
SAYFA 141
hediyesi içinde hakîkat-i hurmâdan yedi nevi‘, Nûh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi nûra tevâfukla bir makbûliyet işareti veriyor dedik, Allâh’a şükrettik.
Hem o nevi‘den birisi otuz üç tane olması, o risâlelerin birisi Otuz Üç Pencere olması ve hediye içindeki tesbîh üç def‘a otuz üç olması, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektubu'ndan Otuz Üç Penceresine muvâfakati, Nûh’u ihtiyârsız, sırf bir vâsıta-i zâhirî olarak bize gösterdi. Nûh’a değil, belki Ravza-i Mutahhara’ya karşı minnetdârâne, müteşekkirâne baktık.
Sonra o mübârek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nûrânî bir sûrette içinden çıkmış. Dedik ki: Elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinâta dağıtan Kur’ân-ı Mübîn’in menba‘ı ve birinci mahall-i nüzûlü, Bi’r-i Zemzem civârı olduğundan, Yirmi Beşinci Söz olan İ‘câz-ı Kur’ân’a işâret vardır. Ve alâmet-i makbûliyet olarak telakkî ediyoruz
Saîdü’n-Nûrsî
[139]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Cemâziye’l-âhir ayında vukū‘ bulan وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin ifade ettiği hâlâtın bir numûnesini îzâh eden hâdisât-ı semâviye ile Kur’ân’ın semâsında parlayan Lafza-i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdâr mektûbunuzu, Hâfız Alî kardeşimiz de dâhil olduğu hâlde Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve Ağabeyim Alî Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât-ı semâviyeyi hayret ve taaccüble ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, Mele-i A‘lâ’nın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik.
Nasıl ki bu hâdise-i semâviyenin birinci def‘a vukū‘u, başta insan sûretinde yapılmış Hubel ta‘bîr ettikleri büyük putlarıyla üç yüz altmış putu ilâh kabûl eden müşrikîn-i Kureyşin helâkini netice vermişti. İnşâallâh bu ikinci vukū‘ da on dördüncü asr-ı Muhammedîde asm ve Avrupa terakkiyâtıyla iftihâr ettiği ve yirminci asır nâmını alan bugün de, ehl-i fetretin putperestliğinden daha fecî‘ bir sûrete giren sûretperestliğin kökü kesileceğini bize i‘lân ediyordu.
SAYFA 142
Bu i‘lân, ümmet-i merhûme-i Muhammediyeye asm pek güzel ve pek hayırlı bir fütûhâtı hazırladığını hatırlatarak, mahzûn kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gam-nâk çehrelerimize beşâşet serpmişti. Dimağımızda asr-ı saâdet'in o câzibedâr hayatını canlandırmış, güyâ mâzîyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemde ve o nezîh rûhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.
Sâniyen: Lafza-i Celâlin ma‘nîdâr ve münâsebetdâr tevâfukātını temâşâya koyulduk. Bu tevâfukāt, ihtiyârsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrâe edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adedler o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişâf, rûhumuza bir gıda veriyordu.
Dikkatimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur’ân-ı Kerîm’in on beşinci sahîfesine kadar yedi, sekiz adedler tevâfukātını muhâfaza ederek, elli bir def‘a gelmesi, mektûbun nihâyetini asel bal ile bağlıyordu. Ne kadar garibdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sıradaki kardeşlikleri birdir, hem de sahîfede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.
Ey sevgili Üstâd, Cenâb-ı Hakk sizden çok râzı olsun. Yeni yeni meyveler ve fâkihelerle tegaddî sûretiyle takviye-i ezhâna, hem de def‘-i cû‘ sûretiyle ızdırâblarımızı teskîne vâsıta oluyorsunuz
Husrev
[140]
[Husrev’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım, azîz hocam, Efendim Hazretleri,
El ve eteklerinizden öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında yazıp ikmâline muvaffak olabildiğim yirmi altıncı ve onuncu cüz’leri ve Kur’ân-ı Kerîm’in tamâmen yazılmasından mütevellid sürûrlarımı ifade eden şu arîzamı takdîm ediyorum.
Mübârek Sevgili Üstâdım, bu husûsta ma‘rûz kaldığım, o Furkān-ı Ezelî’nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsâade buyurulmasını ricâ ediyorum. Şöyle ki:
SAYFA 143
Lafza-i Celâl ve lafz-ı Rabb tevâfukātıyla, kelime tevâfukātını muhâfaza etmek sûretiyle, bir Kur’ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz’ün başlangıcında, o kadar müşkilâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi yeis, şevkimi fütûr doldurmuştu. Esâsen Arabî hattımın hiç olmaması, ye’simi teşdîd, fütûrumu tezyîd ediyordu.
Sevgili Üstâdım, bu hâl çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım hâlde, beş veya altı sahîfe yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakiyet iken, Kur’ân-ı Azîmü’l-Burhân’ın yardımı imdâdıma yetişti. Müşkilâtın yerini sürûr, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyâhûd gurûbun olmamasını temennî ediyordum. Bazen olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazen olur, yazılması gāyet güç sahîfelerde, Kur’ân’dan istimdâd ederdim. Gāyet kolaylıkla o sahîfeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazen en kolay yazılacak sahîfelerde, istimdâdı bırakırdım. Elimdeki kalem güyâ yazı yazmakta ızhâr-ı acz ederdi. Hatta bazen yanlış yazarak sahîfeleri tebdîl ettiğim olurdu.
Bu kadar teshîlât arasında, Arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci def‘aki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me’yûs oldum. Sonra da sevincimden mesrûrâne şükürler ettim.
Kur’ân’da mevcûd tevâfukātı ile beraber yazan Hâfız Alî, Hoca Sabrî, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe şevkim artıyordu. Ümîdin fevkınde bir terakkıyât gördüm. Bu esnâlardaki inâyetin bir kısmı kalbe tulû‘ ediyordu. Bir kısmı idâre-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vukū‘ buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sûre-i Tevbe’nin 197nci sahîfesinde altı Lafza-i Celâl mevcûd, dimağımda sahîfenin yazılacak şeklini hazırladım. سَیَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ âyet-i celîlesindeki iki tane Lafza-i Celâl, tevâfuk hâricî kalmak sûretiyle yazmaya başladım. Vaktâ ki فَمَا كَانَ اللّٰهُ deki Lafza-i Celâli yazdım. Düşündüm ki,
SAYFA 144
istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir, iki bir tevâfuk olsun dedim. Ben tevâfuk edecek Lafza-i Celâl’e yaklaştıkça, Lafza-i Celâller tevâfuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihâyet hâl-i hâzır vaz‘iyet vücûda geldi. Sahîfeyi değiştirmek istedim. Baktım, bu sahîfe ihtiyârımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gāye olacağını hâtırlayarak, sahîfeyi yırtmadım. Yüz doksan sekizinci sahîfeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. Yüz doksan yedinci sahîfede tevâfuk hâricî bir satırdaki iki Lafza-i Celâl yüz doksan sekizinci sahîfede aynı satır üzerindeki, iki Lafza-i Celâl ile üst üste tam müvâzî geldiğini ve diğerinin yüz doksan dokuzuncu sahîfede pek cüz’î bir inhirâf ile belki yarım santim kadardır diğer bir Lafza-i Celâlin üstünde olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی diyerek, Cenâb-ı Hakk’ın benim gibi alîl ve pek çok ma‘siyet ve kusûrlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdâm ettirdiğinden dolayı, nihâyetsiz sürûra müstağrak oldum.
Bu inâyet ve muvaffakiyetler, fazîlet ve mübecceliyette her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyâz bir ziyâ ve nevvâr bir azametle, yirmi sekiz bin âleme imamlık eden, ders veren o Furkān-ı Ezelî’nin hadsiz kerâmetlerinden bir kerâmeti ve nihâyetsiz mu‘cizelerinden, kıvılcım-misâl küçük bir lem‘ası idi.
Cenâb-ı Hakk dergâh-ı izzetinde kabûl buyursa, benim gibi, zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusûrlu, âciz bir abd için ne büyük bir saâdet
İşte, sevgili Üstâdım, himmet-i âlinizle ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâb-ı izzetine mazhar olan menba‘-ı füyûzât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in himemât-ı kudsiyeleriyle ve refîk olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kerâmetleriyle ve Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerinin müsâade ve lütufları sâyesinde ve yine onların rızâsı uğrunda, ümmet-i Muhammed asm için vâsıta olup yazdırılan bu Kur’ân-ı Kerîm’i size takdîm ederken, fakîr talebeniz, size ciddî bir talebe, hakîkî bir kardeş, mutî‘ bir evlâd ve Peygamber-i Zîşân asm Efendimiz Hazretlerine ümmet ve Hallâk-ı Kerîm’e de kemter bir kul olabilmek dilekleriyle el ve eteklerinizden kemâl-i ta‘zîm ve hürmetle öperim, Efendim Hazretleri.
Fakîr talebeniz
Ahmed Husrev
SAYFA 145
[141]
[Âhiret hemşîrelerimizden ve Risâle-i Nûr talebelerinden Müzeyyene’nin fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Şu fânî dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nûrlu sözlerinize ve te’sîrli ve şifâlı risâlelerinize, cân u gönülden merbût oldukça ve okudukça, risâleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiç bir şeyle ta‘rîf edemem.
Evet, şu dünyaya, şu zamana çöken bu zulmet ve gaflet perdelerini sözleriniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmet ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakîkat perdesini görüp de, o hakîkat perdesinde nûr-u hakîkat parlarken ondan gözünü yumup zulmet perdesine atılmış olsun? Ben de inşâallâh, zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.
Üstâdım, ben sâir kardeşlerim gibi sizden bizzât ders almaktan mahrûmum. Fakat haftada veya bir ayda, âlî sözlerinizden gıyâbî bir ders alıyorum tasavvuruyla dinliyorum. Güyâ bizzât sizden ders alıyorum. Bütün gün ehl-i İslâm’ın selâmetini ve şu hâlimin zulmetten nûra dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb-ı Hakk’a yalvaralım. Cenâb-ı Mevlâm hayırlısıyla ihsân buyursun. Fazla söylemeye lisânım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstâdımıza i‘tirâf ediyorum.
İnşâallâh, risâlelerin te’sîriyle bir gün olur da, müstakîm Lütfü Efendi gibi ehl-i takvâ kardeşlerimiz misillü, biz dahi gayr-i ihtiyârî ve istemeyerek işlediğimiz ahvâlden bu sözlerinizin irşâdıyla kurtuluruz. Zekâî kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektub, Yirminci Mektûb ve Otuz Üç Pencereli nûrlarla parlayan kıymetli risâleleri aldık. Mütâlaa ediyoruz; Hakîkî üstâdımız olan Hazret-i Kur’ân elimizdedir.
Müzeyyene
SAYFA 146
[142]
[Müzeyyene’nin diğer bir fıkrası]
Üstâdım, kıymetdâr risâlelerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış altın ile yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risâleler ile açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binâen, kemâl-i memnûniyetle Cenâb-ı Mevlâ’ya şükürler ve risâlelerin intişârına çalışanlara teşekkürler etmemek kābil değildir. Âh, vefâsız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni nûrlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi nûrlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzeb oluyor ki, ta‘rîf edemem.
Bugünlerde dediler ki: Af varmış, Üstâd İstanbul’a gidiyormuş demeleriyle, bir cihette memnûn oldum ki, Üstâdım esâretten kurtuldu. Ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrîk ediyorum. Fakat bu nûrlu ve kıymetli risâlelerin sâhibi bizden uzaklaşmasına gönül râzı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nûrlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risâleleri herkesten evvel, bizzât şifâhen Üstâd’dan işitebilirler.
Müzeyyene
[143]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz ve pek sevgili Üstâdım İsterdim ki şu günlerimi Üstâdımın dizlerinin dibinde, Husrev ve Hâfız Alî Efendi kardeşlerim gibi mukaddes bir hizmette istihdâm edileyim. Fakat o mukaddes hizmette istihdâm edilen zevât-ı kirâm benim kardeşlerimdir. O hâlde ben de aynen o kardeşlerimin fazîletlerini ve bahtiyarlıklarını tebrîk ederek onların huzûzâtına iştirâk ediyorum. Bendeniz, değil Kur’ân-ı Azîmüşşân’a hizmet etmeyi, o hizmet yolunda ölmeyi hayâta minnet bilenlerdenim. Fakat heyhât, ne o yolda lâyıkıyla çalışabiliyorum, ne de o hizmette istihdâm edilebiliyorum. Üstâdım, inşâallâh gün gelir de kudsî hizmetimizde fazlasıyla çalışır ve coşkunluklarımın hayli devam ettiğini görürüm. Üstâdım, şuradaki hâlimi ve bana yapılan muâmele-i bâridâneyi bir musîbet biliyorum. Ve bu musîbet âdetâ rûhumu kamçıladığı
SAYFA 147
için bu musîbeti lütf-u İlâhî nev‘inden olarak kabûl ediyorum. Üstâdım, azim ve metânet neler husûle getirmez ki Telkîn ve irşâdlarınız bizi her türlü yeis ve düşünceden kurtarıyor.
Elhamdülillâh bendeniz, Husrev ve Hâfız Alî Efendi gibi bütün saâdeti ferâgatte bulan kardeşlerimle iftihâr ediyorum. Cenâb-ı Allâh böyle kardeşlerimizin emsâlini çoğaltsın. Lütfü Efendi kardeşimde bu hissiyâtın alametlerini görüyorum. Bunun için ona karşı olan sevgim artmaktadır.
Sevgili Üstâdım, bütün kardeşlerimin kalbini ve kalbinin sesini işitmek, dinlemek lâzım gelse hep aynı nagamât, hep aynı sadâ, büyük-küçük yekdiğerine aynı râbıta-i kalb ile merbût, Kardeşim, kardeşim terânesi kalblerine pek bâriz ve sâf bir delîl oluyor. Bu hissiyât bizlere Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir lütfundan başka ne olabilir? Üstâdım, pek büyük ticâretle hissedâr olan şerîkler sizin talebeleriniz kadar birbirine sâdık olamazlar.
Zeki Zekâî
[144]
[Zekâî’nin kardeşlerine hitâben bir fıkrasıdır]
Risâletü’l-Envâr’ın azîz talebelerine,
Şu fıkramı sizi düşünerek ve sizin için yazıyorum. Küçük bir kardeş büyük kardeşlerine dersini ve derece-i fehmini arz etmek nev‘indendir. Bu yazılarımı Risâletü’l-Envâr’dan aldım. Bu sözler benim değil, Üstâdımın sözleridir. Evet, sana ve bana hayat-ı hakîkîyi bihakkın telkîn eden candan sevdiğin Üstâdının kalbî temennîlerini şu fıkramla muhtasaran arz edebilirsem bahtiyarım.
Ey ma‘nevî müdâfaaya ve elindeki hazine-i kudsiyeyi muhâfazaya me’mûr olan azîz kardeş Bu gecenin zulmeti sakın seni müteessir etmesin. Emîn ve mutmain ol ki, senin dinine ve aşk-ı îmânına olan hücûmlar hepsi geçici birer musîbettir. Senin için, sizin için elindeki meş‘ale-i Kur’âniyeye hâinâne bakan gözler, sakın kalbine havf ve halecan vermesin.
SAYFA 148
Senin ezelî îmânın her zaman için o canavar mülhidlerin istinâdsız, desteksiz, kuru bir heykelden ibâret olan felsefelerini ve sâyesinde attıkları ahkâmı bir yığın kül hâline sokabilir. Evet, onların zâhirî ve câzibedâr kuvvetlerine karşı, senin ezelî ve ebedî bir îmânın var. Elbette böyle bir îmân, en azgın, en isyan ve inkârı titretip sarsacak.
Sevgili kardeş, maddiyâta bakma, zâhire aldanma. Gerçi intizârın uzamıştır. Me’yûs olma sakın. Şu koca kâinâtın sâhibi yüce bir inkılâbı sana va‘d etmiştir.
Ey muhteşem inkılâb-ı sihrînin muntazırı Beşeri bedbaht eden zâhirî mülevves perdeleri, kadere karşı arz-ı teslîmiyet ettiğin ma‘nevî hançerinle yırt. Kitâb-ı kâinât elinde bir i‘lân olsun. Nûr risâleleri de onun muhtasar bir fihristesi olsun.
Azîz kardeş Hayâtta, dînî ictimâiyâtta, ma‘nevî cihâdda muzafferiyet, terakkıyât en son talebimiz olsun. Bizim nûrlu ve saâdetli yolumuzda önümüzde bir çok sedler ve mâni‘ler çıkıyor. Bunlara ehemmiyet vermeyelim. Cenâb-ı Allâh’ın fermanına istinâden hâlis bir niyetle zulmette kalan ve nûrlardan mahrûm olan kardeşlerimizin imdâdına yetişelim, çalışalım. Fakat her türlü dünyevî gayelerden uzak bir maksadla bize ve mü’min kardeşlerimize açılan nûrlardan istifâde ederek, etrafımızın zulmetine ve dünyanın bir nevi‘ seyrângâh nev‘inden olan nefsi okşayan nağmelerini dinlemeyerek ilerleyelim. Tâ ki menzil-i maksûdumuza yetişelim. Bu kendi dersimi size arz etmek, bu sözleri söylemek ve âlî hissiyâta mâlik olan siz ağabeylerimi ve kardeşlerimi dersime teşrîk ve teşvîk etmek cür’etini sizin şefkat ve safvetinizden aldım. Aczimi ve kitâbetimin nâkıslığını mu‘terif iken, tercümân-ı kalbiyem olan şu fıkramı size hitâben yazdım.
Azîz kardeş, fazla yazmakta âciz kardeşini ma‘zur gör. O sana kalbinin tercümesini yazdı. Sen de kalbine bir tercüman ol. Üstâdın gibi Üstâdın telkînleri, nasihatleri senin düstûr-u hayatın olsun. O nûrlar ise senin bu dikenli âlemde bir refîk-i hayatın ve bir meş‘ale-i tarîkin olsun. Cenâb-ı Hakk’ın saâdeti sana ve tarîk-i İslâmiyedeki yoldaşlarına nigehbân olsun. Âmîn
Zeki Zekâî