BARLA LÂHİKASIMektub 145

149

[145]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Gavs-ı A‘zam, meşhûr kasîdesinde sarâhat derecesinde bizlerden, yani Hizbü’l-Kur’ân’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işârî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle; o kasîdenin arkasında Mecmûatü’l-Ahzâb’ın 563’üncü sahîfesinde yine o ma‘lûm mürîdinden bahsediyor ve diyor ki: فَمُرٖیدٖٓی اِذَا دَعَانٖی بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فٖی بَحْرٍ طَامٖٓی اَغِثْهُ beytinde diyor ki: Garbda beni çağırdığın vakit, senin imdâdına yetişeceğim. Evet, doğrudur. Arabî târîh ile bin üç yüz otuzdokuzda müdhiş bir buhrân-ı rûhî ve dehşetli bir heyecân-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret-i Gavs’dan istimdâd eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, Fütûhu’l-Gayb kitabı ile, duâ ve himmetiyle imdâdıma yetişti ve o buhranı geçirdim.

İşte o مُرٖیدٖی ise, bîçâre Saîdü’l-Kürdî olduğunu meşhûr kasîdesinde kat‘î gösterdiği gibi, bu kasîdesinde de فَمُرٖیدٖی den murad odur. Çünki دَعَانٖی بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim. دَعَانٖی بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdâdıma tevâfuk ediyor. Hesabda اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünki اِذَا zamanı gösteriyor. دَعَانٖی بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı ta‘yîn ediyor.

Hem ezcümle, Mecmûatü’l-Ahzâb’ın ikinci cildinin 379’uncu sahîfesinde, Hazret-i Gavs’ın Virdü’l-İşâ nâmındaki münâcâtında şu fıkra var: فَالْوَاصِلُ Hâşiye اِلٰی سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖیدُ الْمُقَرَّبُ Hâşiyeوَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ

150

İşte Hazret-i Gavs’ın şu fıkrası, فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ âyetinin bir nevi‘ tefsîridir. Şu küllî âyetin bir kısım efrâdını altıncı asır ile on dördüncü asır, âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrâd-ı mahsûsayı irâe ettiğine müteaddid emâreler var. Âyetin külliyetinde Hâşiye tevâfuk sırrıyla, فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ kelimesi’nde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevâfuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emâredir, belki işârettir. İşte Hazret-i Gavs, bu âyetteki bu emâreden bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi‘ tefsîr yaparak, kasîdesinde kerâmetkârâne bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şâkirdlerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden muhâfaza edildiğini görmüş. Buradaki münâcâtında dahi, o kasîdenin meâline bakıyor.

Şu fıkra-i Gavsiyede bir îmâ var. Buradaki سَعٖیدُ lafzında, meşhûr kasîdesindeki تَعٖیشُ سَعٖیدًا kelimesine hafî bir işâret olduğu gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla, kendisinden sonra vukū‘ bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhâneleri Dicle ve Fırat’a atan Hülâgû felâketini haber vermekle beraber, Hülâgû gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi, mezkûr âyete istinâden haber veriyor. Evet, فَالْوَاصِلُ اِلٰی سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü’l-Kur’ân’a işâret ettiği gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imhâ niyetiyle Hülâgû ve vüzerâsı gibi davranan bazı ma‘lûm insanların isimleri dahi, ilm-i cifirce mezkûr âyetin işaretine istinâden tam tevâfuk ediyor ve gösteriyor. Şöyle ki:

Münâcâtta وَالشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ de ve âyette فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ de شَقِیٌّ kelimesi, o şakîlerden iki şakînin dört fark ile ve birinin ismini o isme lâyık olmadığından sîga-i binâ-yı mechûl sûretinde çevirmekle isimlerine tevâfuk ettiği gibi, münâcâtta وَالشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ ve âyette مِنْهُمْ شَقِیٌّ kelimesi ile اَلْمُبَعَّدُ deki şedde sayılmamak şartıyla üçüncü şakînin ismine yalnız iki fark ve âyete göre beş tevâfukla beraber dördüncüsü ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ cümlesindeki هُوَ الشَّقِیُّ şeddeli şını iki şın saymak ve helâketine işareten اَلْهَلَاكِ deki kâfla beraber

151

tam tamına tevâfuk ediyor. Evvelkilerde dört fark ve ikincisindeki iki farka mukābil altı adedden ibâret olan واو başında bulunmak lâzım geliyor. Çünki evvelki fıkraya atfedecek.

Ma‘lûmdur ki, tevâfuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevâfuk ise, delâlet denilmez. Fakat hafî bir îmâ olur. Eğer iki cihetle aynı mes’eleye tevâfuk gelse, îmâdan remiz derecesine çıkar. Eğer iki-üç cihetle aynı mes’eleye tevâfuk etse, işâret olur. Eğer maânî-i elfâz işârât-ı harfiyeye münâsib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvâli o ma‘nâya mutâbık ve muvâfık olsa, o işâret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevâfukla beraber ma‘nâ-yı kelimât işârât-ı harfiyeye muvâfık gelse ve muktezâ-yı hâle de mutâbık olsa, o delâlet o vakit sarâhat derecesine çıkar.

İşte bu düstûra binâen, Şeyh-i Geylânî o meşhûr kasîdesinde sarâhat derecesinde Hizbü’l-Kur’ân’dan bahsettiği gibi وِرْدُ الْعِشَٓاءِ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinâden Hizbü’l-Kur’ân’ın bir hâdimini tasrîhen ve arkadaşlarını işâret derecesinde haber veriyor. Gavs-ı A‘zam’ın ks istikbâlden haber verdiği nev‘inden meşhûr Şeyhülislâm Ahmed-i Câmî ks dahi, İmâm-ı Rabbânî olan Ahmed-i Fârûkî’den ks haber verdiği gibi; Celâleddîn-i Rûmî ks Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nev‘den çok evliyâlar vâkıa mutâbık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarâhate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmının haberleri ise, çendân bir derece mübhem ve mutlaktır. Fakat bahsettikleri zâtlar makam sâhibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbâr-ı gaybîyi bilistihkāk kendilerine almışlar. Meselâ, Ahmed-i Câmî demiş ki: Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin târîhî başındaki Ahmed en mühimmidir. Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir sûrette söylediği hâlde, İmâm-ı Rabbânî’nin büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat‘î olarak kendine almış. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Nakşibendî’den mübhem bir sûrette bahsetmiş. Fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bilistihkāk kendilerine almışlar.

İşte bu kerâmetkârâne ihbâr-ı gaybî nev‘inden Gavs-ı A‘zam ks dahi, Hizbü’l-Kur’ân’dan işârî bir sûrette haber verdiği gibi, Hizbü’l-Kur’ân’ın bir hâdimi olan bu bîçâre Saîd’i iki yerde sarâhaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı şudur ki: Bu bîçâre Saîd, makam sâhibi olmamışken ve büyük değil iken ve mutlak ta‘bîri teşhîs edecek bir teşahhusu yokken,

152

lütf-u İlâhî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdetâ bir nefer iken, müşîriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs öteki evliyâya muhâlif olarak yalnız işaretle kalmayıp, sarâhat derecesinde parmağını onun başına basıyor.

Evet, sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vâkıalar var. Kendimi hiç bir vecihle kerâmete lâyık görmediğim için, onları bazen tesâdüfe, bazen da başka esbâba isnâd ediyordum. Şimdi kanâatim geliyor ki, o hârikalar Gavs-ı A‘zam’ın bir silsile-i kerâmetini teşkîl ediyorlar. Demek onun duâsıyla ve himmetiyle, ona kerâmeten ve bize ikrâm nev‘inden bir nevi‘ inâyet-i İlâhiyeye mazhar olmuşuz.

Ezcümle; ben menfî olarak İstanbul’a getirilmiştim. O zaman Meşîhât-ı İslâmiye dâiresinde bulunan Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de hizmet-i Kur’âniyeye çalıştığım için, o alâkadârlık cihetinden: Meşîhat dâiresi ne hâldedir? diye sordum. Eyvâh Öyle bir cevâb aldım ki, rûhum, kalbim, fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: Yüzer sene envâr-ı şerîatın mazharı olmuş olan o dâire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel‘abegâhıdır. İşte o vakit, öyle bir hâlet-i rûhiyeye giriftâr oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok. Kemâl-i me’yûsiyetle Âh Vâh diyerek, dergâh-ı İlâhî’ye müteveccih oldum. Ve benim gibi kalbleri yanan çok zâtların harâretli âh'ları, benim âh'ıma iltihâk ettiler. Hâtırıma gelmiyor, acaba Şeyh-i Geylânî’nin duâsını ve himmetini duâmıza yardım için istedim mi istemedim mi, bilmiyorum. Fakat her hâlde o eskiden beri nûrlar yeri olmuş bir yeri, zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âh'larını ateşlendiren onun duâsıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşîhat kısmen yandı. Herkes Vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar Elhamdülillâh dedik. Zannederim ki, bu fakîr millete iki yüz milyon lira zarar veren adliye dâiresindeki yangında da böyle bir ma‘nâ var. İnşâallâh, bu da bir îkāz ve intibâhı verecektir. Ateş, bazen sudan ziyâde temizlik yapar.

Hakîkatli bir latîfe: Sultan Süleymân-ı Kanûnî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbîlli Ali Efendi ona demiş: Hilâf-ı şerîat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez

Saîdü’n-Nûrsî

153

[146]

[Hulûsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِحُرُوفَاتِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

On sekiz Receb târihli, Otuz Birinci Mektûb’un Birinci ve İkinci Lem‘alarıyla Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şa‘bân’ın birinci günü, yani yazıldığından on üç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in on sekiz rakamına on üç daha ilâve ederek mübârek mektûbun numarasını te’yîd etmek gibi, gaybî bir işâret ibrâz edilmiş oluyor. Bu nûrlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan ma‘nevî feyzinden, âlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arz edeceğim.

Şöyle ki: Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem-i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allâh hayretsin. Kamer batn-ı arzdan sür‘atle çıkarak, şâkūlen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür‘atle yükselişinde hiç bir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi ta‘kîb etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, Alâmet-i kübrâ başladı diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki, parladı, büyüdü. Bedr-i tâm hâlinin birkaç misli cesâmet arz etti. Bu vaz‘iyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihân serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku ta‘kîben bir müddet şimâle doğru gāyet sür‘atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.

İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuz Birinci Mektub’un Bir ve İkinci Lem‘alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen baş döndürücü sür‘atle fezâ-yı nâ-mütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle fırıl fırıl çeviren Kādir-i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû‘ ve gurûb eden şems ile incelerek, büyüyerek

154

mükemmel bir takvîm-i semâvî vaz‘iyetini gösteren kamer gibi azîm cisimleri de istihdâm ediyor. Bir kerre Kün feyekûn emrini aldıkları zaman, bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm-ı âlem bozulacak, her şey harâb olacak. كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en âlî, en müzeyyen görünen bu saray-ı kâinâtın bir anda yıkılacağını, harâb olacağını, bütün sekenesinin harâb olacaklarını düşün. Hiç-ender-hiç olduğunu hâtırla. Senin mini mini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldatarak boğdurmak ve hayat-ı ebediyeni söndürmek isteyen en büyük, en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay, ucuz, te’sîri mücerreb ve kat‘î ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ ve رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve ışâ ortasında, otuz üçer def‘a devam et demekte olduğunu hissettim.

O küçük rüyanın ta‘bîri, muhterem Üstâdıma âittir ve arzusuna bağlıdır. Bu def‘a ma‘nevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garibdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabâhında اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ emr-i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe’l-beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.

Bu nûrlu mektûbun başını işgāl eden beş nükteli İkinci Lem‘a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın sabrına bak Aklın varsa o Peygamber-i Zîşân’ın sabırdaki kahramanlığını taklîde çalış. Ve korkunç ma‘nevî yaralardan kurtulmak için رَبِّ اِنّٖی مَسَّنِیَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ duâsını vird-i zebân et diye tenbîh ve îkāzda bulunduğuna yakîn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nın Birinci Bâbı, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm en büyüğü ve kıyâmete kadar i‘câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur’ân-ı Kerîm’in otuz cüz’ünden otuzuncu, yüz on dört sûresinden yüz onuncu, lafız i‘tibâriyle küçük, fakat makam ve ma‘nâ i‘tibâriyle âlî ve şumûllü Sûretü’n-Nasr’daki çok mühim

155

sırlardan muazzez ve muhterem Üstâdımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukāta münâsebetli birtek sırrından beyân buyurulan üç mes’ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz’ Kur’ân’a, hatta her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezm ettim.

Bu nûrânî mektûb hakkındaki muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arz ettim. Feyiz menbaına maddeten ve ma‘nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perişan ifâdâtım kapı açmak ve Buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız diyecek kadar fâide-bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.

Sevgili Üstâdımı Allâh için sevenler, Kur’ân’a hâdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa‘şaalı, mutantan görünse de, her bir bid‘akârâne hareketten mutlak ve muhakkak Kur’ân’a ve îmâna bir hücûm hissedenler ilâ âhir işte bunlar, niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur’ân’a ciddî merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez-i menba‘ ve masdar-ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddî ihlâslı, metîn îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam-ı İlâhiyeye şâkirînden olmalarını tazarru‘ eylerim. Hasbe’l-kader dünyaya dalmış, ma‘siyette bunalmış, hakîkatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale’l-husûs isimleri zikir buyurulan Gālib, Husrev, Hâfız Alî ve Süleyman Efendilere ve nûrların başkâtibi Şâm'lı Hâfız Tevfîk, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde-i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâ ederim.

Bu son mektûbu pederime, eski hocalarımdan bir zâta, Fethi Bey ve Abdurrahmân Efendilere okudum. Mahdûdü'l-mikdâr diğer zevâta inşâallâh, yakında okurum. Vâlideynim, Fethi Bey ve Hoca Abdurahman, İmam Ömer, müftü-ü esbak Kemâl Efendilerle diğer alâkadârlar hürmet ve ta‘zîmlerini arz eder. Duânızı istirhâm eder ve duâ ediyorlar. Bu bîçâre kardeşiniz âciz talebeniz, garîb sadîkınız kemâl-i ta‘zîmle el ve ayaklarınızı takbîl eder, hayır duânızdan bilhassa bu eyyâm-ı mübârekede unutulmamaklığımı niyâz eylerim.

Hulûsî

156

[147]

[Sabrî Efendi’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Eyyühe’l-Üstâdü’l-A‘zam,

Şâh-ı Geylânî Hazretlerinin ks ma‘nîdâr ve ihâtalı bir beyt-i kıymetdârîlerinin, Dellâl-ı Kitâb-ı Mübîn’i ma‘nevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe’ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: Evet, Nûrlar hey’etini umûm ehl-i hak ve hakîkat, ma‘nevî elektrik aynalarına hedef etmişlerdir. Dahi Kur’ân-ı Azîmüşşân ve ehâdîs-i Nebeviyenin asm bu husûsu aynen veya sırran veya remzen ihbârıyla bile vardır demekte aslâ tereddüd etmiyorum.

Bu zümre-i sâfiye ve hâlisa arasında, Sânî Hulûsî tesmiyesine bile lâyık ve müsteid olmayan ve hiç-ender-hiç olan bir abd-i pür-kusura da, haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki bu aczi bî-pâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabrî, sahâif-i a‘mâline baktığında çok kara ve mûcib-i nefret görüyor. Ve görüyor da, bu mevki‘de işâret edilen şahıs ismiyle, a‘mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünki kıymetdâr bir hazîne ve defineyi keşfeden ve o zemîn ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl-i vücûd eden sâîler, o yolda Acaba o defineyi bulabilir miyiz? gibi bir eser-i tereddüd göstermeyerek sarf-ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere-i sa‘y ve âlem kıymetindeki mahsûl gayretleriyle, herkesi tergîb ve teşvîk ve tenvîre hasr-ı vücûd eden zevât, hakîkaten şâyân-ı takdîr ve tebrîktirler.

Ma‘lûm-u fâzılâneleri bulunduğu vecihle, Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın ilk def‘a bîat ve iktidâsı, her türlü medih ve takdîr ve sitâyişe şâyân bulunduğu gibi; bu husûsta Bekir Ağa’nın pek çok hizmet-i Kur’âniyede sebkati, Hazret-i Ebûbekir radıyallâhü anhın İslâmiyet’de sebkati nev‘inden olduğundan takdîre müstehaktır. Çünki bu nûrlu yolun mebde’-i küşâdından ikmâline kadar bezl-i vücûd ve sarf-ı mesâî etmiştir. İkincisi Hulûsî Bey’dir ki Şâh-ı Geylânî ks, İmâm-ı Rabbânî ks ve Şâh-ı Nakşibend ks gibi nice zevât-ı mübârekenin mâzîden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü’l-envârı, mûmâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç