BARLA LÂHİKASI

127

Hamiş: Harman ortasında Mevlevîvârî dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş. Geçtiği yere dönmüş, yine dönmüş ise de, ne yapsın? Üstâdı, yıldırım gibi serî‘ hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü ta‘kîb edeyim, irtibât kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdîm ettim Efendim

M S

[131]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Kıymetdâr Üstâdım

Bugün Süleymân Efendi kardeşimle irsâl buyurulan, biri dünyanın ömrünü îzâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret-i Yûnus aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Bir Lem‘a'dan on birinci kısmının birinci kısmını aldık ve okuduk.

Sevgili Üstâdım, bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta‘rîfine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Bu risâle kat‘î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor. Ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ‘ etmekte olduğunu ihbâr etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta da‘vet ediyor.

Sevgili Üstâdım, istikbâlimizi, nûr deryasından fışkıran nücûm-misâl nûrlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbûslu günlerimizde kat‘î bir ümîdle yaşatan ve her bir risâlede lemeân eden yeni başka nûrlarla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine bî-hesâb şükürlerimi takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstâdımızın vürûduna sabırsızlıkla intizârımızı arz ederim Efendim

Ahmed Husrev

[132]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

Kardeşim Husrev, Lütfü, Rüşdü,

Size üstâd ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki: Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebelerimsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız. Ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.

128

Azîz kardeşlerim Üstâdınız lâyuhtî değil. Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazîneyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i‘râz etmemektir. Hakāike dâir mesâilde külliyâtları ve bazen de tafsîlâtları sünûhât-ı ilhâmiye nev‘inden olduğundan, hemen umûmiyetle şübhesizdir, kat‘îdir. Onların husûsunda sizlere bazı mürâcaat ve istişârem, tarz-ı telakkîsine dâirdir. Onların hakîkat ve hak olduklarına dâir değildir. Çünki hakîkat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.

Fakat münâsebât-ı tevâfukiyeye dâir işaretler, mutlak ve mücmel ve küllî bir sûrette sünûhât-ı ilhâmiyedir. Tafsîlât ve teferruâtta bazen perişan zihnim karışır, noksân kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, aslâ ve mutlakā zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından, ta‘bîrâtım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.

Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hatta başıma vursanız, Allâh râzı olsun diyeceğim. Hakkın hâtırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakkın hâtırı olan bilmediğim bir hakîkati müdâfaa değil, alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum.

Bilirsiniz ki, şu zamanda şu vazîfe-i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok cihetlerle inkısâm etmiş bir bîçâreye yükletmemeli. Elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakāike, biz zâhirî vesîle olup çıkıyor. Tanzîm ve tasfiye, tasvîr ise, kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma âittir. Bazen onlara vekâleten tafsîlâta, tanzîmâta girişiyorum, noksân kalıyor.

Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta‘tîl-i eşgāle mecbûr oluyor. Ciddî hakāik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden iki senedir ciddî hakāike nisbeten, yemişler ve fâkiheler nev‘inden tevâfukāt-ı latîfe ile ezhânımızı taltîf etti, zihnimizi neş’elendirdi.

129

Kemâl-i merhametinden o tevâfukāt-ı latîfe meyveleriyle, ciddî bir hakîkat-i Kur’âniyeye zihnimizi sevk etti. Ve rûhumuza o meyveleri gıda ve kūt yaptı. Hurmâ gibi hem fâkihe, hem kūt oldu. Hem hakîkat, hem ziynet ve meziyet birleşti.

Kardeşlerim, bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok ma‘nevî kuvvete muhtâcız. Maatteessüf ben şahsım i‘tibâriyle çok zayıf ve müflisim. Hârika kerâmâtım yok ki, bu hakāiki onunla isbat edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbü celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukūlü teshîr edeyim. Belki Kur’ân-ı Hakîm’in dergâhında bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından ma‘nen istimdâd ederdim. Kerâmât-ı Kur’âniye olarak tevâfukātta bir ikrâm-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.

Evet, Kur’ân’dan tereşşuh eden İşârâtü’l-İ‘câz ve Risâle-i Haşir’de kat‘î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun, bulunmasın bence bir kerâmet-i Kur’âniyedir. İşârâtü’l-İ‘câz’ın bir sahîfesine dikkat ettik, satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hârika bir intizâm ile hurûfâtın vaz‘ edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr-ı tevâfuk 3, 4, 5, 6 rakamları, her birisi on üçte ittifâkları, o on üçün de Altıncı ve Sekizinci mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde dâimâ kalacak bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir ikrâm-ı İlâhîdir. Ve doğrudan doğruya risâlenin ve îmân-ı haşrin tasdîkine bir imza telakkî ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeye benzemiyor, onlar muvakkat. Hem şahsın kemâline ve ihtiyârına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakîkate hususan bu zamanda bunun gibi hizmet edemiyor.

Her ne ise, bir küçük mes’ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim. Ahbâbla fazla konuşmak mergūb olduğundan, inşâallâh bu israf af olur.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

130

[133]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ: ilâ âhir. Yirmi İkinci Mektûb’un Hâtimesinde şu âyete dâir olan bahse bir zeyildir.

Gıybet, şu âyetin kat‘î hükmüyle nazar-ı Kur’ânda gāyet menfûr ve ehl-i gıybet gāyet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-ı muhsanât nev‘idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek, en şenî‘ bir günâh-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinâyettir. Hayat-ı ictimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendiren bir hıyânettir, mes‘ûd bir âilenin hayatını mahveden bir gadrdır. Evet, Sûre-i Nûr bu hakîkati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdân sâhibini titretiyor ve tüylerini ürpertiyor.

وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا یَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظٖیمٌ: şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdûdu’ş-şehâdettir. Ebedî şehâdetlerini kabûl etmeyiniz. Çünki yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesâret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir? Kur’ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir.

یُحِبُّونَ اَنْ تَشٖیعَ الْفَاحِشَةُ: tehdîdiyle, öyleleri münâfık gibi ehl-i îmânın hayat-ı ictimâiyelerini böyle işâalarla ifsâd ediyorlar, ifade ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i nâmûs ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hâriç bir tarzda olsa. Meselâ, nâmuslu bir zât, kendi gāyet yakışıklı, her cihetle mükemmel ve âilesine kemâl-i i‘timâdı olduğu hâlde, hiç bir cihetle ona mukābil gelmeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nisbeten çirkince bir insan ve dünyada onların ictimaını hiç bir fıtrat ve vicdân kabûl etmediği bir sûrette, o bîçâre ailesini o sûretle gıybet etmek, bu nevi‘ gıybetin en şenîidir. Bu eşna‘ gıybetin sebebi, olsa olsa, insanın dest-i ihtiyârında olmayan bir muhabbet vâsıtasıyla, yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ithâm etmek nev‘inden bu nevi‘ şâyialar meydan alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler, Yoksa kahr-ı İlâhî gelmesi kaviyen me’mûldür. Öyle iftirâ edenler, bu iftirâya ma‘rûz kalacakları, cezâ-yı amelleri olmak ihtimâlini düşünsünler

Saîdü’n-Nûrsî

131

[134]

[Mes‘ud’un garîb bir fıkrasıdır]

Kamer yeni tulû‘ ettiği esnâda onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffaflığına bakarak; ve orağın bitmemesi, Nûrları yazmaktan mahrûm kaldığımı tahayyürâne ve me’yûsâne düşünmekte iken, bilmem iğfâlât, bilmem tulûât, hâtırıma gelen şu sözü söyledim:

Yâ Rabb İsmim Mes‘ûd, kendim bîsûd, çok çalıştım olamadım mes‘ûd, dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menâmda dediler ki: Bırakma Üstâdın Saîd’in eteğini, eyler seni mes‘ûd. Derhâl uyandım. Ay hemen kaybolmak üzere. Derhâl Yâ Rabb Ben saâdet-i dünyeviye istemedim, tevbekâr oldum. Saadet-i uhreviyemin, sizin duânızla olacağı telkîn edilmiştir ve duânıza muhtâcım. Bendenizi duâdan dirîğ buyurmamanızı temennî eder, el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.

Mes‘ûd

[135]

[Husrev, Üstâdının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes’eleye dâir müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır]

Sevgili ve kıymetdâr Üstâdım,

Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstâdının ayakları altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hatta Üstâdı uğrunda, yüz bin hayatı olsa, hepsini bile vermeye bilâ-tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir i‘tirâfla müheyyâdır.

Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlik'ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyah lekelerle dolu olan defter-i a‘mâlim tedkîk edilse, bu husûsta ne kadar tazarru‘ ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayâtım olsa, her birisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.

132

Ey sevgili Üstâdım Ey kıymetdâr Hocam Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim Ey azîz dellâl-ı Kur’ân Izdırablarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstâdımın elemlerine iştirâk etmekti.

Muhterem mürşidim, kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyâhûd bir sahîfesine dil uzatsın veyâhûd bir cümlesini tenkîd etsin veyâhûd bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına i‘tirâzda bulunsun. Bilâ-istisnâ her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için bir cür’eti kimden alayım? Yok, sevgili Üstâdım, müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal‘a-bend cezâsından pek şedîd azabınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâîsi olarak aleyhinde olduğuma, vicdanımın tasdîki kâfî bir şâhiddir

Ahmed Husrev

[136]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede çalışkan arkadaşlarım Sabrî, Husrev, Hâfız Alî, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,

Size Cemâziye’l-âhir ayında vukū‘ bulan bir hâdise-i semâviye münâsebetiyle bir mes’ele beyân edeceğim. Şöyle ki: Hazret-i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zuhûru zamanında, وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin bir numûnesini gösterir bir tarzda, recm-i şeyâtîne alâmet olan yıldızların düşmesi kesretle vukū‘ bulmuştur. Ehl-i tahkîkin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için kâhinler gibi, gaybî ve cinler vâsıtasıyla semâvî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işâret olmakla beraber, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cin ve inse meb‘ûs olarak teşrîfinde semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet-i sürûr olduğunu, ehl-i keşif ve hakîkat hükmetmişlerdir.

133

Hem o meb‘ûs zât asm, ehl-i küfür ve dalâlet için bir nîrân-ı muhrika ve ehl-i hidâyet için envâr-ı müşrika menba‘ı olduğunu, gaybî ve semâvî bir işârettir. Şimdi şu Cemâziye’l-âhirde emsâli görülmemiş bir tarzda, gece sâat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi ehemmiyetli bir hâdise-i semâviyedir. Semâvâtın hâdisâtı zeminimize baktığı cihetle, herhalde o hâdisâtın dahi küre-i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine sığınmalıyız ki, nîrân-ı muhrika yapmasın, envâr-ı müşrikaya çevirsin.

Evet, nasıl ki Kur’ân-ı Hakîm’in sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işâret ederler. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir Kur’ân-ı Kebîr’i olan şu kâinâtın ulvî, süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini ızhâr eder. Semâ sûresinde bizim gibi lafz-ı Celâli yalnız kırmızı yazmak değil, belki nûr yaldızıyla lafza-i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nûrânî noktalar, elbette bir işâret fişekleri hükmünde, birer sırrı i‘lân ettiğini, o mu‘ciznümâ semâvî sûresinin şânındandır. Kendimiz bir fâl-i hayır addetmeliyiz.

Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran, Kur’ân’daki İsm-i Celâl’in iki bin sekiz yüz altı def‘a tekerrürü, Kur’ân semâsını o nûrânî yıldızlarla ziynetlendirmiş ve o adedlerin sahîfeler, yapraklar, sûreler i‘tibâriyle birbirine ma‘nîdâr münâsebât-ı tevâfukiyeleri, daha ziyâde letâfetini, ziynetini güzelleştirmiş.

Bu def‘a size kendi nüsha-i Kur’âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işaretler koydum. İsm-i Celâl ve İsm-i Rabb’e ayrı ayrı işâret vaz‘ edildi.

İsm-i Celâl’in tevâfukāt-ı adediyesi hem muntazamdır, hem ma‘nîdârdır. Fakat bir parça dikkat ister. Çünki risâlelerde görünen tevâfuk gibi, dâimâ sahîfe sahîfeye bakmıyor. Bazen sahîfe mukābiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukābiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahîfe iki sahîfenin mecmûuna bakar.

Meselâ, otuz beşinci sahîfede on üç aded lafza-i Celâl gelir. Arkasına sekiz sonra beş geliyor. Demek o on üç aded bu iki rakama birden bakar ki, o da on üç ediyor, ve hâkezâ Hem bazen bir sahîfe, iki sahîfenin mecmûuna bakmakla beraber, aynı sûretinde iki aded gelir, her biri onun bir cüz’ünü gösterir.

134

Meselâ, Sûre-i Tevbe’de, 188. sahîfede on altı Lafza-i Celâl geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa on altı olur, tevâfuk eder.

Sûre-i Ahzâb’ın yine sahîfe dört yüz yirmiikide on altı İsm-i Celâl geliyor. Zâhirî tevâfuku yok. Hâlbuki bir sahîfe daha evvel on gelir ve mukābilinde altı var, terkîb edilse on altı olur, tevâfuk eder. Hem bazen İsm-i Rab ile beraber tevâfuk eder. Bazen sahîfe sahîfeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazen sahîfe rakamına bakar.

Dokuz rakamı çok def‘a sahîfe rakamına baktığı için tevâfuktan çıktığını hissettim Hâşiye. Her ne ise, siz de tedkîk edersiniz, sonra meşveretinizle gizli tevâfukātı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kur’ân’dan tensîb ettiğiniz takdîrde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahîfede elli bir def‘a yedi ve sekiz geliyor. Yirmi sekizde sekizdir, yirmi üçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvâfık kabûl edilmiş. Yediden sekize, sekizden yediye geçmekle tevâfuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kur’ân’da mühim sırları bulunduğu hissedilir.

Sâlisen: Hazret-i Zât-ı Ahmediye asm nasıl bir şecere-i tûbâ olduğunu ve asfiyâ ve evliyâ ve sıddîkîn, o şecere-i nûrâniyenin meyveleri ve mesâlik ve turuk onun dalları olduğunu gösterir bir silsile-i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilenâme yanımda var. Onu güzelce tebyîz etmek için hattı güzel, cedvelde mahâreti bulunan zâtları istiyorum. Şimdilik Husrev’le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa’da bulunan ölçü ile on beş tabaka kâğıt beraber, Hâfız Alî’nin haber gönderdiği vakit gelsinler.

Râbian: Yirmi Yedinci Mektûb’a ilhâk edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakîkaten bu fıkralar ve umûm Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları çok fâidelidirler. Ehemmiyetli, tatlı, hoş, güzel ma‘nâlar, dersler; teşvîk, teşcî‘ eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifâde ediyorum. Tenbel

135

olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvîk kamçısı oluyor. Her ne ise Kardeşlerim, gücenmeyiniz. Bir mikdardır sizlere mektûb yazdığım zaman, birbirinden uzak mes’eleleri topluyorum. Her mektûb bir aşûre olur.

Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme râzı oldum, daha bir şey lâzım değil. Husrev’in sakosu yanımda makbûl misafirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb-i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb-ı Hakk sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev’in kardeşi Ali, Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözlerle alâkadâr olanlara selâm ediyorum.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Numûne için gönderilen kâğıt zâyi‘ olmuş, göremedik. Beyaz kâğıttan siz intihâb edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdâr ediyor. Cenâb-ı Hakk yazdığı her bir harfe mukābil bin sevâb ihsân eylesin, âmîn, âmîn.

[137]

[Saîd Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, hakîkatli âhiret kardeşlerim ve ciddî ve kuvvetli arkadaşlarım,

Kur’ân-ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, âyât-ı Kur’âniyenin adedi altıbin altı yüz altmış altı olmakla, envâr-ı Kur’âniye ve hakîkat-i Furkāniye eyyâm-ı şer‘iye ile altıbin altı yüz altmış altı sene kadar küre-i arzda hükmü cereyân edeceğine işâret ettiğine dâir suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için îzâhlı cevâb veremedim. Sonra bana ihtâr edildi ki: Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevâb ver. Ben de o ihtâra binâen, iki esasla bir parça îzâh edeceğim:

136

Birinci Esas: Nasıl ki nûr-u Muhammedî asm ve hakîkat-i Ahmediye asm dîvân-ı nübüvvetin hem Fâtihası, hem hâtimesidir. Ve bütün enbiyâ, onun asıl nûrundan istifâde etmeleri ve hakîkat-i dîniyenin neşrinde onun muînleri ve vekîlleri hükmünde oldukları ve nûr-u Ahmedî asm cebhe-i Âdemden as, tâ zât-ı mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i nûr ederek intikāl ede ede, zuhûr-u etemmle kendinde cilveger olmuş. Hem mâhiyet-i kudsiye-i Ahmediye asm, Risâle-i Mi‘râc’da kat‘î bir sûrette isbat edildiği gibi; şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakîkat-i Kur’âniye, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar hakîkat-i Muhammediye asm ile beraber müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nûrlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân sûretinde cilveger olmuştur. Ve bütün enbiyânın usûl-ü dînleri ve esâs-ı şerîatları ve hulâsa-i kitâbları Kur’ân’da bulunduğuna, ehl-i tahkîk ve ehl-i hakîkat ittifâk etmişler. Ve bu sırra binâen, fetret-i mutlakanın zamanı ihrâç edildikden sonra, rivâyet-i meşhûre ile zaman-ı Âdemden kıyâmete kadar eyyâm-ı şer‘iye ile ta‘bîr edilen yedi bin seneden fetret-i mutlaka zamanı tarh edildikten sonra, altı bin altı yüz altmış altı sene kadar dîn-i İslâm’ın sırrını neşreden hakîkat-i Kur’âniye, küre-i arzda ayrı ayrı perde altında neşr-i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.

İkinci Esas: Ma‘lûmdur ki, küre-i arzın mihveri üstünde hareketiyle gece ve gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyârenin, belki de sevâbitin ve Şemsü’ş-şümûs'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyâm-ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi bir nevi‘ seneleri gösteriyor. Ve Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın hitâbât-ı ezeliyesinde o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine bir delîl şudur ki:

Furkān-ı Hakîm’de ثُمَّ یَعْرُجُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ٭ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَیْهِ فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ âyetleri isbat ediyorlar. Evet, kış günlerinde, şimâl taraflarında, gurûb ve tulû‘ mâbeyninde dört saatlik günden ve bu iklîmde kışta sekiz-dokuz saatlikten ibâret olan eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın mahsûs gününden tut, hatta kozmoğrafyanın rivâyetine göre رَبُّ الشِّعْرٰی ta‘bîriyle Kur’ân’da nâmı i‘lân edilen ve şemsimizden büyük Şi‘râ nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibâret olan gününden tut, Şemsü’ş-şümûs'un mihveri üstündeki elli bin seneden ibâret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye var.

137

İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü’ş-şümûs'un ve Şi‘râ’nın Hâlik’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder. Ve etmesi gāyet yerindedir.

Mâdem eyyâmın lisân-ı şer‘îde böyle ıtlâkātı var. İlm-i tabakātü’l-arz ve coğrafya ve târîh-i beşeriyet ulemâsınca, nev‘-i beşerin yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslîm de etsek, Âdem’den kıyâmete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir, olan rivâyet-i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı sene nûr-u Kur’ân hüküm-fermâ olduğuna münâfî olamaz ve cerh edemez. Çünki eyyâm-ı şer‘iyenin, dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şumûlü var. Fakat nefsül’emirdeki eyyâmın hakîkati, o rivâyet-i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakîka kalbime inkişâf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişâfı münâsib değil.

Üçüncü Esas: لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ şu mes’elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki: Şu dünyamızın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev‘-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi‘ mahlûkātın, saatin içindeki dakîka, saniye ve saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir.

Nev‘-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma‘lûm yevmler ile olduğu gibi; zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan i‘tibâren küre-i arzın ömrü ise, merkez-i irtibâtı olan güneşin mihveri üstündeki hareketiyle hâsıl olan eyyâm ile iki yüz on bin sene olması, ism-i Hakîm ile münâsib düşüyor. Ve dünyanın ömrü ise, merkez-i irtibâtı olan Şemsü’ş-şümûs'un hareket-i mihveriyesiyle hâsıl olan eyyâm ile olması, hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir.

Şu hâlde nev‘-i insanın ömrü, yedi bin sene eyyâm-ı ma‘lûme-i arziye ile olsa, küre-i arzın hayâta menşe’ olduğu zamandan harâbına kadar eyyâm-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü’ş-şümûs'a tâbi‘ ve âlem-i bekādan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, Şemsü’ş-şümûs'un işârât-ı Kur’âniye ile her günü elli bin senelik olmasına binâen, yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmi altı milyar sene Hâşiye yaşarlar. Demek eyyâm-ı şer‘iye ta‘bîr ettiğimiz eyyâm-ı Kur’âniyede, bunlar dâhil olabilir.

138

Evet, semâvât ve arzın Hâlik’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı hitâbında, o eyyâmları isti‘mâl etmek, Kur’ân’ın ulviyetine ve muhâtabının kemâline yakışır. Ve ayn-ı belâgattir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِكِتَابِهٖ

Saîdü’n-Nûrsî

[138]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ

Azîz, sıddîk, vefâdâr, hakîkatli, fedâkâr kardeşlerim Nûh Bey, Mollâ Abdülmecîd, Molla Hamîd,

Çok mübârek hediyenizi açtık, gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medîne-i Münevvere ve Ravza-i Şerîfe’nin mübârek kerâmetli hediyesidir. Hem fiyatı üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beşbin liradan fazla ma‘nen kıymetlidir. O mübârek hediyeyi Medîne-i Münevvere nâmına, bu havâlîdeki Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzî‘ etmek için, alerre’si ve’l-ayn kabûl ettik. Fakat bu ma‘nevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtâr edildi. Yani Cenâb-ı Hakk’a yüz bin def‘a şükrediyorum ki, Kur’ân’a ve Zât-ı Risâlete hizmetimizin bir alâmet-i makbûliyeti nev‘inden olarak, bir iltifât-ı Nebevî’yi hissettim. O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki:

Şimdi bu mektûbu yazan kâtib ile kardeşi Mes‘ûd beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa’nın bahsi geçti. Beraberimde Kâtib Tevfîk ile Mes‘ud’a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir’deki Ahmed Ağa’ya göndereceğiz. Tâ ya Şâm-ı Şerîf tarafına, ya Van’daki sadîklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört sâat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi. Fesübhânallâh, dedik, bunda bir sır var.

139

Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, Siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi bir fâl-i hayır addettik. Siyah tâliimiz sûretini değiştirip parlayacaktır, diye ma‘nâ verdik. Sonra birdenbire hâtırıma geldi: Şâm-ı Şerîf’te eniştem Mollâ Saîd var. Bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim dedikten sonra, tam bir sıddîk olan Nûh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbul, sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları, en lâyık Van’ı ve en sâdık Nûh’u gördüm. Ona göndereceğim diye, Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.

Sonra bu işte bir muvaffakiyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celb etti. Dikkat ettik ki, evvelki mektûbda size yazdığımız gibi, İstanbul’da oturan bir adam, üç def‘a buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nûh Bey’in üç def‘a mektûb ve telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsî Bey ve Mollâ Abdülmecîd ve Molla Hamîd ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret-i inâyettir, bu tesâdüfî değil.

Sonra Nûh’un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, bizim burada hangi târihte kitap hediyelerini Nûh için hazırlıyorduk, aynı târihte, Nûh habersiz olarak, kırk gün mesâfede, bize o nisbette ve ma‘nâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat‘iyen tesâdüf değil. Hatta bir kısım dostlar dediler ki, Bu Nûh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nûh Bey’in kerâmeti var mı ki, bunu biliyormuş gibi mukābilini gönderiyor? dediler. Dedim ki: İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki bazen daha fevkındedir.

Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kazâ merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nûh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifât-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan, ona karşı dilencilikle iftihâr ediyorum.

140

كُلُّ شَیْءٍ مِنَ الْحَبٖیبِ حَبٖیبٌ: sırrınca, Habîb’in diyârından gelen her şey mahbûbdur. Ve onun içinde, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-i müzeyyene ve münevveresi vardı. Bir kısım san‘at-ı İlâhiyenin bir nevi‘ küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-i mübârekeyi dahi ta‘lîk ettim ve karşısında oturdum. Derince, müştâkāne temâşâya başladım. Birden, o levhada bana ihtâr eder gibi kalbime geldi: Bizler, senin risâlelerinin ma‘nîdâr işaretleriyiz. Fesübhânallâh, dedim, bu hediye içinde sırlar var.

Tedkîke başladım. Baktım ki, gönderdiğim risâleler kaç parçadır, her bir parçaya mukābil bir nevi‘ hediye var. Yirmi bir parça, hem risâlelerden, hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiç bir hacı böyle bir zamanda, böyle merâk edip, her nevi‘den bir kısmı alsın, hem benim hesabıma Medîne-i Münevvere’nin mübârek eşyâsını bana ayırıp göndersin Bu demek Nûh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sâhibinin bu teberrük içinde bir iltifâtı vardır.

Mademkitapların parçaları ve hediyelerin nev‘leri birbirine tevâfuk ediyor. Öyle ise her bir nevi‘, bir nevi‘ kitaba işareti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmında aslı beş parçadan ibâret On Dokuzuncu Mektûb’a muvâfakat-i münâsebeti var. Çünki şu levha, o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saadet’in sûretini gösterdiği gibi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi dahi asr-ı saâdet'in ma‘nevî sûretini almıştır. Şu beş minâre, o beş parçaya işâret ediyor. Şu kubbe Mi‘râc Risâlesine bakıyor.

Öyle ise, sâir nev‘lerin dahi, risâlelerin nev‘lerine işâret ediyor diye, dikkat ettim ki, yedi nevi‘ hurmâ gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhânallâh, dedim, yedi nevi‘ göndermekte ne ma‘nâ var? Birden kalbime geldi ki, îmân-ı billâha dâir yedi nevi‘ ile aynı hakîkat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet, mevzû‘ vahdâniyet-i İlâhiye olduğu hâlde, Yirminci Mektûb ile sûreti küçük, ma‘nâsı pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz, her biri birer risâle, Birinci Makam, İkinci Makam ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risâle hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektûb, Otuz Üç Pencere ile yedi risâledir. O da aynen yedi nevi‘ envâr-ı ma‘rifetullâhtan bir şems-i hakîkatin ziyâsındaki elvân-ı seb‘a gibi bir mâhiyet gösterdiğinden, Medîne-i Münevvere’nin

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç