BARLA LÂHİKASI

105

nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‘-u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.

Hem de tevâfuktaki esrâr, küllî yekünlere bakar. Takrîbî fihriste bize kâfîdir. Çünki Kenzü’l-Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukāt, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekünlerin değişmesiyle dahi o tevâfukāt bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sûre, bin adedinde ittifâk ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ Küsûrâtın çendân esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte, fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek ve siz de istifâde edeceksiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

[116]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

Hulûsî gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iâdesine dâir yazdığım bir mektûbu, arkadaşlarımın tensîblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr âhiret kardeşlerim Hacı Nûh Bey, Molla Hamîd,

Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. Sadîk-i vefiy bu zamanda yoktur diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye benim için Van çok kıymetdâr idi. Lillâhilhamd, sizler o kıymetdarlığı gösterdiniz. Van’a karşı şedîd hissiyâtıma tam mukābele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim.

Şöyle ki:

Geçen sene Barla’lı, İstanbul ticâretinde bulunan Bekir Efendi’nin şerîki Mehmed Efendi vâsıtasıyla bir mektûb aldım. Mektûb hârika olarak bana göründü. Çünki Hulûsî Bey, Nûh Beyle görüştüm diye o mektûbla yazıyor. Aynı mektûbda, kardeşim Abdülmecîd’in Mollâ Hamîd’in selâm ve duâsını bana yazıyor. Aynı mektûbda Norşin-i Süflâ’da

106

Molla Abdülmecîd’in yazısı ve imzası var idi. Fesübhânallâh dedim. En ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektûbda ictimâ‘ları tevâfuklu bir levha-i temâşâdır.

Bu sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir’e gelmiş. Ve yine Nûh Bey’in aynı telgrafını, o zât bana getirdi. Fesübhânallâh dedim. Nûh Bey’in lisân-ı hâli, güyâ Mehmed Efendi’ye: Dostum, ben seninle beraber Üstâdımla görüşeceğim diyor, tahayyül ettim. Sonra yine o Mehmed Efendi’nin hizmetkârı Eğirdir’e gidip Mehmed Efendi’nin mektûblarını getirmiş. Yine Nûh Bey’in hediyeye âit, bana olan mektûbunu getirdi. Dedim: kat‘iyen bu iş tesâdüfî değil. Sonra mektûbun müştemelâtına dikkat ettim. Tahmîn ettim, Van’da Nûh Bey’in bana hazırladığı hediyeyi göndermek târîhinde, ben de aynı târihte aynı fiyatta Hâşiye bir hediye-i azîmeyi Nûh Bey’in nâmına Van’daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk bana işarettir ki, Nûh ile Hamîd, talebelik ve kardeşlik için min-tarafillâh intihâb edilmişler. Çünki tevâfuk bizim için bir emâre-i tevfîk-i İlâhî olduğuna kanâatim gelmiş. Risâlelerde tevâfukātın bazı numûnelerini göreceksiniz.

Fakat çok ricâ ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabûl edemedim. Adem-i kabûlün esbâbı çoktur. En mühim bir sebeb, benim kardeşlerim ve talebelerimle olan münâsebetin samîmiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisâd, bereket ve kanâat sâyesinde, şiddetli ihtiyacım olmadığı hâlde, dünya malına el uzatmak elimde değil, ihtiyârım hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:

Mühim bir tüccâr dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabûl etmedim. İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma dedi. Kabûl ettim, fakat iki kat fiyatını verdim.

Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?

Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünki dünyaya tenezzül etmez, tama‘ ve zillete düşmez, hakîkat mukābilinde dünya malını almaz, tasannu‘a mecbûr olmaz bir üstâddan alınan ders-i hakîkat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbûr olmuş, ehl-i servete

107

tasannu‘a muzdar kalmış, tama‘ zilletiyle izzet-i ilmini fedâ etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyâkârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeye cevâz göstermiş bir üstâddan alınan aynı ders-i hakîkat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte ma‘nen sana otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdânsızlık telakkî ediyorum. Sen mâdem fedâkârsın; ben de o fedâkârlığa mukābil, menfaatinizi menfaatime tercîh ediyorum, gücenme. O da bu sırrı anladıktan sonra kabûl etti, gücenmedi.

Ey Nûh Bey ve Hamîd kardeşlerim, siz de gücenmeyiniz. Hem Nûh Bey, biliniz ki, sizlerin bu zamanda o havâlîde vefâdârâne, şefkatkârâne beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymetdârdır.

Hem size gönderdiğim risâleleri muhâfaza etmek ve onlara sâhib çıkmak ve benim yerimde onları himâye etmek, binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünki netice-i hayatımı ve vazîfe-i vataniyemi o havâlîdeki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı edâ eden o risâlelere ciddî sâhib çıkmak, tam muhâfaza etmek ve ehline yetiştirmeye vâsıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin binlerine mukābildir.

Hem emîn olunuz ki, ma‘nevî zararım büyük olmasa idi, Nûh Bey’in hâtırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar Cenâb-ı Hakk’a çok şükür, hediyeleri kabûl etmeye mecbûr olmadım. Ve şu zamanda ehl-i ilmin bir sebeb-i sukūtu olan tamaa girmeye ihtiyâr benden selb edildi.

Hem eğer sizin hediyenizi kabûl etsem, çok zâtların ya kalbi kırılacaktı veyâhûd elli senelik kāidem bozulacaktı.

Orada ve civârınızda bulunan eski talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve onların duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

108

[117]

[Nasûhîzâde Şeyh Mehmed Efendi’nin fıkrasıdır]

Bülbül-ü Bâğistân-ı Kur’ân, Üstâd-ı Ekremim, Efendim Hazretleri,

Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihâl-i dâr-ı bekā buyurdular. Burdur’a teşrîfinizden bir ay evvel, merhûm Rahmi Sultân ile beraber bir câmi‘-i şerifte birkaç cemâatle bulunmakta iken, sükût-u hâl-i murâkabeye varıldı. Bazı velîler rûhânî teşrîf buyurdular. Nihâyette, siz Üstâdım teşrîf buyurdunuz. Bir cezbe-i Rahmân zuhûruyla uyandım, kendime geldim. Bir mâh sonra Burdur’a teşrîf ile, bazı yevm sohbet-i irfâniyenizde bulunup rûhlarımıza gıda bahş olundu.

Şu tulûâtımı arza ictisâr ediyorum: Halka-i hakîkatte deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kavuşturdular ruhunu, ervâh-ı Enbiyâya ânın. Mest-i müstağrak olup hayrettedir ol mübârek Üstâd,

Mübârek Kur’ân’ın dellâlısın dediler âna. Sözleri candır, ânı tutmayan ruhsuzdur hemen,

Bütün söylediği nûr-u hikmettir ânın. Mi‘râc-ı rûhânîde deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kalbim içre feyz-i nûrun görmüşem hemen. İçi ummân-ı vahdette, dışı sahrâ-yı kesrette görünür Üstâd,

Dünyada, uhrâda refîk olalım âna. Umarım Mevlâm ihsân eder biz kullarına.

Nasûhîzâde Mehmed, söyledi hemen bu sırları, Hazîne-i Kur’âniyenin bir miftâhıdır Üstâd.

Nasûhîzâde Şeyh Mehmed

[118]

[Âsım Bey’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Bu arîzamı takdîm ve tasdîa iki sebeb-i mücbir hâsıl oldu:

Birincisi: Sevgili Üstâdımın geçenki iltifâtnâmelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: Bu fakîr ile azîz kardeşim Husrev gibi yüksek, ciddî, hâlis kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i Kur’ânda dâim eylesin.

109

Muazzez Üstâdımın bu duâ, bu niyâz ve himmetlerine bütün mevcûdiyetimle âmîn dedim. Ve dâimâ da diyorum. Ve Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerine de dâimâ niyâzım budur. Ve pek muhterem ve pek sevgili Üstâdımın duâ ve himmeti sürûr ve sevinç gözyaşlarımı akıttırıyordu. Bu fıkra ve cümleyi ta‘kîb eden ikinci fıkra ki, aynen yazıyorum:

Ve ben öldüğümde sizi arkamda vâris bırakarak ferah ile kedersiz kabrime girmek rahmet-i İlâhiyeden ümîd ederim. Burası beni çok düşündürdü ve hiç bir dakîka Üstâdımın bu arzu, bu taleb ve rahmet-i İlâhiyeden bu ümidi, zihnimden fikrimden ve kuvve-i muhayyilemden hiç çıkmıyor. Binâenaleyh, bu fıkraya da bütün zerrât-ı mevcûdiyetimle âmîn dedim ve Cenâb-ı Hakk’ın fazl u keremini tazarru‘ ve niyâz ettim.

Bununla beraber Yâ Hazret, riyâ değil, tasannu‘ değil, içimden doğuyor, gönül şöyle istiyor ve arzu ediyor: Bu fakîr, siz Üstâdımdan evvel kabre girsin ve siz dâr-ı bekānın ilk kapısına gelinceye kadar, dâr-ı dünyâda bulununuz ki, bu fakîr ve muhtâç olan talebenize arkasından göndereceğiniz duâ ve hediyenizle mütena'im, şâd ve mesrûr olsun. Ve sizin teşrîfinizdeki, Erhamürrâhimîn olan Rabbü’l-Âlemîn’den duâ ve niyâzım budur, rûhum sizi istikbâl etmek şerefiyle müşerref olabilmek gibi, gönül arzu ve hissiyâtı hâsıl oluyor Hâşiye. Ve çok düşündürüyor. Ve bu arzu ve niyâzımdan daha büyüğü ve şedîdi şudur ki: Üstâdımın dâr-ı dünyâda daha pek çok zamanlar kalması, dolayısıyla vazîfe-i kudsiyenizin devamı ve hakîkat ve hidâyet nûrları olan Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’ların teksîri ve intişârıyla, hâb-ı gaflette olanların, dalâlette kalanların, ehl-i bid‘a ve mülhidlerin tarîk-i hak ve hidâyete girmeleri için siz Üstâdımın pek çok zaman daha yaşamaklığınızı ve başımızdan eksik olmamasını ve sizin gaybûbetinizle bizlerin yetîm ve öksüz kalmamaklığımızı gönül arzu ediyor.

Daha çok söylemek isterim, fakat iktidâr ve kifâyetsizliğimden kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Her iş gibi, bu arzumuzu da Cenâb-ı Kibriyâ’ya havâle ederiz

Âsım

110

[119]

[Merhûm Hâfız Alî’nin bir fıkrasıdır]

Küçük bir mes’elede, Gücendin mi? diye istifsâr münâsebetiyle yazılmıştır.

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Hayâtımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hazır olduğum kıymetli Üstâdım,

Evet, değil böyle hakîkat uğrunda, hatta bir kıymetli hediyeyi ihsân eden Pâdişâh-ı Zîşân için, o hediyeyi sarf etmekte tereddüd edilmez. Öyle de, Üstâdım, bize emânet olarak ve ne zaman alınacağı meçhûl olan hayâtın ve her zaman emrine âmâde ve hazır olduğumuz Cenâb-ı Mün‘im’in, o emânet üzerine ne gibi emri vâki‘ olsa, inşâallâh bilâ-tereddüd emâneti iâdeye hazırız. Mâdem siz, o Pâdişâh-ı bî-Zeval’in kurbiyet-i İlâhiyesinde, aynı emrini teblîğe me’mûr bulunuyorsunuz. Öyle ise her mübârek sözünüz hak ve aynı rahmettir.

Hem Efendim, bahçıvan misâl, fidanları büyütmek üzere, hayvânât-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için aşağı dalları kesilir ki, yükselsin. O fidanların hiç bir cihetle hakkı yoktur ki, Bizi tımar eden ve hayâtımıza sebeb olan, bizi bazen rencîde ediyor diyemezler. Zîrâ hâl-i asliyle kalsaydılar, bir muzır hayvan koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.

Evet, Üstâdım, mübâlağasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazen kabûl ettirdiğim, yalnız pür-zünûb talebenizi dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, boyumdan aşan ve belki de dâhilimin de siyah çamurlara mezc olduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda, Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokmân gibi Kur’ân-ı Hakîm’in şifâhânesinden lemeân eden muâlecelerle tedâviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesîlesiniz. O hayatı ihsân edene ve vesîle olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir. Hâşiye

111

Hem bir hasta, ameliyata muhtâç olduğunu bilmelidir. Ve hastasını gece ve gündüz tedâvi altında bulunduran eczâcıya karşı yüz binlerle teşekkür ve o eczâcıya eczâhâneyi teslîm eden Hekîm-i Pür-Kemâl, Kadîr-i bî-Misâl Hazretlerine nihâyetsiz hamd ü şükre borçluyuz. Ve bu borcu îfâ edemediğimden pek mükedderim. Allâhü Teâlâ sizden ebeden râzı olsun.

Hâfız Alî

[120]

[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ

Azîz Üstâdım, müşfik kardeş, muhterem mücâhid,

Son iki hafta içinde, iki def‘ada vürûd eden Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Altıncı Kısmı ile Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniye ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Sekizinci Remzi ve Altıncı Remzi isimlerini taşıyan mu‘ciznümâ eserleri aldım.

Birinci Mektûb, hasbe’l-beşeriye çok sıkıldığım bir günün hemen saatinde elime geçti. Evet, gözlerim böyle bir nûra, aklım böyle bir derse, hasta vücûdum böyle bir ilaca, muzdarib rûhum böyle bir teselliye, nihâyet zâlim nefsim böyle bir ma‘nevî terbiyeye çok muhtâç olduğu bir zamanda bu eserin yetişmesi, hem hakîkatte üç gün sonra postaya verilen ikinci eserden dokuz gün evvel gelmesi kat‘iyetle gösteriyor ki, bu iş kendi kendine veya tesâdüfî olmuş değil. Belki gelmiş değil, gönderilmiş. Yetişmiş değil, yetiştirilmiş. Maksadsız değil, bir hizmete koşturulmuş. Hatta bir dest-i gaybî tarafından en lüzûmlu bir anda, en muhtâç ve Kur’ân hâdimlerinin en zaîfi, en âcizi, en liyâkatsizi, en zebûnu bulunan bu bîçâre kardeşinize mahz-ı eser-i rahmet ve inâyet olarak verilmiştir.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

112

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Altıncı Kısmı’nı pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân Efendi ve diğer bir zât hazır iken, geçen Cum‘a okudum. Ben birkaç kerre sırf kendi hesabıma mütâlaa ettim. Okuyacak ve okunması îcâb edecek mahdûd zevâtın da inşâallâh istifâdesine çalışacağım. Bu nûrlu eser hem okşamak, hem korkutmak gibi iki zıd te’sîri hâizdir. İnsanlara bu iki vâsıtadan birinin müessir olacağı da şübhesizdir. İşte bu hakîkati göz önünde bulunduran şerâit-i îmândaki esaslara müşâbih bir tarzda, Kur’ân-ı Hakîm’in tilmîzlerini ve hâdimlerini hakîkaten îkāz ediyor ve aldanmamaları için altı esası kendilerine bihakkın ders veriyorsunuz:

1 Hubb-u câh yerine, Allâh’a îmânın bir ma‘nâsı olan rızâ-yı İlâhîyi;

2 Havf ve vehim yerine, kadere îmânı;

3 Hırs ve tama‘ yerine, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖینُ âyet-i celîlesi delâletiyle Kur’ân’a, kütüb-ü İlâhiyeye îmânı;

4 Menfî milliyetçilik hissi yerine, bütün ins ve cinne mürsel Nebiyy-i Efham Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretlerinin mesleğini; اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ve وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا gibi âyât-ı mübârekeyi derhâtır ettirmek sûretiyle Peygamberlere îmânı;

5 Enâniyet yerine, acz ve noksânımızı i‘tirâf etmek ve Kur’ân’ın tereşşuhâtının neşir ve muhâfazası bâbında hissemize düşen hizmeti yapmak ve hizmetle mükellef olduğumuzu bilerek netîceyi hesablamamak, yani bir nevi‘ beşeriyetten çıkmak, kütüb ve suhuf-u enbiyâyı inzâle vâsıta olan melâikeye benzemek sûretiyle meleklere îmânı;

6Tenbellik, tenperverlik ve vazîfedârlık yerine, kudsî ve her bir saati bir gün ibâdet hükmüne geçecek kıymette olduğuna şübhe edilmemek lâzım gelen Kur’ânî hizmete vakit bırakmayacak hâllere karşı, bu hizmetin ulviyetini düşünerek, elden çıkmazdan evvel gözü dört açmayı, yani ölmezden evvel hayâtın kadrini bilmek gibi, kat‘î bir lisânla âhirete îmânı delâleten, remzen, işareten, sarâhaten ders veriyor ve îkāz lütfunda bulunuyorsunuz.

Allâh-ü Zülcelâl Hazretleri sizden ebeden râzı olsun ve ümmet-i merhûme-i Muhammediyeyi asm dalâletten kurtarmak ve şâhrâh-ı Kur’âna delâlet eylemek husûsundaki ihlâslı mücâhede ve hizmetinizde dâim ve muvaffak buyursun

اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَبِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُبٖینِ

113

Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniye serlevhalı eserle, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Sekizinci Remzi’ndeki füyûzât, ta‘rîf ve tavsîf edilemeyecek âlî ve müstesnâ bir vaz‘iyettedirler.

Birincideki, bütün hurûfât-ı Kur’âniyenin aded i‘tibâriyle işâret ve îzâh buyurulan tevâfukları, garîk-ı beht ü hayret etti. Dört küçük sûredeki hurûfâtın tevâfukāt vechine kısmen işâret eden ikinci eser, hakkā ki mu‘ciznümâdır. Nebiyy-i Âhirzaman, medâr-ı fahr-i cihân, sebeb-i hilkat-i ekvân ve nüzûl-ü Kur’ân, Peygamberimiz Muhammed Mustafâ صَلَّی اللّٰهُ تَعَالٰی عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ وَاَزْوَاجِهٖ Efendimiz Hazretlerinin eser-i hikmet ve rahmet olarak, şimdiye kadar mahfî kalmış mu‘cizelerinden i‘câz-ı Kur’ân’a taalluk eden ve gaybî tevâfuk nâmıyla sevgili Üstâdımız tarafından mevki‘-i intişâra vaz‘ olunan bu emsâlsiz eserlere karşı duyduğum ma‘nevî zevk ve feyzin binde birini bile arz edemeyecek zayıf ve mazhar olduğumuz bu kadar azîm niam-ı İlâhiyeye ve kerem-i Sübhâniyeye karşı şükrandan âcizim.

اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعٖیدِ النُّورْسٖی بِحُرْمَةِ حَبٖیبِكَ الْمَكِّیِّ الْمَدَنِیِّ الْهَاشِمِیِّ الْقُرَیْشِیِّ

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmı’ndan bir sûret Abdülmecîd Efendi kardeşimize göndermiştim. Cevâbında ezcümle diyor ki:

Seydâ’nın bintü’l-fikri olan o güzel kıza, Hulûsî ile Abdülmecîd’den mâadâ her kim bakarsa câiz değildir. Mahrem olanlar da, bu husûsta nâmahremdir. Bu gibi kızların dışarıya çıkmaları, hiç bir menfaati te’mîn etmediğini ve bilakis büyük bir mazarrâtı intâc edeceği ihtimal-i kavîsini Seydâ’ya yazsan iyi olur. Eski Saîd’in hiddeti, yeni Saîd’de de vardır. Hâlbuki Yeni Saîd, insanoğullarıyla izâa-i vakt etmemeli. Meslek ve meşrebi öyle iktizâ ediyor. Ne ise Cenâb-ı Hakk hâfız-ı hakîkîdir.

Bendeniz de kısa şu meâlde cevâb vermişim:

Bu mütalaalar bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve ma‘nevî vazîfe-i me’mûresini îfâ ederken insanlarla, Nûrlarla alâkadâr olanları vâsıtasıyla meşgul olan Üstâd Hazretleri için bu fikri muvâfık bulmuyorum. Çünki onu bu emr-i azîmde istihdâm eden, elbette muhâfaza buyurur. Bana öyle kat‘î kanâat gelmiş ki, eğer bizler Nûrlarla alâkamızı kesersek, Üstâd Hazretleri bize arkasını çevirir.

114

Azîz kardeşimizin endişesi, zâhiren bakılırsa haklı ve çok samîmîdir. Fakat zâten cemâati çok mahdûd olan Nûrlarla alâkadâr zevâtın bu hakāikten mahrûm edilmelerini ve bu kudsî eserin tamâmen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugāyir buluyorum. Nâsırımız, hâmîmiz, muînimiz, hâfızımız Allah’dır. Bütün desâisi bertaraf ederek, muhterem Üstâdın vazîfe-i kudsiyesine sâfî niyet, samîmî his ve ciddî şevk ile yardım etmekte olan kardeşlerime selâm ve muvaffakiyetlerine duâ eder, duâlarını ricâ ederim. Pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahmân Efendi, Sâbık Müftü Kemâleddin Efendi, İmam Hâfız Ömer Efendi ve diğer Sözlerle alâkadâr olanlar selâm ve duâ ediyor, hayır duânızı istiyorlar.

Devâm-ı âfiyet ve muvaffakiyetinizi eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz eyler, mübârek ellerinizi kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle takbîl eyler, kusurumun affını ve hayır duânızdan bu bîçâre sıddîkınızı çıkarmamanızı hâssaten arz ve istirhâm eylerim, efendim

اَلْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Uhrevî kardeşiniz, sıddîk talebeniz

duânıza muhtâç Hulûsî

[121]

[Saîd Nûrsî’nin fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr, âhiret kardeşim, hizmet-i Kur’ânda arkadaşım Re’fet Bey,

Senin gördüğün vazîfe-i Kur’âniyenin hizmeti mübârektir. Cenâb-ı Hakk sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazîfen yazıdan daha mühimdir. Yalnız yazıyı terk etmeyiniz.

Uhuvvet için bir düstûru beyân edeceğim ki, o düstûru cidden nazara almalısınız: Hayat, vahdet ve ittihâdın netîcesidir. İmtizâckârâne ittihâd gittiği vakit, ma‘nevî hayat da gider. وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesânüd-ü adedî ile ictimâ‘ etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi; sizin gibi üç-dört hâdim-i hak, ayrı ayrı ve

115

taksîmü’l-a‘mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakîkî bir uhuvvetle, birbirinin fazîletleriyle iftihâr edecek bir tesânüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz kuvvetinin kıymetindedirler.

Sizler koca Isparta değil, belki büyük bir memleketi tenvîr edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecbûrdur. Birbirini kıskanmak değil, bilakis birbirinin fazla kuvvetinden memnûn olurlar. Şuûrlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnûn olur. Çünki vazîfesini tahfîf ediyor. Hak ve hakîkatin, Kur’ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazîne-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihâr eder, minnetdâr olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkîd kapısını açmayınız. Tenkîd edilecek, kardeşlerinizden hâriç dâirelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihâr ediyorum, o meziyetlerden ben mahrûm kaldıkça, sizde bulunduğundan memnûn oluyorum, kendimindir telakkî ediyorum. Siz de Üstâdınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, her biriniz ötekinin fazîletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâmköy’lü Hâfız Alî, kendine rakîb olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymetdâr gördüğüm için size beyân ediyorum:

O zât yanıma geldi. Ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder dedim. Baktım ki Hâfız Alî, kemâl-i samîmiyet ve ihlâs ile, o zâtın tefevvukuyla iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem Üstâdının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnûn oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samîmî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allâh’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallâh bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirâyet ediyor.

Sohbet içinde sizden bahis geçti. Şükre dâir mes’eleyi sordum: Husrev’in yazdığını Re’fet Bey gördü mü? Bekir Ağa dedi: Evet, gördü Ve dedi: Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı? Husrev dedi: Yok, kendi nüshamda tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığımda tam geldi. Biraz münâkaşa oldu.

116

Bu münâsebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksân olsaydı, zâten ben tavsiye etmiştim ki, kalem karıştırmasınlar. Asıl vaz‘iyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki, asıl müsveddede çıkıntı olduğu hâlde, tevâfuk Husrev’in tarzında var. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa, tevâfuku bozmamış. Hatta Mu‘cizât-ı Ahmediye’deki asm salavât tevâfukunda tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde en acemî bir müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın. Çünki tevâfuk var. Sen de Husrev’e yardım et ki, hakîkaten mevcûd ve matlûb tevâfuku denk getirebilsin. Çünki yoktan var etmiyorsunuz, hakîkî varı yok etmeyin.

Sözlerle alâkadarlara selâm ve duâ.

Saîdü’n-Nûrsî

[122]

[Hâfız Alî’nin fıkrasıdır]

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Üçüncü Kısmı’nın Dokuzuncu Mes’elesi’nde emir buyurulan hizmet-i Kur’ândan fakîrin hissesine iki erkek ve bir kız çocuğu düşmüş imiş. Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum: Acaba, akrabâ-yı taallukātımda çocuklar var, hangisini intihâb edeyim? Benim bu düşünceme ma‘nen denilmiş ki: Hây Alî Sen kendi re’yine muhtar değilsin. Onun intihâbı başka kapıya âittir. Üç gün sonra Yaşar ve Necâtî isminde iki çocuk, bana hem refîk, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak ta‘yîn edildim. Çocuklar hurûfâtı tam bilmedikleri için bazen yazı ile, bazen kitaptan gösteriyordum. Bir mâh sonra ise Kur’ân okumaya başladılar. Beşinci mâh içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی hatme muvaffak oldular.

Mübârek Üstâdım, bu husûsu çok düşünüyordum ki, lâakal bir-iki senede Kur’ân okumaya liyâkat kesb edilirken, me’mûlün hilâfında meydana gelen emr-i azîm kimseye verilemez. Ancak ve ancak i‘câz-ı Kur’ân’ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihân fahri, Âhirzaman Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın himmet-i ma‘neviyeleriyle o i‘câzın ızhâr ve intişârına me’mûr edilen Üstâdımın duâsı gibi, çok büyük kuvvetlerle hâsıl olduğuna

117

ben değil, bu hâle şâhid karyemizin ekserîsi îmân edip, tasdîk ediyorlar. Bütün köy ehl-i îmânı nâmına, bu emr-i hayra vesîle olan Üstâdımıza lâyuad ve lâyuhsâ teşekkürlerle, Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun duâsını âciz lisânımla hemen söylüyorum.

Üstâdım, bir şey daha var ki, emr-i üstâdânelerine intizârdayım. O da şudur: Cenâb-ı Hakk ihsân ederse, dâirenizin şâkirdini bu kışta bahara sebeb olup, mütenevvi‘ çiçeklerin açmasına nisan yağmuru misillü, vücûdunuz o çiçekler arasında bir gül-ü Muhammedî asm Hâfız Yaşar yetiştirmeye de inşâallâh vesîle olacağınıza şübhe yoktur. Mübârek dâirenin mübârek talebesine, mübârek Cum‘a gecesinde hatmin duâsıyla, hıfzının ibtidâ duâsını ve fakîr-i pür-kusurun af duâsını, bütün hâsse ve duygularımla diler, hürmetle el ve eteklerinizden öper, kusurlarımın affını niyâz ederim, Efendim Hazretleri.

Fakîr talebeniz

Alî

[123]

[Husrev’in fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz, Bir Sırr-ı اِنَّٓا اَعْطَیْنَا serlevhasını taşıyan risâlenizi aldık. Esâsen hiç bir hafta geçmiyor ki, sürûrlarımızı tezyîd eden yeni, hem gāyet derecede şirin bir risâle elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risâleyi okuyor ve elimizden bırakamıyoruz.

Evet, bu risâle, Cenâb-ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va‘d ettiği güneşin tulûuna intizârımızı teşdîd etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakîkate bizi meftûn ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken, ikinci feyyâz bir diğer zeyil, o güneşin vaktini ta‘yîn etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir

Âciz talebeniz

Ahmed Husrev

118

[124]

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bu def‘a, Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, zeylini hâvî mübârek mektûblarınızı almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşinizden gelen mektûbunuzun, gerek muhterem Üstâdıma ve gerekse o havâlîdeki kıymetli arkadaşlarıma olan te’sîri, mektûbun bana âit olmadığına, belki benim bir vâsıta olduğuma delîldir. Çok tecrübe ettim, zât-ı fâzılânelerine mektûb yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum.

Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifâdâtını zabtına kādir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum. Demek yazdırılıyor. Maamâfîh vâki‘ takdîrleri, bir duâ olarak telakkî ile şükretmekteyim. Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarâhaten tercîh eden Husrev nâmındaki kardeşimi tebrîk ederim. Cenâb-ı Hakk, böyle Husrev’lerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmîn Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek, bana en büyük müjde oluyor.

Müftü Kemâl Efendi, evvelki mektûbu mütâlaa etmişti. İki hafta evvel ziyâretine gittim, Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekāik ve hakāiki, Kur’ân’dan bulup çıkarmışlar diyerek takdîrlerini beyân, selâm ve duâlarını teblîğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar bu mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahmân Efendi dinlemeye muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.

Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb, Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu i‘tibâriyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.

Hayli zaman evvel, Kur’ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan o i‘câz-ı Kur’ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükredilse yeridir. İzn-i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne hârikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtâç kardeşlerinize ne âlî müjdeler vereceksiniz. Geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç