
SAYFA 153
[146]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِحُرُوفَاتِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
On sekiz Receb târihli, Otuz Birinci Mektûb’un Birinci ve İkinci Lem‘alarıyla Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şa‘bân’ın birinci günü, yani yazıldığından on üç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in on sekiz rakamına on üç daha ilâve ederek mübârek mektûbun numarasını te’yîd etmek gibi, gaybî bir işâret ibrâz edilmiş oluyor. Bu nûrlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan ma‘nevî feyzinden, âlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arz edeceğim.
Şöyle ki: Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem-i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allâh hayretsin. Kamer batn-ı arzdan sür‘atle çıkarak, şâkūlen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür‘atle yükselişinde hiç bir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi ta‘kîb etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, Alâmet-i kübrâ başladı diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki, parladı, büyüdü. Bedr-i tâm hâlinin birkaç misli cesâmet arz etti. Bu vaz‘iyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihân serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku ta‘kîben bir müddet şimâle doğru gāyet sür‘atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuz Birinci Mektub’un Bir ve İkinci Lem‘alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen baş döndürücü sür‘atle fezâ-yı nâ-mütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle fırıl fırıl çeviren Kādir-i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû‘ ve gurûb eden şems ile incelerek, büyüyerek
SAYFA 154
mükemmel bir takvîm-i semâvî vaz‘iyetini gösteren kamer gibi azîm cisimleri de istihdâm ediyor. Bir kerre Kün feyekûn emrini aldıkları zaman, bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm-ı âlem bozulacak, her şey harâb olacak. كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en âlî, en müzeyyen görünen bu saray-ı kâinâtın bir anda yıkılacağını, harâb olacağını, bütün sekenesinin harâb olacaklarını düşün. Hiç-ender-hiç olduğunu hâtırla. Senin mini mini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldatarak boğdurmak ve hayat-ı ebediyeni söndürmek isteyen en büyük, en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay, ucuz, te’sîri mücerreb ve kat‘î ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ ve رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve ışâ ortasında, otuz üçer def‘a devam et demekte olduğunu hissettim.
O küçük rüyanın ta‘bîri, muhterem Üstâdıma âittir ve arzusuna bağlıdır. Bu def‘a ma‘nevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garibdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabâhında اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ emr-i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe’l-beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.
Bu nûrlu mektûbun başını işgāl eden beş nükteli İkinci Lem‘a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın sabrına bak Aklın varsa o Peygamber-i Zîşân’ın sabırdaki kahramanlığını taklîde çalış. Ve korkunç ma‘nevî yaralardan kurtulmak için رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ duâsını vird-i zebân et diye tenbîh ve îkāzda bulunduğuna yakîn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nın Birinci Bâbı, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü ve kıyâmete kadar i‘câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur’ân-ı Kerîm’in otuz cüz’ünden otuzuncu, yüz on dört sûresinden yüz onuncu, lafız i‘tibâriyle küçük, fakat makam ve ma‘nâ i‘tibâriyle âlî ve şumûllü Sûretü’n-Nasr’daki çok mühim
SAYFA 155
sırlardan muazzez ve muhterem Üstâdımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukāta münâsebetli birtek sırrından beyân buyurulan üç mes’ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz’ Kur’ân’a, hatta her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezm ettim.
Bu nûrânî mektûb hakkındaki muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arz ettim. Feyiz menbaına maddeten ve ma‘nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perişan ifâdâtım kapı açmak ve Buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız diyecek kadar fâide-bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
Sevgili Üstâdımı Allâh için sevenler, Kur’ân’a hâdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa‘şaalı, mutantan görünse de, her bir bid‘akârâne hareketten mutlak ve muhakkak Kur’ân’a ve îmâna bir hücûm hissedenler ilâ âhir işte bunlar, niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur’ân’a ciddî merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez-i menba‘ ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddî ihlâslı, metîn îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlâhiyeye şâkirînden olmalarını tazarru‘ eylerim. Hasbe’l-kader dünyaya dalmış, ma‘siyette bunalmış, hakîkatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale’l-husûs isimleri zikir buyurulan Gālib, Husrev, Hâfız Alî ve Süleyman Efendilere ve nûrların başkâtibi Şâm'lı Hâfız Tevfîk, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde-i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâ ederim.
Bu son mektûbu pederime, eski hocalarımdan bir zâta, Fethi Bey ve Abdurrahmân Efendilere okudum. Mahdûdü'l-mikdâr diğer zevâta inşâallâh, yakında okurum. Vâlideynim, Fethi Bey ve Hoca Abdurahman, İmam Ömer, müftü-ü esbak Kemâl Efendilerle diğer alâkadârlar hürmet ve ta‘zîmlerini arz eder. Duânızı istirhâm eder ve duâ ediyorlar. Bu bîçâre kardeşiniz âciz talebeniz, garîb sadîkınız kemâl-i ta‘zîmle el ve ayaklarınızı takbîl eder, hayır duânızdan bilhassa bu eyyâm-ı mübârekede unutulmamaklığımı niyâz eylerim.
Hulûsî
SAYFA 156
[147]
[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,
Şâh-ı Geylânî Hazretlerinin ks ma‘nîdâr ve ihâtalı bir beyt-i kıymetdârîlerinin, Dellâl-ı Kitâb-ı Mübîn’i ma‘nevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe’ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: Evet, Nûrlar hey’etini umûm ehl-i hak ve hakîkat, ma‘nevî elektrik aynalarına hedef etmişlerdir. Dahi Kur’ân-ı Azîmüşşân ve ehâdîs-i Nebeviyenin asm bu husûsu aynen veya sırran veya remzen ihbârıyla bile vardır demekte aslâ tereddüd etmiyorum.
Bu zümre-i sâfiye ve hâlisa arasında, Sânî Hulûsî tesmiyesine bile lâyık ve müsteid olmayan ve hiç-ender-hiç olan bir abd-i pür-kusura da, haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki bu aczi bî-pâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabrî, sahâif-i a‘mâline baktığında çok kara ve mûcib-i nefret görüyor. Ve görüyor da, bu mevki‘de işâret edilen şahıs ismiyle, a‘mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünki kıymetdâr bir hazîne ve defineyi keşfeden ve o zemîn ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl-i vücûd eden sâîler, o yolda Acaba o defineyi bulabilir miyiz? gibi bir eser-i tereddüd göstermeyerek sarf-ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere-i sa‘y ve âlem kıymetindeki mahsûl gayretleriyle, herkesi tergîb ve teşvîk ve tenvîre hasr-ı vücûd eden zevât, hakîkaten şâyân-ı takdîr ve tebrîktirler.
Ma‘lûm-u fâzılâneleri bulunduğu vecihle, Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın ilk def‘a bîat ve iktidâsı, her türlü medih ve takdîr ve sitâyişe şâyân bulunduğu gibi; bu husûsta Bekir Ağa’nın pek çok hizmet-i Kur’âniyede sebkati, Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın İslâmiyet’de sebkati nev‘inden olduğundan takdîre müstehaktır. Çünki bu nûrlu yolun mebde’-i küşâdından ikmâline kadar bezl-i vücûd ve sarf-ı mesâî etmiştir. İkincisi Hulûsî Bey’dir ki Şâh-ı Geylânî ks, İmâm-ı Rabbânî ks ve Şâh-ı Nakşibend ks gibi nice zevât-ı mübârekenin mâzîden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü’l-envârı, mûmâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde,
SAYFA 157
her türlü vezâife tercîh ederek, دَخٖیلَكَ یَا دَلَّالَ الْقُرْاٰنِ nidâ-yı âşıkāne ve müştâkānesiyle dehâlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına bana delîl ve huccettir. Onun içindir ki, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’a birinci muhâtablığı hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleymân Efendi kardeşimiz de, ma‘nen ve maddeten teşrîk-i mesâî etmiş ve hiç bir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hıdemâtı yapmış olmasıyla, saâdet-i ebediye sikke-i hâlisalarının teksîr ve ta‘mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da, her türlü takdîre sezâ ve lâyıktır.
Bu günâhkâr ise, maalesef sâlifü’l-arz zevâtın hiç birisiyle kābil-i kıyâs değildir. Mâdem Üstâd-ı Âlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar. Küfrân-ı ni‘met etmeyip, tahdîs-i ni‘met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahîfe-i siyâhımın, sahîfe-i beyâza tahvîlini, Cenâb-ı Hakk’dan tazarru‘ ve niyâz eder ve rahmet-i Rahmâna ilticâ eylerken, teveccühât-ı üstâdânelerinin devam-ı bekāsını yürekten dilerim, Efendim.
Sabrî
[148]
[Husrev Efendi'nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım, Aktâb-ı Hamse-i Azîme'nin birincisi ve Gavs-ı A‘zam nâmıyla müştehir Şeyh-i Geylânî ks Hazretlerinin, şimdiki Kur’ân’ın hâdimlerine bakan kasîdesindeki ihbârât-ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî kıymetdâr risâleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum. Ve inşâallâh, fırsat buldukça yine okuyacağım. Râhatsızlığım, bir sûretinin takdîmine fırsat bahşetmediği gibi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci ve İkinci Mevkıflarından da üç-dört sahîfeden daha fazla yazmaklığıma mâni‘ oldu.
Sevgili Üstâdım, o büyük şeyhin mazhar olduğu o büyük ni‘mete ve nâil olduğu o büyük eltâf-ı Sübhâniye ile sekiz yüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl-i zevk ve keşfe gösteren,
SAYFA 158
yazılarındaki o derin ve pek ince ma‘nâların idrâk edebildiğim kadarını düşünürken, ehl-i gafletin nazarından saklanmış olan, fakat ehl-i hakîkatin görmesine mâni‘ olmayan mâzîyi hâtırladım. Ve bu risâlenin feyziyle mücâhede-i ma‘neviyenizden ve etrafınıza toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma‘rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf-ı İlâhiyeden başlayarak, Şâh-ı Geylânî’ye ks kadar ve ondan da asr-ı saâdete kadar uzanan o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekiz yüz sene evvel i‘lân ettiği bu hakîkatin karşısında hayrân oldum. O büyük şeyh, Eski Saîd gibi bir mürîdiyle, Yeni Saîd gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor. Ve bu konuşmaya da zaman ve mekân mâni‘ olamıyor. İsterse arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, isterse Hazret-i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ‘ etmiş olsun.
İşte bu muhâvere netîcesinde bu ihbârât-ı acîbeyi sekiz-on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınızı irâe ederek, her husûsta sitâyişe lâyık Hulûsî’yi ve ona refîk olacak bir kābiliyette bulunan mütevâzi‘ Sabrî’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkāne çalışan Süleymân ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan azîm cemâatlerin himmetini ve bu cemâatlerin içindeki nûrânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şâh-ı Geylânî ks zamanındaki Hülâgû vak‘asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re’skârlarına hitâb ederek Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezânızı tamâmen vermekle ma‘sûmların intikāmını alacaktır diyorsunuz. Bu hakîkatler, gösterilen dokuz-on delîl ile isbat edildikten sonra, bu risâle-i şerîfe ile i‘lân ediliyordu.
Sevgili Üstâdım, Hulûsî Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur’ân’ın feyziyle açtığınız bu cadde-i nûrâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayarân ederken, ne büyük hârika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz Ve ne azîm hâdisât-ı acîbeye şâhid oluyorsunuz Kim bilir, daha neler göreceksiniz Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedâr ederek, vazîfemizde her an gayret ve ciddiyet tavsiye eyliyorsunuz.
SAYFA 159
İşte sevgili Üstâdım, bu kadar ikrâm-ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor, kalbim ağlıyor. Diğer taraftan da bârigâh-ı Samediyete af olunmaklığım için yalvarırken, bî-had ve bî-hesab-ı minnet ve teşekkürlerimi takdîm ediyorum. Ve sevgili Üstâdıma ve muhterem fedâkâr kardeşlerime muvaffakiyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâ-gû oluyorum. Kıymetdâr Üstâdım Efendim Hazretleri.
Günâhkâr talebeniz
Ahmed Husrev
[149]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek muhterem ve sevgili Üstâdım Efendim,
Bu def‘a göndermiş olduğunuz Gavs-ı Geylânî Hazretlerinin ks ihbâr-ı gaybîsi, çok şâyân-ı hayret ve teemmül bir mes’ele-i mühimmedir. Büyük zevk-i rûhânî ile okumakla beraber, fakîr talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstâdımızın bu zaman için mühim bir vazîfe-i ma‘neviyesi var. Lâkin henüz ifşâ etmiyor, mektûm tutuyor fikrinde idim ve bu fikrimi bazı hâlis kardeşlerime de söylemiştim.
Geçen sene Sabrî Efendi’ye yazmış olduğunuz mektûbların birinde de şu fıkrayı görmüştüm: İmâm-ı Rabbânî ks, son zamanlarda biri gelecek, îmân mes’elelerini gāyet vâzıh bir sûrette neşr ü i‘lân edecek. Bu sizin hiç-ender-hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdâr neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun. Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl-i sürûrla gelip Husrev’e dahi söyledim. Üstâdımızın rütbe-i ma‘neviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik.
Bundan dört-beş ay evvel de ziyâret-i âlînize geldiğimde, Üstâdınız hakkında sormuş olduğum suâle verdiğiniz cevâb, kezâlik evvelki kanaatlerimizi te’yîd ve takviye etti. O zaman yalnız bir-iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu risâlenin neşriyle hâs talebenin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürûrumuza pâyân yoktur.
SAYFA 160
Dinsizliğin münteşir bulunduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ederdik. Şimdi hiç teellüm ve teessür eseri kalmadı. Zât-ı âlîleri gibi bir üstâdı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yûs etmiyor. Cenâb-ı Allâh tûl-ü ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza emînim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hârika vazîfe-i ma‘neviyeniz var. Zaman gelecek, remizlerle, işârât-ı Kur’âniye ile öyle haber Hâşiye vereceksiniz ki, bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır
Fakîr talebeniz
Re’fet
[150]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,
Hazret-i Şeyh-i Geylânî kuddise sırruhunun kerâmet-i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden, hizmet ettiğim nûr elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Çürük başıma bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksân, bîçâre Ali’dedir.
Evet, Üstâdım, nasıl ki Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri şecere-i kâinâtın hayâtdâr çekirdeği, enbiyâ ve mürselîn o şecere-i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar kat‘î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için, Hazret-i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında demiş: Yâ Rabb, benim alnımda bir çığırtı var. Cenâb-ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: Nûr-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tesbîhidir. Aynen kütüb-ü sâbıkada da vesîle-i dünyâ olan Şâh-ı Levlâk’i evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirini câmi‘ bir kitap ile ba‘s olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu‘ edip, tekemmülle tulûu, fecirden sonra şemsin tulûu gibi bekleniyordu.
SAYFA 161
İşte bu kitâb-ı kâinâtın vâzıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Kur’ân-ı Mübîn, Arş-ı A‘zam’dan ve her ismin a‘zamî mertebesinden nüzûl ile, kökü Arş-ı A‘zam’da, gövdesi Fahr-i Âlem Sallallâhü Aleyhi Vesellem’in sadrına ve dalları bütün zemîni ihâta eden kitâb-ı kâinâtın her sahîfesinde, her hizbinde ve her cüz’ünde Lafzullâh ve lafz-ı Resûl-ü Ekrem ve lafz-ı Kur’ânın bütün birbiriyle alâkadârâne işâret edip birbirini göstererek, birbirlerinin hükümlerini tasdîk ettikleri misillü, Hazret-i Şeyh ks sırrına mazhar olduğu esmâ ve cilvesine mazhar olduğu Levh-i Mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu Cenâb-ı Hâlik’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir hâdim-i Kur’ânı görüp ve tasdîk etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakîkattir.
Evet, Hazret-i Şeyh ks hâdim olduğu o hizmet-i mukaddese-i Kur’âniye hürmetine, zamanın padişahlarını titretmiş, Nûr-u Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem omuzunda tecellî etmesiyle, o nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret-i Şeyh’e ks boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr-i müslim ve her bir meşreb ehli Hazret-i Şeyh’i ks tenkîde cür’et etmemesi gösteriyor ki, cadde-i Muhammediye Sallallâhü Aleyhi Vesellem’de bataklık ve Nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da zıll olmadığını, aynelyakîn derecesinde isbat ediyor.
Öyle de, on dördüncü asrın Hâdim-i Kur’ân'ı da, dokuz yaşından altmış yaşına kadar bilâ-istisnâ, doğrudan doğruya Kur’ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın padişahından en canavar reîslerine baş eğmediği, hatta terakkıyât-ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme-i Kur’âniyenin şifâhânelerini bünyâd ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ-i cârî nehirlerle i‘lâ-yı Kelimetullâh eden ve onların kal‘alarını zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş on dördüncü asra mahsûs envâr-ı Kur’âniyeden Risâle-i Nûr ile, cihânın cihât-ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyârlarını şâbb-ı emred ve gençlerini ma‘sûm bir hâle Hazret-i Eyûbvârî as hayat-bahşına vesîle olan Hâdim-i Kur’ân'ın ve Nûr risâlelerini, değil Hazret-i Şeyh ks altıncı asırdan on dördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sâbıkada remzen ve Kur’ân’da sarâhaten göstermeleri, o kitâb-ı mübârekin şe’nindendir, diyebileceğim.
SAYFA 162
İnşâallâh vazîfenin makbûliyetine işarettir ki, vazîfenin ehemmiyetine binâen Cenâb-ı Hakk, ademde yüzerek meb‘ûs-u âlem, güzîde-i benî-Âdem Efendimizden asm, Hulefâ-yı Râşidîn’den, aktâb-ı evliyâdan öyle bir ma‘nevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör, sağırları, dünyanın en azgın Firavun ve Nemrûdları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb-ı Hakk’dan, envâr-ı Kur’âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl-i îmânın ellerine yetişmesiyle, اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامْ o envârın tevessüüne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksîrini ihsân buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ
Sevgili Üstâdım, yarım başımın tercüman olduğu şu arîza, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve ayaklarınızdan öper, bize ve bütün âleme vesîle-i hayat olan Üstâdım, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.
Mücrim talebeniz
Alî
[151]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Son gönderdiğiniz Minhâcü’s-Sünne gibi lem‘alar hakkında ne söylesem, ifâde-i merâm etmiş olmam. Zîrâ eserler birbirini ta‘kîben neşrolundukça, kıymetleri de mebsûtan tezâyüd etmektedir. Bizlere cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakîrin mütâlaa etmesi küstâhlık olur. Çünki Şeyh-i Geylânî’nin ks medih buyurduğu zât-ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkîd değil, kemâl-i hürmetle tasvîb ve tahsîn ve takdîr ve büyük bir zevk-i rûhânî ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı âlîleri gibi yüksek bir üstâdı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâ-mütenâhiye içinde yaşatan Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ-yı vazîfe-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.
Re’fet
SAYFA 163
[152]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ مُعْجِزَاتِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَكَرَامَاتِ الْاَوْلِیَٓاءِ
Azîz, muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,
Emirlerinize imtisâlen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-ı dikkat, Mühim bir ihbâr-ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, ma‘nâlı, rûhlu, sürûrlu, te’sîrli, lezzetli, hikmetli, nûrlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ü şükürler ve müşfik Üstâdıma yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, dergâh-ı İlâhî’ye kapanıp duâlar eyledim. Ve defaâtle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعٖیدِ النُّورْسٖی بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ مُحَمَّدٍنِ النَّبِیِّ الْاُمِّیِّ صَلَّی اللّٰهُ عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلَّمَ اٰمٖینَ dedim.
Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî kuddise sırruhu’l-âlî hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve ma‘nevî ihbâr, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta‘rîften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdetâ meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamâmen bu hârika eserle meşgul. Bu hâlette iken, Üstâdımın hakkında şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kāidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstâdımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashîhi, Üstâdıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
Hulûsî, bak gaybî ihbârnâmeye, Gör Üstâdın neler ızhâr eylemiş.
Kitâb-ı Sinân’dan edip tefe’ül, Hakkā ki kerâmet ibrâz eylemiş.
Ümmî ilmiyle Hâşiye Sinân-ı Ümmî de, Hesâb-ı ebcedle var mutâbakat.
Görünür bakılınca bu tarîkle, Esmâ-yı Üstâd’la tam münâsebet.
SAYFA 164
Hakkıyla hâdimü’l-Kur’ân’dır Üstâd, İsbata kâfîdir bu muvâfakat.
Hayret-bahş esrâra vâkıftır bu zât, İhvâna deriz haber-i beşâret.
Sekiz yüz sene evvelinden görmüş, Hâdimü’l-Furkān Bedîüzzamân’ı.
Habîb-i Hudâ hem de Gavs-ı A‘zam, Sultânü’l-Evliyâ Şâh-ı Geylânî.
Büyük bir hüsn-ü zan ile Üstâdın, Seni Kur’ân hâdimi eder add.
Kapan secde-i şükre, de Hulûsî: اِلٰهٖٓی اَنْتَ رَبّٖی وَاَنَا الْعَبْدُ
Bu âciz kulunu muvaffak eyle, Hizmet-i Kur’ânla şeref-yâb eyle.
Hizbü’l-Kur’ân’dan ayırma, tâ ebed, Bu âsî kuluna merhamet eyle.
Üstâdım Saîd Nûrsî’den ol râzı, بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الرَّاضِی الْمَرْضِیِّ
Evliyâ sultanı Abdülkādir’in ra, Himmetin eksiltme bizden İlâhî.
İhbârnâme-i gaybin ızhârının, Gönül istedi yazmak târîhini.
Yüz bin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsî, Sana Üstâddır Molla Saîd Nûrsî.
Uhrevî kardeşiniz
Hulûsî
[153]
[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]
[Eğirdir Müftüsü’ne son bir ihtâr]
Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hâtırı için lâyık olduğu şiddeti terk edip, gāyet mülâyim bir sûrette ihtâr edildi.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eski bir dosta ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden bir musîbet-i dîniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfîsine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki: Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf meçhûl sebeblerle,
SAYFA 165
aksimize tarafgîrâne ve bize karşı soğukça rakîbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost ahbâb buldurmak için çalıştınız. Netîcesinde burada öyle bir vaz‘iyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kāidesince, bu vaz‘iyetten gelen günâhlardan, seyyiâttan siz mes’ûlsünüz.
Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi, zındıka hissiyâtını veren ve dinsizliğe zemîn ihzâr eden bir hey’etin vaz‘iyetine ne nâm verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hatta Mübârek Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin, o ma‘nâ değişmez. Başka yerlerde Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfili gibi isim ve ünvanlarıyla bulunan hey’etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler.
Fakat bu köyde, mâdem sekiz senedir, sırf esâsât-ı îmâniye ve usûl-ü hakāik-i dîniye ile meşgulüz. Elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey’etin ta‘kîb edeceği esas ise, îmânsızlığa ve usûl-ü dîniyeye muhâlif, hatta zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice o çıkar. Çünki bu havâlîde umumca tebeyyün etmiş ki, siyâset cereyânlarıyla alâkadâr değilim. Belki yalnız hakāik-i îmâniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz. Çünki mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid‘alar hesabına da olamaz. Çünki hakîkî meşgalemiz esâsât-ı îmâniye ve Kur’âniyedir.
Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil. Çünki emirlerini tenkîd ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden bir derece men‘ ettiği için, o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar kendimizi o emirlere karşı temas ettirmemeye çalışıyoruz.
Öyle ise, sekiz sene bu cereyân-ı îmâniye merkezi olan bu köyde, bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaz‘iyet alana, ne nâm verilirse verilsin, muhâlefeti zındıka hesabına ve îmânsızlık hesabına kaydedilecek.
İşte, sizin ilminize ve makam-ı ictimâînize ve mansıb-ı fetvânıza ve bu havâlîdeki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvîkkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni, hem seni pek ciddî alâkadâr edecek bir vaz‘iyet vücûda geliyor.
SAYFA 166
Ben kendim burada muvakkatim. Islahına da mükellef değilim. Belki bir derece mes’ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta-i istinâd olduğunuzdan, o vaz‘iyetten gelen müdhiş meyveler defter-i a‘mâlinize geçmemek için, her şeyden evvel bu vaz‘iyeti ıslâh etmelisiniz. Veyâhûd oğlunu buradan çek. O dâimî senin ma‘nevî hazinene günâh işleyecek tezgâhı tebdîl etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsûlâtından numûne olarak, sizin hesabınıza bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük numûneyi göstereceğim:
Birincisi: Benim haddimden çok fazla hüsn-ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telakkî eden bir ehl-i ilim, sana i‘timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Husûsî odamda namazımı kılmak vakti idi. Benimle beraber cemâatle namaz kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân-ı Muhammedî’yi asm işitmekten müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile, kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver Fahr-i Âlem’in asm en nûrânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle Bu böyle olsa, başka câhiller yâhûd gençler, o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.
İkincisi: Bir dostum vardı, takvâsı ifrât derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit, âhirete âit en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtâr ediyordu. Zâtınız onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.
İşte o zât, o telkînâttan sonra geçen Ramazân’da bir gün, bana Hülâgû, Cengiz vak’alarını okutmak için gösterdi. Aman, bunları oku dedi. Ben kemâl-i taaccüb ve hayretimden dedim: Kardeşim, sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil-i Hayrât’ı okumaya vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt-i zâlimânelerini bu Ramazân-ı Şerîf’de bana okutmak hissini nereden kaptın? dedim. Haftada iki def‘a yanıma gelen o hâs dostumu, iki ayda bir def‘a daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.
Her ne ise, bu nev‘den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakîkatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan, haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu derdleşmekten gücenmemek gerektir
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî