BARLA LÂHİKASIMektub 125

120

[125]

[Âsım Bey’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Ne diyeyim, müştâk olduğum bu risâle-i şerîfe, bu sözler, bu hakîkat, bu nûr, bu fakîre lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsân buyuruldu. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki, siz Üstâdıma kavuştum ve binnetîce bu nûrları, bu hakîkatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binâenaleyh, teveccüh ve duâ-yı üstâdâneleriyle feyiz-yâb olmak için, Cenâb-ı Hakk-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nden ve Mefhar-i Mevcûdât Aleyhi Ekmelü’t-tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şâh-ı Nakşibend kuddise sırruhû hazretleri’nden ve bilhassa bütün mevcûdiyetle gerdendâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstâdımdan tazarru‘ ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alellâh, yâ Üstâd-ı A‘zam, Tarîkat-i Muhammediyenin asm maksad, gāye ve esasını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nûr-u tarîkat ve hakîkattir. Okumaya doyulmaz. Okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvîh, hulâsa ve icmâl edilerek bütün hakîkatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret-i Mevlânâ’nın üfürdüğü neyden tuğyân ve feyezân eden, Hazret-i Alî’nin kerremallâhü vecheh kuyuya söylediği esrâr-ı hakîkatten başka nedir? Farkı nedir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır.

Karîham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki, benim gibi fakîr ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarıya çıkmış sâfîlere bir düstûr ve ders-i ibrettir. Kıymet takdîr edilmez bir şâheser-i tarîkattir. Bir nûr-u hakîkat-feşân, bir gülistândır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstâdımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı ber-güzîde te’lîfinde, envâr ve hakîkatler neşir ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kāim buyursun. Ve siz Üstâdımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

Âsım

121

[126]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım,

Bu remizler, öyle hayretbahş ve hârikanümâ eserlerdir ki, okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâ-mütenâhiye ve hissiyât-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyât-ı âliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, yeni hayatımızda sâbit kadem olmak şartıyla Hallâk-ı Azîm’den uzun ömürler temennî ediyorum. Zîrâ mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i ma‘nevî ve nihâyetsiz bir hazz-ı rûhî ile okuyorum.

İşte gerek Sözler ve Mektûbât ve gerekse remizlerin en hârika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir def‘a okuyunca, ikinci bir def‘a okumaya o kadar heves uyanmıyor. Kur’ân-ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def‘-i cû‘ edemiyorum. Bilhassa remizler, fakîri çok teshîr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.

Re’fet

[127]

[Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır]

Bizi tarîk-i hakta dolaştıran, ma‘nevî yaralarımızı tedâvi eden, hakîkat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytanetkârâne tehdîdâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her husûsta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakîkat nûruyla nûrlandıran ve sa‘yimizde teşcî‘ eden ve Furkān-ı Hakîm’in iki âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarını ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remz’ine âit mühim bir i‘câzı da aldık, okuduk. Aldığımız ma‘nevî feyzî ta‘rîf, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta‘rîf etsin.

Kıymetdâr Üstâdım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki, azîz Üstâdımızı vâsıta kılarak, en büyük ni‘metlerini, pek ziyâde muhtâç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem memnûn ediyor, hem de

122

istikbâlin nûrlu yüzünü göstererek bizi o nûra koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhabbetlerimizi teksîr ediyor. Maddî ve ma‘nevî kuvvetlerimizi takviye ediyor. Diğer taraftan saâdet hazînelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor.

Ey azîz Üstâdım Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Ahmed Husrev

[128]

[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]

Ben istiyorum ki, bir an evvel bir yere çekileyim de, mesâîden hâriç zamanlarımı o ulvî ve mukaddes hazîne-i hakîkat ve âsâr-ı girân-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarûre ve bilmecbûriye mahrûm kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde elimde, o mütâlaası gönüllere ve kalblere bir safâ-yı sermedî ve câvîdânî bahşeden kitâb-ı kâinâtın birer lem‘ası ve birer nûr timsâli olan eserlerinizden bir-iki tanesi elimde bulunsa idi, benim için nâ-kābil-i ta‘rîf bir sürûr ve saâdet menba‘ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni‘met, ele geçmez bir defîne olacaktı.

Çok zaman evvel Sabrî Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrârlı Nûrlardan, bir cüz’ü bâri olsun göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gālibâ müsâid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum. Onlardan başkalarını istifâde ettirmek fırsatını bulamazsam da, mütâlaa eder, ma‘nen mücâdeleye bir medâr-ı kuvvet olurdu.

Netice i‘tibâriyle mademki şimdilik o hazinelerden istifâde edemiyorum. O hâlde, kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallâh duânız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında o zararları telâfîye kâfî bir zaman ve bir fırsat ele geçer.

Bir ömr-ü mukadderden ma‘dûd olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanâat geldi ki, kalbimi yokladıkça kalbim bu kanâati takviye ediyor. Nefsimle mücâdeleye mazhar olacağımı ümîd ediyorum.

123

Azîz Üstâdım Şu hicrâna ve firâka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa da, yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâya‘nî şeylere ma‘rûz kaldıkça, âh diyorum, Üstâdımın yanında olsaydım Ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümîd ve cesâret tavsiye ediyorum. Reddedilen bir arzu, nasıl kesb-i şiddet ederse, emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îmân ve emellerim de aynı nisbette kesb-i kuvvet ediyor, rûhum yükseliyor. Kalbimde açılan pencereden, ma‘nen daha serin daha geniş nefes alıyorum.

Zekâî

[129]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım Efendim,

Bu mektûbun mühim bir hususiyeti de, turuk-u velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzû‘u ihtivâ etmesidir. Evet اَلَٓا اِنَّ اَوْلِیَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَاهُمْ یَحْزَنُونَ âyet-i celîlesine bir nevi‘ tefsîr olan bu mübârek ve münevver eserle:

1Tarîkat hoşça ta‘rîf ediliyor.

2 Fâidesinden cüz’î, fakat güzel bir misâl gösteriliyor.

3 Velâyet ve tarîkatin münâsebeti ve ehemmiyetleri, inkâr edenlerin firak-ı dâlleden oldukları bu hazîne-i uzmâyı kapatmak, tahrîb etmek ve bu kevser menba‘ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor. Ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ‘ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.

4 Meslek-i velâyetin yekdiğerlerine zıd vasıfları ile, seyr ü sülûkün iki meşrebi gāyet sarîh îzâh ve tavsîf ediliyor.

5Vahdetü’l-Vücûd ve Vahdetü’ş-Şuhûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.

6 Velâyet yolları içinde en güzelinin sünnet-i seniyeye ittibâ‘ olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şu‘belerinin en mühim esası ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru’l-hikmet ve dâru’l-hizmet olup, dâr-ı ücret olmadığı fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.

124

7Şerîatın şumûlü, tarîkat ve hakîkatin maksûd-u bizzât hükmüne geçmemeleri iktizâ ettiği, sünnet-i seniye ve ahkâm-ı şerîat hâricinde bulunan ehl-i tarîkatin iki kısmı ta‘rîf ve sünnet-i seniyeye muhâlefetleri misâl ile fehme takrîb ediliyor.

8 Tarîkatteki sekiz varta sayılmakla, nazar-ı dikkat celb ediliyor.

9Tarîkatin pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.

Heyhât Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için, ancak kābiliyetim nisbetinde feyiz aldığımı i‘tirâf etmek mecbûriyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zayıf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütalaalardan, musâhebelerden ve va‘z u nasîhatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbi hâllerden edindiğim bazı noksân kanâatleri tashîh ile sağlamlandırdınız. Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa ümmet-i merhûme-i Muhammediye asm hakkındaki duâlarınızı dergâh-ı ulûhiyetinde kabûl buyursun.

Hakîkaten Kur’ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstâdımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ-yı İlâhîsine nâil buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَبِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُبٖینِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُبٖینِ Bu nûrlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdîr ve tasdîk ettiler ve emînim ki, çok istifâde ettiler.

Azîz ve müşfik Üstâdım Allâh için size muhabbet eden bu âciz talebe ve kardeşinizi, her vesîle ile îkāz ve irşâda çalışıyorsunuz. Ma‘nevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma‘nen yakınınızda, şeref ve sohbetinizle müşerref ve hizmet-i Kur’âna tevfîk-i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyiz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâimâ Nûrlarla iştigāle mâni‘ oluşundan ve çok yaman nefsimin ve cin ve ins ve şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.

Gerçi mazhar olduğum ve yüz bin kerre yazık ki şükrünü yerine getiremediğim niam-ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her sâat, her dakîka ve saniye bu fânî hayâttaki nasîbimin kesildiğini ihtâr etmekte olmasına rağmen, yine

125

tamâmen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret-i Kur’ân’a, sevgili Üstâdıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebiyy-i Efham Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Dîn-i Mübîn’e ve şerîatına lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakîr-i pür-kusuru inşâallâh hüsranda koymaz ümidi, yegâne tesellimi teşkîl ediyor.

Bu mektûbunuzdaki Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde bahis ve beyân buyurulan ve alâ kaderi’t-tâka hükmüne tevfîk-i harekete çalıştığım yol ki, acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstâdımın ta‘rîf ve tavsiye ve irşâd buyurdukları kestirme, Kur’ânî ve nûrânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazîfe nâmı altında uhdeme tevdî‘ olunan işler, bu sene duânız berekâtıyla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîkî hizmete daha ziyâde imkân bulurum. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ

Hulûsî

[130]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı A‘zam Efendim Hazretleri,

Bu def‘a hoş ve latîf tevâfukātıyla nûrânî yolculara dest-i ma‘nevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla, Bizler başıboş, gelişi güzel serpilmiş bir şeyler değiliz. Belki muvâzene-i tâmme ve tevâfuk-u hakîkî ve bir mikyâs-ı kat‘î ile inkişâf ve temevvüc eden Kitâb-ı Semâviye-i Kur’âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdî-i ma‘neviyesiyle musâfaha ve mukābele edercesine tevâfukātı müşâhede edilen Kitâb-ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukātı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi.

Bu Söz’ün ma‘nîdâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizâmları, sanki kemâl-i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddî kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir âyât ve kelâmı, taht-ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları, yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleriyle, insaniyet ta‘rîfine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayrân bırakıyor.

126

Şurası da şâyân-ı hayrettir ki, şu mübârek Onuncu Söz, mevzû‘u olan haşir mes’ele-i mühimmesi, kâinâtın hitâm-ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risâletü’n-Nûr arasında dahi, bu Söz’ün en son tevâfukātını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur’ân nehirleri envâ‘-i türlü avazıyla coşkun coşkun aksın. Aksın ki zaman-ı câhiliyet ve devr-i fetrette, son derece ihtiyâçlı olan akvâm üzerlerine tulû‘ eden şümûs-u Kur’âniyenin sür‘atle inkişâf ve tevessü‘ ve nev‘-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nûrla tenvîr ve izâe eylediği gibi, şu asr-ı dalâlet ve hüsrân ve devr-i bid‘at ve tuğyânda, ehl-i îmân ve tevhîdin yaralı rûhlarına merhem olsun.

Evet, altı-yedi seneden beri hoş ve şirin bir manzarayı gören latîf ve nazîrsiz bir gül-ü Muhammedîyi asm koklayan ümmet-i Muhammed asm Sûre-i Kevser’den بِحَمْدِهٖ ومِنَّتِهٖ mükâfât-ı rûhiye ve dimâğiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emîn idi ki, çoktan beri ehl-i îmân ve tevhîd, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazîfe addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp, nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser’i ta‘kîb eden iki sûreyi lisân-ı hâl ve kāl ile okuyarak zındıklara hitâben, Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz. Ancak, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın nûrânî ve tevhîd sikke-i îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz. Menzillerimize vardığımızda muvaffakiyet ve semere-i sa‘yimiz tezâhür ve tahakkuk eder diye bağırarak ve اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ilâ âhir; fermân-ı mübînini tilâvetle, Sûre-i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, behcet ve meserrete yetiştirdi. Ma‘rûzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire-i Kur’âniyeye arz-ı dehâlet ettiler. Bu husûsta tesbîh ve tahmîdin ehemm vazîfeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine istiğfâra şitap edip salâh ve felâh ve fevz-i necât yollarını tuttular.

Hemen Rabbim, hakîkî verese-i enbiyâyı teksîr, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makāsıdına muvaffak buyursun duâsını tekrar ile beraber, Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacağızı takdîme cür’et eder, bilhassa dest ü dâmen-i muallâlarını öperim Efendim

M Sabrî

127

Hamiş: Harman ortasında Mevlevîvârî dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş. Geçtiği yere dönmüş, yine dönmüş ise de, ne yapsın? Üstâdı, yıldırım gibi serî‘ hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü ta‘kîb edeyim, irtibât kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdîm ettim Efendim

M S

[131]

[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]

Kıymetdâr Üstâdım

Bugün Süleymân Efendi kardeşimle irsâl buyurulan, biri dünyanın ömrünü îzâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret-i Yûnus aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Bir Lem‘a'dan on birinci kısmının birinci kısmını aldık ve okuduk.

Sevgili Üstâdım, bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta‘rîfine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Bu risâle kat‘î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor. Ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ‘ etmekte olduğunu ihbâr etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta da‘vet ediyor.

Sevgili Üstâdım, istikbâlimizi, nûr deryasından fışkıran nücûm-misâl nûrlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbûslu günlerimizde kat‘î bir ümîdle yaşatan ve her bir risâlede lemeân eden yeni başka nûrlarla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine bî-hesâb şükürlerimi takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstâdımızın vürûduna sabırsızlıkla intizârımızı arz ederim Efendim

Ahmed Husrev

[132]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

Kardeşim Husrev, Lütfü, Rüşdü,

Size üstâd ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki: Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebelerimsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız. Ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç