BARLA LÂHİKASIMektub 137

135

olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvîk kamçısı oluyor. Her ne ise Kardeşlerim, gücenmeyiniz. Bir mikdardır sizlere mektûb yazdığım zaman, birbirinden uzak mes’eleleri topluyorum. Her mektûb bir aşûre olur.

Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme râzı oldum, daha bir şey lâzım değil. Husrev’in sakosu yanımda makbûl misafirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb-i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb-ı Hakk sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev’in kardeşi Ali, Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözlerle alâkadâr olanlara selâm ediyorum.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Numûne için gönderilen kâğıt zâyi‘ olmuş, göremedik. Beyaz kâğıttan siz intihâb edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdâr ediyor. Cenâb-ı Hakk yazdığı her bir harfe mukābil bin sevâb ihsân eylesin, âmîn, âmîn.

[137]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, hakîkatli âhiret kardeşlerim ve ciddî ve kuvvetli arkadaşlarım,

Kur’ân-ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, âyât-ı Kur’âniyenin adedi altıbin altı yüz altmış altı olmakla, envâr-ı Kur’âniye ve hakîkat-i Furkāniye eyyâm-ı şer‘iye ile altıbin altı yüz altmış altı sene kadar küre-i arzda hükmü cereyân edeceğine işâret ettiğine dâir suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için îzâhlı cevâb veremedim. Sonra bana ihtâr edildi ki: Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevâb ver. Ben de o ihtâra binâen, iki esasla bir parça îzâh edeceğim:

136

Birinci Esas: Nasıl ki nûr-u Muhammedî asm ve hakîkat-i Ahmediye asm dîvân-ı nübüvvetin hem Fâtihası, hem hâtimesidir. Ve bütün enbiyâ, onun asıl nûrundan istifâde etmeleri ve hakîkat-i dîniyenin neşrinde onun muînleri ve vekîlleri hükmünde oldukları ve nûr-u Ahmedî asm cebhe-i Âdemden as, tâ zât-ı mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i nûr ederek intikāl ede ede, zuhûr-u etemmle kendinde cilveger olmuş. Hem mâhiyet-i kudsiye-i Ahmediye asm, Risâle-i Mi‘râc’da kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakîkat-i Kur’âniye, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar hakîkat-i Muhammediye asm ile beraber müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nûrlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân sûretinde cilveger olmuştur. Ve bütün enbiyânın usûl-ü dînleri ve esâs-ı şerîatları ve hulâsa-i kitâbları Kur’ân’da bulunduğuna, ehl-i tahkîk ve ehl-i hakîkat ittifâk etmişler. Ve bu sırra binâen, fetret-i mutlakanın zamanı ihrâç edildikden sonra, rivâyet-i meşhûre ile zaman-ı Âdemden kıyâmete kadar eyyâm-ı şer‘iye ile ta‘bîr edilen yedi bin seneden fetret-i mutlaka zamanı tarh edildikten sonra, altı bin altı yüz altmış altı sene kadar dîn-i İslâm’ın sırrını neşreden hakîkat-i Kur’âniye, küre-i arzda ayrı ayrı perde altında neşr-i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.

İkinci Esas: Ma‘lûmdur ki, küre-i arzın mihveri üstünde hareketiyle gece ve gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyârenin, belki de sevâbitin ve Şemsü’ş-şümûs'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyâm-ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi bir nevi‘ seneleri gösteriyor. Ve Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın hitâbât-ı ezeliyesinde o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine bir delîl şudur ki:

Furkān-ı Hakîm’de ثُمَّ یَعْرُجُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ٭ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ âyetleri isbat ediyorlar. Evet, kış günlerinde, şimâl taraflarında, gurûb ve tulû‘ mâbeyninde dört saatlik günden ve bu iklîmde kışta sekiz-dokuz saatlikten ibâret olan eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın mahsûs gününden tut, hatta kozmoğrafyanın rivâyetine göre رَبُّ الشِّعْرٰی ta‘bîriyle Kur’ân’da nâmı i‘lân edilen ve şemsimizden büyük Şi‘râ nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibâret olan gününden tut, Şemsü’ş-şümûs'un mihveri üstündeki elli bin seneden ibâret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye var.

137

İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü’ş-şümûs'un ve Şi‘râ’nın Hâlik’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder. Ve etmesi gāyet yerindedir.

Mâdem eyyâmın lisân-ı şer‘îde böyle ıtlâkātı var. İlm-i tabakātü’l-arz ve coğrafya ve târîh-i beşeriyet ulemâsınca, nev‘-i beşerin yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslîm de etsek, Âdem’den kıyâmete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir, olan rivâyet-i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı sene nûr-u Kur’ân hüküm-fermâ olduğuna münâfî olamaz ve cerh edemez. Çünki eyyâm-ı şer‘iyenin, dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şumûlü var. Fakat nefsül’emirdeki eyyâmın hakîkati, o rivâyet-i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakîka kalbime inkişâf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişâfı münâsib değil.

Üçüncü Esas: لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ şu mes’elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki: Şu dünyamızın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev‘-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi‘ mahlûkātın, saatin içindeki dakîka, saniye ve saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir.

Nev‘-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma‘lûm yevmler ile olduğu gibi; zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan i‘tibâren küre-i arzın ömrü ise, merkez-i irtibâtı olan güneşin mihveri üstündeki hareketiyle hâsıl olan eyyâm ile iki yüz on bin sene olması, ism-i Hakîm ile münâsib düşüyor. Ve dünyanın ömrü ise, merkez-i irtibâtı olan Şemsü’ş-şümûs'un hareket-i mihveriyesiyle hâsıl olan eyyâm ile olması, hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir.

Şu hâlde nev‘-i insanın ömrü, yedi bin sene eyyâm-ı ma‘lûme-i arziye ile olsa, küre-i arzın hayâta menşe’ olduğu zamandan harâbına kadar eyyâm-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü’ş-şümûs'a tâbi‘ ve âlem-i bekādan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, Şemsü’ş-şümûs'un işârât-ı Kur’âniye ile her günü elli bin senelik olmasına binâen, yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmi altı milyar sene Hâşiye yaşarlar. Demek eyyâm-ı şer‘iye ta‘bîr ettiğimiz eyyâm-ı Kur’âniyede, bunlar dâhil olabilir.

138

Evet, semâvât ve arzın Hâlik’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı hitâbında, o eyyâmları isti‘mâl etmek, Kur’ân’ın ulviyetine ve muhâtabının kemâline yakışır. Ve ayn-ı belâgattir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِكِتَابِهٖ

Saîdü’n-Nûrsî

[138]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ

Azîz, sıddîk, vefâdâr, hakîkatli, fedâkâr kardeşlerim Nûh Bey, Mollâ Abdülmecîd, Molla Hamîd,

Çok mübârek hediyenizi açtık, gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medîne-i Münevvere ve Ravza-i Şerîfe’nin mübârek kerâmetli hediyesidir. Hem fiyatı üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beşbin liradan fazla ma‘nen kıymetlidir. O mübârek hediyeyi Medîne-i Münevvere nâmına, bu havâlîdeki Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzî‘ etmek için, alerre’si ve’l-ayn kabûl ettik. Fakat bu ma‘nevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtâr edildi. Yani Cenâb-ı Hakk’a yüz bin def‘a şükrediyorum ki, Kur’ân’a ve Zât-ı Risâlete hizmetimizin bir alâmet-i makbûliyeti nev‘inden olarak, bir iltifât-ı Nebevî’yi hissettim. O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki:

Şimdi bu mektûbu yazan kâtib ile kardeşi Mes‘ûd beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa’nın bahsi geçti. Beraberimde Kâtib Tevfîk ile Mes‘ud’a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir’deki Ahmed Ağa’ya göndereceğiz. Tâ ya Şâm-ı Şerîf tarafına, ya Van’daki sadîklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört sâat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi. Fesübhânallâh, dedik, bunda bir sır var.

139

Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, Siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi bir fâl-i hayır addettik. Siyah tâliimiz sûretini değiştirip parlayacaktır, diye ma‘nâ verdik. Sonra birdenbire hâtırıma geldi: Şâm-ı Şerîf’te eniştem Mollâ Saîd var. Bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim dedikten sonra, tam bir sıddîk olan Nûh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbul, sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları, en lâyık Van’ı ve en sâdık Nûh’u gördüm. Ona göndereceğim diye, Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.

Sonra bu işte bir muvaffakiyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celb etti. Dikkat ettik ki, evvelki mektûbda size yazdığımız gibi, İstanbul’da oturan bir adam, üç def‘a buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nûh Bey’in üç def‘a mektûb ve telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsî Bey ve Mollâ Abdülmecîd ve Molla Hamîd ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret-i inâyettir, bu tesâdüfî değil.

Sonra Nûh’un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, bizim burada hangi târihte kitap hediyelerini Nûh için hazırlıyorduk, aynı târihte, Nûh habersiz olarak, kırk gün mesâfede, bize o nisbette ve ma‘nâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat‘iyen tesâdüf değil. Hatta bir kısım dostlar dediler ki, Bu Nûh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nûh Bey’in kerâmeti var mı ki, bunu biliyormuş gibi mukābilini gönderiyor? dediler. Dedim ki: İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki bazen daha fevkındedir.

Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kazâ merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nûh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifât-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan, ona karşı dilencilikle iftihâr ediyorum.

140

كُلُّ شَیْءٍ مِنَ الْحَبٖیبِ حَبٖیبٌ: sırrınca, Habîb’in diyârından gelen her şey mahbûbdur. Ve onun içinde, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-i müzeyyene ve münevveresi vardı. Bir kısım san‘at-ı İlâhiyenin bir nevi‘ küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-i mübârekeyi dahi ta‘lîk ettim ve karşısında oturdum. Derince, müştâkāne temâşâya başladım. Birden, o levhada bana ihtâr eder gibi kalbime geldi: Bizler, senin risâlelerinin ma‘nîdâr işaretleriyiz. Fesübhânallâh, dedim, bu hediye içinde sırlar var.

Tedkîke başladım. Baktım ki, gönderdiğim risâleler kaç parçadır, her bir parçaya mukābil bir nevi‘ hediye var. Yirmi bir parça, hem risâlelerden, hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiç bir hacı böyle bir zamanda, böyle merâk edip, her nevi‘den bir kısmı alsın, hem benim hesabıma Medîne-i Münevvere’nin mübârek eşyâsını bana ayırıp göndersin Bu demek Nûh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sâhibinin bu teberrük içinde bir iltifâtı vardır.

Mademkitapların parçaları ve hediyelerin nev‘leri birbirine tevâfuk ediyor. Öyle ise her bir nevi‘, bir nevi‘ kitaba işareti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmında aslı beş parçadan ibâret On Dokuzuncu Mektûb’a muvâfakat-i münâsebeti var. Çünki şu levha, o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saadet’in sûretini gösterdiği gibi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi dahi asr-ı saâdet'in ma‘nevî sûretini almıştır. Şu beş minâre, o beş parçaya işâret ediyor. Şu kubbe Mi‘râc Risâlesine bakıyor.

Öyle ise, sâir nev‘lerin dahi, risâlelerin nev‘lerine işâret ediyor diye, dikkat ettim ki, yedi nevi‘ hurmâ gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhânallâh, dedim, yedi nevi‘ göndermekte ne ma‘nâ var? Birden kalbime geldi ki, îmân-ı billâha dâir yedi nevi‘ ile aynı hakîkat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet, mevzû‘ vahdâniyet-i İlâhiye olduğu hâlde, Yirminci Mektûb ile sûreti küçük, ma‘nâsı pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz, her biri birer risâle, Birinci Makam, İkinci Makam ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risâle hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektûb, Otuz Üç Pencere ile yedi risâledir. O da aynen yedi nevi‘ envâr-ı ma‘rifetullâhtan bir şems-i hakîkatin ziyâsındaki elvân-ı seb‘a gibi bir mâhiyet gösterdiğinden, Medîne-i Münevvere’nin

141

hediyesi içinde hakîkat-i hurmâdan yedi nevi‘, Nûh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi nûra tevâfukla bir makbûliyet işareti veriyor dedik, Allâh’a şükrettik.

Hem o nevi‘den birisi otuz üç tane olması, o risâlelerin birisi Otuz Üç Pencere olması ve hediye içindeki tesbîh üç def‘a otuz üç olması, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektubu'ndan Otuz Üç Penceresine muvâfakati, Nûh’u ihtiyârsız, sırf bir vâsıta-i zâhirî olarak bize gösterdi. Nûh’a değil, belki Ravza-i Mutahhara’ya karşı minnetdârâne, müteşekkirâne baktık.

Sonra o mübârek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nûrânî bir sûrette içinden çıkmış. Dedik ki: Elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinâta dağıtan Kur’ân-ı Mübîn’in menba‘ı ve birinci mahall-i nüzûlü, Bi’r-i Zemzem civârı olduğundan, Yirmi Beşinci Söz olan İ‘câz-ı Kur’ân’a işâret vardır. Ve alâmet-i makbûliyet olarak telakkî ediyoruz

Saîdü’n-Nûrsî

[139]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Azîz Üstâdım,

Cemâziye’l-âhir ayında vukū‘ bulan وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin ifade ettiği hâlâtın bir numûnesini îzâh eden hâdisât-ı semâviye ile Kur’ân’ın semâsında parlayan Lafza-i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdâr mektûbunuzu, Hâfız Alî kardeşimiz de dâhil olduğu hâlde Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve Ağabeyim Alî Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât-ı semâviyeyi hayret ve taaccüble ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, Mele-i A‘lâ’nın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik.

Nasıl ki bu hâdise-i semâviyenin birinci def‘a vukū‘u, başta insan sûretinde yapılmış Hubel ta‘bîr ettikleri büyük putlarıyla üç yüz altmış putu ilâh kabûl eden müşrikîn-i Kureyşin helâkini netice vermişti. İnşâallâh bu ikinci vukū‘ da on dördüncü asr-ı Muhammedîde asm ve Avrupa terakkiyâtıyla iftihâr ettiği ve yirminci asır nâmını alan bugün de, ehl-i fetretin putperestliğinden daha fecî‘ bir sûrete giren sûretperestliğin kökü kesileceğini bize i‘lân ediyordu.

142

Bu i‘lân, ümmet-i merhûme-i Muhammediyeye asm pek güzel ve pek hayırlı bir fütûhâtı hazırladığını hatırlatarak, mahzûn kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gam-nâk çehrelerimize beşâşet serpmişti. Dimağımızda asr-ı saâdet'in o câzibedâr hayatını canlandırmış, güyâ mâzîyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemde ve o nezîh rûhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.

Sâniyen: Lafza-i Celâlin ma‘nîdâr ve münâsebetdâr tevâfukātını temâşâya koyulduk. Bu tevâfukāt, ihtiyârsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrâe edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adedler o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişâf, rûhumuza bir gıda veriyordu.

Dikkatimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur’ân-ı Kerîm’in on beşinci sahîfesine kadar yedi, sekiz adedler tevâfukātını muhâfaza ederek, elli bir def‘a gelmesi, mektûbun nihâyetini asel bal ile bağlıyordu. Ne kadar garibdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sıradaki kardeşlikleri birdir, hem de sahîfede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.

Ey sevgili Üstâd, Cenâb-ı Hakk sizden çok râzı olsun. Yeni yeni meyveler ve fâkihelerle tegaddî sûretiyle takviye-i ezhâna, hem de def‘-i cû‘ sûretiyle ızdırâblarımızı teskîne vâsıta oluyorsunuz

Husrev

[140]

[Husrev’in fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstâdım, azîz hocam, Efendim Hazretleri,

El ve eteklerinizden öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında yazıp ikmâline muvaffak olabildiğim yirmi altıncı ve onuncu cüz’leri ve Kur’ân-ı Kerîm’in tamâmen yazılmasından mütevellid sürûrlarımı ifade eden şu arîzamı takdîm ediyorum.

Mübârek Sevgili Üstâdım, bu husûsta ma‘rûz kaldığım, o Furkān-ı Ezelî’nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsâade buyurulmasını ricâ ediyorum. Şöyle ki:

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç