vermekle ma‘sûmların intikāmını alacaktır diyorsunuz. Bu hakîkatler, gösterilen dokuz-on delîl ile isbat edildikten sonra, bu risâle-i şerîfe ile i‘lân ediliyordu.
Sevgili Üstâdım, Hulûsî Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur’ân’ın feyziyle açtığınız bu cadde-i nûrâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayarân ederken, ne büyük hârika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz Ve ne azîm hâdisât-ı acîbeye şâhid oluyorsunuz Kim bilir, daha neler göreceksiniz Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedâr ederek, vazîfemizde her an gayret ve ciddiyet tavsiye eyliyorsunuz.
SAYFA 159
İşte sevgili Üstâdım, bu kadar ikrâm-ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor, kalbim ağlıyor. Diğer taraftan da bârigâh-ı Samediyete af olunmaklığım için yalvarırken, bî-had ve bî-hesab-ı minnet ve teşekkürlerimi takdîm ediyorum. Ve sevgili Üstâdıma ve muhterem fedâkâr kardeşlerime muvaffakiyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâ-gû oluyorum. Kıymetdâr Üstâdım Efendim Hazretleri.
Günâhkâr talebeniz
Ahmed Husrev
[149]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek muhterem ve sevgili Üstâdım Efendim,
Bu def‘a göndermiş olduğunuz Gavs-ı Geylânî Hazretlerinin ks ihbâr-ı gaybîsi, çok şâyân-ı hayret ve teemmül bir mes’ele-i mühimmedir. Büyük zevk-i rûhânî ile okumakla beraber, fakîr talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstâdımızın bu zaman için mühim bir vazîfe-i ma‘neviyesi var. Lâkin henüz ifşâ etmiyor, mektûm tutuyor fikrinde idim ve bu fikrimi bazı hâlis kardeşlerime de söylemiştim.
Geçen sene Sabrî Efendi’ye yazmış olduğunuz mektûbların birinde de şu fıkrayı görmüştüm: İmâm-ı Rabbânî ks, son zamanlarda biri gelecek, îmân mes’elelerini gāyet vâzıh bir sûrette neşr ü i‘lân edecek. Bu sizin hiç-ender-hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdâr neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun. Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl-i sürûrla gelip Husrev’e dahi söyledim. Üstâdımızın rütbe-i ma‘neviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik.
Bundan dört-beş ay evvel de ziyâret-i âlînize geldiğimde, Üstâdınız hakkında sormuş olduğum suâle verdiğiniz cevâb, kezâlik evvelki kanaatlerimizi te’yîd ve takviye etti. O zaman yalnız bir-iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu risâlenin neşriyle hâs talebenin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürûrumuza pâyân yoktur.
SAYFA 160
Dinsizliğin münteşir bulunduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ederdik. Şimdi hiç teellüm ve teessür eseri kalmadı. Zât-ı âlîleri gibi bir üstâdı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yûs etmiyor. Cenâb-ı Allâh tûl-ü ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza emînim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hârika vazîfe-i ma‘neviyeniz var. Zaman gelecek, remizlerle, işârât-ı Kur’âniye ile öyle haber Hâşiye vereceksiniz ki, bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır
Fakîr talebeniz
Re’fet
[150]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,
Hazret-i Şeyh-i Geylânî kuddise sırruhunun kerâmet-i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden, hizmet ettiğim nûr elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Çürük başıma bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksân, bîçâre Ali’dedir.
Evet, Üstâdım, nasıl ki Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri şecere-i kâinâtın hayâtdâr çekirdeği, enbiyâ ve mürselîn o şecere-i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar kat‘î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için, Hazret-i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında demiş: Yâ Rabb, benim alnımda bir çığırtı var. Cenâb-ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tesbîhidir. Aynen kütüb-ü sâbıkada da vesîle-i dünyâ olan Şâh-ı Levlâk’i evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirini câmi‘ bir kitap ile ba‘s olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu‘ edip, tekemmülle tulûu, fecirden sonra şemsin tulûu gibi bekleniyordu.