Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 138
Evet, semâvât ve arzın Hâlik’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı hitâbında, o eyyâmları isti‘mâl etmek, Kur’ân’ın ulviyetine ve muhâtabının kemâline yakışır. Ve ayn-ı belâgattir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِكِتَابِهٖ
Saîdü’n-Nûrsî
[138]
[Saîd’in bir fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, sıddîk, vefâdâr, hakîkatli, fedâkâr kardeşlerim Nûh Bey, Mollâ Abdülmecîd, Molla Hamîd,
Çok mübârek hediyenizi açtık, gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medîne-i Münevvere ve Ravza-i Şerîfe’nin mübârek kerâmetli hediyesidir. Hem fiyatı üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beşbin liradan fazla ma‘nen kıymetlidir. O mübârek hediyeyi Medîne-i Münevvere nâmına, bu havâlîdeki Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzî‘ etmek için, alerre’si ve’l-ayn kabûl ettik. Fakat bu ma‘nevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtâr edildi. Yani Cenâb-ı Hakk’a yüz bin def‘a şükrediyorum ki, Kur’ân’a ve Zât-ı Risâlete hizmetimizin bir alâmet-i makbûliyeti nev‘inden olarak, bir iltifât-ı Nebevî’yi hissettim. O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki:
Şimdi bu mektûbu yazan kâtib ile kardeşi Mes‘ûd beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa’nın bahsi geçti. Beraberimde Kâtib Tevfîk ile Mes‘ud’a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir’deki Ahmed Ağa’ya göndereceğiz. Tâ ya Şâm-ı Şerîf tarafına, ya Van’daki sadîklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört sâat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi. Fesübhânallâh, dedik, bunda bir sır var.
SAYFA 139
Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, Siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi bir fâl-i hayır addettik. Siyah tâliimiz sûretini değiştirip parlayacaktır, diye ma‘nâ verdik. Sonra birdenbire hâtırıma geldi: Şâm-ı Şerîf’te eniştem Mollâ Saîd var. Bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim dedikten sonra, tam bir sıddîk olan Nûh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbul, sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları, en lâyık Van’ı ve en sâdık Nûh’u gördüm. Ona göndereceğim diye, Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.
Sonra bu işte bir muvaffakiyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celb etti. Dikkat ettik ki, evvelki mektûbda size yazdığımız gibi, İstanbul’da oturan bir adam, üç def‘a buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nûh Bey’in üç def‘a mektûb ve telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsî Bey ve Mollâ Abdülmecîd ve Molla Hamîd ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret-i inâyettir, bu tesâdüfî değil.
Sonra Nûh’un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, bizim burada hangi târihte kitap hediyelerini Nûh için hazırlıyorduk, aynı târihte, Nûh habersiz olarak, kırk gün mesâfede, bize o nisbette ve ma‘nâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat‘iyen tesâdüf değil. Hatta bir kısım dostlar dediler ki, Bu Nûh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nûh Bey’in kerâmeti var mı ki, bunu biliyormuş gibi mukābilini gönderiyor? dediler. Dedim ki: İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki bazen daha fevkındedir.
Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kazâ merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nûh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifât-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan, ona karşı dilencilikle iftihâr ediyorum.
SAYFA 140
كُلُّ شَیْءٍ مِنَ الْحَبٖیبِ حَبٖیبٌ: sırrınca, Habîb’in diyârından gelen her şey mahbûbdur. Ve onun içinde, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-i müzeyyene ve münevveresi vardı. Bir kısım san‘at-ı İlâhiyenin bir nevi‘ küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-i mübârekeyi dahi ta‘lîk ettim ve karşısında oturdum. Derince, müştâkāne temâşâya başladım. Birden, o levhada bana ihtâr eder gibi kalbime geldi: Bizler, senin risâlelerinin ma‘nîdâr işaretleriyiz. Fesübhânallâh, dedim, bu hediye içinde sırlar var.
Tedkîke başladım. Baktım ki, gönderdiğim risâleler kaç parçadır, her bir parçaya mukābil bir nevi‘ hediye var. Yirmi bir parça, hem risâlelerden, hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiç bir hacı böyle bir zamanda, böyle merâk edip, her nevi‘den bir kısmı alsın, hem benim hesabıma Medîne-i Münevvere’nin mübârek eşyâsını bana ayırıp göndersin Bu demek Nûh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sâhibinin bu teberrük içinde bir iltifâtı vardır.
Mademkitapların parçaları ve hediyelerin nev‘leri birbirine tevâfuk ediyor. Öyle ise her bir nevi‘, bir nevi‘ kitaba işareti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmında aslı beş parçadan ibâret On Dokuzuncu Mektûb’a muvâfakat-i münâsebeti var. Çünki şu levha, o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saadet’in sûretini gösterdiği gibi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi dahi asr-ı saâdet'in ma‘nevî sûretini almıştır. Şu beş minâre, o beş parçaya işâret ediyor. Şu kubbe Mi‘râc Risâlesine bakıyor.
Öyle ise, sâir nev‘lerin dahi, risâlelerin nev‘lerine işâret ediyor diye, dikkat ettim ki, yedi nevi‘ hurmâ gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhânallâh, dedim, yedi nevi‘ göndermekte ne ma‘nâ var? Birden kalbime geldi ki, îmân-ı billâha dâir yedi nevi‘ ile aynı hakîkat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet, mevzû‘ vahdâniyet-i İlâhiye olduğu hâlde, Yirminci Mektûb ile sûreti küçük, ma‘nâsı pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz, her biri birer risâle, Birinci Makam, İkinci Makam ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risâle hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektûb, Otuz Üç Pencere ile yedi risâledir. O da aynen yedi nevi‘ envâr-ı ma‘rifetullâhtan bir şems-i hakîkatin ziyâsındaki elvân-ı seb‘a gibi bir mâhiyet gösterdiğinden, Medîne-i Münevvere’nin
SAYFA 141
hediyesi içinde hakîkat-i hurmâdan yedi nevi‘, Nûh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi nûra tevâfukla bir makbûliyet işareti veriyor dedik, Allâh’a şükrettik.
Hem o nevi‘den birisi otuz üç tane olması, o risâlelerin birisi Otuz Üç Pencere olması ve hediye içindeki tesbîh üç def‘a otuz üç olması, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektubu'ndan Otuz Üç Penceresine muvâfakati, Nûh’u ihtiyârsız, sırf bir vâsıta-i zâhirî olarak bize gösterdi. Nûh’a değil, belki Ravza-i Mutahhara’ya karşı minnetdârâne, müteşekkirâne baktık.
Sonra o mübârek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nûrânî bir sûrette içinden çıkmış. Dedik ki: Elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinâta dağıtan Kur’ân-ı Mübîn’in menba‘ı ve birinci mahall-i nüzûlü, Bi’r-i Zemzem civârı olduğundan, Yirmi Beşinci Söz olan İ‘câz-ı Kur’ân’a işâret vardır. Ve alâmet-i makbûliyet olarak telakkî ediyoruz
Saîdü’n-Nûrsî
[139]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Azîz Üstâdım,
Cemâziye’l-âhir ayında vukū‘ bulan وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin ifade ettiği hâlâtın bir numûnesini îzâh eden hâdisât-ı semâviye ile Kur’ân’ın semâsında parlayan Lafza-i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdâr mektûbunuzu, Hâfız Alî kardeşimiz de dâhil olduğu hâlde Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve Ağabeyim Alî Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât-ı semâviyeyi hayret ve taaccüble ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, Mele-i A‘lâ’nın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik.
Nasıl ki bu hâdise-i semâviyenin birinci def‘a vukū‘u, başta insan sûretinde yapılmış Hubel ta‘bîr ettikleri büyük putlarıyla üç yüz altmış putu ilâh kabûl eden müşrikîn-i Kureyşin helâkini netice vermişti. İnşâallâh bu ikinci vukū‘ da on dördüncü asr-ı Muhammedîde asm ve Avrupa terakkiyâtıyla iftihâr ettiği ve yirminci asır nâmını alan bugün de, ehl-i fetretin putperestliğinden daha fecî‘ bir sûrete giren sûretperestliğin kökü kesileceğini bize i‘lân ediyordu.
SAYFA 142
Bu i‘lân, ümmet-i merhûme-i Muhammediyeye asm pek güzel ve pek hayırlı bir fütûhâtı hazırladığını hatırlatarak, mahzûn kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gam-nâk çehrelerimize beşâşet serpmişti. Dimağımızda asr-ı saâdet'in o câzibedâr hayatını canlandırmış, güyâ mâzîyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemde ve o nezîh rûhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.
Sâniyen: Lafza-i Celâlin ma‘nîdâr ve münâsebetdâr tevâfukātını temâşâya koyulduk. Bu tevâfukāt, ihtiyârsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrâe edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adedler o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişâf, rûhumuza bir gıda veriyordu.
Dikkatimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur’ân-ı Kerîm’in on beşinci sahîfesine kadar yedi, sekiz adedler tevâfukātını muhâfaza ederek, elli bir def‘a gelmesi, mektûbun nihâyetini asel bal ile bağlıyordu. Ne kadar garibdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sıradaki kardeşlikleri birdir, hem de sahîfede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.
Ey sevgili Üstâd, Cenâb-ı Hakk sizden çok râzı olsun. Yeni yeni meyveler ve fâkihelerle tegaddî sûretiyle takviye-i ezhâna, hem de def‘-i cû‘ sûretiyle ızdırâblarımızı teskîne vâsıta oluyorsunuz
Husrev
[140]
[Husrev’in fıkrasıdır]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım, azîz hocam, Efendim Hazretleri,
El ve eteklerinizden öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında yazıp ikmâline muvaffak olabildiğim yirmi altıncı ve onuncu cüz’leri ve Kur’ân-ı Kerîm’in tamâmen yazılmasından mütevellid sürûrlarımı ifade eden şu arîzamı takdîm ediyorum.
Mübârek Sevgili Üstâdım, bu husûsta ma‘rûz kaldığım, o Furkān-ı Ezelî’nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsâade buyurulmasını ricâ ediyorum. Şöyle ki:
SAYFA 143
Lafza-i Celâl ve lafz-ı Rabb tevâfukātıyla, kelime tevâfukātını muhâfaza etmek sûretiyle, bir Kur’ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz’ün başlangıcında, o kadar müşkilâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi yeis, şevkimi fütûr doldurmuştu. Esâsen Arabî hattımın hiç olmaması, ye’simi teşdîd, fütûrumu tezyîd ediyordu.
Sevgili Üstâdım, bu hâl çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım hâlde, beş veya altı sahîfe yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakiyet iken, Kur’ân-ı Azîmü’l-Burhân’ın yardımı imdâdıma yetişti. Müşkilâtın yerini sürûr, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyâhûd gurûbun olmamasını temennî ediyordum. Bazen olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazen olur, yazılması gāyet güç sahîfelerde, Kur’ân’dan istimdâd ederdim. Gāyet kolaylıkla o sahîfeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazen en kolay yazılacak sahîfelerde, istimdâdı bırakırdım. Elimdeki kalem güyâ yazı yazmakta ızhâr-ı acz ederdi. Hatta bazen yanlış yazarak sahîfeleri tebdîl ettiğim olurdu.
Bu kadar teshîlât arasında, Arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci def‘aki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me’yûs oldum. Sonra da sevincimden mesrûrâne şükürler ettim.
Kur’ân’da mevcûd tevâfukātı ile beraber yazan Hâfız Alî, Hoca Sabrî, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe şevkim artıyordu. Ümîdin fevkınde bir terakkıyât gördüm. Bu esnâlardaki inâyetin bir kısmı kalbe tulû‘ ediyordu. Bir kısmı idâre-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vukū‘ buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sûre-i Tevbe’nin 197nci sahîfesinde altı Lafza-i Celâl mevcûd, dimağımda sahîfenin yazılacak şeklini hazırladım. سَیَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ âyet-i celîlesindeki iki tane Lafza-i Celâl, tevâfuk hâricî kalmak sûretiyle yazmaya başladım. Vaktâ ki فَمَا كَانَ اللّٰهُ deki Lafza-i Celâli yazdım. Düşündüm ki,
SAYFA 144
istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir, iki bir tevâfuk olsun dedim. Ben tevâfuk edecek Lafza-i Celâl’e yaklaştıkça, Lafza-i Celâller tevâfuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihâyet hâl-i hâzır vaz‘iyet vücûda geldi. Sahîfeyi değiştirmek istedim. Baktım, bu sahîfe ihtiyârımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gāye olacağını hâtırlayarak, sahîfeyi yırtmadım. Yüz doksan sekizinci sahîfeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. Yüz doksan yedinci sahîfede tevâfuk hâricî bir satırdaki iki Lafza-i Celâl yüz doksan sekizinci sahîfede aynı satır üzerindeki, iki Lafza-i Celâl ile üst üste tam müvâzî geldiğini ve diğerinin yüz doksan dokuzuncu sahîfede pek cüz’î bir inhirâf ile belki yarım santim kadardır diğer bir Lafza-i Celâlin üstünde olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی diyerek, Cenâb-ı Hakk’ın benim gibi alîl ve pek çok ma‘siyet ve kusûrlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdâm ettirdiğinden dolayı, nihâyetsiz sürûra müstağrak oldum.
Bu inâyet ve muvaffakiyetler, fazîlet ve mübecceliyette her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyâz bir ziyâ ve nevvâr bir azametle, yirmi sekiz bin âleme imamlık eden, ders veren o Furkān-ı Ezelî’nin hadsiz kerâmetlerinden bir kerâmeti ve nihâyetsiz mu‘cizelerinden, kıvılcım-misâl küçük bir lem‘ası idi.
Cenâb-ı Hakk dergâh-ı izzetinde kabûl buyursa, benim gibi, zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusûrlu, âciz bir abd için ne büyük bir saâdet
İşte, sevgili Üstâdım, himmet-i âlinizle ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâb-ı izzetine mazhar olan menba‘-ı füyûzât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in himemât-ı kudsiyeleriyle ve refîk olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kerâmetleriyle ve Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerinin müsâade ve lütufları sâyesinde ve yine onların rızâsı uğrunda, ümmet-i Muhammed asm için vâsıta olup yazdırılan bu Kur’ân-ı Kerîm’i size takdîm ederken, fakîr talebeniz, size ciddî bir talebe, hakîkî bir kardeş, mutî‘ bir evlâd ve Peygamber-i Zîşân asm Efendimiz Hazretlerine ümmet ve Hallâk-ı Kerîm’e de kemter bir kul olabilmek dilekleriyle el ve eteklerinizden kemâl-i ta‘zîm ve hürmetle öperim, Efendim Hazretleri.
Fakîr talebeniz
Ahmed Husrev
SAYFA 145
[141]
[Âhiret hemşîrelerimizden ve Risâle-i Nûr talebelerinden Müzeyyene’nin fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Şu fânî dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nûrlu sözlerinize ve te’sîrli ve şifâlı risâlelerinize, cân u gönülden merbût oldukça ve okudukça, risâleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiç bir şeyle ta‘rîf edemem.
Evet, şu dünyaya, şu zamana çöken bu zulmet ve gaflet perdelerini sözleriniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmet ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakîkat perdesini görüp de, o hakîkat perdesinde nûr-u hakîkat parlarken ondan gözünü yumup zulmet perdesine atılmış olsun? Ben de inşâallâh, zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.
Üstâdım, ben sâir kardeşlerim gibi sizden bizzât ders almaktan mahrûmum. Fakat haftada veya bir ayda, âlî sözlerinizden gıyâbî bir ders alıyorum tasavvuruyla dinliyorum. Güyâ bizzât sizden ders alıyorum. Bütün gün ehl-i İslâm’ın selâmetini ve şu hâlimin zulmetten nûra dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb-ı Hakk’a yalvaralım. Cenâb-ı Mevlâm hayırlısıyla ihsân buyursun. Fazla söylemeye lisânım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstâdımıza i‘tirâf ediyorum.
İnşâallâh, risâlelerin te’sîriyle bir gün olur da, müstakîm Lütfü Efendi gibi ehl-i takvâ kardeşlerimiz misillü, biz dahi gayr-i ihtiyârî ve istemeyerek işlediğimiz ahvâlden bu sözlerinizin irşâdıyla kurtuluruz. Zekâî kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektub, Yirminci Mektûb ve Otuz Üç Pencereli nûrlarla parlayan kıymetli risâleleri aldık. Mütâlaa ediyoruz; Hakîkî üstâdımız olan Hazret-i Kur’ân elimizdedir.
Müzeyyene
SAYFA 146
[142]
[Müzeyyene’nin diğer bir fıkrası]
Üstâdım, kıymetdâr risâlelerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış altın ile yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risâleler ile açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binâen, kemâl-i memnûniyetle Cenâb-ı Mevlâ’ya şükürler ve risâlelerin intişârına çalışanlara teşekkürler etmemek kābil değildir. Âh, vefâsız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni nûrlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi nûrlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzeb oluyor ki, ta‘rîf edemem.
Bugünlerde dediler ki: Af varmış, Üstâd İstanbul’a gidiyormuş demeleriyle, bir cihette memnûn oldum ki, Üstâdım esâretten kurtuldu. Ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrîk ediyorum. Fakat bu nûrlu ve kıymetli risâlelerin sâhibi bizden uzaklaşmasına gönül râzı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nûrlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risâleleri herkesten evvel, bizzât şifâhen Üstâd’dan işitebilirler.
Müzeyyene
[143]
[Zekâî’nin fıkrasıdır]
Azîz ve pek sevgili Üstâdım İsterdim ki şu günlerimi Üstâdımın dizlerinin dibinde, Husrev ve Hâfız Alî Efendi kardeşlerim gibi mukaddes bir hizmette istihdâm edileyim. Fakat o mukaddes hizmette istihdâm edilen zevât-ı kirâm benim kardeşlerimdir. O hâlde ben de aynen o kardeşlerimin fazîletlerini ve bahtiyarlıklarını tebrîk ederek onların huzûzâtına iştirâk ediyorum. Bendeniz, değil Kur’ân-ı Azîmüşşân’a hizmet etmeyi, o hizmet yolunda ölmeyi hayâta minnet bilenlerdenim. Fakat heyhât, ne o yolda lâyıkıyla çalışabiliyorum, ne de o hizmette istihdâm edilebiliyorum. Üstâdım, inşâallâh gün gelir de kudsî hizmetimizde fazlasıyla çalışır ve coşkunluklarımın hayli devam ettiğini görürüm. Üstâdım, şuradaki hâlimi ve bana yapılan muâmele-i bâridâneyi bir musîbet biliyorum. Ve bu musîbet âdetâ rûhumu kamçıladığı
SAYFA 147
için bu musîbeti lütf-u İlâhî nev‘inden olarak kabûl ediyorum. Üstâdım, azim ve metânet neler husûle getirmez ki Telkîn ve irşâdlarınız bizi her türlü yeis ve düşünceden kurtarıyor.
Elhamdülillâh bendeniz, Husrev ve Hâfız Alî Efendi gibi bütün saâdeti ferâgatte bulan kardeşlerimle iftihâr ediyorum. Cenâb-ı Allâh böyle kardeşlerimizin emsâlini çoğaltsın. Lütfü Efendi kardeşimde bu hissiyâtın alametlerini görüyorum. Bunun için ona karşı olan sevgim artmaktadır.
Sevgili Üstâdım, bütün kardeşlerimin kalbini ve kalbinin sesini işitmek, dinlemek lâzım gelse hep aynı nagamât, hep aynı sadâ, büyük-küçük yekdiğerine aynı râbıta-i kalb ile merbût, Kardeşim, kardeşim terânesi kalblerine pek bâriz ve sâf bir delîl oluyor. Bu hissiyât bizlere Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir lütfundan başka ne olabilir? Üstâdım, pek büyük ticâretle hissedâr olan şerîkler sizin talebeleriniz kadar birbirine sâdık olamazlar.
Zeki Zekâî
[144]
[Zekâî’nin kardeşlerine hitâben bir fıkrasıdır]
Risâletü’l-Envâr’ın azîz talebelerine,
Şu fıkramı sizi düşünerek ve sizin için yazıyorum. Küçük bir kardeş büyük kardeşlerine dersini ve derece-i fehmini arz etmek nev‘indendir. Bu yazılarımı Risâletü’l-Envâr’dan aldım. Bu sözler benim değil, Üstâdımın sözleridir. Evet, sana ve bana hayat-ı hakîkîyi bihakkın telkîn eden candan sevdiğin Üstâdının kalbî temennîlerini şu fıkramla muhtasaran arz edebilirsem bahtiyarım.
Ey ma‘nevî müdâfaaya ve elindeki hazine-i kudsiyeyi muhâfazaya me’mûr olan azîz kardeş Bu gecenin zulmeti sakın seni müteessir etmesin. Emîn ve mutmain ol ki, senin dinine ve aşk-ı îmânına olan hücûmlar hepsi geçici birer musîbettir. Senin için, sizin için elindeki meş‘ale-i Kur’âniyeye hâinâne bakan gözler, sakın kalbine havf ve halecan vermesin.
SAYFA 148
Senin ezelî îmânın her zaman için o canavar mülhidlerin istinâdsız, desteksiz, kuru bir heykelden ibâret olan felsefelerini ve sâyesinde attıkları ahkâmı bir yığın kül hâline sokabilir. Evet, onların zâhirî ve câzibedâr kuvvetlerine karşı, senin ezelî ve ebedî bir îmânın var. Elbette böyle bir îmân, en azgın, en isyan ve inkârı titretip sarsacak.
Sevgili kardeş, maddiyâta bakma, zâhire aldanma. Gerçi intizârın uzamıştır. Me’yûs olma sakın. Şu koca kâinâtın sâhibi yüce bir inkılâbı sana va‘d etmiştir.
Ey muhteşem inkılâb-ı sihrînin muntazırı Beşeri bedbaht eden zâhirî mülevves perdeleri, kadere karşı arz-ı teslîmiyet ettiğin ma‘nevî hançerinle yırt. Kitâb-ı kâinât elinde bir i‘lân olsun. Nûr risâleleri de onun muhtasar bir fihristesi olsun.
Azîz kardeş Hayâtta, dînî ictimâiyâtta, ma‘nevî cihâdda muzafferiyet, terakkıyât en son talebimiz olsun. Bizim nûrlu ve saâdetli yolumuzda önümüzde bir çok sedler ve mâni‘ler çıkıyor. Bunlara ehemmiyet vermeyelim. Cenâb-ı Allâh’ın fermanına istinâden hâlis bir niyetle zulmette kalan ve nûrlardan mahrûm olan kardeşlerimizin imdâdına yetişelim, çalışalım. Fakat her türlü dünyevî gayelerden uzak bir maksadla bize ve mü’min kardeşlerimize açılan nûrlardan istifâde ederek, etrafımızın zulmetine ve dünyanın bir nevi‘ seyrângâh nev‘inden olan nefsi okşayan nağmelerini dinlemeyerek ilerleyelim. Tâ ki menzil-i maksûdumuza yetişelim. Bu kendi dersimi size arz etmek, bu sözleri söylemek ve âlî hissiyâta mâlik olan siz ağabeylerimi ve kardeşlerimi dersime teşrîk ve teşvîk etmek cür’etini sizin şefkat ve safvetinizden aldım. Aczimi ve kitâbetimin nâkıslığını mu‘terif iken, tercümân-ı kalbiyem olan şu fıkramı size hitâben yazdım.
Azîz kardeş, fazla yazmakta âciz kardeşini ma‘zur gör. O sana kalbinin tercümesini yazdı. Sen de kalbine bir tercüman ol. Üstâdın gibi Üstâdın telkînleri, nasihatleri senin düstûr-u hayatın olsun. O nûrlar ise senin bu dikenli âlemde bir refîk-i hayatın ve bir meş‘ale-i tarîkin olsun. Cenâb-ı Hakk’ın saâdeti sana ve tarîk-i İslâmiyedeki yoldaşlarına nigehbân olsun. Âmîn
Zeki Zekâî
SAYFA 149
[145]
[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Gavs-ı A‘zam, meşhûr kasîdesinde sarâhat derecesinde bizlerden, yani Hizbü’l-Kur’ân’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işârî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle; o kasîdenin arkasında Mecmûatü’l-Ahzâb’ın 563’üncü sahîfesinde yine o ma‘lûm mürîdinden bahsediyor ve diyor ki: فَمُرٖیدٖٓی اِذَا دَعَانٖی بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فٖی بَحْرٍ طَامٖٓی اَغِثْهُ beytinde diyor ki: Garbda beni çağırdığın vakit, senin imdâdına yetişeceğim. Evet, doğrudur. Arabî târîh ile bin üç yüz otuzdokuzda müdhiş bir buhrân-ı rûhî ve dehşetli bir heyecân-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret-i Gavs’dan istimdâd eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, Fütûhu’l-Gayb kitabı ile, duâ ve himmetiyle imdâdıma yetişti ve o buhranı geçirdim.
İşte o مُرٖیدٖی ise, bîçâre Saîdü’l-Kürdî olduğunu meşhûr kasîdesinde kat‘î gösterdiği gibi, bu kasîdesinde de فَمُرٖیدٖی den murad odur. Çünki دَعَانٖی بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim. دَعَانٖی بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdâdıma tevâfuk ediyor. Hesabda اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünki اِذَا zamanı gösteriyor. دَعَانٖی بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı ta‘yîn ediyor.
Hem ezcümle, Mecmûatü’l-Ahzâb’ın ikinci cildinin 379’uncu sahîfesinde, Hazret-i Gavs’ın Virdü’l-İşâ nâmındaki münâcâtında şu fıkra var: فَالْوَاصِلُ Hâşiye اِلٰی سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖیدُ الْمُقَرَّبُ Hâşiyeوَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ
SAYFA 150
İşte Hazret-i Gavs’ın şu fıkrası, فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ âyetinin bir nevi‘ tefsîridir. Şu küllî âyetin bir kısım efrâdını altıncı asır ile on dördüncü asır, âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrâd-ı mahsûsayı irâe ettiğine müteaddid emâreler var. Âyetin külliyetinde Hâşiye tevâfuk sırrıyla, فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ kelimesi’nde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevâfuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emâredir, belki işârettir. İşte Hazret-i Gavs, bu âyetteki bu emâreden bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi‘ tefsîr yaparak, kasîdesinde kerâmetkârâne bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şâkirdlerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden muhâfaza edildiğini görmüş. Buradaki münâcâtında dahi, o kasîdenin meâline bakıyor.
Şu fıkra-i Gavsiyede bir îmâ var. Buradaki سَعٖیدُ lafzında, meşhûr kasîdesindeki تَعٖیشُ سَعٖیدًا kelimesine hafî bir işâret olduğu gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla, kendisinden sonra vukū‘ bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhâneleri Dicle ve Fırat’a atan Hülâgû felâketini haber vermekle beraber, Hülâgû gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi, mezkûr âyete istinâden haber veriyor. Evet, فَالْوَاصِلُ اِلٰی سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü’l-Kur’ân’a işâret ettiği gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imhâ niyetiyle Hülâgû ve vüzerâsı gibi davranan bazı ma‘lûm insanların isimleri dahi, ilm-i cifirce mezkûr âyetin işaretine istinâden tam tevâfuk ediyor ve gösteriyor. Şöyle ki:
Münâcâtta وَالشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ de ve âyette فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ de شَقِیٌّ kelimesi, o şakîlerden iki şakînin dört fark ile ve birinin ismini o isme lâyık olmadığından sîga-i binâ-yı mechûl sûretinde çevirmekle isimlerine tevâfuk ettiği gibi, münâcâtta وَالشَّقِیُّ الْمُبَعَّدُ ve âyette مِنْهُمْ شَقِیٌّ kelimesi ile اَلْمُبَعَّدُ deki şedde sayılmamak şartıyla üçüncü şakînin ismine yalnız iki fark ve âyete göre beş tevâfukla beraber dördüncüsü ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِیُّ cümlesindeki هُوَ الشَّقِیُّ şeddeli şını iki şın saymak ve helâketine işareten اَلْهَلَاكِ deki kâfla beraber
SAYFA 151
tam tamına tevâfuk ediyor. Evvelkilerde dört fark ve ikincisindeki iki farka mukābil altı adedden ibâret olan واو başında bulunmak lâzım geliyor. Çünki evvelki fıkraya atfedecek.
Ma‘lûmdur ki, tevâfuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevâfuk ise, delâlet denilmez. Fakat hafî bir îmâ olur. Eğer iki cihetle aynı mes’eleye tevâfuk gelse, îmâdan remiz derecesine çıkar. Eğer iki-üç cihetle aynı mes’eleye tevâfuk etse, işâret olur. Eğer maânî-i elfâz işârât-ı harfiyeye münâsib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvâli o ma‘nâya mutâbık ve muvâfık olsa, o işâret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevâfukla beraber ma‘nâ-yı kelimât işârât-ı harfiyeye muvâfık gelse ve muktezâ-yı hâle de mutâbık olsa, o delâlet o vakit sarâhat derecesine çıkar.
İşte bu düstûra binâen, Şeyh-i Geylânî o meşhûr kasîdesinde sarâhat derecesinde Hizbü’l-Kur’ân’dan bahsettiği gibi وِرْدُ الْعِشَٓاءِ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinâden Hizbü’l-Kur’ân’ın bir hâdimini tasrîhen ve arkadaşlarını işâret derecesinde haber veriyor. Gavs-ı A‘zam’ın ks istikbâlden haber verdiği nev‘inden meşhûr Şeyhülislâm Ahmed-i Câmî ks dahi, İmâm-ı Rabbânî olan Ahmed-i Fârûkî’den ks haber verdiği gibi; Celâleddîn-i Rûmî ks Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nev‘den çok evliyâlar vâkıa mutâbık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarâhate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmının haberleri ise, çendân bir derece mübhem ve mutlaktır. Fakat bahsettikleri zâtlar makam sâhibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbâr-ı gaybîyi bilistihkāk kendilerine almışlar. Meselâ, Ahmed-i Câmî demiş ki: Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin târîhî başındaki Ahmed en mühimmidir. Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir sûrette söylediği hâlde, İmâm-ı Rabbânî’nin büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat‘î olarak kendine almış. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Nakşibendî’den mübhem bir sûrette bahsetmiş. Fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bilistihkāk kendilerine almışlar.
İşte bu kerâmetkârâne ihbâr-ı gaybî nev‘inden Gavs-ı A‘zam ks dahi, Hizbü’l-Kur’ân’dan işârî bir sûrette haber verdiği gibi, Hizbü’l-Kur’ân’ın bir hâdimi olan bu bîçâre Saîd’i iki yerde sarâhaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı şudur ki: Bu bîçâre Saîd, makam sâhibi olmamışken ve büyük değil iken ve mutlak ta‘bîri teşhîs edecek bir teşahhusu yokken,