
SAYFA 120
[125]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Ne diyeyim, müştâk olduğum bu risâle-i şerîfe, bu sözler, bu hakîkat, bu nûr, bu fakîre lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsân buyuruldu. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki, siz Üstâdıma kavuştum ve binnetîce bu nûrları, bu hakîkatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binâenaleyh, teveccüh ve duâ-yı üstâdâneleriyle feyiz-yâb olmak için, Cenâb-ı Hakk-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nden ve Mefhar-i Mevcûdât Aleyhi Ekmelü’t-tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şâh-ı Nakşibend kuddise sırruhû hazretleri’nden ve bilhassa bütün mevcûdiyetle gerdendâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstâdımdan tazarru‘ ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alellâh, yâ Üstâd-ı A‘zam, Tarîkat-i Muhammediyenin asm maksad, gāye ve esasını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nûr-u tarîkat ve hakîkattir. Okumaya doyulmaz. Okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvîh, hulâsa ve icmâl edilerek bütün hakîkatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret-i Mevlânâ’nın üfürdüğü neyden tuğyân ve feyezân eden, Hazret-i Alî’nin kerremallâhü vecheh kuyuya söylediği esrâr-ı hakîkatten başka nedir? Farkı nedir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır.
Karîham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki, benim gibi fakîr ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarıya çıkmış sâfîlere bir düstûr ve ders-i ibrettir. Kıymet takdîr edilmez bir şâheser-i tarîkattir. Bir nûr-u hakîkat-feşân, bir gülistândır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstâdımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı ber-güzîde te’lîfinde, envâr ve hakîkatler neşir ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kāim buyursun. Ve siz Üstâdımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ
Âsım
SAYFA 121
[126]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Bu remizler, öyle hayretbahş ve hârikanümâ eserlerdir ki, okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâ-mütenâhiye ve hissiyât-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyât-ı âliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, yeni hayatımızda sâbit kadem olmak şartıyla Hallâk-ı Azîm’den uzun ömürler temennî ediyorum. Zîrâ mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i ma‘nevî ve nihâyetsiz bir hazz-ı rûhî ile okuyorum.
İşte gerek Sözler ve Mektûbât ve gerekse remizlerin en hârika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir def‘a okuyunca, ikinci bir def‘a okumaya o kadar heves uyanmıyor. Kur’ân-ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def‘-i cû‘ edemiyorum. Bilhassa remizler, fakîri çok teshîr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.
Re’fet
[127]
[Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır]
Bizi tarîk-i hakta dolaştıran, ma‘nevî yaralarımızı tedâvi eden, hakîkat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytanetkârâne tehdîdâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her husûsta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakîkat nûruyla nûrlandıran ve sa‘yimizde teşcî‘ eden ve Furkān-ı Hakîm’in iki âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarını ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remz’ine âit mühim bir i‘câzı da aldık, okuduk. Aldığımız ma‘nevî feyzî ta‘rîf, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta‘rîf etsin.
Kıymetdâr Üstâdım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki, azîz Üstâdımızı vâsıta kılarak, en büyük ni‘metlerini, pek ziyâde muhtâç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem memnûn ediyor, hem de
SAYFA 122
istikbâlin nûrlu yüzünü göstererek bizi o nûra koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhabbetlerimizi teksîr ediyor. Maddî ve ma‘nevî kuvvetlerimizi takviye ediyor. Diğer taraftan saâdet hazînelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor.
Ey azîz Üstâdım Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Ahmed Husrev
[128]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ben istiyorum ki, bir an evvel bir yere çekileyim de, mesâîden hâriç zamanlarımı o ulvî ve mukaddes hazîne-i hakîkat ve âsâr-ı girân-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarûre ve bilmecbûriye mahrûm kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde elimde, o mütâlaası gönüllere ve kalblere bir safâ-yı sermedî ve câvîdânî bahşeden kitâb-ı kâinâtın birer lem‘ası ve birer nûr timsâli olan eserlerinizden bir-iki tanesi elimde bulunsa idi, benim için nâ-kābil-i ta‘rîf bir sürûr ve saâdet menba‘ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni‘met, ele geçmez bir defîne olacaktı.
Çok zaman evvel Sabrî Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrârlı Nûrlardan, bir cüz’ü bâri olsun göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gālibâ müsâid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum. Onlardan başkalarını istifâde ettirmek fırsatını bulamazsam da, mütâlaa eder, ma‘nen mücâdeleye bir medâr-ı kuvvet olurdu.
Netice i‘tibâriyle mademki şimdilik o hazinelerden istifâde edemiyorum. O hâlde, kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallâh duânız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında o zararları telâfîye kâfî bir zaman ve bir fırsat ele geçer.
Bir ömr-ü mukadderden ma‘dûd olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanâat geldi ki, kalbimi yokladıkça kalbim bu kanâati takviye ediyor. Nefsimle mücâdeleye mazhar olacağımı ümîd ediyorum.
SAYFA 123
Azîz Üstâdım Şu hicrâna ve firâka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa da, yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâya‘nî şeylere ma‘rûz kaldıkça, âh diyorum, Üstâdımın yanında olsaydım Ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümîd ve cesâret tavsiye ediyorum. Reddedilen bir arzu, nasıl kesb-i şiddet ederse, emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îmân ve emellerim de aynı nisbette kesb-i kuvvet ediyor, rûhum yükseliyor. Kalbimde açılan pencereden, ma‘nen daha serin daha geniş nefes alıyorum.
Zekâî
[129]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım Efendim,
Bu mektûbun mühim bir hususiyeti de, turuk-u velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzû‘u ihtivâ etmesidir. Evet اَلَٓا اِنَّ اَوْلِیَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَاهُمْ یَحْزَنُونَ âyet-i celîlesine bir nevi‘ tefsîr olan bu mübârek ve münevver eserle:
1Tarîkat hoşça ta‘rîf ediliyor.
2 Fâidesinden cüz’î, fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3 Velâyet ve tarîkatin münâsebeti ve ehemmiyetleri, inkâr edenlerin firak-ı dâlleden oldukları bu hazîne-i uzmâyı kapatmak, tahrîb etmek ve bu kevser menba‘ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor. Ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ‘ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.
4 Meslek-i velâyetin yekdiğerlerine zıd vasıfları ile, seyr ü sülûkün iki meşrebi gāyet sarîh îzâh ve tavsîf ediliyor.
5Vahdetü’l-Vücûd ve Vahdetü’ş-Şuhûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
6 Velâyet yolları içinde en güzelinin sünnet-i seniyeye ittibâ‘ olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şu‘belerinin en mühim esası ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru’l-hikmet ve dâru’l-hizmet olup, dâr-ı ücret olmadığı fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.
SAYFA 124
7Şerîatın şumûlü, tarîkat ve hakîkatin maksûd-u bizzât hükmüne geçmemeleri iktizâ ettiği, sünnet-i seniye ve ahkâm-ı şerîat hâricinde bulunan ehl-i tarîkatin iki kısmı ta‘rîf ve sünnet-i seniyeye muhâlefetleri misâl ile fehme takrîb ediliyor.
8 Tarîkatteki sekiz varta sayılmakla, nazar-ı dikkat celb ediliyor.
9Tarîkatin pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.
Heyhât Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için, ancak kābiliyetim nisbetinde feyiz aldığımı i‘tirâf etmek mecbûriyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zayıf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütalaalardan, musâhebelerden ve va‘z u nasîhatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbi hâllerden edindiğim bazı noksân kanâatleri tashîh ile sağlamlandırdınız. Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa ümmet-i merhûme-i Muhammediye asm hakkındaki duâlarınızı dergâh-ı ulûhiyetinde kabûl buyursun.
Hakîkaten Kur’ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstâdımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ-yı İlâhîsine nâil buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَبِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُبٖینِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُبٖینِ Bu nûrlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdîr ve tasdîk ettiler ve emînim ki, çok istifâde ettiler.
Azîz ve müşfik Üstâdım Allâh için size muhabbet eden bu âciz talebe ve kardeşinizi, her vesîle ile îkāz ve irşâda çalışıyorsunuz. Ma‘nevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma‘nen yakınınızda, şeref ve sohbetinizle müşerref ve hizmet-i Kur’âna tevfîk-i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyiz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâimâ Nûrlarla iştigāle mâni‘ oluşundan ve çok yaman nefsimin ve cin ve ins ve şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi mazhar olduğum ve yüz bin kerre yazık ki şükrünü yerine getiremediğim niam-ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her sâat, her dakîka ve saniye bu fânî hayâttaki nasîbimin kesildiğini ihtâr etmekte olmasına rağmen, yine
SAYFA 125
tamâmen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret-i Kur’ân’a, sevgili Üstâdıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebiyy-i Efham Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Dîn-i Mübîn’e ve şerîatına lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakîr-i pür-kusuru inşâallâh hüsranda koymaz ümidi, yegâne tesellimi teşkîl ediyor.
Bu mektûbunuzdaki Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde bahis ve beyân buyurulan ve alâ kaderi’t-tâka hükmüne tevfîk-i harekete çalıştığım yol ki, acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstâdımın ta‘rîf ve tavsiye ve irşâd buyurdukları kestirme, Kur’ânî ve nûrânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazîfe nâmı altında uhdeme tevdî‘ olunan işler, bu sene duânız berekâtıyla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîkî hizmete daha ziyâde imkân bulurum. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Hulûsî
[130]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı A‘zam Efendim Hazretleri,
Bu def‘a hoş ve latîf tevâfukātıyla nûrânî yolculara dest-i ma‘nevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla, Bizler başıboş, gelişi güzel serpilmiş bir şeyler değiliz. Belki muvâzene-i tâmme ve tevâfuk-u hakîkî ve bir mikyâs-ı kat‘î ile inkişâf ve temevvüc eden Kitâb-ı Semâviye-i Kur’âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdî-i ma‘neviyesiyle musâfaha ve mukābele edercesine tevâfukātı müşâhede edilen Kitâb-ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukātı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi.
Bu Söz’ün ma‘nîdâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizâmları, sanki kemâl-i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddî kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir âyât ve kelâmı, taht-ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları, yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleriyle, insaniyet ta‘rîfine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayrân bırakıyor.
SAYFA 126
Şurası da şâyân-ı hayrettir ki, şu mübârek Onuncu Söz, mevzû‘u olan haşir mes’ele-i mühimmesi, kâinâtın hitâm-ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risâletü’n-Nûr arasında dahi, bu Söz’ün en son tevâfukātını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur’ân nehirleri envâ‘-i türlü avazıyla coşkun coşkun aksın. Aksın ki zaman-ı câhiliyet ve devr-i fetrette, son derece ihtiyâçlı olan akvâm üzerlerine tulû‘ eden şümûs-u Kur’âniyenin sür‘atle inkişâf ve tevessü‘ ve nev‘-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nûrla tenvîr ve izâe eylediği gibi, şu asr-ı dalâlet ve hüsrân ve devr-i bid‘at ve tuğyânda, ehl-i îmân ve tevhîdin yaralı rûhlarına merhem olsun.
Evet, altı-yedi seneden beri hoş ve şirin bir manzarayı gören latîf ve nazîrsiz bir gül-ü Muhammedîyi asm koklayan ümmet-i Muhammed asm Sûre-i Kevser’den بِحَمْدِهٖ ومِنَّتِهٖ mükâfât-ı rûhiye ve dimâğiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emîn idi ki, çoktan beri ehl-i îmân ve tevhîd, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazîfe addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp, nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser’i ta‘kîb eden iki sûreyi lisân-ı hâl ve kāl ile okuyarak zındıklara hitâben, Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz. Ancak, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın nûrânî ve tevhîd sikke-i îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz. Menzillerimize vardığımızda muvaffakiyet ve semere-i sa‘yimiz tezâhür ve tahakkuk eder diye bağırarak ve اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ilâ âhir; fermân-ı mübînini tilâvetle, Sûre-i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, behcet ve meserrete yetiştirdi. Ma‘rûzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire-i Kur’âniyeye arz-ı dehâlet ettiler. Bu husûsta tesbîh ve tahmîdin ehemm vazîfeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine istiğfâra şitap edip salâh ve felâh ve fevz-i necât yollarını tuttular.
Hemen Rabbim, hakîkî verese-i enbiyâyı teksîr, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makāsıdına muvaffak buyursun duâsını tekrar ile beraber, Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacağızı takdîme cür’et eder, bilhassa dest ü dâmen-i muallâlarını öperim Efendim
M Sabrî
SAYFA 127
Hamiş: Harman ortasında Mevlevîvârî dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş. Geçtiği yere dönmüş, yine dönmüş ise de, ne yapsın? Üstâdı, yıldırım gibi serî‘ hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü ta‘kîb edeyim, irtibât kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdîm ettim Efendim
M S
[131]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Kıymetdâr Üstâdım
Bugün Süleymân Efendi kardeşimle irsâl buyurulan, biri dünyanın ömrünü îzâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret-i Yûnus aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Bir Lem‘a'dan on birinci kısmının birinci kısmını aldık ve okuduk.
Sevgili Üstâdım, bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta‘rîfine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Bu risâle kat‘î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor. Ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ‘ etmekte olduğunu ihbâr etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta da‘vet ediyor.
Sevgili Üstâdım, istikbâlimizi, nûr deryasından fışkıran nücûm-misâl nûrlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbûslu günlerimizde kat‘î bir ümîdle yaşatan ve her bir risâlede lemeân eden yeni başka nûrlarla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine bî-hesâb şükürlerimi takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstâdımızın vürûduna sabırsızlıkla intizârımızı arz ederim Efendim
Ahmed Husrev
[132]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
Kardeşim Husrev, Lütfü, Rüşdü,
Size üstâd ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki: Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebelerimsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız. Ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.
SAYFA 128
Azîz kardeşlerim Üstâdınız lâyuhtî değil. Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazîneyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i‘râz etmemektir. Hakāike dâir mesâilde külliyâtları ve bazen de tafsîlâtları sünûhât-ı ilhâmiye nev‘inden olduğundan, hemen umûmiyetle şübhesizdir, kat‘îdir. Onların husûsunda sizlere bazı mürâcaat ve istişârem, tarz-ı telakkîsine dâirdir. Onların hakîkat ve hak olduklarına dâir değildir. Çünki hakîkat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
Fakat münâsebât-ı tevâfukiyeye dâir işaretler, mutlak ve mücmel ve küllî bir sûrette sünûhât-ı ilhâmiyedir. Tafsîlât ve teferruâtta bazen perişan zihnim karışır, noksân kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, aslâ ve mutlakā zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından, ta‘bîrâtım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hatta başıma vursanız, Allâh râzı olsun diyeceğim. Hakkın hâtırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakkın hâtırı olan bilmediğim bir hakîkati müdâfaa değil, alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum.
Bilirsiniz ki, şu zamanda şu vazîfe-i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok cihetlerle inkısâm etmiş bir bîçâreye yükletmemeli. Elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakāike, biz zâhirî vesîle olup çıkıyor. Tanzîm ve tasfiye, tasvîr ise, kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma âittir. Bazen onlara vekâleten tafsîlâta, tanzîmâta girişiyorum, noksân kalıyor.
Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta‘tîl-i eşgāle mecbûr oluyor. Ciddî hakāik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden iki senedir ciddî hakāike nisbeten, yemişler ve fâkiheler nev‘inden tevâfukāt-ı latîfe ile ezhânımızı taltîf etti, zihnimizi neş’elendirdi.
SAYFA 129
Kemâl-i merhametinden o tevâfukāt-ı latîfe meyveleriyle, ciddî bir hakîkat-i Kur’âniyeye zihnimizi sevk etti. Ve rûhumuza o meyveleri gıda ve kūt yaptı. Hurmâ gibi hem fâkihe, hem kūt oldu. Hem hakîkat, hem ziynet ve meziyet birleşti.
Kardeşlerim, bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok ma‘nevî kuvvete muhtâcız. Maatteessüf ben şahsım i‘tibâriyle çok zayıf ve müflisim. Hârika kerâmâtım yok ki, bu hakāiki onunla isbat edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbü celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukūlü teshîr edeyim. Belki Kur’ân-ı Hakîm’in dergâhında bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından ma‘nen istimdâd ederdim. Kerâmât-ı Kur’âniye olarak tevâfukātta bir ikrâm-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet, Kur’ân’dan tereşşuh eden İşârâtü’l-İ‘câz ve Risâle-i Haşir’de kat‘î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun, bulunmasın bence bir kerâmet-i Kur’âniyedir. İşârâtü’l-İ‘câz’ın bir sahîfesine dikkat ettik, satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hârika bir intizâm ile hurûfâtın vaz‘ edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr-ı tevâfuk 3, 4, 5, 6 rakamları, her birisi on üçte ittifâkları, o on üçün de Altıncı ve Sekizinci mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde dâimâ kalacak bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir ikrâm-ı İlâhîdir. Ve doğrudan doğruya risâlenin ve îmân-ı haşrin tasdîkine bir imza telakkî ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeye benzemiyor, onlar muvakkat. Hem şahsın kemâline ve ihtiyârına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakîkate hususan bu zamanda bunun gibi hizmet edemiyor.
Her ne ise, bir küçük mes’ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim. Ahbâbla fazla konuşmak mergūb olduğundan, inşâallâh bu israf af olur.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 130
[133]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ: ilâ âhir. Yirmi İkinci Mektûb’un Hâtimesinde şu âyete dâir olan bahse bir zeyildir.
Gıybet, şu âyetin kat‘î hükmüyle nazar-ı Kur’ânda gāyet menfûr ve ehl-i gıybet gāyet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-ı muhsanât nev‘idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek, en şenî‘ bir günâh-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinâyettir. Hayat-ı ictimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendiren bir hıyânettir, mes‘ûd bir âilenin hayatını mahveden bir gadrdır. Evet, Sûre-i Nûr bu hakîkati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdân sâhibini titretiyor ve tüylerini ürpertiyor.
وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا یَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظٖیمٌ: şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdûdu’ş-şehâdettir. Ebedî şehâdetlerini kabûl etmeyiniz. Çünki yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesâret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir? Kur’ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir.
یُحِبُّونَ اَنْ تَشٖیعَ الْفَاحِشَةُ: tehdîdiyle, öyleleri münâfık gibi ehl-i îmânın hayat-ı ictimâiyelerini böyle işâalarla ifsâd ediyorlar, ifade ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i nâmûs ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hâriç bir tarzda olsa. Meselâ, nâmuslu bir zât, kendi gāyet yakışıklı, her cihetle mükemmel ve âilesine kemâl-i i‘timâdı olduğu hâlde, hiç bir cihetle ona mukābil gelmeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nisbeten çirkince bir insan ve dünyada onların ictimaını hiç bir fıtrat ve vicdân kabûl etmediği bir sûrette, o bîçâre ailesini o sûretle gıybet etmek, bu nevi‘ gıybetin en şenîidir. Bu eşna‘ gıybetin sebebi, olsa olsa, insanın dest-i ihtiyârında olmayan bir muhabbet vâsıtasıyla, yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ithâm etmek nev‘inden bu nevi‘ şâyialar meydan alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler, Yoksa kahr-ı İlâhî gelmesi kaviyen me’mûldür. Öyle iftirâ edenler, bu iftirâya ma‘rûz kalacakları, cezâ-yı amelleri olmak ihtimâlini düşünsünler
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 131
[134]
[Mes‘ud’un garîb bir fıkrasıdır]
Kamer yeni tulû‘ ettiği esnâda onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffaflığına bakarak; ve orağın bitmemesi, Nûrları yazmaktan mahrûm kaldığımı tahayyürâne ve me’yûsâne düşünmekte iken, bilmem iğfâlât, bilmem tulûât, hâtırıma gelen şu sözü söyledim:
Yâ Rabb İsmim Mes‘ûd, kendim bîsûd, çok çalıştım olamadım mes‘ûd, dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menâmda dediler ki: Bırakma Üstâdın Saîd’in eteğini, eyler seni mes‘ûd. Derhâl uyandım. Ay hemen kaybolmak üzere. Derhâl Yâ Rabb Ben saâdet-i dünyeviye istemedim, tevbekâr oldum. Saadet-i uhreviyemin, sizin duânızla olacağı telkîn edilmiştir ve duânıza muhtâcım. Bendenizi duâdan dirîğ buyurmamanızı temennî eder, el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mes‘ûd
[135]
[Husrev, Üstâdının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes’eleye dâir müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır]
Sevgili ve kıymetdâr Üstâdım,
Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstâdının ayakları altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hatta Üstâdı uğrunda, yüz bin hayatı olsa, hepsini bile vermeye bilâ-tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir i‘tirâfla müheyyâdır.
Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlik'ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyah lekelerle dolu olan defter-i a‘mâlim tedkîk edilse, bu husûsta ne kadar tazarru‘ ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayâtım olsa, her birisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.
SAYFA 132
Ey sevgili Üstâdım Ey kıymetdâr Hocam Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim Ey azîz dellâl-ı Kur’ân Izdırablarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstâdımın elemlerine iştirâk etmekti.
Muhterem mürşidim, kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyâhûd bir sahîfesine dil uzatsın veyâhûd bir cümlesini tenkîd etsin veyâhûd bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına i‘tirâzda bulunsun. Bilâ-istisnâ her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için bir cür’eti kimden alayım? Yok, sevgili Üstâdım, müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal‘a-bend cezâsından pek şedîd azabınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâîsi olarak aleyhinde olduğuma, vicdanımın tasdîki kâfî bir şâhiddir
Ahmed Husrev
[136]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede çalışkan arkadaşlarım Sabrî, Husrev, Hâfız Alî, Re’fet, Bekir, Lütfü, Rüşdü,
Size Cemâziye’l-âhir ayında vukū‘ bulan bir hâdise-i semâviye münâsebetiyle bir mes’ele beyân edeceğim. Şöyle ki: Hazret-i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zuhûru zamanında, وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin bir numûnesini gösterir bir tarzda, recm-i şeyâtîne alâmet olan yıldızların düşmesi kesretle vukū‘ bulmuştur. Ehl-i tahkîkin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için kâhinler gibi, gaybî ve cinler vâsıtasıyla semâvî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işâret olmakla beraber, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cin ve inse meb‘ûs olarak teşrîfinde semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet-i sürûr olduğunu, ehl-i keşif ve hakîkat hükmetmişlerdir.
SAYFA 133
Hem o meb‘ûs zât asm, ehl-i küfür ve dalâlet için bir nîrân-ı muhrika ve ehl-i hidâyet için envâr-ı müşrika menba‘ı olduğunu, gaybî ve semâvî bir işârettir. Şimdi şu Cemâziye’l-âhirde emsâli görülmemiş bir tarzda, gece sâat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi ehemmiyetli bir hâdise-i semâviyedir. Semâvâtın hâdisâtı zeminimize baktığı cihetle, herhalde o hâdisâtın dahi küre-i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine sığınmalıyız ki, nîrân-ı muhrika yapmasın, envâr-ı müşrikaya çevirsin.
Evet, nasıl ki Kur’ân-ı Hakîm’in sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işâret ederler. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir Kur’ân-ı Kebîr’i olan şu kâinâtın ulvî, süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini ızhâr eder. Semâ sûresinde bizim gibi lafz-ı Celâli yalnız kırmızı yazmak değil, belki nûr yaldızıyla lafza-i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nûrânî noktalar, elbette bir işâret fişekleri hükmünde, birer sırrı i‘lân ettiğini, o mu‘ciznümâ semâvî sûresinin şânındandır. Kendimiz bir fâl-i hayır addetmeliyiz.
Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran, Kur’ân’daki İsm-i Celâl’in iki bin sekiz yüz altı def‘a tekerrürü, Kur’ân semâsını o nûrânî yıldızlarla ziynetlendirmiş ve o adedlerin sahîfeler, yapraklar, sûreler i‘tibâriyle birbirine ma‘nîdâr münâsebât-ı tevâfukiyeleri, daha ziyâde letâfetini, ziynetini güzelleştirmiş.
Bu def‘a size kendi nüsha-i Kur’âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işaretler koydum. İsm-i Celâl ve İsm-i Rabb’e ayrı ayrı işâret vaz‘ edildi.
İsm-i Celâl’in tevâfukāt-ı adediyesi hem muntazamdır, hem ma‘nîdârdır. Fakat bir parça dikkat ister. Çünki risâlelerde görünen tevâfuk gibi, dâimâ sahîfe sahîfeye bakmıyor. Bazen sahîfe mukābiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukābiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahîfe iki sahîfenin mecmûuna bakar.
Meselâ, otuz beşinci sahîfede on üç aded lafza-i Celâl gelir. Arkasına sekiz sonra beş geliyor. Demek o on üç aded bu iki rakama birden bakar ki, o da on üç ediyor, ve hâkezâ Hem bazen bir sahîfe, iki sahîfenin mecmûuna bakmakla beraber, aynı sûretinde iki aded gelir, her biri onun bir cüz’ünü gösterir.