
SAYFA 233
[Yirmi Birinci Lem‘a]
[İhlâs hakkındadır]
Bu lem‘a, lâakall on beş günde bir def'a okunmalıdır.
On Yedinci Lem‘a’nın On Yedinci Notası’nın Yedi Mes’elesi'nden Dördüncü Mes’ele'si iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem‘a’nın İkinci Nokta’sı oldu. Nûrâniyetine binâen Yirmi Birinci Lem‘a olarak Lemeât’a girdi.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖینَ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا
Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbûl bir şefâatçi en metîn bir nokta-i istinâd en kısa bir tarîk-i hakîkat en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet ihlâstır. Mâdem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var. Ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zayıf ve fakîr ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtâcız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez. Hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetindeki şiddetli, tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına, ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umûm kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
SAYFA 234
Ey kardeşlerim Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan, yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘ etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun.
Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.
İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek ve onların üstünde fazîletfurûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünki nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez. Bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez. Dili, kulağına i‘tirâz etmez. Kalb, rûhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksânını ikmâl eder. Kusûrunu örter. İhtiyâcına yardım eder. Vazîfesine muâvenet eder. Yoksa, o vücûd-u insânın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābetkârâne uğraşmaz. Birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez. Birbirinin kusûrunu görerek tenkîd edip, sa‘ye şevkini kırıp, atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler. Hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla, gāye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdâr bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak. Neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
SAYFA 235
İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları Sizler ve bizler, öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayât-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârusselâm’a ümmet-i Muhammediyeyi asm çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtâcız ve mecbûruz.
Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakîkî sırr-ı ihlâs ile on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir. Ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid adamın her biri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda, ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Hâşiye
Üçüncü Düstûrunuz: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet
SAYFA 236
kazanıyorlar. Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delîl, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da‘vâyı isbat eder. Ve kendi kendine delîl olur. Çünki, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukābil, burada sizinle yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken; burada ben yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî, insafsız me’mûrların tarassudât ve tazyîkātları altında, yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakiyeti gösteren ma‘nevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat‘iyen şübhem kalmadı. Hem i‘tirâf ediyorum ki, samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan, beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Alî radıyallâhü anh, o mu‘cizevârî kerâmetiyle ve Hazret-i Gavs-ı A‘zam, o hârika kerâmet-i gaybiyesiyle sizlere bu sırr-ı ihlâsa binâen iltifât ediyorlar. Ve himâyetkârâne teselli verip, hizmetinizi ma‘nen alkışlıyorlar.
Evet, hiç şübhe etmeyiniz ki, onların bu teveccühleri, ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokatını yersiniz. Onuncu Lem‘a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle ma‘nevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstâd bulmak isterseniz, وَیُؤْثِرُونَ عَلٰٓی اَنْفُسِهِمْ sırrıyla, ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercîh ediniz. Hatta en latîf ve güzel bir hakîkat-i îmâniyeyi muhtâç bir mü’mine bildirmek ki, en ma‘sûmâne, zararsız bir menfaattir. Mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer, Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes’eleyi ben söyleyeyim arzunuz varsa, çendân onda bir günâh ve zarar yoktur. Fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
SAYFA 237
Dördüncü Düstûrunuz: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve fazîletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmektir. Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ıstılâhâtı var. Ben sofî değilim. Fakat onların bu düstûru, bizim mesleğimizde fenâ filihvân sûretinde güzel bir düstûrdur. Kardeşler arasında buna, tefânî denilir. Yani birbirinde fânî olmaktır. Yani kendi hissiyât-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyâtıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîkî kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdîr edici yoldaş ve en civânmerd kardeş olmak iktizâ eder. Bu hılletin üssü’l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin en yüksek kulesinin başından sukūt eder. Gāyet derin bir çukura düşmek ihtimâli var. Ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimâli var. İnşâallâh Risâle-i Nûr yoluyla Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dâire-i kudsiyesine girenler, dâimâ nûra, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler. Ve öyle çukurlara sukūt etmeyeceklerdir.
Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir sebeblerinden birisi râbıta-i mevttir.
Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden, tûl-ü emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ اِنَّكَ مَیِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَیِّتُونَ gibi âyetlerinden aldıkları ders ile, râbıta-i mevti sülûklerinde esas tutmuşlar.
SAYFA 238
Tûl-ü emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti, o râbıta ile izâle etmişler. Onlar, farazî ve hayâlî bir sûrette, kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor, farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer.
Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ ev kemâ kāle; yani Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz diye, bu râbıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığından, belki hakîkat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî bir sûrette yapmaya mecbûr değiliz.
Hem meslek-i hakîkate uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek sûretinde, müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil, belki hakîkat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayâle, farza lüzûm kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür. Daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşâhede eder. İhlâs-ı etemme yol açar.
İkinci Sebebi: Îmân-ı tahkîkînin kuvvetiyle ve ma‘rifet-i Sâni‘i netice veren, masnûâttaki tefekkür-ü îmânîden gelen lemeât ile, bir nevi‘ huzûr kazanıp, Hâlik-ı Rahîm’in, hazır ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzûrunda başkalarına bakmak ve başkalarından meded aramak, o huzûrun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle, o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise, bunda çok derecât-ı merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifâde edebilse o kadar kârdır. Risâle-i Nûr’da riyâdan kurtaracak ve ihlâsı kazandıracak çok hakāik zikredildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
SAYFA 239
İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbâbdan iki-üçünü muhtasaran beyân edeceğiz.
Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekābet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Evet, hakîkat ve âhiret için çalışanlara karşı, bu millet bir hürmet, bir muâvenet fikrini dâimâ beslemiş. Ve bilfiil onların hakîkat-i ihlâslarına ve sâdıkāne olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup, vakitlerini zâyi‘ etmemeleri için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat, istenilmez. Belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân-ı hâl ile de istenilmez. Belki ummadığı bir hâlde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetinin nehyine yanaşır. Ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre hodgâmlık cihetiyle o menfaati başkasına kaptırmamak için hakîkî kardeşine ve o husûsî hizmetteki arkadaşına karşı, bir rekābet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir. Hizmet de kudsiyetini kaybeder. Ehl-i hakîkatin yanında sakîl bir vaz‘iyet alır. O maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız hakîkî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samîmî ittifâkı kuvvetleştirecek İki Misâl söyleyeceğim.
Birincisi: Ehl-i dünyâ, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyâset ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düstûrunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû’-i isti‘mâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet ve bir menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki iştirâk-i emvâlin çok zararlarıyla beraber, iştirâk ile mâhiyeti değişmez. Her birisi, umûmuna gerçi bir cihette ve nezârette, mâlik hükmündedirler. Fakat istifâde edemezler.
Her ne ise, bu iştirâk-i emvâl düstûru a‘mâl-i uhreviyeye girse, zararsız, azîm menfaate medârdır. Çünki bütün emvâl, o iştirâk eden her bir ferdin eline tamâmen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünki, nasıl ki dört
SAYFA 240
beş adamdan iştirâk niyetiyle, biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin her birisinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksânsız parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvetle tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî, o iştirâk-i a‘mâlden hâsıl olan umûm yekün ve umûm nûr, her birinin defter-i a‘mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakîkat mâbeyninde meşhûd ve vâki‘dir. Ve vüs‘at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezâsıdır.
İşte ey kardeşlerim Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekābete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkatin aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevâb nerede? Mezkûr misâl hükmündeki iştirâk-i a‘mâl noktasında tezâhür eden sevâb ve nûr nerede?
İkinci Misâl: Ehl-i san‘at, netice-i san‘atı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i san‘at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın netîcesi, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san‘atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düstûruyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yakıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ, her birisi iğne yapmak san‘atında, yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigāl ettiği hizmet basît olduğundan, vakit zâyi‘ olmayıp, o hizmette meleke kazanarak gāyet sür‘atle işlerini görmüşler. Sonra o teşrîkü’l-mesâî ve taksîmü’l-a‘mâl düstûruyla olan san‘atın semeresini taksîm etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel, üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyânın san‘atkârları arasında, onları teşrîkü’l-mesâîye sevk etmek için dillerinde destanolmuştur.