
SAYFA 221
[Yirminci Lem‘a]
İhlâs hakkındadır.
On Yedinci Lem‘anın On Yedinci Notası’nın Beş Nokta'dan ibâret olan İkinci Mes’elesi'nin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binâen Yirminci Lem‘a oldu.
Tenbîh: Bu mübârek Isparta’nın medâr-ı şükrân bir hüsn-ü tâliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilmin, sâir yerlere nisbeten rekābetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakîkî muhabbet ve ittifâk yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekābet de başka yerlere nisbeten yoktur.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَیْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖینَ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖینُ الْخَالِصُ: âyetiyle هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰی خَطَرٍ عَظٖیمٍ اَوْ كَمَا قَالَ hadîs-i şerîfi, ikisi de ihlâs, İslâmiyet’de ne kadar mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes’elesinin hadsiz nüktelerinden yalnız Beş Nokta yı muhtasaran beyân edeceğiz.
Birinci Nokta: Mühim ve müdhiş bir suâl?Neden ehl-i dünyâ ve ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalâlet ve ehl-i nifâk, rekābetsiz ittifâk ettikleri hâlde, ehl-i hak ve ehl-i vifâk olan ashâb-ı diyânet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekābetli ihtilâf ediyorlar? İttifâk, ehl-i vifâkın hakkı iken; ve hilâf, ehl-i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti? Ve şu haksızlık buraya geldi?
Elcevab: Bu elîm ve fecî‘ ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müdhişenin pek çok esbâbından Yedi Sebebini beyân ederiz.
Birinci Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı hakîkatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifâkı da hakîkatdârlıktan değildir. Belki, ehl-i dünyânın ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i mekteb gibi hayât-ı ictimâiyenin tabakātında birer muayyen
SAYFA 222
vazîfe ile ve hâs bir hizmetle meşgul olan tâifelerin ve cemâatlerin ve cem‘iyetlerin vazîfeleri taayyün edip ayrılmış. Ve o vezâif mukābilinde alacakları maîşet noktasındaki maddî ücret; ve hubb-u câh ve şân ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan Hâşiye alacakları ma‘nevî ücretleri taayyün etmiş, ayrılmış. Müzâhame ve münâkaşayı ve rekābeti intâc edecek derecede bir iştirâk yok. Onun için bunlar ne kadar fenâ meslekte de gitseler, birbiriyle ittifâk edebilirler.
Ama ehl-i dîn ve ashâb-ı ilim ve erbâb-ı tarîkat ise, bunların her birinin vazîfesi umûma baktığı gibi, muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmiyor. Ve her birinin makam-ı ictimâîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabûldeki hisseleri de tahassus etmediğinden, bir makama çoklar nâmzed olur. Ve maddî ve ma‘nevî her bir ücrete, çok eller uzanabilir. O noktadan müzâhame ve rekābet tevellüd edip, vifâkı nifâka, ittifâkı ihtilâfa tebdîl eder.
İşte bu müdhiş marazın merhemi ve ilacı, ihlâstır. Yani hakperestliği nefisperestliğe tercîh etmekle ve hakkın hâtırı nefsin ve enâniyetin hâtırına gālib gelmekle اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ sırrına mazhar olup, nâstan gelen maddî ve ma‘nevî ücretten istiğnâ Hâşiye etmekle مَا عَلَی الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup,
SAYFA 223
hüsn-ü kabûl ve hüsn-ü te’sîr ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarını Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesi ve ihsânı olduğunu ve kendi vazîfesi olan teblîğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla da mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.
İkinci Sebeb: Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifâkları, ehl-i hidâyetin izzetindendir ihtilâfları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünyâ ve ehl-i dalâlet, hak ve hakîkate istinâd etmedikleri için zayıf ve zelîldirler. Tezellül için kuvvet almaya muhtâçtırlar. Bu ihtiyâç için de başkasının muâvenet ve ittifâkına samîmî yapışır. Hatta meslekleri dalâlet ise de, yine ittifâkı muhâfaza ederler. Âdetâ o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassub ve o nifâkta bir vifâk yaparlar. Ve muvaffak olurlar, çünki samîmî bir ihlâs, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allâh verir. Hâşiye
Ama ehl-i hidâyet ve diyânet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakîkate istinâd ettikleri için; ve her biri bizzât tarîk-i hakta yalnız Rabbisini düşünüp tevfîkine i‘timâd ederek gittiklerinden, ma‘nen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit, insanların yerine Rabbisine mürâcaat eder. Meded ondan ister. Ve meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhâlif olana karşı muâvenet ihtiyâcını tam hissetmez. İttifâka ihtiyâcını göremez. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı, muhâlifini haksız tevehhüm ederek, ittifâk ve muhabbet yerine ihtilâf ve rekābet ortaya girer. İhlâsı kaçırır. Vazîfesi zîr u zeber olur. İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahîm netîceleri görmemenin yegâne çâresi: Dokuz Emirdir.
1 Müsbet hareket etmektir. Yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaların tenkîsi, onun fikrine ve ameline müdâhale etmesin. Onlarla meşgul olmasın.
2 Dâire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifâk olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifâk etmek.
SAYFA 224
3 Haklı her meslek sâhibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı, Mesleğim haktır yâhûd Daha güzeldir, diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden, Hak yalnız benim mesleğimdir veyâhûd Güzel benim meşrebimdir diyemez olan insaf düstûrunu rehber etmek.
4 Ehl-i hakla ittifâk etmek, tevfîk-i İlâhînin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmek.
5 Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesânüd sebebiyle cemâat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı ma‘nevînin dehâsıyla hücûmu zamanında, o şahs-ı ma‘nevîye karşı en kuvvetli ferdî olan mukāvemetin mağlûb düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifâkla bir şahs-ı ma‘nevî çıkarıp, o müdhiş şahs-ı ma‘nevî-i dalâlete karşı hakkāniyeti muhâfaza ettirmek.
6 Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için nefsini;
7 Ve enâniyetini;
8 Ve yanlış düşündüğü izzetini;
9 Ehemmiyetsiz, rekābetkârâne hissiyâtını terk etmekle ihlâsı kazanır. Vazîfesini hakkıyla îfâ eder. Hâşiye
Üçüncü Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı himmetsizlikten ve aşağılıktan; ve ehl-i dalâletin ittifâkı ulüvv-ü himmetten değildir. Belki ehl-i hidâyetin ihtilâfı, ulüvv-ü himmetin sû’-i isti‘mâlinden; ve ehl-i dalâletin ittifâkı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. Ehl-i hidâyeti, ulüvv-ü himmetten sû’-i isti‘mâle ve dolayısıyla ihtilâfa ve rekābete sevk eden, âhiret nokta-i nazarında bir haslet-i memdûha sayılan hırs-ı sevâb ve vazîfe-i uhreviyede kanâatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani Bu sevâbı ben kazanayım. Bu insanları ben irşâd edeyim. Benim sözümü dinlesinler
SAYFA 225
diye, karşısındaki hakîkî kardeşine ve cidden muhabbet ve muâvenetine ve uhuvvetine ve yardımına muhtâç bir zâta karşı rekābetkârâne vaz‘iyet alır. Şâkirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şâkirdlerim bulunmuyor? diye enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha temâyül ettirir. İhlâsı kaçırır. Riyâ kapısını açar.
İşte bu hatânın ve bu yaranın ve bu müdhiş maraz-ı rûhânînin ilacı şudur ki: Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ‘ ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünki onlar vazîfe-i İlâhiyeye âit olduğu için istenilmez. Belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime, sebeb-i necât ve medâr-ı rızâ olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medâr-ı nazar olmamalı. Çünki bazen bir tek adamın irşâdı, bin adamın irşâdı kadar rızâ-yı İlâhîye medâr olur. Hem ihlâs ve hakperestlik ise, müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifâdelerine tarafdâr olmaktır. Benden ders alıp sevâb kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.
Ey sevâba hırslı ve a‘mâl-i uhreviyede kanâatsiz insan Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdûd birkaç kişiden başka kendilerine ittibâ‘ edenler olmadığı hâlde, yine o peygamberlik vazîfe-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ‘ ile değildir. Belki hüner, rızâ-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile, Herkes beni dinlesin diye, vazîfeni unutup vazîfe-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabûl ettirmek, senin etrafına halkı toplamak, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Vazîfeni yap, Allâh’ın vazîfesine karışma.
Hem hak ve hakîkati dinleyenler ve söyleyene sevâb kazandıranlar, yalnız insanlar değildirler. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr mahlûkları ve rûhânîleri ve melâikeleri kâinâtı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Mâdem çok sevâb istersin, ihlâsı esas tut ve yalnız rızâ-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübârek kelimelerin havadaki efrâdları, ihlâs ile ve niyet-i sâdıka ile hayatlansın, canlansın. Hadsiz zîşuûrun kulaklarına gidip onları nûrlandırsın. Sana da sevâb kazandırsın. Çünki meselâ sen, Elhamdülillâh dedin.
SAYFA 226
Bu kelâm, milyonlarla küçük-büyük Elhamdülillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır. Nakkāş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübârek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sâdıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi rûhânîlerin kulaklarına girer. Eğer rızâ-yı İlâhî ve ihlâs, o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevâb da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyâde güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın
Dördüncü Sebeb: Ehl-i hidâyetin rekābetkârâne ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin samîmâne ittifâkları, âkıbet-endîşlikten ve yüksek nazardan değildir. Belki ehl-i hidâyet, hak ve hakîkatin te’sîriyle, nefsin kör hissiyâtına kapılmayarak, kalbin ve aklın dûr-endîşâne temâyülâtına tâbi‘ olmakla beraber, istikāmeti ve ihlâsı muhâfaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhâfaza edemeyip ihtilâfa düşüyorlar. Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın te’sîriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercîh eden hissiyâtın mukteziyâtıyla, birbirine samîmî olarak muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifâk ediyorlar.
Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler, samîmî ittifâk ve ittihâd ediyorlar. Ehl-i hidâyet, âhirete âit ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düstûruyla müteveccih oldukları için, esaslı bir istikāmet ve tam bir ihlâs ve gāyet fedâkârâne bir ittihâd ve ittifâk olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrât ve tefrît yüzünden ulvî bir menba‘-ı kuvvet olan ittifâkı kaybedip ihlâs da kırılır. Vazîfe-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rızâ-yı İlâhî de elde edilmez.
Bu mühim marazın merhemi ve ilacı, اَلْحُبُّ فیِ اللّٰهِ sırrıyla, tarîk-i hakta gidenlere refâkatle iftihâr etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden
SAYFA 227
daha iyi olduğunun ihtimâliyle enâniyetten vazgeçip ihlâsı kazanmak ve ihlâs ile bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes‘ûliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercîh etmekle, o marazdan kurtulur. Ve ihlâsı kazanır. Vazîfe-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.
Beşinci Sebeb: Ehl-i hidâyetin ihtilâfı ve adem-i ittifâkı, zaaflarından olmadığı gibi; ehl-i dalâletin kuvvetli ittifâkı da kuvvetlerinden değildir. Belki ehl-i hidâyetin ittifâksızlığı, îmân-ı kâmilden gelen nokta-i istinâd ve nokta-i istinâddan neş’et eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin ittifâkları, kalben nokta-i istinâd bulamadıkları için zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir. Çünki zaîfler, ittifâka muhtâç oldukları için kuvvetli ittifâk ederler. Kavîler, ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifâkları zaîftir. Aslanlar, tilkiler gibi ki, bu hayvanlar ittifâka muhtâç olmadıkları için, ferdî yaşıyorlar. Yabânî keçiler, kurtlardan muhâfaza için, bir sürü teşkîl ederler. Demek zaîflerin cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi Hâşiyekavî olduğu gibi, kavîlerin cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi ise zaîftir.
Bu sırra bir işâret-i latîfe ve zarîf bir nükte-i Kur’âniyedir ki, ferman etmiş: وَقَالَ نِسْوَةٌ فِی الْمَدٖینَةِ Müenneslerin cemâatine, iki katlı müennes olduğu hâlde, müzekker fiili olan قَالَ buyurması; hem قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin cemâatine müennes fiili olan قَالَتْ ta‘bîriyle latîfâne işâret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cem‘iyeti kuvvetleşir. Sertlik ve şiddet kesb edip bir nevi‘ racûliyet kazanır. Onun için müzekker fiilini iktizâ ettiğinden وَقَالَ نِسْوَةٌ ta‘bîri, gāyet güzel düşmüştür. Erkeklerin ise, hususan bedevî ve a‘râb olsalar, kuvvetlerine güvendikleri için cem‘iyetleri zayıf olup, hem ihtiyâtkârlık, hem yumuşaklık vaz‘iyetini aldığından, bir nevi‘ kadınlık hâsiyeti takındıkları için müennes fiilini iktizâ ettiğinden قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müennes fiiliyle ta‘bîri, tam yerinde olmuştur.
SAYFA 228
Evet, ehl-i hak, gāyet kuvvetli bir nokta-i istinâd olan îmân-ı billâhtan gelen tevekkül ve teslîm ile, başkalara arz-ı ihtiyâç edip, muâvenet ve yardımlarını istemez. İstese de gāyet fedâkârâne yapışmaz. Ehl-i dünyâ, dünya işlerinde hakîkî nokta-i istinâdlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir sûrette yardımcılara ihtiyâçlarını hissederler. Samîmâne, belki fedâkârâne ittifâk ederler. İşte ehl-i hak, ittifâktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise, ittifâktaki kuvveti aczleri vâsıtasıyla hissettiklerinden, gāyet mühim bir vesîle-i makāsıd olan ittifâkı elde etmişler.
İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının merhemi ve ilacı, وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ âyetindeki şiddetli nehy-i İlâhîyi; وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی âyetindeki hayât-ı ictimâiyece gāyet hikmetli emr-i İlâhîyi düstûr-u hareket etmek; ve ihtilâfın, İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshîl ettiğini düşünüp, kemâl-i zaaf ve acz ile o ehl-i hak kāfilesine fedâkârâne ve samîmâne iltihâk etmektir. Şahsiyetini unutmakla riyâ ve tasannu‘dan kurtulup, ihlâsı elde etmektir.
Altıncı Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı nâ-merdliklerinden, himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyânın ve ehl-i dalâletin hayât-ı dünyeviyeye âit işlerde samîmâne ittifâkları dahi merdlikten, hamiyetten, himmetten değildir. Belki o ehl-i hak, ekseriyetle âhirete âit olan fâideleri düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli mes’elelere hamiyeti, himmeti, merdliği inkısâm eder. Hakîkî sermaye olan vaktini, bir mes’eleye sarf etmediği için, meslektaşlarıyla ittifâkı muhkemleşmiyor. Çünki mes’eleler çok, dâire dahi geniştir. Gafletli ehl-i dünyâ ise, yalnız hayat-ı dünyâyı düşündüklerinden, bütün hissiyâtlarıyla ve rûh ve kalbleriyle şiddetli bir sûrette hayât-ı dünyeviyeye âit mes’elelere sarılırlar. Ve o mes’elede onlara yardım edenlere kuvvetli yapışırlar. Ve hakîkat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hakkın ona on para kıymet vermediği mes’elelere, dîvâne olmuş elmasçı bir yahûdînin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat