BARLA LÂHİKASIMektub 121

114

Azîz kardeşimizin endişesi, zâhiren bakılırsa haklı ve çok samîmîdir. Fakat zâten cemâati çok mahdûd olan Nûrlarla alâkadâr zevâtın bu hakāikten mahrûm edilmelerini ve bu kudsî eserin tamâmen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugāyir buluyorum. Nâsırımız, hâmîmiz, muînimiz, hâfızımız Allah’dır. Bütün desâisi bertaraf ederek, muhterem Üstâdın vazîfe-i kudsiyesine sâfî niyet, samîmî his ve ciddî şevk ile yardım etmekte olan kardeşlerime selâm ve muvaffakiyetlerine duâ eder, duâlarını ricâ ederim. Pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân Efendi, Sâbık Müftü Kemâleddin Efendi, İmam Hâfız Ömer Efendi ve diğer Sözlerle alâkadâr olanlar selâm ve duâ ediyor, hayır duânızı istiyorlar.

Devâm-ı âfiyet ve muvaffakiyetinizi eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz eyler, mübârek ellerinizi kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle takbîl eyler, kusurumun affını ve hayır duânızdan bu bîçâre sıddîkınızı çıkarmamanızı hâssaten arz ve istirhâm eylerim, efendim

اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Uhrevî kardeşiniz, sıddîk talebeniz

duânıza muhtâç Hulûsî

[121]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr, âhiret kardeşim, hizmet-i Kur’ânda arkadaşım Re’fet Bey,

Senin gördüğün vazîfe-i Kur’âniyenin hizmeti mübârektir. Cenâb-ı Hakk sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazîfen yazıdan daha mühimdir. Yalnız yazıyı terk etmeyiniz.

Uhuvvet için bir düstûru beyân edeceğim ki, o düstûru cidden nazara almalısınız: Hayat, vahdet ve ittihâdın netîcesidir. İmtizâckârâne ittihâd gittiği vakit, ma‘nevî hayat da gider. وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesânüd-ü adedî ile ictimâ‘ etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi; sizin gibi üç-dört hâdim-i hak, ayrı ayrı ve

115

taksîmü’l-a‘mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakîkî bir uhuvvetle, birbirinin fazîletleriyle iftihâr edecek bir tesânüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz kuvvetinin kıymetindedirler.

Sizler koca Isparta değil, belki büyük bir memleketi tenvîr edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecbûrdur. Birbirini kıskanmak değil, bilakis birbirinin fazla kuvvetinden memnûn olurlar. Şuûrlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnûn olur. Çünki vazîfesini tahfîf ediyor. Hak ve hakîkatin, Kur’ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazîne-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihâr eder, minnetdâr olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkîd kapısını açmayınız. Tenkîd edilecek, kardeşlerinizden hâriç dâirelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihâr ediyorum, o meziyetlerden ben mahrûm kaldıkça, sizde bulunduğundan memnûn oluyorum, kendimindir telakkî ediyorum. Siz de Üstâdınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, her biriniz ötekinin fazîletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâmköy’lü Hâfız Alî, kendine rakîb olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymetdâr gördüğüm için size beyân ediyorum:

O zât yanıma geldi. Ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder dedim. Baktım ki Hâfız Alî, kemâl-i samîmiyet ve ihlâs ile, o zâtın tefevvukuyla iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem Üstâdının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnûn oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samîmî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allâh’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallâh bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirâyet ediyor.

Sohbet içinde sizden bahis geçti. Şükre dâir mes’eleyi sordum: Husrev’in yazdığını Re’fet Bey gördü mü? Bekir Ağa dedi: Evet, gördü Ve dedi: Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı? Husrev dedi: Yok, kendi nüshamda tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığımda tam geldi. Biraz münâkaşa oldu.

116

Bu münâsebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksân olsaydı, zâten ben tavsiye etmiştim ki, kalem karıştırmasınlar. Asıl vaz‘iyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki, asıl müsveddede çıkıntı olduğu hâlde, tevâfuk Husrev’in tarzında var. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa, tevâfuku bozmamış. Hatta Mu‘cizât-ı Ahmediye’deki asm salavât tevâfukunda tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde en acemî bir müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın. Çünki tevâfuk var. Sen de Husrev’e yardım et ki, hakîkaten mevcûd ve matlûb tevâfuku denk getirebilsin. Çünki yoktan var etmiyorsunuz, hakîkî varı yok etmeyin.

Sözlerle alâkadarlara selâm ve duâ.

Saîdü’n-Nûrsî

[122]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı’nın Dokuzuncu Mes’elesi’nde emir buyurulan hizmet-i Kur’ândan fakîrin hissesine iki erkek ve bir kız çocuğu düşmüş imiş. Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum: Acaba, akrabâ-yı taallukātımda çocuklar var, hangisini intihâb edeyim? Benim bu düşünceme ma‘nen denilmiş ki: Hây Alî Sen kendi re’yine muhtar değilsin. Onun intihâbı başka kapıya âittir. Üç gün sonra Yaşar ve Necâtî isminde iki çocuk, bana hem refîk, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak ta‘yîn edildim. Çocuklar hurûfâtı tam bilmedikleri için bazen yazı ile, bazen kitaptan gösteriyordum. Bir mâh sonra ise Kur’ân okumaya başladılar. Beşinci mâh içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی hatme muvaffak oldular.

Mübârek Üstâdım, bu husûsu çok düşünüyordum ki, lâakal bir-iki senede Kur’ân okumaya liyâkat kesb edilirken, me’mûlün hilâfında meydana gelen emr-i azîm kimseye verilemez. Ancak ve ancak i‘câz-ı Kur’ân’ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihân fahri, Âhirzaman Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın himmet-i ma‘neviyeleriyle o i‘câzın ızhâr ve intişârına me’mûr edilen Üstâdımın duâsı gibi, çok büyük kuvvetlerle hâsıl olduğuna

117

ben değil, bu hâle şâhid karyemizin ekserîsi îmân edip, tasdîk ediyorlar. Bütün köy ehl-i îmânı nâmına, bu emr-i hayra vesîle olan Üstâdımıza lâyuad ve lâyuhsâ teşekkürlerle, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını âciz lisânımla hemen söylüyorum.

Üstâdım, bir şey daha var ki, emr-i üstâdânelerine intizârdayım. O da şudur: Cenâb-ı Hakk ihsân ederse, dâirenizin şâkirdini bu kışta bahara sebeb olup, mütenevvi‘ çiçeklerin açmasına nisan yağmuru misillü, vücûdunuz o çiçekler arasında bir gül-ü Muhammedî asm Hâfız Yaşar yetiştirmeye de inşâallâh vesîle olacağınıza şübhe yoktur. Mübârek dâirenin mübârek talebesine, mübârek Cum‘a gecesinde hatmin duâsıyla, hıfzının ibtidâ duâsını ve fakîr-i pür-kusurun af duâsını, bütün hâsse ve duygularımla diler, hürmetle el ve eteklerinizden öper, kusurlarımın affını niyâz ederim, Efendim Hazretleri.

Fakîr talebeniz

Alî

[123]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz, Bir Sırr-ı اِنَّٓا اَعْطَیْنَا serlevhasını taşıyan risâlenizi aldık. Esâsen hiç bir hafta geçmiyor ki, sürûrlarımızı tezyîd eden yeni, hem gāyet derecede şirin bir risâle elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risâleyi okuyor ve elimizden bırakamıyoruz.

Evet, bu risâle, Cenâb-ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va‘d ettiği güneşin tulûuna intizârımızı teşdîd etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakîkate bizi meftûn ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken, ikinci feyyâz bir diğer zeyil, o güneşin vaktini ta‘yîn etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir

Âciz talebeniz

Ahmed Husrev

118

[124]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bu def‘a, Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, zeylini hâvî mübârek mektûblarınızı almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşinizden gelen mektûbunuzun, gerek muhterem Üstâdıma ve gerekse o havâlîdeki kıymetli arkadaşlarıma olan te’sîri, mektûbun bana âit olmadığına, belki benim bir vâsıta olduğuma delîldir. Çok tecrübe ettim, zât-ı fâzılânelerine mektûb yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum.

Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifâdâtını zabtına kādir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum. Demek yazdırılıyor. Maamâfîh vâki‘ takdîrleri, bir duâ olarak telakkî ile şükretmekteyim. Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarâhaten tercîh eden Husrev nâmındaki kardeşimi tebrîk ederim. Cenâb-ı Hakk, böyle Husrev’lerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmîn Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek, bana en büyük müjde oluyor.

Müftü Kemâl Efendi, evvelki mektûbu mütâlaa etmişti. İki hafta evvel ziyâretine gittim, Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekāik ve hakāiki, Kur’ân’dan bulup çıkarmışlar diyerek takdîrlerini beyân, selâm ve duâlarını teblîğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar bu mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahmân Efendi dinlemeye muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.

Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb, Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu i‘tibâriyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.

Hayli zaman evvel, Kur’ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan o i‘câz-ı Kur’ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükredilse yeridir. İzn-i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne hârikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtâç kardeşlerinize ne âlî müjdeler vereceksiniz. Geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra

119

âhiretin vücûdları gibi kat‘î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saadetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki, bu Nûrlara göz yumarlar. Ne kadar esef olunur ki, bu Nûrların neşir ve ta‘mîmi mümkün olamıyor. Ne derece hatadır ki, bu hakāikle lâyıkı vechiyle alâkadâr olunmaz. Ne cânîyâne ve ahmakāne bir ruhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler.

İşte bu ışıklı yolunuzda, Sâhib-i Kevser'in delâletiyle kevseri buldunuz. Şefîu’l-Mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menbaında durarak, وَسَقٰیهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا âyet-i celîlesini okuyor ve Ey nâs Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayât Kim ki yolunu şaşırmış, işte vesîle-i necât Kim ki küfür ve inâdından dönmez, onu bekliyor şedîd azâb ve ikāb ilâ âhir gibi nûrlu beyânâtınızla her tâifeyi ihyâ, îkāz ve tehdîd ediyorsunuz.

Sizi kudsî hizmetinizde alâ kaderi’t-tâka ta‘kîbe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek, muhtâçlara gıda, zayıf ve marîzlere ilaç, zâlim ve kâfirlere semm-i kātil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. İrşâdınızla açılan hakîkat ufkuna bakınca, Kur’ân’ın hududları ta‘yîn ve tahdîd edilmeyecek kadar vâsi‘ bir havz-ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin ب menba‘ından gelen, her birisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette sûreler nâmında, yüz on dört âb-ı hayât şu‘belerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.

İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez

El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret-i hudâpesendâneleriyle mazhar-ı takdîr olan uhrevî kardeşlerime çok çok selâm ve duâlar eder ve muvaffakiyetler temennî ile duâlarını istirhâm eylerim.

Hulûsî

120

[125]

[Âsım Bey’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Ne diyeyim, müştâk olduğum bu risâle-i şerîfe, bu sözler, bu hakîkat, bu nûr, bu fakîre lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsân buyuruldu. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Cenâb-ı Kādir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki, siz Üstâdıma kavuştum ve binnetîce bu nûrları, bu hakîkatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binâenaleyh, teveccüh ve duâ-yı üstâdâneleriyle feyiz-yâb olmak için, Cenâb-ı Hakk-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nden ve Mefhar-i Mevcûdât Aleyhi Ekmelü’t-tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şâh-ı Nakşibend kuddise sırruhû hazretleri’nden ve bilhassa bütün mevcûdiyetle gerdendâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstâdımdan tazarru‘ ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alellâh, yâ Üstâd-ı A‘zam, Tarîkat-i Muhammediyenin asm maksad, gāye ve esasını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nûr-u tarîkat ve hakîkattir. Okumaya doyulmaz. Okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvîh, hulâsa ve icmâl edilerek bütün hakîkatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret-i Mevlânâ’nın üfürdüğü neyden tuğyân ve feyezân eden, Hazret-i Alî’nin kerremallâhü vecheh kuyuya söylediği esrâr-ı hakîkatten başka nedir? Farkı nedir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır.

Karîham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki, benim gibi fakîr ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarıya çıkmış sâfîlere bir düstûr ve ders-i ibrettir. Kıymet takdîr edilmez bir şâheser-i tarîkattir. Bir nûr-u hakîkat-feşân, bir gülistândır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstâdımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı ber-güzîde te’lîfinde, envâr ve hakîkatler neşir ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kāim buyursun. Ve siz Üstâdımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

Âsım

121

[126]

[Re’fet Bey’in fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım,

Bu remizler, öyle hayretbahş ve hârikanümâ eserlerdir ki, okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâ-mütenâhiye ve hissiyât-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyât-ı âliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, yeni hayatımızda sâbit kadem olmak şartıyla Hallâk-ı Azîm’den uzun ömürler temennî ediyorum. Zîrâ mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i ma‘nevî ve nihâyetsiz bir hazz-ı rûhî ile okuyorum.

İşte gerek Sözler ve Mektûbât ve gerekse remizlerin en hârika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir def‘a okuyunca, ikinci bir def‘a okumaya o kadar heves uyanmıyor. Kur’ân-ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def‘-i cû‘ edemiyorum. Bilhassa remizler, fakîri çok teshîr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.

Re’fet

[127]

[Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır]

Bizi tarîk-i hakta dolaştıran, ma‘nevî yaralarımızı tedâvi eden, hakîkat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytanetkârâne tehdîdâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her husûsta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakîkat nûruyla nûrlandıran ve sa‘yimizde teşcî‘ eden ve Furkān-ı Hakîm’in iki âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektub’un Birinci ve İkinci Lem‘alarını ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remz’ine âit mühim bir i‘câzı da aldık, okuduk. Aldığımız ma‘nevî feyzî ta‘rîf, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta‘rîf etsin.

Kıymetdâr Üstâdım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki, azîz Üstâdımızı vâsıta kılarak, en büyük ni‘metlerini, pek ziyâde muhtâç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem memnûn ediyor, hem de

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç