BARLA LÂHİKASIMektub 114

101

Kalbimin hissedip, lisânımın ifadeye muktedir olamadığı deryâ-yı hakāike dalarak, şu eser-i girân-bahânın şâyân-ı menn ü şükrân olduğunu arz ve mâba‘dinin tevâlî ve temâdîsini can u yürekten taleb ve temennî etmekte iken, işte tetimmesi olan üç telvîh de ihsân buyuruldu.

Bu hâtime kısmı, vartalardan kurtulmak çâresini gösteren irşâd ve îkāzlarıyla, cidden bir levha-i saadet ve bâis-i hayat-ı mücedded olmuştur. Acaba her an, en az bin bir nevi‘ semere-i hayat ile tegaddî etmekten kaçan ve o cadde-i kübrâya aslâ lâyık olmayan iftirâ ve isnâdât perdelerini görüp, şu meş‘ale-i adîmü’l-misâli söndürmek, zulümât ve dalâlet vâdilerine yol açmak isteyen bakar körlere ne demeli?

Nazîrsiz şu‘leleriyle asr-ı hâzırı ihyâ ve tenvîr ve istikbâlin krokisini bihakkın tanzîm ve tahkîm eden nûrlar, ile’l-ebed pâyidâr olsun. Dilerim Bâri’-i Teâlâ Hazretlerinden ki, şu âsâr-ı pür-nûrun umûm ümmet-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a ta‘mîmine muvaffakiyet ve müyesseriyet ihsân buyursun. Âmîn.

Sabrî

[114]

[İkinci Sabrî ve ikinci bir Husrev ve Birinci Alî’nin bir fıkrasıdır]

Ey yüce Üstâd,

Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e çok şükürler ki, size o muazzam Kitâb-ı Mübîn’in hazîne-i hakāikinin miftâhını, rahmetiyle ihsân buyurmuş. O hakāik-i azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve ateş ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, Acaba bir âb-ı hayât bulacak mıyız? diye bir hâlette iken, o mahfûz ve mestûr zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin mürâcaatlarında içirilmemek kābil olmayan bir tarzda, cüz’î, küllî, hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile harâretini kestirecek derecede vazîfe-i âliyenizde minnetsiz, tekellüfsüz, tasannu‘suz, çok cihetlerle kanâat-i kâmile ile şâhid olabildiğimiz bu vazîfe ile muvazzaf ve ancak ilm-i bî-nihâyeden lemeân eden, Arş-ı Hudâ’ya nazar ile âleme rahmete vesîle olduğunuz hengâmda ne diyebilmek mümkün ve ne cesâret

102

Hem bütün mümkinâtla alâkadâr ve muhît ve ehass-ı havâssın bile tam fâik derecesinde massedebilmesi, bence baîd diyebileceğim serâser nûr olan eserlere, fakîr gibi her husûsta nısf değil, hiçin hiçi olanların, bu husûsta mütâlaa değil, elime kalem alıp o mübârek fikr-i âlînin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesâret edemiyorum. Gāye-i maksad olan, yalnız Üstâdım, elhamdülillâh her husûsta muvaffakiyete kısa nazarımla bakıyorum. Muvaffakiyetler netîcesi, bizim için bir eyyâm-ı mübâreke uzaktan uzağa görünüyor. İnşâallâh, o yevm-i mev‘ûdu, duânız himmetiyle göreceğiz. Ve biz görmezsek, fütûhât-ı azîmeye nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevki‘de kahramânâne müşâhede edecekleri şübhesizdir. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun, duâ-yı âcizîden başka bir mütâlaa dermeyân edemeyeceğimden o husûsu, fikri âlî, kalbi sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüz ve gözlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim.

Üstâdım, bu Üçüncü Nükte-i Kenziye’yi mütâlaa ettim. Sûre-i Alak-ı Mübârek’in hurûfâtının îmâ ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyârî, Allâh Allâh lafz-ı Celâli ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazîn hazîn yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum:

Evet, nasıl ki kâinâtın her zerresi çok cihetlerle Hâlik-ı Kâinât’a şehâdet ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinâtın haritası olan Kur’ân-ı Hakîm’in vücûdunu teşkîl eden harfleri de, hâdisât-ı kevniyenin mâzî, hâl ve müstakbeline lisân-ı hâlleriyle şehâdet edecekleri bedîhîdir diyordum. Ve bu düşüncemin îzâhını nihâyetindeki ihtârında buldum, elhamdülillâh dedim.

Hele mübârek Sûre-i Rahmân, şu zamanın efkâr-ı bâtıla ve firavun-meşreb kafalara yıldırım-misâl sâika ile, pek sarîh bir sûrette, her şey Rahmân-ı Rahîm’in diye isbat ve otuz bir def‘a bir cümleyi tekrar ile, çör ve çöpten ibâret olan tabîiyyûn ve maddiyyûn tahassüngâhlarını, o kudsî harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zâten Üstâdım, çok yerlerde beyân buyurduğunuz gibi, bu kâinât kitabını açan Kadîr-i Zülcelâl ve Hakîm-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o kitabın sahîfe, satır, harf ve noktalarını hakkıyla îzâh edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifini ve o muarrifin verese-i hakîkîsini rahmeti iktizâsı eksik etmeyecek. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی

103

Evet, Üstâdım, şâhidim ki çok yorgunsunuz ve yoruluyorsunuz. Fakat vazîfenin kudsiyeti yorgunluğa değil, her şeye tercîh edileceğini buyuruyorsunuz. Mâdem şu zamanda iki mühim cereyân-ı azîmenin birisinin kumandasını Cenâb-ı Hakk size tahmîl etmiş oluyor ki, bütün dünya esrâr-ı Kur’âniye dersinde ma‘nen sizi dinliyor ve inşâallâh her vakit dinleyecek. Bu ma‘nevî muhârebe zamanındaki netice-i muhârebe yalnız insanların izmihlalini değil, belki bütün mevcûdâtın netice-i tahrîbini taşıyan ve isti‘mâl eden muharriblerledir. Öyle ise siz yalnız bize değil, ilâ yevmi’l-kıyâm bâkî kalacak müslüman yavrularının yaralanmaması için zırh; ve bir endahtında dünyayı sarsan, gürûh-u hazeleyi boğucu dumanlar içinde bırakan Kur’ân-ı Hakîm’in son sistem malzeme-i mübârekelerini îcâda vesîlesiniz. Var ol, ey sevgili Üstâdım Hemen, Rabbim bir dakîka yorgunluğunuza bedel, bin ehl-i gazânın sevâbını ihsân buyursun. Âmîn.

Affınıza mağrûren şunu da diyeceğim ki, mâdem ma‘nevî cihâd zamanıdır, muvazzaf askeriz ve askerlikten lezzet aldığımızı söylüyoruz, düşman hem dessâs, hem sûrî kuvvetlicedir. Kılıç hasma göre çekilir düstûruyla, sizin telâşsız ve ârâmsız sa‘yiniz göz önünde iken, cebhemize hile tuzağı addedilen hubb-u câh, sermâye-i dünyâ gibi, çok câzibedâr şeylerle bizi aldattıklarını bilebilmeliyiz. Ve cebhemizi bırakıp, âfil şeylere aldanıp, çok mübârek ve mukaddes şeylerin ayak altında kalmasına sebebiyet vermemek için, ancak ve ancak Cenâb-ı Kibriyâ’nın azamet-i kudretinden ve şumûllü rahmetinden ve Şâh-ı Levlâk’in himmet-i âmmesinden ve zât-ı üstâdânelerinin makbûl ed‘iyelerinden gece ve gündüz hisse-mend olmamızla olacak. Ve böyle olmak îmânım var ve her dakîka ârâmsız bekliyoruz.

Hâfız Alî

104

[115]

[Saîdü’n-Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey bu dâr-ı fânîde medâr-ı tesellilerim, bu diyâr-ı gurbette enîslerim ve esrâr-ı Kur’âniyede beni iştiyâklarıyla konuşturan zeki, firâsetli muhâtablarım,

Sizlere yalnız bir-iki dakîka temâşâ etmekle, ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için, kendi hattımla tashîhsiz bir fihriste-i hurûf göndermiştim. Hâlbuki sizler bir-iki dakîka değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabt ettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merâk ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyîzini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.

Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me’haz olmak için takrîbî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perişan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdîde bir tefsîr köyümüzde var. O tefsîri getirdik, mukābele ettik. Ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk etmişiz. Birkaç büyük yekünlerde, on-on beş küçük yerlerde muhâlefet oldu.

Tahkîkāt netîcesinde, tefsîrin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki-üç yerde müsvedde listemizi tashîh ettik. Sonra o tashîhimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsîr tashîhe muhtâç zannettik, fakat tashîh edemedik. Çünki sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü’l-Ezher yanında ve kurbunda, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashîhe cür’et edemedim.

Aynı tefsîri size, tebyiziyle beraber gönderiyorum, ona bakarsınız. Fakat tenkîde uğraşmayınız. Çünki benim listem takrîbîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsîr ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiye’de Medenî âyetler girmiş. Belki hesabına dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre-i Alak’da hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan

105

nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‘-u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.

Hem de tevâfuktaki esrâr, küllî yekünlere bakar. Takrîbî fihriste bize kâfîdir. Çünki Kenzü’l-Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukāt, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekünlerin değişmesiyle dahi o tevâfukāt bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sûre, bin adedinde ittifâk ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ Küsûrâtın çendân esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte, fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek ve siz de istifâde edeceksiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

[116]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

Hulûsî gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iâdesine dâir yazdığım bir mektûbu, arkadaşlarımın tensîblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr âhiret kardeşlerim Hacı Nûh Bey, Molla Hamîd,

Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. Sadîk-i vefiy bu zamanda yoktur diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye benim için Van çok kıymetdâr idi. Lillâhilhamd, sizler o kıymetdarlığı gösterdiniz. Van’a karşı şedîd hissiyâtıma tam mukābele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim.

Şöyle ki:

Geçen sene Barla’lı, İstanbul ticâretinde bulunan Bekir Efendi’nin şerîki Mehmed Efendi vâsıtasıyla bir mektûb aldım. Mektûb hârika olarak bana göründü. Çünki Hulûsî Bey, Nûh Beyle görüştüm diye o mektûbla yazıyor. Aynı mektûbda, kardeşim Abdülmecîd’in Mollâ Hamîd’in selâm ve duâsını bana yazıyor. Aynı mektûbda Norşin-i Süflâ’da

106

Molla Abdülmecîd’in yazısı ve imzası var idi. Fesübhânallâh dedim. En ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektûbda ictimâ‘ları tevâfuklu bir levha-i temâşâdır.

Bu sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir’e gelmiş. Ve yine Nûh Bey’in aynı telgrafını, o zât bana getirdi. Fesübhânallâh dedim. Nûh Bey’in lisân-ı hâli, güyâ Mehmed Efendi’ye: Dostum, ben seninle beraber Üstâdımla görüşeceğim diyor, tahayyül ettim. Sonra yine o Mehmed Efendi’nin hizmetkârı Eğirdir’e gidip Mehmed Efendi’nin mektûblarını getirmiş. Yine Nûh Bey’in hediyeye âit, bana olan mektûbunu getirdi. Dedim: kat‘iyen bu iş tesâdüfî değil. Sonra mektûbun müştemelâtına dikkat ettim. Tahmîn ettim, Van’da Nûh Bey’in bana hazırladığı hediyeyi göndermek târîhinde, ben de aynı târihte aynı fiyatta Hâşiye bir hediye-i azîmeyi Nûh Bey’in nâmına Van’daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk bana işarettir ki, Nûh ile Hamîd, talebelik ve kardeşlik için min-tarafillâh intihâb edilmişler. Çünki tevâfuk bizim için bir emâre-i tevfîk-i İlâhî olduğuna kanâatim gelmiş. Risâlelerde tevâfukātın bazı numûnelerini göreceksiniz.

Fakat çok ricâ ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabûl edemedim. Adem-i kabûlün esbâbı çoktur. En mühim bir sebeb, benim kardeşlerim ve talebelerimle olan münâsebetin samîmiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisâd, bereket ve kanâat sâyesinde, şiddetli ihtiyacım olmadığı hâlde, dünya malına el uzatmak elimde değil, ihtiyârım hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:

Mühim bir tüccâr dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabûl etmedim. İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma dedi. Kabûl ettim, fakat iki kat fiyatını verdim.

Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?

Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünki dünyaya tenezzül etmez, tama‘ ve zillete düşmez, hakîkat mukābilinde dünya malını almaz, tasannu‘a mecbûr olmaz bir üstâddan alınan ders-i hakîkat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbûr olmuş, ehl-i servete

107

tasannu‘a muzdar kalmış, tama‘ zilletiyle izzet-i ilmini fedâ etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyâkârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeye cevâz göstermiş bir üstâddan alınan aynı ders-i hakîkat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte ma‘nen sana otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdânsızlık telakkî ediyorum. Sen mâdem fedâkârsın; ben de o fedâkârlığa mukābil, menfaatinizi menfaatime tercîh ediyorum, gücenme. O da bu sırrı anladıktan sonra kabûl etti, gücenmedi.

Ey Nûh Bey ve Hamîd kardeşlerim, siz de gücenmeyiniz. Hem Nûh Bey, biliniz ki, sizlerin bu zamanda o havâlîde vefâdârâne, şefkatkârâne beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymetdârdır.

Hem size gönderdiğim risâleleri muhâfaza etmek ve onlara sâhib çıkmak ve benim yerimde onları himâye etmek, binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünki netice-i hayatımı ve vazîfe-i vataniyemi o havâlîdeki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı edâ eden o risâlelere ciddî sâhib çıkmak, tam muhâfaza etmek ve ehline yetiştirmeye vâsıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin binlerine mukābildir.

Hem emîn olunuz ki, ma‘nevî zararım büyük olmasa idi, Nûh Bey’in hâtırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar Cenâb-ı Hakk’a çok şükür, hediyeleri kabûl etmeye mecbûr olmadım. Ve şu zamanda ehl-i ilmin bir sebeb-i sukūtu olan tamaa girmeye ihtiyâr benden selb edildi.

Hem eğer sizin hediyenizi kabûl etsem, çok zâtların ya kalbi kırılacaktı veyâhûd elli senelik kāidem bozulacaktı.

Orada ve civârınızda bulunan eski talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve onların duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

108

[117]

[Nasûhîzâde Şeyh Mehmed Efendi’nin fıkrasıdır]

Bülbül-ü Bâğistân-ı Kur’ân, Üstâd-ı Ekremim, Efendim Hazretleri,

Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihâl-i dâr-ı bekā buyurdular. Burdur’a teşrîfinizden bir ay evvel, merhûm Rahmi Sultân ile beraber bir câmi‘-i şerifte birkaç cemâatle bulunmakta iken, sükût-u hâl-i murâkabeye varıldı. Bazı velîler rûhânî teşrîf buyurdular. Nihâyette, siz Üstâdım teşrîf buyurdunuz. Bir cezbe-i Rahmân zuhûruyla uyandım, kendime geldim. Bir mâh sonra Burdur’a teşrîf ile, bazı yevm sohbet-i irfâniyenizde bulunup rûhlarımıza gıda bahş olundu.

Şu tulûâtımı arza ictisâr ediyorum: Halka-i hakîkatte deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kavuşturdular ruhunu, ervâh-ı Enbiyâya ânın. Mest-i müstağrak olup hayrettedir ol mübârek Üstâd,

Mübârek Kur’ân’ın dellâlısın dediler âna. Sözleri candır, ânı tutmayan ruhsuzdur hemen,

Bütün söylediği nûr-u hikmettir ânın. Mi‘râc-ı rûhânîde deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kalbim içre feyz-i nûrun görmüşem hemen. İçi ummân-ı vahdette, dışı sahrâ-yı kesrette görünür Üstâd,

Dünyada, uhrâda refîk olalım âna. Umarım Mevlâm ihsân eder biz kullarına.

Nasûhîzâde Mehmed, söyledi hemen bu sırları, Hazîne-i Kur’âniyenin bir miftâhıdır Üstâd.

Nasûhîzâde Şeyh Mehmed

[118]

[Âsım Bey’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Bu arîzamı takdîm ve tasdîa iki sebeb-i mücbir hâsıl oldu:

Birincisi: Sevgili Üstâdımın geçenki iltifâtnâmelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: Bu fakîr ile azîz kardeşim Husrev gibi yüksek, ciddî, hâlis kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i Kur’ânda dâim eylesin.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç