BARLA LÂHİKASI

98

İşte bu hayâtta bu zevkle yaşadığımız içindir ki, bu vâdideki korku denilen mevhûm kuvvet, talebelerinizin hak uğrunda gösterdikleri cesâretten korkmaktadır. Rızâ-yı İlâhî uğrunda her gelecek hâle memnûniyetle göğüs germeyi, Üstâdlarının hâlinden her gün ve her an ders alan talebelerinize ve o kardeşlerime hayırlı muvaffakiyetler ve saâdetler temennî ederken, sevgili Üstâdım, size de lâyık olduğunuzdan daha güzel bir şekilde ve daha elyak bir tarzda eltâf-ı Sübhâniyeye nâiliyetiniz için duâ eder ve dâmenlerinizi kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öperim, Efendim Hazretleri.

Husrev

[111]

[Husrev Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniyedeki yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını suâl eden ve hatânın esbâbını bize îzâh eden sevimli mektûbunuzu aldım. Bu kısmı, Sûre-i Kevser’in latîf ve yüksek tevâfukātını gösteren Altıncı Remiz’le ve bir de büyük bir fâtihten daha büyük olan tarîkate âit kısımla beraber okudum.

Bu hafta sevincim ve şevkim pek ziyâde idi. Bir taraftan senelerden beri tab‘ edilmesi ve âlem-i İslâm’a neşredilmesi için istinsâh edilen o kıymetdâr mahzen-i hakāik, emîn vâdilere gönderiliyordu. Diğer taraftan şu baharın câzibedâr güzelliğinden, pek çok yüksek bir nûrâniyetle karşımıza çıkan Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un her bir kısmının verdiği zevk-i ma‘nevî içerisinde yaşıyorduk.

Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen ikinci bir nükte-i Kur’âniyeyi, mektûbunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar okuduk. Tedkîk gāyesi hiç birimizde olmadığı için, on dakîka içerisinde yazılan bu kısmın nûrânî şu‘leleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccübden başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşâşet, duyduğumuz ma‘nevî zevki, ta‘rîfe kâfî geliyordu.

Sevgili Üstâdım, her bir risâle aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet gördüğü içindir ki, her nasılsa vâki‘ olan hatâ hakkındaki mektûbunuzu aldığım vakit, kıymetdâr Üstâdım, bu hâli bize ihtâr etmeye idiniz, biz hiç bir vakit böyle şeyle meşgul olmayacaktık. Ve yanlış var

99

diyenlere karşı da hak da‘vâ edeceğimizde hiç tereddüd etmeyecektik. Sûre-i Kevser’in ve Sekizinci Remzin tevâfukāt-ı hurûfiyeleri üzerinde birer birer tedkîkātta bulunmuş ve hiç birinde noksân bulmamıştık. Esâsen bu tedkîkātımız, noksân aramak gāyesiyle değil, belki tevsî‘-i ma‘lûmât ve bir de ma‘nevî gıdamızı almak için vukū‘ buluyordu. Bu akşam fakirhânede Re’fet, Lütfü, Rüşdü Efendi kardeşlerimle oturmuş bu husûsta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk ki: Üstâdımızın bize hakîkati söylemekte hiç bir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hâl bize kâfîdir. Şimdiye kadar da böyle bir şey vukū‘ bulmuş değildir. Bu husûsta en büyük şâhid, risâleler ilmi kendilerine isnâd eden zâtların ellerinde gezdiği hâlde, onları da tasdîke mecbûr etmesidir.

İşte sevgili Üstâdım, bu hâdise dimağımızı daha ziyâde takviye etmiş bulunuyor ve bizi size daha ziyâde rabt ediyor. Ve her husûsta bizi himâye ve vikāye etmekte olduğunuza, kâfî ve daha kat‘î bir burhân yerine geçmiş bulunuyor.

Sevgili Üstâdım, bu hafta hatt-ı destinizle, pek çok zahmet çekerek, bin müşkilât içerisinde yazdığınız bütün Kur’ân’daki tevâfukātı gösterir bir nükteyi daha aldım. Bundan başka bu nükte gibi umûmî olup, yalnız tarzları ayrı olmak üzere iki tevâfukāt listesi daha yazılacağı iş‘âr buyuruluyor. Onları da sabırsızlıkla bekliyoruz. Ve yorgunluğunuzu hâtırladıkça, yüreklerimiz sızlıyor. Cenâb-ı Hakk, sizlere lâyık bir tarzda hayr-ı kesîr ihsân etsin

Husrev

[112]

[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmı,

1 Şeâir-i İslâmiyenin tağyîrine aslâ râzı olmayan ve tahammül edemeyerek kulaklarını tıkayanların kanâatlerindeki isâbete kat‘î huccet.

2 Te’vîlkârâne zâhirî muvâfakat gösteriyorum iddiâsında bulunanları, birinci zümreye ilhâk ettirecek müessir bir kuvvet.

3 Ulemâü’s-sû’ ahzâbına şedîd bir tokat.

100

4Muhtelif nâm ve vesîlelerle, dinsizlik gāyesiyle bid‘alar çıkaranlara, kāhir bir darbe-i kudret ve tavk-ı la‘net

5 Beşinci ve Altıncı İşaretler, ıslah-ı âlemin bizzât Hazret-i Mehdî’nin zuhûruna vâbeste olduğuna kanâat eden zümreden, bu zât-ı âlîşânın dahi bu emirde muktedir olmasına şübhe duyanların bu vehimlerini bertaraf edecek, i‘timâdlarını te’mîn edecek gāyet kuvvetli güneş gibi bir hakîkat.

6Yedinci İşâret, bu asrın en ma‘kūl mücâhedesinin nasıl yapılmak iktizâ ettiğine delâlet eden mahz-ı hikmet gibi hâssaları câmi‘dir.

Âciz kardeşinizin bu kısa vasfı da, elbette aczine şehâdet eder. Yoksa bu hakāiki lâyıkıyla vasfeylemek, bu bîçârenin haddi değildir.

Dünyevî meşgalem, husûsî işlerimiz ve pederime yardım gibi mecbûrî ahvâlim ve duygular, evvel ve âhir arz ettiğim gibi, hizmet-i Kur’âniyedeki vazîfeme çok mâni‘ oluyor. Ne yapayım? اَلْحَمْدُ للِّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ diyorum. Duânıza çok muhtâcım ve muhtâcız. Biz her vakit sevgili Üstâdımıza duâda bulunuyoruz

Hulûsî

[113]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı Ekremim Efendim Hazretleri,

Ekalli kırk seneden beri hakîkat âleminde nûrlar saçan nûrânî, kudsî, feyizli sözlerin kâffesi, bütün safahâtında tarîkat ve seyr u sülûke âit pencereleri küşâd ile, müştâklara temâşâ ve berk-i hâtıf-misâl تَعَالَوْا اَیُّهَا الْاِخْوَانُ nidâ-yı belîği ile da‘vet etmekte iken, dürbünî bir nazara mâlik olanlar, pek âşikâre görüp ve dinleyip ilticâ etmekte iseler de, bu abd-i pür-kusur, o nûrlarla omuz omuza yürüyen tarîkatin ne demek olduğunu, matla‘-ı şems-i füyûzât ve menba‘-ı fevz-i necât olan, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un dokuz levha-i saadeti câmi‘ Dokuzuncu Nüktesi’ni okuduktan sonra, alâ kaderi’l-istitâa öğrendim. Nihâyetsiz füyûzât ve hadsiz ezvâk-ı mütenevviayı hâvî olduğunu, bir kat daha tasdîk ettim. Elhamdülillâh, şu nüktede nûra muhtâç kalbime lâyuad nûrlar bahşedildi.

101

Kalbimin hissedip, lisânımın ifadeye muktedir olamadığı deryâ-yı hakāike dalarak, şu eser-i girân-bahânın şâyân-ı menn ü şükrân olduğunu arz ve mâba‘dinin tevâlî ve temâdîsini can u yürekten taleb ve temennî etmekte iken, işte tetimmesi olan üç telvîh de ihsân buyuruldu.

Bu hâtime kısmı, vartalardan kurtulmak çâresini gösteren irşâd ve îkāzlarıyla, cidden bir levha-i saadet ve bâis-i hayat-ı mücedded olmuştur. Acaba her an, en az bin bir nevi‘ semere-i hayat ile tegaddî etmekten kaçan ve o cadde-i kübrâya aslâ lâyık olmayan iftirâ ve isnâdât perdelerini görüp, şu meş‘ale-i adîmü’l-misâli söndürmek, zulümât ve dalâlet vâdilerine yol açmak isteyen bakar körlere ne demeli?

Nazîrsiz şu‘leleriyle asr-ı hâzırı ihyâ ve tenvîr ve istikbâlin krokisini bihakkın tanzîm ve tahkîm eden nûrlar, ile’l-ebed pâyidâr olsun. Dilerim Bâri’-i Teâlâ Hazretlerinden ki, şu âsâr-ı pür-nûrun umûm ümmet-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a ta‘mîmine muvaffakiyet ve müyesseriyet ihsân buyursun. Âmîn.

Sabrî

[114]

[İkinci Sabrî ve ikinci bir Husrev ve Birinci Alî’nin bir fıkrasıdır]

Ey yüce Üstâd,

Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e çok şükürler ki, size o muazzam Kitâb-ı Mübîn’in hazîne-i hakāikinin miftâhını, rahmetiyle ihsân buyurmuş. O hakāik-i azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve ateş ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, Acaba bir âb-ı hayât bulacak mıyız? diye bir hâlette iken, o mahfûz ve mestûr zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin mürâcaatlarında içirilmemek kābil olmayan bir tarzda, cüz’î, küllî, hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile harâretini kestirecek derecede vazîfe-i âliyenizde minnetsiz, tekellüfsüz, tasannu‘suz, çok cihetlerle kanâat-i kâmile ile şâhid olabildiğimiz bu vazîfe ile muvazzaf ve ancak ilm-i bî-nihâyeden lemeân eden, Arş-ı Hudâ’ya nazar ile âleme rahmete vesîle olduğunuz hengâmda ne diyebilmek mümkün ve ne cesâret

102

Hem bütün mümkinâtla alâkadâr ve muhît ve ehass-ı havâssın bile tam fâik derecesinde massedebilmesi, bence baîd diyebileceğim serâser nûr olan eserlere, fakîr gibi her husûsta nısf değil, hiçin hiçi olanların, bu husûsta mütâlaa değil, elime kalem alıp o mübârek fikr-i âlînin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesâret edemiyorum. Gāye-i maksad olan, yalnız Üstâdım, elhamdülillâh her husûsta muvaffakiyete kısa nazarımla bakıyorum. Muvaffakiyetler netîcesi, bizim için bir eyyâm-ı mübâreke uzaktan uzağa görünüyor. İnşâallâh, o yevm-i mev‘ûdu, duânız himmetiyle göreceğiz. Ve biz görmezsek, fütûhât-ı azîmeye nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevki‘de kahramânâne müşâhede edecekleri şübhesizdir. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun, duâ-yı âcizîden başka bir mütâlaa dermeyân edemeyeceğimden o husûsu, fikri âlî, kalbi sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüz ve gözlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim.

Üstâdım, bu Üçüncü Nükte-i Kenziye’yi mütâlaa ettim. Sûre-i Alak-ı Mübârek’in hurûfâtının îmâ ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyârî, Allâh Allâh lafz-ı Celâli ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazîn hazîn yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum:

Evet, nasıl ki kâinâtın her zerresi çok cihetlerle Hâlik-ı Kâinât’a şehâdet ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinâtın haritası olan Kur’ân-ı Hakîm’in vücûdunu teşkîl eden harfleri de, hâdisât-ı kevniyenin mâzî, hâl ve müstakbeline lisân-ı hâlleriyle şehâdet edecekleri bedîhîdir diyordum. Ve bu düşüncemin îzâhını nihâyetindeki ihtârında buldum, elhamdülillâh dedim.

Hele mübârek Sûre-i Rahmân, şu zamanın efkâr-ı bâtıla ve firavun-meşreb kafalara yıldırım-misâl sâika ile, pek sarîh bir sûrette, her şey Rahmân-ı Rahîm’in diye isbat ve otuz bir def‘a bir cümleyi tekrar ile, çör ve çöpten ibâret olan tabîiyyûn ve maddiyyûn tahassüngâhlarını, o kudsî harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zâten Üstâdım, çok yerlerde beyân buyurduğunuz gibi, bu kâinât kitabını açan Kadîr-i Zülcelâl ve Hakîm-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o kitabın sahîfe, satır, harf ve noktalarını hakkıyla îzâh edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifini ve o muarrifin verese-i hakîkîsini rahmeti iktizâsı eksik etmeyecek. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی

103

Evet, Üstâdım, şâhidim ki çok yorgunsunuz ve yoruluyorsunuz. Fakat vazîfenin kudsiyeti yorgunluğa değil, her şeye tercîh edileceğini buyuruyorsunuz. Mâdem şu zamanda iki mühim cereyân-ı azîmenin birisinin kumandasını Cenâb-ı Hakk size tahmîl etmiş oluyor ki, bütün dünya esrâr-ı Kur’âniye dersinde ma‘nen sizi dinliyor ve inşâallâh her vakit dinleyecek. Bu ma‘nevî muhârebe zamanındaki netice-i muhârebe yalnız insanların izmihlalini değil, belki bütün mevcûdâtın netice-i tahrîbini taşıyan ve isti‘mâl eden muharriblerledir. Öyle ise siz yalnız bize değil, ilâ yevmi’l-kıyâm bâkî kalacak müslüman yavrularının yaralanmaması için zırh; ve bir endahtında dünyayı sarsan, gürûh-u hazeleyi boğucu dumanlar içinde bırakan Kur’ân-ı Hakîm’in son sistem malzeme-i mübârekelerini îcâda vesîlesiniz. Var ol, ey sevgili Üstâdım Hemen, Rabbim bir dakîka yorgunluğunuza bedel, bin ehl-i gazânın sevâbını ihsân buyursun. Âmîn.

Affınıza mağrûren şunu da diyeceğim ki, mâdem ma‘nevî cihâd zamanıdır, muvazzaf askeriz ve askerlikten lezzet aldığımızı söylüyoruz, düşman hem dessâs, hem sûrî kuvvetlicedir. Kılıç hasma göre çekilir düstûruyla, sizin telâşsız ve ârâmsız sa‘yiniz göz önünde iken, cebhemize hile tuzağı addedilen hubb-u câh, sermâye-i dünyâ gibi, çok câzibedâr şeylerle bizi aldattıklarını bilebilmeliyiz. Ve cebhemizi bırakıp, âfil şeylere aldanıp, çok mübârek ve mukaddes şeylerin ayak altında kalmasına sebebiyet vermemek için, ancak ve ancak Cenâb-ı Kibriyâ’nın azamet-i kudretinden ve şumûllü rahmetinden ve Şâh-ı Levlâk’in himmet-i âmmesinden ve zât-ı üstâdânelerinin makbûl ed‘iyelerinden gece ve gündüz hisse-mend olmamızla olacak. Ve böyle olmak îmânım var ve her dakîka ârâmsız bekliyoruz.

Hâfız Alî

104

[115]

[Saîdü’n-Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey bu dâr-ı fânîde medâr-ı tesellilerim, bu diyâr-ı gurbette enîslerim ve esrâr-ı Kur’âniyede beni iştiyâklarıyla konuşturan zeki, firâsetli muhâtablarım,

Sizlere yalnız bir-iki dakîka temâşâ etmekle, ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için, kendi hattımla tashîhsiz bir fihriste-i hurûf göndermiştim. Hâlbuki sizler bir-iki dakîka değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabt ettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merâk ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyîzini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.

Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me’haz olmak için takrîbî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perişan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdîde bir tefsîr köyümüzde var. O tefsîri getirdik, mukābele ettik. Ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk etmişiz. Birkaç büyük yekünlerde, on-on beş küçük yerlerde muhâlefet oldu.

Tahkîkāt netîcesinde, tefsîrin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki-üç yerde müsvedde listemizi tashîh ettik. Sonra o tashîhimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsîr tashîhe muhtâç zannettik, fakat tashîh edemedik. Çünki sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü’l-Ezher yanında ve kurbunda, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashîhe cür’et edemedim.

Aynı tefsîri size, tebyiziyle beraber gönderiyorum, ona bakarsınız. Fakat tenkîde uğraşmayınız. Çünki benim listem takrîbîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsîr ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiye’de Medenî âyetler girmiş. Belki hesabına dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre-i Alak’da hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan

105

nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‘-u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.

Hem de tevâfuktaki esrâr, küllî yekünlere bakar. Takrîbî fihriste bize kâfîdir. Çünki Kenzü’l-Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukāt, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekünlerin değişmesiyle dahi o tevâfukāt bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sûre, bin adedinde ittifâk ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ Küsûrâtın çendân esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte, fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek ve siz de istifâde edeceksiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

[116]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

Hulûsî gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iâdesine dâir yazdığım bir mektûbu, arkadaşlarımın tensîblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr âhiret kardeşlerim Hacı Nûh Bey, Molla Hamîd,

Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. Sadîk-i vefiy bu zamanda yoktur diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye benim için Van çok kıymetdâr idi. Lillâhilhamd, sizler o kıymetdarlığı gösterdiniz. Van’a karşı şedîd hissiyâtıma tam mukābele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim.

Şöyle ki:

Geçen sene Barla’lı, İstanbul ticâretinde bulunan Bekir Efendi’nin şerîki Mehmed Efendi vâsıtasıyla bir mektûb aldım. Mektûb hârika olarak bana göründü. Çünki Hulûsî Bey, Nûh Beyle görüştüm diye o mektûbla yazıyor. Aynı mektûbda, kardeşim Abdülmecîd’in Mollâ Hamîd’in selâm ve duâsını bana yazıyor. Aynı mektûbda Norşin-i Süflâ’da

106

Molla Abdülmecîd’in yazısı ve imzası var idi. Fesübhânallâh dedim. En ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektûbda ictimâ‘ları tevâfuklu bir levha-i temâşâdır.

Bu sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir’e gelmiş. Ve yine Nûh Bey’in aynı telgrafını, o zât bana getirdi. Fesübhânallâh dedim. Nûh Bey’in lisân-ı hâli, güyâ Mehmed Efendi’ye: Dostum, ben seninle beraber Üstâdımla görüşeceğim diyor, tahayyül ettim. Sonra yine o Mehmed Efendi’nin hizmetkârı Eğirdir’e gidip Mehmed Efendi’nin mektûblarını getirmiş. Yine Nûh Bey’in hediyeye âit, bana olan mektûbunu getirdi. Dedim: kat‘iyen bu iş tesâdüfî değil. Sonra mektûbun müştemelâtına dikkat ettim. Tahmîn ettim, Van’da Nûh Bey’in bana hazırladığı hediyeyi göndermek târîhinde, ben de aynı târihte aynı fiyatta Hâşiye bir hediye-i azîmeyi Nûh Bey’in nâmına Van’daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk bana işarettir ki, Nûh ile Hamîd, talebelik ve kardeşlik için min-tarafillâh intihâb edilmişler. Çünki tevâfuk bizim için bir emâre-i tevfîk-i İlâhî olduğuna kanâatim gelmiş. Risâlelerde tevâfukātın bazı numûnelerini göreceksiniz.

Fakat çok ricâ ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabûl edemedim. Adem-i kabûlün esbâbı çoktur. En mühim bir sebeb, benim kardeşlerim ve talebelerimle olan münâsebetin samîmiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisâd, bereket ve kanâat sâyesinde, şiddetli ihtiyacım olmadığı hâlde, dünya malına el uzatmak elimde değil, ihtiyârım hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:

Mühim bir tüccâr dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabûl etmedim. İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma dedi. Kabûl ettim, fakat iki kat fiyatını verdim.

Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?

Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünki dünyaya tenezzül etmez, tama‘ ve zillete düşmez, hakîkat mukābilinde dünya malını almaz, tasannu‘a mecbûr olmaz bir üstâddan alınan ders-i hakîkat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbûr olmuş, ehl-i servete

107

tasannu‘a muzdar kalmış, tama‘ zilletiyle izzet-i ilmini fedâ etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyâkârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeye cevâz göstermiş bir üstâddan alınan aynı ders-i hakîkat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte ma‘nen sana otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdânsızlık telakkî ediyorum. Sen mâdem fedâkârsın; ben de o fedâkârlığa mukābil, menfaatinizi menfaatime tercîh ediyorum, gücenme. O da bu sırrı anladıktan sonra kabûl etti, gücenmedi.

Ey Nûh Bey ve Hamîd kardeşlerim, siz de gücenmeyiniz. Hem Nûh Bey, biliniz ki, sizlerin bu zamanda o havâlîde vefâdârâne, şefkatkârâne beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymetdârdır.

Hem size gönderdiğim risâleleri muhâfaza etmek ve onlara sâhib çıkmak ve benim yerimde onları himâye etmek, binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünki netice-i hayatımı ve vazîfe-i vataniyemi o havâlîdeki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı edâ eden o risâlelere ciddî sâhib çıkmak, tam muhâfaza etmek ve ehline yetiştirmeye vâsıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin binlerine mukābildir.

Hem emîn olunuz ki, ma‘nevî zararım büyük olmasa idi, Nûh Bey’in hâtırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar Cenâb-ı Hakk’a çok şükür, hediyeleri kabûl etmeye mecbûr olmadım. Ve şu zamanda ehl-i ilmin bir sebeb-i sukūtu olan tamaa girmeye ihtiyâr benden selb edildi.

Hem eğer sizin hediyenizi kabûl etsem, çok zâtların ya kalbi kırılacaktı veyâhûd elli senelik kāidem bozulacaktı.

Orada ve civârınızda bulunan eski talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve onların duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

108

[117]

[Nasûhîzâde Şeyh Mehmed Efendi’nin fıkrasıdır]

Bülbül-ü Bâğistân-ı Kur’ân, Üstâd-ı Ekremim, Efendim Hazretleri,

Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihâl-i dâr-ı bekā buyurdular. Burdur’a teşrîfinizden bir ay evvel, merhûm Rahmi Sultân ile beraber bir câmi‘-i şerifte birkaç cemâatle bulunmakta iken, sükût-u hâl-i murâkabeye varıldı. Bazı velîler rûhânî teşrîf buyurdular. Nihâyette, siz Üstâdım teşrîf buyurdunuz. Bir cezbe-i Rahmân zuhûruyla uyandım, kendime geldim. Bir mâh sonra Burdur’a teşrîf ile, bazı yevm sohbet-i irfâniyenizde bulunup rûhlarımıza gıda bahş olundu.

Şu tulûâtımı arza ictisâr ediyorum: Halka-i hakîkatte deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kavuşturdular ruhunu, ervâh-ı Enbiyâya ânın. Mest-i müstağrak olup hayrettedir ol mübârek Üstâd,

Mübârek Kur’ân’ın dellâlısın dediler âna. Sözleri candır, ânı tutmayan ruhsuzdur hemen,

Bütün söylediği nûr-u hikmettir ânın. Mi‘râc-ı rûhânîde deverandadır ol mübârek Üstâd,

Kalbim içre feyz-i nûrun görmüşem hemen. İçi ummân-ı vahdette, dışı sahrâ-yı kesrette görünür Üstâd,

Dünyada, uhrâda refîk olalım âna. Umarım Mevlâm ihsân eder biz kullarına.

Nasûhîzâde Mehmed, söyledi hemen bu sırları, Hazîne-i Kur’âniyenin bir miftâhıdır Üstâd.

Nasûhîzâde Şeyh Mehmed

[118]

[Âsım Bey’in bir fıkrasıdır]

Muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Bu arîzamı takdîm ve tasdîa iki sebeb-i mücbir hâsıl oldu:

Birincisi: Sevgili Üstâdımın geçenki iltifâtnâmelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: Bu fakîr ile azîz kardeşim Husrev gibi yüksek, ciddî, hâlis kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i Kur’ânda dâim eylesin.

109

Muazzez Üstâdımın bu duâ, bu niyâz ve himmetlerine bütün mevcûdiyetimle âmîn dedim. Ve dâimâ da diyorum. Ve Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerine de dâimâ niyâzım budur. Ve pek muhterem ve pek sevgili Üstâdımın duâ ve himmeti sürûr ve sevinç gözyaşlarımı akıttırıyordu. Bu fıkra ve cümleyi ta‘kîb eden ikinci fıkra ki, aynen yazıyorum:

Ve ben öldüğümde sizi arkamda vâris bırakarak ferah ile kedersiz kabrime girmek rahmet-i İlâhiyeden ümîd ederim. Burası beni çok düşündürdü ve hiç bir dakîka Üstâdımın bu arzu, bu taleb ve rahmet-i İlâhiyeden bu ümidi, zihnimden fikrimden ve kuvve-i muhayyilemden hiç çıkmıyor. Binâenaleyh, bu fıkraya da bütün zerrât-ı mevcûdiyetimle âmîn dedim ve Cenâb-ı Hakk’ın fazl u keremini tazarru‘ ve niyâz ettim.

Bununla beraber Yâ Hazret, riyâ değil, tasannu‘ değil, içimden doğuyor, gönül şöyle istiyor ve arzu ediyor: Bu fakîr, siz Üstâdımdan evvel kabre girsin ve siz dâr-ı bekānın ilk kapısına gelinceye kadar, dâr-ı dünyâda bulununuz ki, bu fakîr ve muhtâç olan talebenize arkasından göndereceğiniz duâ ve hediyenizle mütena'im, şâd ve mesrûr olsun. Ve sizin teşrîfinizdeki, Erhamürrâhimîn olan Rabbü’l-Âlemîn’den duâ ve niyâzım budur, rûhum sizi istikbâl etmek şerefiyle müşerref olabilmek gibi, gönül arzu ve hissiyâtı hâsıl oluyor Hâşiye. Ve çok düşündürüyor. Ve bu arzu ve niyâzımdan daha büyüğü ve şedîdi şudur ki: Üstâdımın dâr-ı dünyâda daha pek çok zamanlar kalması, dolayısıyla vazîfe-i kudsiyenizin devamı ve hakîkat ve hidâyet nûrları olan Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’ların teksîri ve intişârıyla, hâb-ı gaflette olanların, dalâlette kalanların, ehl-i bid‘a ve mülhidlerin tarîk-i hak ve hidâyete girmeleri için siz Üstâdımın pek çok zaman daha yaşamaklığınızı ve başımızdan eksik olmamasını ve sizin gaybûbetinizle bizlerin yetîm ve öksüz kalmamaklığımızı gönül arzu ediyor.

Daha çok söylemek isterim, fakat iktidâr ve kifâyetsizliğimden kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Her iş gibi, bu arzumuzu da Cenâb-ı Kibriyâ’ya havâle ederiz

Âsım

110

[119]

[Merhûm Hâfız Alî’nin bir fıkrasıdır]

Küçük bir mes’elede, Gücendin mi? diye istifsâr münâsebetiyle yazılmıştır.

Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,

Hayâtımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hazır olduğum kıymetli Üstâdım,

Evet, değil böyle hakîkat uğrunda, hatta bir kıymetli hediyeyi ihsân eden Pâdişâh-ı Zîşân için, o hediyeyi sarf etmekte tereddüd edilmez. Öyle de, Üstâdım, bize emânet olarak ve ne zaman alınacağı meçhûl olan hayâtın ve her zaman emrine âmâde ve hazır olduğumuz Cenâb-ı Mün‘im’in, o emânet üzerine ne gibi emri vâki‘ olsa, inşâallâh bilâ-tereddüd emâneti iâdeye hazırız. Mâdem siz, o Pâdişâh-ı bî-Zeval’in kurbiyet-i İlâhiyesinde, aynı emrini teblîğe me’mûr bulunuyorsunuz. Öyle ise her mübârek sözünüz hak ve aynı rahmettir.

Hem Efendim, bahçıvan misâl, fidanları büyütmek üzere, hayvânât-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için aşağı dalları kesilir ki, yükselsin. O fidanların hiç bir cihetle hakkı yoktur ki, Bizi tımar eden ve hayâtımıza sebeb olan, bizi bazen rencîde ediyor diyemezler. Zîrâ hâl-i asliyle kalsaydılar, bir muzır hayvan koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.

Evet, Üstâdım, mübâlağasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazen kabûl ettirdiğim, yalnız pür-zünûb talebenizi dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, boyumdan aşan ve belki de dâhilimin de siyah çamurlara mezc olduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda, Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokmân gibi Kur’ân-ı Hakîm’in şifâhânesinden lemeân eden muâlecelerle tedâviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesîlesiniz. O hayatı ihsân edene ve vesîle olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir. Hâşiye

111

Hem bir hasta, ameliyata muhtâç olduğunu bilmelidir. Ve hastasını gece ve gündüz tedâvi altında bulunduran eczâcıya karşı yüz binlerle teşekkür ve o eczâcıya eczâhâneyi teslîm eden Hekîm-i Pür-Kemâl, Kadîr-i bî-Misâl Hazretlerine nihâyetsiz hamd ü şükre borçluyuz. Ve bu borcu îfâ edemediğimden pek mükedderim. Allâhü Teâlâ sizden ebeden râzı olsun.

Hâfız Alî

[120]

[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ

Azîz Üstâdım, müşfik kardeş, muhterem mücâhid,

Son iki hafta içinde, iki def‘ada vürûd eden Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Altıncı Kısmı ile Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniye ve Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın Sekizinci Remzi ve Altıncı Remzi isimlerini taşıyan mu‘ciznümâ eserleri aldım.

Birinci Mektûb, hasbe’l-beşeriye çok sıkıldığım bir günün hemen saatinde elime geçti. Evet, gözlerim böyle bir nûra, aklım böyle bir derse, hasta vücûdum böyle bir ilaca, muzdarib rûhum böyle bir teselliye, nihâyet zâlim nefsim böyle bir ma‘nevî terbiyeye çok muhtâç olduğu bir zamanda bu eserin yetişmesi, hem hakîkatte üç gün sonra postaya verilen ikinci eserden dokuz gün evvel gelmesi kat‘iyetle gösteriyor ki, bu iş kendi kendine veya tesâdüfî olmuş değil. Belki gelmiş değil, gönderilmiş. Yetişmiş değil, yetiştirilmiş. Maksadsız değil, bir hizmete koşturulmuş. Hatta bir dest-i gaybî tarafından en lüzûmlu bir anda, en muhtâç ve Kur’ân hâdimlerinin en zaîfi, en âcizi, en liyâkatsizi, en zebûnu bulunan bu bîçâre kardeşinize mahz-ı eser-i rahmet ve inâyet olarak verilmiştir.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç