BARLA LÂHİKASI

92

[105]

[Re’fet’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem ve çok kıymetli Üstâdım,

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmı’nın remzini dikkatle okudum. İhtivâ ettiği hârikanümâ rumûzât ve o rumûzâtın ifade ettiği yüksek hakāik, fakîre azîm istifâdeler te’mîn etti. Ve beni derin derin tefekkür ve teemmüle sevk etti. Çocukluğumdan beri hakāik-i dîniyeye çok merâk eder ve her fırsattan istifâde ederek tedkîkāt ve tetebbuâtda bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden ye's ü nevmidîye dûçâr olurdum. Nâ-mütenâhî şükürler olsun ol Hallâk-ı Azîm’e ki, zât-ı âliye-i fâzılâneleri gibi, her asırda emsâline ender tesâdüf olunan bir dâhî-i a‘zama bizleri mülâkî kıldı. Otuz seneden beri rûhumun çok büyük iştiyâk ve tahassürle beklediği bir Üstâd-ı muhtereme nâil eyledi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ثُمَّ الْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Mâdem şimdiye kadar böyle hakîkatler hiç bir eserde görülmemiş ve işitilmemiştir. Yazılması çok muvâfıktır ki, okuyan her ehl-i îmânı, Kur’ân-ı Hakîm’in hazâin-i nâ-mütenâhiyesinden bir kısım cevâhiri elde etmek sûretiyle, hem ağniyâ-yı ma‘neviye adedine dâhil olsun ve hem de künûz-u mahfiyeye ıttılâ‘ kesb etmek gibi, rûh-u beşerin en büyük ihtiyâcâtını tatmîn etmiş bulunsun. Hulâsa, tevâfukāt ve rumûzât-ı Kur’âniye tebşîrât-ı azîmeyi ihtivâ etmesi i‘tibâriyle, kemâl-i hassâsiyetle ta‘kîb ve tedkîk olunmaktadır. Bundan dolayı nihâyetsiz hürmet ve ta‘zîmâtımı arz eder ve mübârek ellerinizden öperek, Cenâb-ı Hakk’ın bize inkişâf-ı kalbî ihsân buyurması husûsundaki duâ-yı hayriyelerini istirhâm eylerim, sevgili Üstâdım Efendim.

Re’fet

93

[106]

[Rüşdü’nün bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek kıymetdâr ve pek muhterem Üstâdım Efendim Hazretleri,

Nûrlarıyla kara kalbimi nûrlandırmış olduğunuz mektubâtınızdan, i‘câz-ı Kur’ân’dan İhlâs-ı Şerîf, Muavvizeteyn, Fâtiha-i Şerîfe sûrelerinin tevâfukāt-ı hurûfiye sırlarını gösterir Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Remz’ini dîn kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür, elhamdülillâh Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin kelâmı olan Kur’ân-ı Azîm-i Hakîm’in sırlarına hayret ettim ve bütün kalbimle ve lisânımla اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖیمَانِ والْقُرْاٰنِ dedim.

Üstâdım, yeni tevâfukātlı Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın baş tarafına bu remzin ilâvesi, hak ve hakîkati i‘lân maksadına muvâfık ise de, okudukça doymak ve usanmak bilmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nûrlandıran ve bize bizim lisânımızla hâllerimizi teşrîh ve tarîk-i hakkı gösteren risâle-i pür-nûrlarınızda da beraber ayrıca bulunmasını ve Kur’ân-ı Hakîm’in başına mümkün olursa hem Arabcasının ve hem de Türkçesinin konulması muvâfık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri

Rüşdü

[107]

[Saatçi Lütfü’nün bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

İ‘câz-ı Kur’ânîden İhlâs-ı Şerîf ile Muavvizeteyn ve Fâtiha-i Şerîfe sûrelerinin tevâfukāt-ı hurûfiye sırlarını gösterir Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Remz’ini aldım ve okudum. Neşir buyurulan işbu risâledeki tevâfukāt, şimdiye kadar emsâli nâ-mesbûk bir sırrı meydana koymuş. Bu hususa dâir mütâlaada bulunmak, kuvve-i kalemiyemin ve havsala-i mevcûdemin kat-ender-kat fevkınde bulunmakla beraber, aff-ı üstâdânelerine mağrûren şu kadar diyebilirim ki, neşir

94

buyurulan risâledeki îzâhât, herhangi bedbîn ve kör olan bir gāfili uyandırmaya ve hatta bütün mevcûdiyetiyle kararmış kalbleri tenvîre ve irşâda pek büyük delîl bulunduğundan, muhterem Üstâdımızın tasavvuru ve kararı vechiyle, her ferdin Kur’ân-ı Azîmü'l-Burhân’daki mu‘cizâtı görmesi için Kur’ân’ın baş tarafına derci husûsu pek muvâfık görüldüğünü arz ederim, Efendim Hazretleri.

Saatçi Lütfü

[108]

[Âsım Bey’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdımı bu fakîre lütf u kereminden ihsân buyuran Kādir-i Mutlak, Ezel ve Ebed Sultânı Cenâb-ı Hayy-ı Lâyemût Hazretlerine, her dakîkada yüz binlerce hamd ve şükür etsem -ki ediyorum- yine yüz binde bir borcumu bile îfâ edemem. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Pür-taksîr olan bu fakîr, bilâ-fâsıla otuz dört sene olan hayat-ı askeriyemde, muktezâ-yı beşeriyet, az ve çok ma‘siyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazîfe-i dîniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksân kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrâr-ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum. Ve kusûrlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstâdıma ve risâlelere kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüz binlerce şükür, Cenâb-ı Hakk sizi bu fakîre ihsân buyurdu.

Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhâbereye başlanmış ve binnetîce hikmet-resân ve nûr-feşân ve müşkilküşâ ve kâinâtın muammâ-yı tılsımını açan anahtarları bu fakîrin eline veren yine o risâlelerdir. İşte o bahâ takdîr edilemeyen bu anahtarlar, öyle mücevherât ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim, iktidarsızlığımdan lisânım ve kalemim kalbimin tercümanı olamıyor, âciz kalıyor.

95

Şerîat, hakîkat ve ma‘rifet hazîne ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nûr risâle-i şerîfeleridir. Bu Nûr risâlelerinin her birisi birbirinden nûrlu. Hele İ‘câz-ı Kur’ân, نُورٌ عَلٰی نُورٍ, Nasıl tavsîf edeyim? Bir gülistân-ı ferah-fezâda gāyet nâdîde ve hoş bu ezhâr-ı latîfe gûnâ-gûn bulunup da, hangisini koparmaya tercîh etmeye mütehayyir kalıp da, netîcede hepsinden bir deste, bir demet yapmaya karar verdiği gibi; bu risâle-i şerîfeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni Nûr bahçesine, Nûr deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar? İnsanı, fakat o insanı tahayyür ve tefekkür sahrâsında mest-i lâya‘kıl bırakmaz da ne yapar? Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hâssalarından tecerrüd etmesine, Hâlik’ına ubûdiyet-i mütemâdiyede bulunmasına, mezmûm bilcümle ahlâkları def‘ u tard etmesine, ilâ âhir gibi hissiyâtıyla mütehassis edip de nefs-i emmâreyi öldürmez de ne yapar?

Diyebilirim ki, bu Nûr risâle-i şerîfeleri bir gülistân-ı cinândır. Bu gülistândan istifâde edemeyen bed mayalara, nasîbdâr olamayanlara sad-hezâr teessüf İşte o gibilere ilhâm-ı Rabbânî erişsin de, Yirmi Üçüncü Söz risâle-i şerîfesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicâb-ı gafletten nihânı, ikinci levhadaki zevâl-i gafletle ayana tebdîl edebilsinler.

Cümle-i mü’minîn-i muvahhidînin tarîk-i hidâyette hatve-endâz olmaları için, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretlerine kavlen duâ ve tazarru‘ etmekteyim. Ve fiilen de henüz dörtte birini yazamadığım bu Nûr risâle-i şerîfelerinin fakirde mevcûd olanlarını, i‘timâd ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle genç zevât-ı muhtereme, Cum‘a günleri fakirhânede toplanıldığı vakit, bizzât okuyor ve ellerine birer Nûr parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okutmakta devam ediliyor. Hepimiz Cenâb-ı Kâdir-i Kayyûm’a ubûdiyet ve niyâzımızı îfâ ediyoruz ve zât-ı üstâdânelerine karşı da borcumuz olan duâ-yı üstâdânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.

Cenâb-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl Hazretleri, muhterem zât-ı üstâdânelerini dünyalar durdukça Nûr risâlelerine rehberlikte, delâlette ve Nûr dellâllığında ilâ âhirü’d-deverân dâim buyursun duâsını, her namazımın âhirinde hemşîrenizle beraber vird-i zebân etmişiz, Efendim Hazretleri

Âsım

96

[109]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sevgili ve kıymetdâr Üstâdım, efendim

Hâfız Ali Efendi kardeşimle irsâl buyurulan Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Dokuzuncu Kısmını pek büyük bir sevinçle aldım ve okudum. Kısmen kardeşlerimle, kısmen de yalnız başıma, beş-altı def‘a okuduğum hâlde, bu risâlenin rûhuma ilkā eylediği nûrânî feyizleri karşısında, okudukça okumak ihtiyacım artıyordu. Ve senelerden beri müştâkı bulunduğum tarîkatin böyle ulvî, nezîh, âlî hakîkatlerini öğreten bu kıymetdâr risâleyi elimden bırakamıyorum. Her okudukça başka bir zevki veren ve kendi arkadaşları olan diğer risâleler gibi, her bakışta başka bir güzellik ve letâfet gösteren bu risâleyi ve içindeki ulvî ve âlî hakîkatleri bize okuyan levhaların münderecâtını belki dört-beş seneden beri arıyor, bulamıyordum.

Sevgili Üstâdım, Allâh sizden ebediyen râzı olsun. Nasıl ki bahr-i muhît içerisinde yaşadıkları hâlde, susuz kalmalarından dolayı değil, belki kendilerinden zîkıymet şeylerin husûlü için, nisan yağmuruna şiddetli bir alâka ile ihtiyâç gösteren balıklar gibi, benim de bu risâleye ihtiyacım şiddetli idi. Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine bî-nihâye şükürler olsun ki, hayâtımın bu karanlıklı sahîfesini de arzularımın pek fevkınde olarak nûrlandırdı.

Evet, bu risâlenin fakîr talebenizde hâsıl ettiği te’sîr ve intibâ‘larını kalemle ifadeden her vakit için âcizim. Küçük küçük cümleleri ve anahtarlarıyla pek büyük defîne ve hazineleri açan ve azîm girdabları kapatan ve tarîkatin nezîh, âlî ve çok yüksek feyizli, sürûrlu, zevkli, doyulmaz ve bırakılmaz bir yol olduğunu ders veren bu kıymetdâr risâleyi çok ehemmiyetli buluyorum. Bilhassa tarîkate mensûb olup da, hâricin ithâmından kaçınan veyâhûd öğrenmek ve anlamak istedikleri hâlde muvaffak olamayan ve alâkadâr olmak isteyen kardeşlerimi, bu risâleye mâlikiyetlerinden dolayı tebrîk etmekte, kendimi çok haklı buluyorum.

97

Kıymetdâr Üstâdım,

Risâlenin geri kalan kısmının da bir an evvel ikmâliyle istifâde ve istifâzamız için irsâl buyurulmasını, dest ü dâmenlerinizi öperek niyâz etmekteyim. Ve ikmâl ü irsâline, arkadaşlarımla beraber sabırsızlıkla intizârımızı arz ederim, Efendim Hazretleri

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Husrev

[110]

[Husrev’in bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım muhterem efendim,

Kur’ân-ı Kerîm’in âyât ve kelimât ve hurûfâtında görünen ihtilâf bertaraf edilmek üzere, yeniden hakîkî ve esaslı bir sûrette âyât ve kelimât ve hurûfâtın tesbît edileceği hakkındaki iş‘âr-ı fâzılâneleri, cidden şâyân-ı tebşîr olmakla beraber ve bu gibi ahvâl, bizi Üstâdımızın ulvî ve umûmî olan vazîfesinde her vakit için Cenâb-ı Hakk’dan muvaffakiyet talebinde bulunmaklığa sevk ediyor. Bilhassa kardeşimiz Hacı Nûh Bey’e yazılan mektûb sûreti ve buna mümâsil diğer mektûbât, bizim hayatımızı değiştirmiş ve müstakbeldeki hayâtımıza nûrlar serptiği gibi; bugünkü insanlığın giriftâr olduğu riyâkârlık, tabasbus ve temelluk ve emsâli gibi pek çok ahlâk-ı rezîleden kurtarmış ve her birerlerinin yerlerine de ahlâk-ı hasene fidanları gars ederek, birer şecere-i âliye ve nâfizenin vücûda gelmesine sebebiyet vermiştir. Hatta o kadar diyebilirim ki, bugünkü beşeriyetin duygularından bambaşka bir hayâta sevk etmiş ve her an Hâlikımız bizden ne sûretle râzı olacak ve bugün ne gibi bir sa‘y ile sahîfe-i hayatımı kapatacağım? Acaba ümmeti bulunduğumuz o sevgili Peygamber-i Zîşân asm Efendimiz’in, dalâlet yolunu tutan veyâhûd dalâlete gidenlerin arkalarından giden ümmetlerini, ne sûretle tarîk-i hidâyete getirmek için sa‘y etsek, hoşnûdiyet-i Peygamberîyi asm celb edebiliriz? duyguları ve mefkûreleriyle yaşatmaktadır.

Kıymetdâr Üstâdlarına her hatvede ittibâı seven o talebelerinizin rûhlarında, Üstâdlarının en güzel fıkrası olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’a fedâ olan bu baş, başka bir yere eğilmeyecektir sözü, hayatımızda en güzel ve en büyük bir miftâh ve bir düstûr olmuştur.

98

İşte bu hayâtta bu zevkle yaşadığımız içindir ki, bu vâdideki korku denilen mevhûm kuvvet, talebelerinizin hak uğrunda gösterdikleri cesâretten korkmaktadır. Rızâ-yı İlâhî uğrunda her gelecek hâle memnûniyetle göğüs germeyi, Üstâdlarının hâlinden her gün ve her an ders alan talebelerinize ve o kardeşlerime hayırlı muvaffakiyetler ve saâdetler temennî ederken, sevgili Üstâdım, size de lâyık olduğunuzdan daha güzel bir şekilde ve daha elyak bir tarzda eltâf-ı Sübhâniyeye nâiliyetiniz için duâ eder ve dâmenlerinizi kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öperim, Efendim Hazretleri.

Husrev

[111]

[Husrev Efendi’nin bir fıkrasıdır]

Sevgili Üstâdım,

Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’âniyedeki yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını suâl eden ve hatânın esbâbını bize îzâh eden sevimli mektûbunuzu aldım. Bu kısmı, Sûre-i Kevser’in latîf ve yüksek tevâfukātını gösteren Altıncı Remiz’le ve bir de büyük bir fâtihten daha büyük olan tarîkate âit kısımla beraber okudum.

Bu hafta sevincim ve şevkim pek ziyâde idi. Bir taraftan senelerden beri tab‘ edilmesi ve âlem-i İslâm’a neşredilmesi için istinsâh edilen o kıymetdâr mahzen-i hakāik, emîn vâdilere gönderiliyordu. Diğer taraftan şu baharın câzibedâr güzelliğinden, pek çok yüksek bir nûrâniyetle karşımıza çıkan Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un her bir kısmının verdiği zevk-i ma‘nevî içerisinde yaşıyorduk.

Kenzü’l-Arş duâsının feyzinden gelen ikinci bir nükte-i Kur’âniyeyi, mektûbunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar okuduk. Tedkîk gāyesi hiç birimizde olmadığı için, on dakîka içerisinde yazılan bu kısmın nûrânî şu‘leleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccübden başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşâşet, duyduğumuz ma‘nevî zevki, ta‘rîfe kâfî geliyordu.

Sevgili Üstâdım, her bir risâle aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet gördüğü içindir ki, her nasılsa vâki‘ olan hatâ hakkındaki mektûbunuzu aldığım vakit, kıymetdâr Üstâdım, bu hâli bize ihtâr etmeye idiniz, biz hiç bir vakit böyle şeyle meşgul olmayacaktık. Ve yanlış var

99

diyenlere karşı da hak da‘vâ edeceğimizde hiç tereddüd etmeyecektik. Sûre-i Kevser’in ve Sekizinci Remzin tevâfukāt-ı hurûfiyeleri üzerinde birer birer tedkîkātta bulunmuş ve hiç birinde noksân bulmamıştık. Esâsen bu tedkîkātımız, noksân aramak gāyesiyle değil, belki tevsî‘-i ma‘lûmât ve bir de ma‘nevî gıdamızı almak için vukū‘ buluyordu. Bu akşam fakirhânede Re’fet, Lütfü, Rüşdü Efendi kardeşlerimle oturmuş bu husûsta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk ki: Üstâdımızın bize hakîkati söylemekte hiç bir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hâl bize kâfîdir. Şimdiye kadar da böyle bir şey vukū‘ bulmuş değildir. Bu husûsta en büyük şâhid, risâleler ilmi kendilerine isnâd eden zâtların ellerinde gezdiği hâlde, onları da tasdîke mecbûr etmesidir.

İşte sevgili Üstâdım, bu hâdise dimağımızı daha ziyâde takviye etmiş bulunuyor ve bizi size daha ziyâde rabt ediyor. Ve her husûsta bizi himâye ve vikāye etmekte olduğunuza, kâfî ve daha kat‘î bir burhân yerine geçmiş bulunuyor.

Sevgili Üstâdım, bu hafta hatt-ı destinizle, pek çok zahmet çekerek, bin müşkilât içerisinde yazdığınız bütün Kur’ân’daki tevâfukātı gösterir bir nükteyi daha aldım. Bundan başka bu nükte gibi umûmî olup, yalnız tarzları ayrı olmak üzere iki tevâfukāt listesi daha yazılacağı iş‘âr buyuruluyor. Onları da sabırsızlıkla bekliyoruz. Ve yorgunluğunuzu hâtırladıkça, yüreklerimiz sızlıyor. Cenâb-ı Hakk, sizlere lâyık bir tarzda hayr-ı kesîr ihsân etsin

Husrev

[112]

[Hulûsî Bey’in bir fıkrasıdır]

Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un Yedinci Kısmı,

1 Şeâir-i İslâmiyenin tağyîrine aslâ râzı olmayan ve tahammül edemeyerek kulaklarını tıkayanların kanâatlerindeki isâbete kat‘î huccet.

2 Te’vîlkârâne zâhirî muvâfakat gösteriyorum iddiâsında bulunanları, birinci zümreye ilhâk ettirecek müessir bir kuvvet.

3 Ulemâü’s-sû’ ahzâbına şedîd bir tokat.

100

4Muhtelif nâm ve vesîlelerle, dinsizlik gāyesiyle bid‘alar çıkaranlara, kāhir bir darbe-i kudret ve tavk-ı la‘net

5 Beşinci ve Altıncı İşaretler, ıslah-ı âlemin bizzât Hazret-i Mehdî’nin zuhûruna vâbeste olduğuna kanâat eden zümreden, bu zât-ı âlîşânın dahi bu emirde muktedir olmasına şübhe duyanların bu vehimlerini bertaraf edecek, i‘timâdlarını te’mîn edecek gāyet kuvvetli güneş gibi bir hakîkat.

6Yedinci İşâret, bu asrın en ma‘kūl mücâhedesinin nasıl yapılmak iktizâ ettiğine delâlet eden mahz-ı hikmet gibi hâssaları câmi‘dir.

Âciz kardeşinizin bu kısa vasfı da, elbette aczine şehâdet eder. Yoksa bu hakāiki lâyıkıyla vasfeylemek, bu bîçârenin haddi değildir.

Dünyevî meşgalem, husûsî işlerimiz ve pederime yardım gibi mecbûrî ahvâlim ve duygular, evvel ve âhir arz ettiğim gibi, hizmet-i Kur’âniyedeki vazîfeme çok mâni‘ oluyor. Ne yapayım? اَلْحَمْدُ للِّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ diyorum. Duânıza çok muhtâcım ve muhtâcız. Biz her vakit sevgili Üstâdımıza duâda bulunuyoruz

Hulûsî

[113]

[Sabrî’nin bir fıkrasıdır]

Üstâd-ı Ekremim Efendim Hazretleri,

Ekalli kırk seneden beri hakîkat âleminde nûrlar saçan nûrânî, kudsî, feyizli sözlerin kâffesi, bütün safahâtında tarîkat ve seyr u sülûke âit pencereleri küşâd ile, müştâklara temâşâ ve berk-i hâtıf-misâl تَعَالَوْا اَیُّهَا الْاِخْوَانُ nidâ-yı belîği ile da‘vet etmekte iken, dürbünî bir nazara mâlik olanlar, pek âşikâre görüp ve dinleyip ilticâ etmekte iseler de, bu abd-i pür-kusur, o nûrlarla omuz omuza yürüyen tarîkatin ne demek olduğunu, matla‘-ı şems-i füyûzât ve menba‘-ı fevz-i necât olan, Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un dokuz levha-i saadeti câmi‘ Dokuzuncu Nüktesi’ni okuduktan sonra, alâ kaderi’l-istitâa öğrendim. Nihâyetsiz füyûzât ve hadsiz ezvâk-ı mütenevviayı hâvî olduğunu, bir kat daha tasdîk ettim. Elhamdülillâh, şu nüktede nûra muhtâç kalbime lâyuad nûrlar bahşedildi.

101

Kalbimin hissedip, lisânımın ifadeye muktedir olamadığı deryâ-yı hakāike dalarak, şu eser-i girân-bahânın şâyân-ı menn ü şükrân olduğunu arz ve mâba‘dinin tevâlî ve temâdîsini can u yürekten taleb ve temennî etmekte iken, işte tetimmesi olan üç telvîh de ihsân buyuruldu.

Bu hâtime kısmı, vartalardan kurtulmak çâresini gösteren irşâd ve îkāzlarıyla, cidden bir levha-i saadet ve bâis-i hayat-ı mücedded olmuştur. Acaba her an, en az bin bir nevi‘ semere-i hayat ile tegaddî etmekten kaçan ve o cadde-i kübrâya aslâ lâyık olmayan iftirâ ve isnâdât perdelerini görüp, şu meş‘ale-i adîmü’l-misâli söndürmek, zulümât ve dalâlet vâdilerine yol açmak isteyen bakar körlere ne demeli?

Nazîrsiz şu‘leleriyle asr-ı hâzırı ihyâ ve tenvîr ve istikbâlin krokisini bihakkın tanzîm ve tahkîm eden nûrlar, ile’l-ebed pâyidâr olsun. Dilerim Bâri’-i Teâlâ Hazretlerinden ki, şu âsâr-ı pür-nûrun umûm ümmet-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a ta‘mîmine muvaffakiyet ve müyesseriyet ihsân buyursun. Âmîn.

Sabrî

[114]

[İkinci Sabrî ve ikinci bir Husrev ve Birinci Alî’nin bir fıkrasıdır]

Ey yüce Üstâd,

Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e çok şükürler ki, size o muazzam Kitâb-ı Mübîn’in hazîne-i hakāikinin miftâhını, rahmetiyle ihsân buyurmuş. O hakāik-i azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve ateş ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, Acaba bir âb-ı hayât bulacak mıyız? diye bir hâlette iken, o mahfûz ve mestûr zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin mürâcaatlarında içirilmemek kābil olmayan bir tarzda, cüz’î, küllî, hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile harâretini kestirecek derecede vazîfe-i âliyenizde minnetsiz, tekellüfsüz, tasannu‘suz, çok cihetlerle kanâat-i kâmile ile şâhid olabildiğimiz bu vazîfe ile muvazzaf ve ancak ilm-i bî-nihâyeden lemeân eden, Arş-ı Hudâ’ya nazar ile âleme rahmete vesîle olduğunuz hengâmda ne diyebilmek mümkün ve ne cesâret

102

Hem bütün mümkinâtla alâkadâr ve muhît ve ehass-ı havâssın bile tam fâik derecesinde massedebilmesi, bence baîd diyebileceğim serâser nûr olan eserlere, fakîr gibi her husûsta nısf değil, hiçin hiçi olanların, bu husûsta mütâlaa değil, elime kalem alıp o mübârek fikr-i âlînin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesâret edemiyorum. Gāye-i maksad olan, yalnız Üstâdım, elhamdülillâh her husûsta muvaffakiyete kısa nazarımla bakıyorum. Muvaffakiyetler netîcesi, bizim için bir eyyâm-ı mübâreke uzaktan uzağa görünüyor. İnşâallâh, o yevm-i mev‘ûdu, duânız himmetiyle göreceğiz. Ve biz görmezsek, fütûhât-ı azîmeye nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevki‘de kahramânâne müşâhede edecekleri şübhesizdir. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun, duâ-yı âcizîden başka bir mütâlaa dermeyân edemeyeceğimden o husûsu, fikri âlî, kalbi sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüz ve gözlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim.

Üstâdım, bu Üçüncü Nükte-i Kenziye’yi mütâlaa ettim. Sûre-i Alak-ı Mübârek’in hurûfâtının îmâ ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyârî, Allâh Allâh lafz-ı Celâli ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazîn hazîn yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum:

Evet, nasıl ki kâinâtın her zerresi çok cihetlerle Hâlik-ı Kâinât’a şehâdet ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinâtın haritası olan Kur’ân-ı Hakîm’in vücûdunu teşkîl eden harfleri de, hâdisât-ı kevniyenin mâzî, hâl ve müstakbeline lisân-ı hâlleriyle şehâdet edecekleri bedîhîdir diyordum. Ve bu düşüncemin îzâhını nihâyetindeki ihtârında buldum, elhamdülillâh dedim.

Hele mübârek Sûre-i Rahmân, şu zamanın efkâr-ı bâtıla ve firavun-meşreb kafalara yıldırım-misâl sâika ile, pek sarîh bir sûrette, her şey Rahmân-ı Rahîm’in diye isbat ve otuz bir def‘a bir cümleyi tekrar ile, çör ve çöpten ibâret olan tabîiyyûn ve maddiyyûn tahassüngâhlarını, o kudsî harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zâten Üstâdım, çok yerlerde beyân buyurduğunuz gibi, bu kâinât kitabını açan Kadîr-i Zülcelâl ve Hakîm-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o kitabın sahîfe, satır, harf ve noktalarını hakkıyla îzâh edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifini ve o muarrifin verese-i hakîkîsini rahmeti iktizâsı eksik etmeyecek. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی

103

Evet, Üstâdım, şâhidim ki çok yorgunsunuz ve yoruluyorsunuz. Fakat vazîfenin kudsiyeti yorgunluğa değil, her şeye tercîh edileceğini buyuruyorsunuz. Mâdem şu zamanda iki mühim cereyân-ı azîmenin birisinin kumandasını Cenâb-ı Hakk size tahmîl etmiş oluyor ki, bütün dünya esrâr-ı Kur’âniye dersinde ma‘nen sizi dinliyor ve inşâallâh her vakit dinleyecek. Bu ma‘nevî muhârebe zamanındaki netice-i muhârebe yalnız insanların izmihlalini değil, belki bütün mevcûdâtın netice-i tahrîbini taşıyan ve isti‘mâl eden muharriblerledir. Öyle ise siz yalnız bize değil, ilâ yevmi’l-kıyâm bâkî kalacak müslüman yavrularının yaralanmaması için zırh; ve bir endahtında dünyayı sarsan, gürûh-u hazeleyi boğucu dumanlar içinde bırakan Kur’ân-ı Hakîm’in son sistem malzeme-i mübârekelerini îcâda vesîlesiniz. Var ol, ey sevgili Üstâdım Hemen, Rabbim bir dakîka yorgunluğunuza bedel, bin ehl-i gazânın sevâbını ihsân buyursun. Âmîn.

Affınıza mağrûren şunu da diyeceğim ki, mâdem ma‘nevî cihâd zamanıdır, muvazzaf askeriz ve askerlikten lezzet aldığımızı söylüyoruz, düşman hem dessâs, hem sûrî kuvvetlicedir. Kılıç hasma göre çekilir düstûruyla, sizin telâşsız ve ârâmsız sa‘yiniz göz önünde iken, cebhemize hile tuzağı addedilen hubb-u câh, sermâye-i dünyâ gibi, çok câzibedâr şeylerle bizi aldattıklarını bilebilmeliyiz. Ve cebhemizi bırakıp, âfil şeylere aldanıp, çok mübârek ve mukaddes şeylerin ayak altında kalmasına sebebiyet vermemek için, ancak ve ancak Cenâb-ı Kibriyâ’nın azamet-i kudretinden ve şumûllü rahmetinden ve Şâh-ı Levlâk’in himmet-i âmmesinden ve zât-ı üstâdânelerinin makbûl ed‘iyelerinden gece ve gündüz hisse-mend olmamızla olacak. Ve böyle olmak îmânım var ve her dakîka ârâmsız bekliyoruz.

Hâfız Alî

104

[115]

[Saîdü’n-Nûrsî’nin bir fıkrasıdır]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey bu dâr-ı fânîde medâr-ı tesellilerim, bu diyâr-ı gurbette enîslerim ve esrâr-ı Kur’âniyede beni iştiyâklarıyla konuşturan zeki, firâsetli muhâtablarım,

Sizlere yalnız bir-iki dakîka temâşâ etmekle, ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için, kendi hattımla tashîhsiz bir fihriste-i hurûf göndermiştim. Hâlbuki sizler bir-iki dakîka değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabt ettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merâk ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyîzini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.

Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me’haz olmak için takrîbî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perişan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdîde bir tefsîr köyümüzde var. O tefsîri getirdik, mukābele ettik. Ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk etmişiz. Birkaç büyük yekünlerde, on-on beş küçük yerlerde muhâlefet oldu.

Tahkîkāt netîcesinde, tefsîrin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki-üç yerde müsvedde listemizi tashîh ettik. Sonra o tashîhimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsîr tashîhe muhtâç zannettik, fakat tashîh edemedik. Çünki sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü’l-Ezher yanında ve kurbunda, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashîhe cür’et edemedim.

Aynı tefsîri size, tebyiziyle beraber gönderiyorum, ona bakarsınız. Fakat tenkîde uğraşmayınız. Çünki benim listem takrîbîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsîr ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiye’de Medenî âyetler girmiş. Belki hesabına dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre-i Alak’da hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan

105

nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‘-u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.

Hem de tevâfuktaki esrâr, küllî yekünlere bakar. Takrîbî fihriste bize kâfîdir. Çünki Kenzü’l-Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukāt, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekünlerin değişmesiyle dahi o tevâfukāt bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sûre, bin adedinde ittifâk ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ Küsûrâtın çendân esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte, fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek ve siz de istifâde edeceksiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

[116]

[Saîd’in bir fıkrasıdır]

Hulûsî gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iâdesine dâir yazdığım bir mektûbu, arkadaşlarımın tensîblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, vefâdâr âhiret kardeşlerim Hacı Nûh Bey, Molla Hamîd,

Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. Sadîk-i vefiy bu zamanda yoktur diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye benim için Van çok kıymetdâr idi. Lillâhilhamd, sizler o kıymetdarlığı gösterdiniz. Van’a karşı şedîd hissiyâtıma tam mukābele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim.

Şöyle ki:

Geçen sene Barla’lı, İstanbul ticâretinde bulunan Bekir Efendi’nin şerîki Mehmed Efendi vâsıtasıyla bir mektûb aldım. Mektûb hârika olarak bana göründü. Çünki Hulûsî Bey, Nûh Beyle görüştüm diye o mektûbla yazıyor. Aynı mektûbda, kardeşim Abdülmecîd’in Mollâ Hamîd’in selâm ve duâsını bana yazıyor. Aynı mektûbda Norşin-i Süflâ’da

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç