ASÂ-YI MÛSÂ

233

[Yirmi Birinci Lem‘a]

[İhlâs hakkındadır]

Bu lem‘a, lâakall on beş günde bir def'a okunmalıdır.

On Yedinci Lem‘a’nın On Yedinci Notası’nın Yedi Mes’elesi'nden Dördüncü Mes’ele'si iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem‘a’nın İkinci Nokta’sı oldu. Nûrâniyetine binâen Yirmi Birinci Lem‘a olarak Lemeât’a girdi.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖینَ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا

Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbûl bir şefâatçi en metîn bir nokta-i istinâd en kısa bir tarîk-i hakîkat en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet ihlâstır. Mâdem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var. Ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zayıf ve fakîr ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtâcız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez. Hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetindeki şiddetli, tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına, ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umûm kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

234

Ey kardeşlerim Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan, yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz.

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘ etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun.

Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.

İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek ve onların üstünde fazîletfurûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünki nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez. Bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez. Dili, kulağına i‘tirâz etmez. Kalb, rûhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksânını ikmâl eder. Kusûrunu örter. İhtiyâcına yardım eder. Vazîfesine muâvenet eder. Yoksa, o vücûd-u insânın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābetkârâne uğraşmaz. Birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez. Birbirinin kusûrunu görerek tenkîd edip, sa‘ye şevkini kırıp, atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler. Hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla, gāye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdâr bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak. Neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

235

İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları Sizler ve bizler, öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayât-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârusselâm’a ümmet-i Muhammediyeyi asm çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtâcız ve mecbûruz.

Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakîkî sırr-ı ihlâs ile on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir. Ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid adamın her biri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda, ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Hâşiye

Üçüncü Düstûrunuz: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet

236

kazanıyorlar. Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delîl, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da‘vâyı isbat eder. Ve kendi kendine delîl olur. Çünki, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukābil, burada sizinle yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken; burada ben yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî, insafsız me’mûrların tarassudât ve tazyîkātları altında, yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakiyeti gösteren ma‘nevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat‘iyen şübhem kalmadı. Hem i‘tirâf ediyorum ki, samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan, beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.

Bilirsiniz ki, Hazret-i Alî radıyallâhü anh, o mu‘cizevârî kerâmetiyle ve Hazret-i Gavs-ı A‘zam, o hârika kerâmet-i gaybiyesiyle sizlere bu sırr-ı ihlâsa binâen iltifât ediyorlar. Ve himâyetkârâne teselli verip, hizmetinizi ma‘nen alkışlıyorlar.

Evet, hiç şübhe etmeyiniz ki, onların bu teveccühleri, ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokatını yersiniz. Onuncu Lem‘a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle ma‘nevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstâd bulmak isterseniz, وَیُؤْثِرُونَ عَلٰٓی اَنْفُسِهِمْ sırrıyla, ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercîh ediniz. Hatta en latîf ve güzel bir hakîkat-i îmâniyeyi muhtâç bir mü’mine bildirmek ki, en ma‘sûmâne, zararsız bir menfaattir. Mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer, Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes’eleyi ben söyleyeyim arzunuz varsa, çendân onda bir günâh ve zarar yoktur. Fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.

237

Dördüncü Düstûrunuz: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve fazîletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmektir. Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ıstılâhâtı var. Ben sofî değilim. Fakat onların bu düstûru, bizim mesleğimizde fenâ filihvân sûretinde güzel bir düstûrdur. Kardeşler arasında buna, tefânî denilir. Yani birbirinde fânî olmaktır. Yani kendi hissiyât-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyâtıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîkî kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdîr edici yoldaş ve en civânmerd kardeş olmak iktizâ eder. Bu hılletin üssü’l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin en yüksek kulesinin başından sukūt eder. Gāyet derin bir çukura düşmek ihtimâli var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimâli var. İnşâallâh Risâle-i Nûr yoluyla Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dâire-i kudsiyesine girenler, dâimâ nûra, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler. Ve öyle çukurlara sukūt etmeyeceklerdir.

Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir sebeblerinden birisi râbıta-i mevttir.

Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden, tûl-ü emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ اِنَّكَ مَیِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَیِّتُونَ gibi âyetlerinden aldıkları ders ile, râbıta-i mevti sülûklerinde esas tutmuşlar.

238

Tûl-ü emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti, o râbıta ile izâle etmişler. Onlar, farazî ve hayâlî bir sûrette, kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor, farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer.

Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ ev kemâ kāle; yani Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz diye, bu râbıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığından, belki hakîkat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî bir sûrette yapmaya mecbûr değiliz.

Hem meslek-i hakîkate uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek sûretinde, müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil, belki hakîkat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayâle, farza lüzûm kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür. Daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşâhede eder. İhlâs-ı etemme yol açar.

İkinci Sebebi: Îmân-ı tahkîkînin kuvvetiyle ve ma‘rifet-i Sâni‘i netice veren, masnûâttaki tefekkür-ü îmânîden gelen lemeât ile, bir nevi‘ huzûr kazanıp, Hâlik-ı Rahîm’in, hazır ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzûrunda başkalarına bakmak ve başkalarından meded aramak, o huzûrun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle, o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise, bunda çok derecât-ı merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifâde edebilse o kadar kârdır. Risâle-i Nûr’da riyâdan kurtaracak ve ihlâsı kazandıracak çok hakāik zikredildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.

239

İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbâbdan iki-üçünü muhtasaran beyân edeceğiz.

Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekābet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Evet, hakîkat ve âhiret için çalışanlara karşı, bu millet bir hürmet, bir muâvenet fikrini dâimâ beslemiş. Ve bilfiil onların hakîkat-i ihlâslarına ve sâdıkāne olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup, vakitlerini zâyi‘ etmemeleri için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat, istenilmez. Belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân-ı hâl ile de istenilmez. Belki ummadığı bir hâlde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetinin nehyine yanaşır. Ameli kısmen yanar.

İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre hodgâmlık cihetiyle o menfaati başkasına kaptırmamak için hakîkî kardeşine ve o husûsî hizmetteki arkadaşına karşı, bir rekābet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir. Hizmet de kudsiyetini kaybeder. Ehl-i hakîkatin yanında sakîl bir vaz‘iyet alır. O maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız hakîkî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samîmî ittifâkı kuvvetleştirecek İki Misâl söyleyeceğim.

Birincisi: Ehl-i dünyâ, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyâset ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düstûrunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû’-i isti‘mâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet ve bir menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki iştirâk-i emvâlin çok zararlarıyla beraber, iştirâk ile mâhiyeti değişmez. Her birisi, umûmuna gerçi bir cihette ve nezârette, mâlik hükmündedirler. Fakat istifâde edemezler.

Her ne ise, bu iştirâk-i emvâl düstûru a‘mâl-i uhreviyeye girse, zararsız, azîm menfaate medârdır. Çünki bütün emvâl, o iştirâk eden her bir ferdin eline tamâmen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünki, nasıl ki dört

240

beş adamdan iştirâk niyetiyle, biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin her birisinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksânsız parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvetle tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî, o iştirâk-i a‘mâlden hâsıl olan umûm yekün ve umûm nûr, her birinin defter-i a‘mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakîkat mâbeyninde meşhûd ve vâki‘dir. Ve vüs‘at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezâsıdır.

İşte ey kardeşlerim Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekābete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkatin aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevâb nerede? Mezkûr misâl hükmündeki iştirâk-i a‘mâl noktasında tezâhür eden sevâb ve nûr nerede?

İkinci Misâl: Ehl-i san‘at, netice-i san‘atı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i san‘at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın netîcesi, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san‘atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düstûruyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yakıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ, her birisi iğne yapmak san‘atında, yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigāl ettiği hizmet basît olduğundan, vakit zâyi‘ olmayıp, o hizmette meleke kazanarak gāyet sür‘atle işlerini görmüşler. Sonra o teşrîkü’l-mesâî ve taksîmü’l-a‘mâl düstûruyla olan san‘atın semeresini taksîm etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel, üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyânın san‘atkârları arasında, onları teşrîkü’l-mesâîye sevk etmek için dillerinde destanolmuştur.

241

İşte ey kardeşlerim Mâdem umûr-u dünyeviyede, kesîf maddelerde böyle ittihâd ve ittifâkla elde edilen netîceler, böyle azîm yekünleri fâide verir. Acaba uhrevî ve nûrânî; ve tecezzî ve inkısâma muhtâç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile, her birisinin aynasına umûmunun in‘ikâs etmesi ve her biri, umûmun kazandığı misil sevâba mâlik olması, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyâs edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekābetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz.

İhlâsı kıran ikinci mâni‘: Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik sâikasıyla, şân ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak ve nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı rûhî olduğu gibi, şirk-i hafî ta‘bîr edilen riyâkârlığa ve hodfurûşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.

Ey kardeşlerim Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz, hakîkat ve uhuvvet olduğu için; ve uhuvvetin sırrı ise, şahsiyetini kardeşler içinde fânî edip Hâşiye, onların nefislerini kendi nefsine tercîh etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi‘ hubb-u câhtan gelen rekābet, te’sîr etmemek gerektir. Çünki mesleğimize bütün bütün münâfîdir. Mâdem kardeşlerin şerefi umûmiyetle her ferde âit olabilir. O büyük şeref-i ma‘nevîyi şahsî, hodfurûşâne, rekābetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete fedâ etmek, Risâle-i Nûr şâkirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümîdindeyim.

Evet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kalbi, aklı, rûhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazen de hissiyât-ı nefsâniye damarlara ilişir. Bir derece hükmünü kalbin, aklın, rûhun rağmine olarak icrâ eder. Sizlerin kalb ve rûh ve aklınızı ithâm etmem. Risâle-i Nûr’un

242

verdiği te’sîre binâen i‘timâd ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim, bazen aldatıyorlar. Onun için bazen şiddetli îkāz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor. İhtiyâtlı davranınız.

Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu. Veya mahdûd makamlar bulunurdu. O makama, müteaddid isti‘dâdlar nâmzed olurdu. Gıbtakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz. Mürşid vaz‘iyeti takınamaz. Uhuvvetteki makamât geniştir, gıbtakârâne müzâhameye medâr olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muâvin ve zahîr olur. Hizmetini tekmîl eder.

Pederâne ve mürşidâne mesleklerdeki gıbtakârâne hırs-ı sevâb ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı netîceler vücûda geldiğine delîl, ehl-i tarîkatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekābetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm kudsî kuvvetleri, bid‘a rüzgârlarına karşı dayanamıyorlar.

Üçüncü Mâni‘: Korku ve tama‘dır. Bu mâni‘, diğer bir kısım mâni‘lerle beraber Hucumât-ı Sitte’de tamamıyla îzâh edildiğinden, ona havâle edip, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den bütün Esmâ-yı Hüsnâ’sını şefâatçi yapıp niyâz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmîn.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصٖینَ الْمُخْلِصٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

243

[Bir kısım kardeşlerime husûsî bir mektûbdur]

Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiyeibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ اَوْ كَمَا قاَلَ; Yani Mahşerde ulemâ-yı hakîkatın sarf ettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur. İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتیٖ عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ ev kemâ kāl; Yani Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek, hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise onu kazanmaya çalışınız. Eğer deseniz, Hadîste âlim ta‘bîri var. Biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz

Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var. Şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim, büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden, bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. Hadîste gösterilen ecri alırsınız

Saîdü’n-Nûrsî

244

[On Dokuzuncu Lem‘a]

İktisâd Risâlesi’dir.

İktisâd ve kanâate; ve israf ve tebzîre dâirdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا

Şu âyet-i kerîme, iktisâda kat‘î emir edip israftan nehy-i sarîh sûretinde men‘ etmekle, gāyet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu mes’elede Yedi Nükte var.

Birinci Nükte: Hâlik-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır. Ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır. İktisâd ise, ni‘mete karşı ticâretli bir ihtirâmdır. Evet, iktisâd hem bir şükr-ü ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir sûrette sebeb-i bereket, hem bedene perhîz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm netîceleri vardır.

İkinci Nükte: Fâtır-ı Hakîm, insanın vücûdunu mükemmel bir saray sûretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcı, a‘sâb ve damarlar telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile ve merkez-i vücûddaki mide ile bir medâr-ı muhâbereleridir. Ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene ve mideye lüzûmu yoksa, Yasaktır der, dışarıya atar. Bazen da bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarıya atar, yüzüne tükürür. İşte mâdem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır. Mide ise, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyâhûd o şehre

245

gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev‘inden ancak beş derecesi muvâfık olur, fazla olamaz. Tâ ki kapıcı gururlanıp baştan çıkmasın. Vazîfesini unutmasın. Fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.

İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para; diğer lokma, en a‘lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma ağıza girmeden, beden i‘tibâriyle farkları yoktur, müsâvîdirler. Boğazdan geçtikten sonra da cesed beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki bazen kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakîka bir fark var. Yarım dakîka hâtırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar ma‘nâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyâs edilsin.

Şimdi saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz def‘a fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. Hâkim benim dedirtir. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse, onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. Aman doktor gelsin, harâretimi teskîn etsin, ateşimi söndürsün, dedirmeye mecbûr edecek.

İşte iktisâd ve kanâat, hikmet-i İlâhiyeye tevfîk-i harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer. Mideyi karıştırır. İştihâ-yı hakîkîyi kaybeder. Tenevvü‘-ü et‘ımeden gelen sun‘î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir. Hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

Üçüncü Nükte: Sâbık ikinci nüktede, Kuvve-i zâika kapıcıdır dedik. Evet, ehl-i gaflet ve rûhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hâtırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir. Fakat hakîkî ehl-i şükrün ve ehl-i hakîkatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Söz’deki muvâzenede beyân edildiği gibi rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına

246

bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. O kuvve-i zâikadaki taâmlar adedince mîzâncıklarla, ni‘met-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak ve bir şükr-ü ma‘nevî sûretinde cesede ve mideye haber vermektir. İşte bu sûrette kuvve-i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe ve rûha ve akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkınde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazîfe-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ‘-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû‘ olmak ve zillet ve dilenciliğe vesîle olmamak şartıyla, lezzetini ta‘kîb edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisânı, şükürde isti‘mâl etmek için lezîz taâmları tercîh edebilir.

Bu hakîkate işâret eden bir hâdise ve bir kerâmet-i Gavsiye: : Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylanî’nin ks terbiyesinde, nâzdâr, ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyâre, gitmiş oğlunun hücresine. Bakmış ki, oğlu bir parça kuru, siyah ekmek yiyor. O riyâzetten zayıflamış, vâlidesinin şefkatini celb etmiş. Vâlidesi ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nâzdârlığından demiş: Üstâd Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yiyorsun. Hazret-i Şeyh tavuğa demiş: قُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِ O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mu‘temed ve mevsûk çok zâtlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhûr bir zâtın bir kerâmeti olarak, ma‘nevî tevâtürle nakiledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin. İşte Hazret-i Gavs’ın bu emrinin ma‘nâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da rûhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olursa ve lezzeti şükür için istese, o vakit lezîz şeyleri yiyebilir.

Dördüncü Nükte: İktisâd eden maîşetçe âile belâsını çekmez, meâlindeki لَا یَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla, iktisâd eden, maîşetçe âile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisâd kat‘î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar delîller var ki, had ve hesaba gelmez.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç