
SAYFA 116
Bu münâsebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksân olsaydı, zâten ben tavsiye etmiştim ki, kalem karıştırmasınlar. Asıl vaz‘iyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki, asıl müsveddede çıkıntı olduğu hâlde, tevâfuk Husrev’in tarzında var. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa, tevâfuku bozmamış. Hatta Mu‘cizât-ı Ahmediye’deki asm salavât tevâfukunda tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde en acemî bir müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın. Çünki tevâfuk var. Sen de Husrev’e yardım et ki, hakîkaten mevcûd ve matlûb tevâfuku denk getirebilsin. Çünki yoktan var etmiyorsunuz, hakîkî varı yok etmeyin.
Sözlerle alâkadarlara selâm ve duâ.
Saîdü’n-Nûrsî
[122]
[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı’nın Dokuzuncu Mes’elesi’nde emir buyurulan hizmet-i Kur’ândan fakîrin hissesine iki erkek ve bir kız çocuğu düşmüş imiş. Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum: Acaba, akrabâ-yı taallukātımda çocuklar var, hangisini intihâb edeyim? Benim bu düşünceme ma‘nen denilmiş ki: Hây Alî Sen kendi re’yine muhtar değilsin. Onun intihâbı başka kapıya âittir. Üç gün sonra Yaşar ve Necâtî isminde iki çocuk, bana hem refîk, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak ta‘yîn edildim. Çocuklar hurûfâtı tam bilmedikleri için bazen yazı ile, bazen kitaptan gösteriyordum. Bir mâh sonra ise Kur’ân okumaya başladılar. Beşinci mâh içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی hatme muvaffak oldular.
Mübârek Üstâdım, bu husûsu çok düşünüyordum ki, lâakal bir-iki senede Kur’ân okumaya liyâkat kesb edilirken, me’mûlün hilâfında meydana gelen emr-i azîm kimseye verilemez. Ancak ve ancak i‘câz-ı Kur’ân’ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihân fahri, Âhirzaman Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın himmet-i ma‘neviyeleriyle o i‘câzın ızhâr ve intişârına me’mûr edilen Üstâdımın duâsı gibi, çok büyük kuvvetlerle hâsıl olduğuna
SAYFA 117
ben değil, bu hâle şâhid karyemizin ekserîsi îmân edip, tasdîk ediyorlar. Bütün köy ehl-i îmânı nâmına, bu emr-i hayra vesîle olan Üstâdımıza lâyuad ve lâyuhsâ teşekkürlerle, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını âciz lisânımla hemen söylüyorum.
Üstâdım, bir şey daha var ki, emr-i üstâdânelerine intizârdayım. O da şudur: Cenâb-ı Hakk ihsân ederse, dâirenizin şâkirdini bu kışta bahara sebeb olup, mütenevvi‘ çiçeklerin açmasına nisan yağmuru misillü, vücûdunuz o çiçekler arasında bir gül-ü Muhammedî asm Hâfız Yaşar yetiştirmeye de inşâallâh vesîle olacağınıza şübhe yoktur. Mübârek dâirenin mübârek talebesine, mübârek Cum‘a gecesinde hatmin duâsıyla, hıfzının ibtidâ duâsını ve fakîr-i pür-kusurun af duâsını, bütün hâsse ve duygularımla diler, hürmetle el ve eteklerinizden öper, kusurlarımın affını niyâz ederim, Efendim Hazretleri.
Fakîr talebeniz
Alî
[123]
[Husrev’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz, Bir Sırr-ı اِنَّٓا اَعْطَیْنَا serlevhasını taşıyan risâlenizi aldık. Esâsen hiç bir hafta geçmiyor ki, sürûrlarımızı tezyîd eden yeni, hem gāyet derecede şirin bir risâle elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risâleyi okuyor ve elimizden bırakamıyoruz.
Evet, bu risâle, Cenâb-ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va‘d ettiği güneşin tulûuna intizârımızı teşdîd etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakîkate bizi meftûn ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken, ikinci feyyâz bir diğer zeyil, o güneşin vaktini ta‘yîn etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir
Âciz talebeniz
Ahmed Husrev
SAYFA 118
[124]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bu def‘a, Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, zeylini hâvî mübârek mektûblarınızı almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşinizden gelen mektûbunuzun, gerek muhterem Üstâdıma ve gerekse o havâlîdeki kıymetli arkadaşlarıma olan te’sîri, mektûbun bana âit olmadığına, belki benim bir vâsıta olduğuma delîldir. Çok tecrübe ettim, zât-ı fâzılânelerine mektûb yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum.
Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifâdâtını zabtına kādir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum. Demek yazdırılıyor. Maamâfîh vâki‘ takdîrleri, bir duâ olarak telakkî ile şükretmekteyim. Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarâhaten tercîh eden Husrev nâmındaki kardeşimi tebrîk ederim. Cenâb-ı Hakk, böyle Husrev’lerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmîn Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek, bana en büyük müjde oluyor.
Müftü Kemâl Efendi, evvelki mektûbu mütâlaa etmişti. İki hafta evvel ziyâretine gittim, Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekāik ve hakāiki, Kur’ân’dan bulup çıkarmışlar diyerek takdîrlerini beyân, selâm ve duâlarını teblîğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar bu mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahmân Efendi dinlemeye muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.
Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb, Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu i‘tibâriyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.
Hayli zaman evvel, Kur’ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan o i‘câz-ı Kur’ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükredilse yeridir. İzn-i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne hârikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtâç kardeşlerinize ne âlî müjdeler vereceksiniz. Geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra
SAYFA 119
âhiretin vücûdları gibi kat‘î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saadetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki, bu Nûrlara göz yumarlar. Ne kadar esef olunur ki, bu Nûrların neşir ve ta‘mîmi mümkün olamıyor. Ne derece hatadır ki, bu hakāikle lâyıkı vechiyle alâkadâr olunmaz. Ne cânîyâne ve ahmakāne bir ruhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler.
İşte bu ışıklı yolunuzda, Sâhib-i Kevser'in delâletiyle kevseri buldunuz. Şefîu’l-Mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menbaında durarak, وَسَقٰیهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا âyet-i celîlesini okuyor ve Ey nâs Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayât Kim ki yolunu şaşırmış, işte vesîle-i necât Kim ki küfür ve inâdından dönmez, onu bekliyor şedîd azâb ve ikāb ilâ âhir gibi nûrlu beyânâtınızla her tâifeyi ihyâ, îkāz ve tehdîd ediyorsunuz.
Sizi kudsî hizmetinizde alâ kaderi’t-tâka ta‘kîbe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek, muhtâçlara gıda, zayıf ve marîzlere ilaç, zâlim ve kâfirlere semm-i kātil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. İrşâdınızla açılan hakîkat ufkuna bakınca, Kur’ân’ın hududları ta‘yîn ve tahdîd edilmeyecek kadar vâsi‘ bir havz-ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin ب menba‘ından gelen, her birisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette sûreler nâmında, yüz on dört âb-ı hayât şu‘belerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.
İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez
El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret-i hudâpesendâneleriyle mazhar-ı takdîr olan uhrevî kardeşlerime çok çok selâm ve duâlar eder ve muvaffakiyetler temennî ile duâlarını istirhâm eylerim.
Hulûsî
SAYFA 120
[125]
[Âsım Bey’in fıkrasıdır]
Sevgili Üstâdım,
Ne diyeyim, müştâk olduğum bu risâle-i şerîfe, bu sözler, bu hakîkat, bu nûr, bu fakîre lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsân buyuruldu. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki, siz Üstâdıma kavuştum ve binnetîce bu nûrları, bu hakîkatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binâenaleyh, teveccüh ve duâ-yı üstâdâneleriyle feyiz-yâb olmak için, Cenâb-ı Hakk-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nden ve Mefhar-i Mevcûdât Aleyhi Ekmelü’t-tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şâh-ı Nakşibend kuddise sırruhû hazretleri’nden ve bilhassa bütün mevcûdiyetle gerdendâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstâdımdan tazarru‘ ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alellâh, yâ Üstâd-ı A‘zam, Tarîkat-i Muhammediyenin asm maksad, gāye ve esasını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nûr-u tarîkat ve hakîkattir. Okumaya doyulmaz. Okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvîh, hulâsa ve icmâl edilerek bütün hakîkatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret-i Mevlânâ’nın üfürdüğü neyden tuğyân ve feyezân eden, Hazret-i Alî’nin kerremallâhü vecheh kuyuya söylediği esrâr-ı hakîkatten başka nedir? Farkı nedir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır.
Karîham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki, benim gibi fakîr ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarıya çıkmış sâfîlere bir düstûr ve ders-i ibrettir. Kıymet takdîr edilmez bir şâheser-i tarîkattir. Bir nûr-u hakîkat-feşân, bir gülistândır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstâdımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı ber-güzîde te’lîfinde, envâr ve hakîkatler neşir ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kāim buyursun. Ve siz Üstâdımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ
Âsım
SAYFA 121
[126]
[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım,
Bu remizler, öyle hayretbahş ve hârikanümâ eserlerdir ki, okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâ-mütenâhiye ve hissiyât-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyât-ı âliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, yeni hayatımızda sâbit kadem olmak şartıyla Hallâk-ı Azîm’den uzun ömürler temennî ediyorum. Zîrâ mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i ma‘nevî ve nihâyetsiz bir hazz-ı rûhî ile okuyorum.
İşte gerek Sözler ve Mektûbât ve gerekse remizlerin en hârika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir def‘a okuyunca, ikinci bir def‘a okumaya o kadar heves uyanmıyor. Kur’ân-ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def‘-i cû‘ edemiyorum. Bilhassa remizler, fakîri çok teshîr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.
Re’fet
[127]
[Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır]
Bizi tarîk-i hakta dolaştıran, ma‘nevî yaralarımızı tedâvi eden, hakîkat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytanetkârâne tehdîdâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her husûsta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakîkat nûruyla nûrlandıran ve sa‘yimizde teşcî‘ eden ve Furkān-ı Hakîm’in iki âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarını ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remz’ine âit mühim bir i‘câzı da aldık, okuduk. Aldığımız ma‘nevî feyzî ta‘rîf, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta‘rîf etsin.
Kıymetdâr Üstâdım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki, azîz Üstâdımızı vâsıta kılarak, en büyük ni‘metlerini, pek ziyâde muhtâç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem memnûn ediyor, hem de
SAYFA 122
istikbâlin nûrlu yüzünü göstererek bizi o nûra koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhabbetlerimizi teksîr ediyor. Maddî ve ma‘nevî kuvvetlerimizi takviye ediyor. Diğer taraftan saâdet hazînelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor.
Ey azîz Üstâdım Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Ahmed Husrev
[128]
[Zekâî’nin bir fıkrasıdır]
Ben istiyorum ki, bir an evvel bir yere çekileyim de, mesâîden hâriç zamanlarımı o ulvî ve mukaddes hazîne-i hakîkat ve âsâr-ı girân-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarûre ve bilmecbûriye mahrûm kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde elimde, o mütâlaası gönüllere ve kalblere bir safâ-yı sermedî ve câvîdânî bahşeden kitâb-ı kâinâtın birer lem‘ası ve birer nûr timsâli olan eserlerinizden bir-iki tanesi elimde bulunsa idi, benim için nâ-kābil-i ta‘rîf bir sürûr ve saâdet menba‘ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni‘met, ele geçmez bir defîne olacaktı.
Çok zaman evvel Sabrî Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrârlı Nûrlardan, bir cüz’ü bâri olsun göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gālibâ müsâid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum. Onlardan başkalarını istifâde ettirmek fırsatını bulamazsam da, mütâlaa eder, ma‘nen mücâdeleye bir medâr-ı kuvvet olurdu.
Netice i‘tibâriyle mademki şimdilik o hazinelerden istifâde edemiyorum. O hâlde, kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallâh duânız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında o zararları telâfîye kâfî bir zaman ve bir fırsat ele geçer.
Bir ömr-ü mukadderden ma‘dûd olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanâat geldi ki, kalbimi yokladıkça kalbim bu kanâati takviye ediyor. Nefsimle mücâdeleye mazhar olacağımı ümîd ediyorum.
SAYFA 123
Azîz Üstâdım Şu hicrâna ve firâka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa da, yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâya‘nî şeylere ma‘rûz kaldıkça, âh diyorum, Üstâdımın yanında olsaydım Ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümîd ve cesâret tavsiye ediyorum. Reddedilen bir arzu, nasıl kesb-i şiddet ederse, emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îmân ve emellerim de aynı nisbette kesb-i kuvvet ediyor, rûhum yükseliyor. Kalbimde açılan pencereden, ma‘nen daha serin daha geniş nefes alıyorum.
Zekâî
[129]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Muhterem Üstâdım Efendim,
Bu mektûbun mühim bir hususiyeti de, turuk-u velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzû‘u ihtivâ etmesidir. Evet اَلَٓا اِنَّ اَوْلِیَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَاهُمْ یَحْزَنُونَ âyet-i celîlesine bir nevi‘ tefsîr olan bu mübârek ve münevver eserle:
1Tarîkat hoşça ta‘rîf ediliyor.
2 Fâidesinden cüz’î, fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3 Velâyet ve tarîkatin münâsebeti ve ehemmiyetleri, inkâr edenlerin firak-ı dâlleden oldukları bu hazîne-i uzmâyı kapatmak, tahrîb etmek ve bu kevser menba‘ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor. Ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ‘ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.
4 Meslek-i velâyetin yekdiğerlerine zıd vasıfları ile, seyr ü sülûkün iki meşrebi gāyet sarîh îzâh ve tavsîf ediliyor.
5Vahdetü’l-Vücûd ve Vahdetü’ş-Şuhûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
6 Velâyet yolları içinde en güzelinin sünnet-i seniyeye ittibâ‘ olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şu‘belerinin en mühim esası ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru’l-hikmet ve dâru’l-hizmet olup, dâr-ı ücret olmadığı fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.
SAYFA 124
7Şerîatın şumûlü, tarîkat ve hakîkatin maksûd-u bizzât hükmüne geçmemeleri iktizâ ettiği, sünnet-i seniye ve ahkâm-ı şerîat hâricinde bulunan ehl-i tarîkatin iki kısmı ta‘rîf ve sünnet-i seniyeye muhâlefetleri misâl ile fehme takrîb ediliyor.
8 Tarîkatteki sekiz varta sayılmakla, nazar-ı dikkat celb ediliyor.
9Tarîkatin pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.
Heyhât Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için, ancak kābiliyetim nisbetinde feyiz aldığımı i‘tirâf etmek mecbûriyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zayıf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütalaalardan, musâhebelerden ve va‘z u nasîhatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbi hâllerden edindiğim bazı noksân kanâatleri tashîh ile sağlamlandırdınız. Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa ümmet-i merhûme-i Muhammediye asm hakkındaki duâlarınızı dergâh-ı ulûhiyetinde kabûl buyursun.
Hakîkaten Kur’ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstâdımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ-yı İlâhîsine nâil buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَبِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُبٖینِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُبٖینِ Bu nûrlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdîr ve tasdîk ettiler ve emînim ki, çok istifâde ettiler.
Azîz ve müşfik Üstâdım Allâh için size muhabbet eden bu âciz talebe ve kardeşinizi, her vesîle ile îkāz ve irşâda çalışıyorsunuz. Ma‘nevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma‘nen yakınınızda, şeref ve sohbetinizle müşerref ve hizmet-i Kur’âna tevfîk-i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyiz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâimâ Nûrlarla iştigāle mâni‘ oluşundan ve çok yaman nefsimin ve cin ve ins ve şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi mazhar olduğum ve yüz bin kerre yazık ki şükrünü yerine getiremediğim niam-ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her sâat, her dakîka ve saniye bu fânî hayâttaki nasîbimin kesildiğini ihtâr etmekte olmasına rağmen, yine
SAYFA 125
tamâmen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret-i Kur’ân’a, sevgili Üstâdıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebiyy-i Efham Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Dîn-i Mübîn’e ve şerîatına lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakîr-i pür-kusuru inşâallâh hüsranda koymaz ümidi, yegâne tesellimi teşkîl ediyor.
Bu mektûbunuzdaki Yirmi Altıncı Söz’ün zeylinde bahis ve beyân buyurulan ve alâ kaderi’t-tâka hükmüne tevfîk-i harekete çalıştığım yol ki, acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstâdımın ta‘rîf ve tavsiye ve irşâd buyurdukları kestirme, Kur’ânî ve nûrânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazîfe nâmı altında uhdeme tevdî‘ olunan işler, bu sene duânız berekâtıyla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîkî hizmete daha ziyâde imkân bulurum. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖیقُ
Hulûsî
[130]
[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]
Üstâd-ı A‘zam Efendim Hazretleri,
Bu def‘a hoş ve latîf tevâfukātıyla nûrânî yolculara dest-i ma‘nevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla, Bizler başıboş, gelişi güzel serpilmiş bir şeyler değiliz. Belki muvâzene-i tâmme ve tevâfuk-u hakîkî ve bir mikyâs-ı kat‘î ile inkişâf ve temevvüc eden Kitâb-ı Semâviye-i Kur’âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdî-i ma‘neviyesiyle musâfaha ve mukābele edercesine tevâfukātı müşâhede edilen Kitâb-ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukātı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi.
Bu Söz’ün ma‘nîdâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizâmları, sanki kemâl-i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddî kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir âyât ve kelâmı, taht-ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları, yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleriyle, insaniyet ta‘rîfine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayrân bırakıyor.
SAYFA 126
Şurası da şâyân-ı hayrettir ki, şu mübârek Onuncu Söz, mevzû‘u olan haşir mes’ele-i mühimmesi, kâinâtın hitâm-ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risâletü’n-Nûr arasında dahi, bu Söz’ün en son tevâfukātını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur’ân nehirleri envâ‘-i türlü avazıyla coşkun coşkun aksın. Aksın ki zaman-ı câhiliyet ve devr-i fetrette, son derece ihtiyâçlı olan akvâm üzerlerine tulû‘ eden şümûs-u Kur’âniyenin sür‘atle inkişâf ve tevessü‘ ve nev‘-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nûrla tenvîr ve izâe eylediği gibi, şu asr-ı dalâlet ve hüsrân ve devr-i bid‘at ve tuğyânda, ehl-i îmân ve tevhîdin yaralı rûhlarına merhem olsun.
Evet, altı-yedi seneden beri hoş ve şirin bir manzarayı gören latîf ve nazîrsiz bir gül-ü Muhammedîyi asm koklayan ümmet-i Muhammed asm Sûre-i Kevser’den بِحَمْدِهٖ ومِنَّتِهٖ mükâfât-ı rûhiye ve dimâğiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emîn idi ki, çoktan beri ehl-i îmân ve tevhîd, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazîfe addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp, nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser’i ta‘kîb eden iki sûreyi lisân-ı hâl ve kāl ile okuyarak zındıklara hitâben, Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz. Ancak, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın nûrânî ve tevhîd sikke-i îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz. Menzillerimize vardığımızda muvaffakiyet ve semere-i sa‘yimiz tezâhür ve tahakkuk eder diye bağırarak ve اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ilâ âhir; fermân-ı mübînini tilâvetle, Sûre-i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, behcet ve meserrete yetiştirdi. Ma‘rûzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire-i Kur’âniyeye arz-ı dehâlet ettiler. Bu husûsta tesbîh ve tahmîdin ehemm vazîfeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine istiğfâra şitap edip salâh ve felâh ve fevz-i necât yollarını tuttular.
Hemen Rabbim, hakîkî verese-i enbiyâyı teksîr, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makāsıdına muvaffak buyursun duâsını tekrar ile beraber, Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacağızı takdîme cür’et eder, bilhassa dest ü dâmen-i muallâlarını öperim Efendim
M Sabrî
SAYFA 127
Hamiş: Harman ortasında Mevlevîvârî dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş. Geçtiği yere dönmüş, yine dönmüş ise de, ne yapsın? Üstâdı, yıldırım gibi serî‘ hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü ta‘kîb edeyim, irtibât kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdîm ettim Efendim
M S
[131]
[Ahmed Husrev’in fıkrasıdır]
Kıymetdâr Üstâdım
Bugün Süleymân Efendi kardeşimle irsâl buyurulan, biri dünyanın ömrünü îzâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret-i Yûnus aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektûb’un Otuz Bir Lem‘a'dan on birinci kısmının birinci kısmını aldık ve okuduk.
Sevgili Üstâdım, bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta‘rîfine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Bu risâle kat‘î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor. Ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ‘ etmekte olduğunu ihbâr etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta da‘vet ediyor.
Sevgili Üstâdım, istikbâlimizi, nûr deryasından fışkıran nücûm-misâl nûrlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbûslu günlerimizde kat‘î bir ümîdle yaşatan ve her bir risâlede lemeân eden yeni başka nûrlarla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine bî-hesâb şükürlerimi takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstâdımızın vürûduna sabırsızlıkla intizârımızı arz ederim Efendim
Ahmed Husrev
[132]
[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]
Kardeşim Husrev, Lütfü, Rüşdü,
Size üstâd ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki: Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebelerimsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız. Ve bir cihette muîn ve müşâvirlerimsiniz.
SAYFA 128
Azîz kardeşlerim Üstâdınız lâyuhtî değil. Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazîneyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i‘râz etmemektir. Hakāike dâir mesâilde külliyâtları ve bazen de tafsîlâtları sünûhât-ı ilhâmiye nev‘inden olduğundan, hemen umûmiyetle şübhesizdir, kat‘îdir. Onların husûsunda sizlere bazı mürâcaat ve istişârem, tarz-ı telakkîsine dâirdir. Onların hakîkat ve hak olduklarına dâir değildir. Çünki hakîkat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
Fakat münâsebât-ı tevâfukiyeye dâir işaretler, mutlak ve mücmel ve küllî bir sûrette sünûhât-ı ilhâmiyedir. Tafsîlât ve teferruâtta bazen perişan zihnim karışır, noksân kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, aslâ ve mutlakā zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından, ta‘bîrâtım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hatta başıma vursanız, Allâh râzı olsun diyeceğim. Hakkın hâtırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakkın hâtırı olan bilmediğim bir hakîkati müdâfaa değil, alerre’si ve’l-ayn kabûl ediyorum.
Bilirsiniz ki, şu zamanda şu vazîfe-i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok cihetlerle inkısâm etmiş bir bîçâreye yükletmemeli. Elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakāike, biz zâhirî vesîle olup çıkıyor. Tanzîm ve tasfiye, tasvîr ise, kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma âittir. Bazen onlara vekâleten tafsîlâta, tanzîmâta girişiyorum, noksân kalıyor.
Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta‘tîl-i eşgāle mecbûr oluyor. Ciddî hakāik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden iki senedir ciddî hakāike nisbeten, yemişler ve fâkiheler nev‘inden tevâfukāt-ı latîfe ile ezhânımızı taltîf etti, zihnimizi neş’elendirdi.
SAYFA 129
Kemâl-i merhametinden o tevâfukāt-ı latîfe meyveleriyle, ciddî bir hakîkat-i Kur’âniyeye zihnimizi sevk etti. Ve rûhumuza o meyveleri gıda ve kūt yaptı. Hurmâ gibi hem fâkihe, hem kūt oldu. Hem hakîkat, hem ziynet ve meziyet birleşti.
Kardeşlerim, bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok ma‘nevî kuvvete muhtâcız. Maatteessüf ben şahsım i‘tibâriyle çok zayıf ve müflisim. Hârika kerâmâtım yok ki, bu hakāiki onunla isbat edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbü celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukūlü teshîr edeyim. Belki Kur’ân-ı Hakîm’in dergâhında bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından ma‘nen istimdâd ederdim. Kerâmât-ı Kur’âniye olarak tevâfukātta bir ikrâm-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet, Kur’ân’dan tereşşuh eden İşârâtü’l-İ‘câz ve Risâle-i Haşir’de kat‘î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun, bulunmasın bence bir kerâmet-i Kur’âniyedir. İşârâtü’l-İ‘câz’ın bir sahîfesine dikkat ettik, satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hârika bir intizâm ile hurûfâtın vaz‘ edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr-ı tevâfuk 3, 4, 5, 6 rakamları, her birisi on üçte ittifâkları, o on üçün de Altıncı ve Sekizinci mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde dâimâ kalacak bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir ikrâm-ı İlâhîdir. Ve doğrudan doğruya risâlenin ve îmân-ı haşrin tasdîkine bir imza telakkî ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeye benzemiyor, onlar muvakkat. Hem şahsın kemâline ve ihtiyârına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakîkate hususan bu zamanda bunun gibi hizmet edemiyor.
Her ne ise, bir küçük mes’ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim. Ahbâbla fazla konuşmak mergūb olduğundan, inşâallâh bu israf af olur.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî