
SAYFA 14
[Yirmi Yedinci Mektûb ve Zeyilleri]
[1]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ اَبَدًا
Eyyühe’l-Üstâdü’l-Muhterem,
Kendilerini fakîr ve hakîr görmekte zevk alan zevât-ı âliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, biraderzâdem ünvanlarıyla taltîf buyurduğunuz bendeniz, hakîkatte ve ma‘nen düşkün bir vaz‘iyette ve cidden duânıza muhtâç bir haldeyim. Serâpâ nûr olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hak ve hakîkatini bu asır insanlarının, bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede, bazı Kur’ân lemeâtının zâhir olmasına murâd-ı İlâhî taalluk etmiş ve bu emr-i mühimme, فَلِلّٰهِ الْحَمْدْ muhterem Üstâdımız vâsıta olmuştur.
İşte, hiç-ender-hiç olan bu talebenize de, lütuf ve fazl ve inâyet-i İlâhiye ile bu âlî me’mûriyetini îfâ eden azîz ve muhterem hocasına Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hesabına pek cüz’î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır. Fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusûrâttan dolayı affımı niyâz ve istirhâm ediyorum. Fenâ şahsiyetimi ta‘rîf eylemekliğim gerçi ma‘nâsızdır. Fakat mürâsele ve mülâkātta bu bâbda çok büyük iltifâtlarınızı gördüğümden mütehassıl hicab sevkiyle ufak bir tasdî‘de bulundum. Son iki mektûbunuzda suâl edilen hususa cevâb vermekliğim ısrâr ile emir buyuruldu. سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا Fakat bu ağır suâle, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakîkate muvâfık ve mutâbık bir cevâb verebilmek için inâyet ve kerem-i İlâhî ve meded-i rûhâniyet-i Peygamberî’ye ilticâ eyledi. Şöyle ki:
Mübârek Sözler şübhesiz Kitâb-ı Mübîn’in nûrlu lemeâtıdır. İçinde îzâha muhtâç yerler eksik olmamakla beraber, küll hâlinde kusursuz ve noksânsızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde onlardan
SAYFA 15
hisse-mend ve fâide-mend olurlar. Şimdiye kadar tenkîd olunmaması, her meslek ve mezheb ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanâatimizin sıhhatine delâlet etmeye kâfîdirler.
Vazîfenizin bitmediğine dâir düşünebildiğim burhânlar:
Evvelen: Bid‘atlerin çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dâir beyân buyurulan hadîsteki emir ve zecir.
Sâniyen: Peygamberimizin asm ittibâına mükellef olduğunuzdan, onlar gibi müddet-i hayatınızca vazîfeye devam mecbûriyeti olduğu
Sâlisen: Mâdem bu hizmete münhasıran re’yiniz ile değil, istihdâm olunuyorsunuz. Nasıl Mübelliğ-i Kur’ân, Fahr-i Cihân, Habîb-i Yezdân Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ fermân-ı celîlini teblîğ buyurmakla, aynı zamanda vazîfe-i risâletinin hitâmına remzen işâret eylemişti. Muhterem Üstâdın da hizmeti kâfî görülürse, bildirilir kanâatindeyim.
Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkîde cür’et edilmemesi, ilâ-nihâye bu hâlin devam edeceğine delîl olamaz. Hâl-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzât zât-ı fâzılâneleri cevâb vereceksiniz.
Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiç bir sebeb olmasa dahi, yalnız bu mübârek Sözlerle râbıta peydâ eden insanların ricâ edecekleri îzâhâtı vermek isteyecek ve cevâbsız bırakmayacaksınız.
Sâdisen: Allâh için sizi sevenlere ve sizden istîzâhta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilmînizde takrîr buyurduğunuz mütenevvi‘ ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat‘iyetle gösteriyorlar ki, ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.
Birkaç ma‘rûzât: Nûrlu Sözler’i cemâate okumak nasîb olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyât hâsıl oluyordu. Şurada arza müsâadenizi ricâ edeceğim
Evvelen: Muhterem Üstâdıma ma‘rûzâtta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, rûhumda büyük bir inkişâf hissediyor ve ihtiyârsız kalemin o andaki muvakkat duygularıma tercüman olduğunu görüyordum.
Sâniyen: Şöyle düşünüyordum: Eğer yalnız adüvv-ü ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların
SAYFA 16
mekrinden emîn olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi kûşe-i nisyâna çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insân ve âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye fâidesi olmayacak bir zaman olsa, ben dîn kardeşlerime bu nûrlu hakîkatleri iblâğ edeyim de, Allâh-ü Zülcelâl nasıl şe’n-i ulûhiyetine yaraşırsa öyle muâmele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat‘-ı nazar etmeyi yine o zamanlarda çok fâideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?
Sâlisen: Esmâ-yı Hüsnâ’dan Rahmân ve Rahîm isimleri en a‘zam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ kelimesi içine dâhil olmuşlardır? Bu da şu mektûbu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.
Azîz ve Muhterem Üstâdım, sizin vücûdunuza yalnız bizler değil, bütün âlem-i İslâm muhtâçtır. Çünki mü’minlerin îmânına kuvvet veren, gāfilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh-ı hidâyeti gösteren, hukemâ-yı felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur’ân-ı Mübîn’den nebeân ve lemeân eden o kudsî Sözler’in vücûduna vâsıta oldunuz. Hemen Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn azîz Üstâdımızı sıhhat ve âfiyette dâim ve Ümmet-i Muhammed asm üzere kāim buyursun. اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.
Hulûsî
[2]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Risâle-i Nûr mektûblarından bu mektûbunuzun bendeki te’sîrlerini hulâsaten arz edeyim.
Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücûdu, ümîdimi; nazarımda ilim sayılacak her şeyi sizden öğrendiğim için, bu vesîle ile hakîkat sahasındaki ma‘lûmâtımı; hasbe’l-beşeriye fütûr hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur’ân’ın eczâhânesinden verdiğiniz bu ilaçlarınızla sıhhatimi, matbaha-i Kur’ân’dan intihâb buyurduğunuz bu gıdalarla bütün hâsselerimin kuvvetini, hayâtın beş derecesini de ta‘lîm, mevtin i‘tibârî bir keyfiyet olduğunu tefhîm, i‘dâm-ı ebedînin maksûd olamayacağına kalbi takvîm buyurduktan sonra, Allâh için muhabbetin her hâlde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat-ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işâret buyurmakla müddet-i hayatımı nihâyetsiz artırmaya sebeb olmuştur
SAYFA 17
Risâle-i Nûr ile ihdâ buyurduğunuz duâlar, zâten her gün sevgili Üstâdı düşünmeye kâfî gelmektedir. Kur’ân’ın nihâyetsiz füyûzâtından, tükenmez hazînesinden inâyet-i hakla edindiğiniz ve teblîğe me’zun olduğunuz ma‘nâları, cevherleri göstermekle, bildirmekle bu bîçâre ve müştâk talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi ızhâr ediyorsunuz ki, bu sûretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te’mîn edilmiş oluyor
Hulûsî
[3]
[Hulûsî’nin fıkrasıdır]
Muvâsalatımın ilk gecesi pederimin misafirlerine tahsîs eylediği odaya devam eden zevâta, mütevekkilen alellâh, akşam ile yatsı arasında Risâle-i Nûr’u okumaya başladım.
Sevgili Üstâdım,
Evvelce arz ettiğim vechiyle, ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da, Üstâdım olan Dellâl-ı Kur’ân’ın vazîfe-i me’mûre-i ma‘neviyesini îfâda kendilerine pek cüz’î bir yardım ve Kur’ân hesabına cüz’î bir hizmetkârlıktan ibârettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan hakîkat-i îmân ve İslâm hesabına vâki‘ olacak istihrâc ve tecelliyâttan mahrûm bırakılmamaklığımı hâssaten istirhâm ediyorum
İnşâallâh, müstecâb olan duânızla Allâh-ü Zülcelâl, Risâle-i Nûr hizmetinde ümîd ve arzu ettiğim netîceye vâsıl ve merhûm ve mağfûr Abdurrahmân gibi âhir nefeste îmân ve tevfîk ve saadet-i bâkiyede iki cihân serveri Nebiyy-i Ekremimiz Muhammedü’l-Mustafâ Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz’e ve siz Muhterem Üstâdımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek sûretiyle a‘mâl-i hakîkiyeye nâil buyursun.
Risâle-i Nûr gerçi zâhiren sizin eserinizdir. Fakat nasıl ki, Kur’ân-ı Mübîn Allâh’ın kelâmı iken, Seyyid-i Kâinât, Eşref-i Mahlûkāt asm Efendimiz nâsa teblîğe vâsıta olmuştur. Siz de bu asırda yine o Fermân-ı Azîm’in nûrlarından bugünün karmakarışık, sarhoş insanlarına emr-i hakla hitâb ediyorsunuz. Öyle ise, o Hakîm-i Rahîm, size bu eseri yaptırtan, elbette o nûrları ayak altında bıraktırmaz.
SAYFA 18
Elbette ve elbette fânîlerden, belki de hiç ümîd edilmediklerden sâhibler, hâfızlar, ikinci, üçüncü hatta onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i‘tikādındayım
Hulûsî
[4]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Evet, İslâmiyet gibi bir âlî tarîkatim, acz ve fakrı Allâh’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü’l-Mürselîn asm gibi bir rehberim, Kur’ân-ı Azîmüşşân gibi bir mürşidim, bir dakîkada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var
Hocam bana ve dinleyen her zevi’l-akla, Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır; beş vakit namazını hakkıyla edâ et; namazın nihâyetindeki tesbîhleri yap; ittibâ‘-ı sünnet et; yedi kebâiri işleme dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risâle-i Nûr ile verilen derslere, Kur’ân’dan istinbât buyurarak gösterdiği hakîkatlere karşı, Allâh’ın tevfîkiyle can u dilden Belî dedim, tasdîk ettim ve bana böylece hakîkat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk def‘a olarak Üstâd dedim. Hatâ etmedim, isâbet ettim
Hulûsî
[5]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bu kerre irsâl buyurulan Mektûbâtü’n-Nûr zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedî‘dir. Eserlerin Nûr ism-i azîminin tecellîsi olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme göre yazdırıldığına bence aslâ şübhe kalmamıştır. Bunu küçük bir misâl ile te’yîd etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar.
İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nevi‘ iğfâllerine ve zâhiren süslü laflarına kanmayarak, îmân ve i‘tikādlarında sâbit kadem olmaları için erbâb-ı îmâna kuvvet ve zümre-i tuğyâna kahır ve şiddetle ders-i ibret verecek pek münâsebetli sözler, mevzû‘-u bahis âsârda ayan-beyân görülmektedir
Hayfâ ki, bu nûrlar lihikmetin pek mahdûd sâhada ve ancak mü’minler içinde neşredilebilir اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ
Hulûsî
SAYFA 19
[6]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merâk ve dikkatle okuduk. Cidden çok âlî mefhûmu var. Tavsîfe bu âcizin kudreti olsa, belki bu ikinci nokta için pek ziyâde râhatsız etmeye cesâret ederdim. Heyhat ki, diğer hususatta olduğu gibi, bunda da sıfru’l-yed bulunuyorum. Yalnız hulûs u sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler’in daha fevkınde parlayan bir necm-i nûr-efşândır.
Doktor Kemâl’den Mi‘râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: Eserin pek büyük kıymetini takdîr etmek için İslâm olmaya bile lüzûm yok, insan olmak kâfî cevâbını verdi
Hulûsî
[7]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bizler ki, Elhamdülillâhi Teâlâ, âhiret kardeşiniz, Kur’ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr-ı Kur’âniyenin beyânında, eş-şükrü Lillâhi Teâlâ Ashâb-ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde mahzâ bir lütuf ve inâyet-i Samedâniye olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz
Hulûsî
[8]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nı, Ramazân hediyesini ikmâle muvaffak oldum. Tevfîk-i Hudâ yoldaşım olursa, diğerlerini de inşâallâh emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nûrlu Sözler’in en hüsünlü hat ile ve hatta altın ile yazılması lâyık ve muktezî iken, hasbe’l-kader bu bîçâre kardeşinizin perişan ve ancak okunabilir, hatâlı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmaya vesîle oluyor. Ve her vâsıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifâtât-ı fâzılânelerinin ve her biri Risâle-i Nûr’a bir zeyil ve tefsîr ve hâşiye makamındaki cihân-değer emirnâme-i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım. Fakat ma‘nevî ciheti böyle düşünmüyorum. Ve nerede bulunursam bulunayım, inâyet-i Bârî ile aldığım dersi dinletecek bir muhâtab bulmaya çalışacak
SAYFA 20
ve neşr-i hakîkat yolunda acz ve fakrıma bakmayarak, duânızla elimden gelen her çareye başvuracağım için mütesellî oluyorum
Yalnız, dünyevî vazîfeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakāikine meclûb olduğum o nûrlu Sözlerle iştigālime kısmen mâni‘ oluyor. İşte buna müteessifim. Fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fânî yüzünü daha ziyâde üryânlığıyla göstermekte ve bu hayâtta bâkî ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sûreten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstâdın son dersi, bu fânî dünyanın en zevkli hâlinden pek çok yukarı derecede bir bâkî hayat olduğunu kat‘iyetle müjde etmektedir
Hulûsî
[9]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevâb yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kābiliyetimin azlığı, isti‘dâdımın kısalığı, iktidarımın noksânlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazîfelerin taht-ı te’sîrinde dimağım meşgul ve âdetâ meşbû‘ olduğundan, o mübârek cevherlerinize mukābil âdî boncuk bile ibrâz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklîd ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet-i hâlisâne; ikinci, kudret-i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmi Dördüncü Söz’de misâli geçen fakîr gibi, ben de diyorum: Ey sevgili Üstâd Eğer gücüm yetse ve elimden gelse, bütün o nûrlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma‘rûzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz
Hulûsî
[10]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Eser, emsâli gibi nûrlu ve hikmetlidir. İnşâallâh, temennî buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed’in asm ictimâî ve pek mühim bir yarasına kat‘î devâ olur. Doğrudan doğruya nûr-u Kur’ân olan mübârek Sözler’in kasıd ve işâret edilmek
SAYFA 21
istenildiğini arz ettim. Ve makam-ı tasdîkte şimdiye kadar kendisine birkaç sözü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyuad ve lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allâh-ü Zülcelâl Tebârek ve Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken, Zât-ı Üstâdâneleri bizi izn-i Rabbânî ile o mübârek, münevver Sözler ile irşâd edip zulmetten nûra çıkardınız.
Taharrî-i hakîkat ile ömür geçirir iken, mukadderât bu âsî bîçâreyi de beş sene evvel Şâh-ı Nakşibend ks Hazretleri’nden Muhammedü’l-Küfrevî Hazretlerine doğru açılan Tarîk-ı Nakşibendîye idhâl eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf netîcesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalmış iken, nûrlu sözlerinizle zulmetten nûra, girdabdan selâmete, felâketten saâdete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Ferman buyurursunuz ki, Îmânı kurtarmak zamanıdır. عَلَی الرَّأْسِ وَالْعَیْنِ
Hulûsî
[11]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Bu def‘a bu bîçâre talebesine ihsân ettiği hediyeyi, gıyâbî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediyeyi asm i‘lân eden On Dokuzuncu Mektûb’un tahsîsen bendelerine irsâli, yeniden hayâta avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütâlaası rikkat damarlarımı tahrîk ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmaya vesîle olmuştur
Hulûsî
[12]
[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]
Rûhu fezâ-yı kâinâtta beyne’l-ecrâm seyr-i serî‘ ile seyâhat ettirecek tarzda tulû‘ eden manzûme-i hakîkat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk-i Nakşî hakkındaki fıkraya mukābil, tarîk-i acz ve fakr ve şefkat ve tefekkürün hesabına tulû‘ eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altın ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsâh ettim. O hâlde kıymeti, âciz bir talebenizin yâdigârı olmasındadır
Hulûsî