
SAYFA 20
[Yedinci Mes’ele]
Denizli hapsinde bir Cum‘a gününün meyvesidir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Bir zaman Kastamonu’da, Hâlikımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine, sâbık Altıncı Mes’ele’de mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli hapishânesi'nde benimle temas edebilen mahbûslar okudular. Tam bir kanâat-i îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyâk hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları, bizi yoldan çıkarmasın. Daha böyle hapislere sokmasın, dediler. Ve Denizli hapsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinin ve sâbıkan Altı Mes’ele’yi okuyanların arzularıyla, âhiret rüknünün dahi bir hulâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risâle-i Nûr’dan bir kısa hulâsa ile derim: Nasıl ki Altıncı Mes’ele’de biz Hâlikımızı, arzdan ve semâvâttan sorduk. Onlar, fenlerin dilleriyle güneş gibi, Hâlikımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sâir peygamberlerden ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
İşte birinci mertebede âhireti Allah’dan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet, âhiret vardır, sizi oraya sevk ediyorum, diye ferman ediyor. Onuncu Söz, on iki parlak ve kat‘î hakîkatler ile, bir kısım isimlerin âhirete dâir cevablarını isbat ve îzâh eylemiş. Burada o îzâha iktifâen gāyet kısa bir işâret ederiz. Evet, mâdem hiç bir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediye, o saltanata îmânla intisâb ve itâatle fermanlarına teslîm olanlara mükâfâtı; ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı, o rahmet ve cemâle ve o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak, diye Rabbü’l-Âlemîn ve Sultânü’d-Deyyân isimleri cevâb veriyorlar.
SAYFA 21
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemîn yüzünde bir umûmî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem, gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umûm ağaçları ve meyveli nebâtları cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp, Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi, bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde ve tohumcuklarda, binler batman taâmları bizim için saklayan ve ihtiyât zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olmaz ki, bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli minnetdârları ve perestişkârları olan mü’min insanları i‘dâm etmez. Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayât-ı dünyeviye vazîfesinden terhîs eder, diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevâb veriyorlar. اَلْجَنَّةُ حَقٌّ diyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki, umûm mahlûklarda ve zemîn yüzünde, öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl-ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfızasında, bütün târîhçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter-i a‘mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hâtırlatmak sırrıyla her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet; ve bütün masnûâtta gāyet hassâs mîzânlarla a‘zâlarını yerleştiren; mikroptan gergedana kadar, sinekten simurgaya kadar, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlar çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizâm, bir cemâl, bir hüsn-ü san‘at yapan; ve her zîhayatın hukuk-u hayatını kemâl-i mîzânla veren; iyiliklere güzel netîceler ve fenâlıklara fenâ netîceler verdiren; ve Âdem as zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla, kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet-i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki, güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye ve o adâlet-i sermediye âhiretsiz olmazlar. Ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlûmların bir tarzda gitmelerinde âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe, hikmetsizliğe hiç bir cihetle müsâade etmezler, diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat‘î cevâb veriyorlar.
SAYFA 22
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidârları dâiresinde olmayan bütün hâcetlerini ve bütün fıtrî matlablarını bir nevi‘ duâ bulunan isti‘dâd-ı fıtrî ve ihtiyâc-ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, istedikleri şeyler, gāyet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden; ve ihtiyârî olan daavât-ı insaniyenin, hususan havâsların ve nebîlerin on adedden altı yedisi, hilâf-ı âdet kabûl olmasından kat‘î anlaşılıyor ki, her derdlinin âhını, her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî‘-i Mücîb, perde arkasında var, bakar ki, en küçük bir zîhayatın, en küçük bir ihtiyâcını görür. Ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder. Fiilen cevâb verir, memnûn eder. Elbette ve her hâlde, hiç bir şübhe kalmaz ki, mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev‘-i insanın en ehemmiyetli ve umûmî olan ve umûm kâinâtı ve umûm esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi alâkadâr eden bekā-yı uhreviyeye âit duâlarını içine alan; ve nev‘-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara, duâsına, Âmîn âmîn dedirten; ve ümmetinde her gün, her ferd-i mütedeyyin hiç olmazsa kaç def‘alar ona salavât getirmekle onun duâsına, Âmîn âmîn diyen; ve belki bütün mahlûkāt, o duâsına iştirâk ederek, Evet, yâ Rabbenâ istediğini ver, biz de onun istediğini istiyoruz, diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altındaki bekā-yı uhrevî ve saâdet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb-ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, cennetin vücûduna ve baharın îcâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin îcâdına kâfî bir sebebdir, diye Mücîb, Semî‘, Rahîm isimleri bizim suâlimize cevâb veriyorlar.
Hem mâdem gündüz, bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemîn yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf, gāyet intizâmla koca küre-i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizâmında; ve azametli baharı, bir çiçek suhûletinde ve mîzânlı ziynetinde; ve zemîn sahîfesinde üç yüz bin haşir ve neşrin numûnelerini ve misâllerini gösteren üç yüz bin kitap hükmündeki nebâtât ve hayvanât tâifelerini onda yazar. Ve beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibâssız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, ma‘nîdâr yazan bir kalem-i kudret, bu azameti
SAYFA 23
içinde hadsiz bir rahmet ile ve nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi, koca kâinâtı bir hânesi misillü insana musahhar ve müzeyyen ve tefrîş etmesi ile; ve o insanı halîfe-i zemîn ederek, dağ ve gök ve yer, tahammülünden çekindikleri emânet-i kübrâyı ona vermesi ile; ve sâir zîhayatlara bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ile; ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği hâlde; ve bütün semâvî fermanlarda ona saâdet-i ebediyeyi ve bekā-yı uhrevîyi kat‘î va‘d ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiç bir şübhe olmaz ki, bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saadeti, o mükerrem ve müşerref insanlar için yapacak ve açacak. Ve haşir ve kıyâmeti getirecek, diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hâlikımızdan sormamıza cevâb veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ; ve nebâtî ve hayvânî üç yüz bin nevi‘ haşir ve neşrin numûnelerini îcâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsâ Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların her birinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zamanları hayâlen karşı karşıya getirilip bakılsa, haşir ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda Hâşiyegösterdiği görülecek. Ve böyle bir kudretten haşr-i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev‘-i beşerin en meşhurları olan yüz yirmi dört bin peygamberler, ittifâkla saâdet-i ebediyeyi ve bekā-yı uhrevîyi Cenâb-ı Hakk’ın binler va‘d ve ahidlerine istinâden i‘lân edip mu‘cizeleriyle doğru olduklarını isbat ettikleri gibi; hadsiz ehl-i velâyet, keşifle ve zevkle aynı hakîkate imza basıyorlar. Elbette o hakîkat, güneş gibi zâhir olur. Şübhe eden, dîvâne olur.
Evet, bir fende ve bir san‘atta mütehassıs bir iki zâtın, o fen ve o san‘ata âit hükümleri ve fikirleri, onda ihtisâsı olmayan bin adamın, hatta başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisâs da olsalar, muhâlif fikirlerini hükümden iskāt ettikleri gibi; bir mes’elede, meselâ Ramazân hilâlini yevm-i şekte isbat etmek ve Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi, rûy-u zemînde var diye da‘vâ etmekte iki isbat edici, bin inkâr edicilere
SAYFA 24
ve nefyedicilere galebe edip da‘vâyı kazanıyorlar. Çünki isbat eden, yalnız bir ceviz-i hindîyi veyâhûd bahçesini gösterse, kolayca da‘vâyı kazanır. Onu nefiy ve inkâr eden, bütün zemîni aramak taramakla ve hiç bir yerde bulunmadığını göstermekle da‘vâsını isbat edebildiği gibi; cenneti ve dâr-ı saadeti ihbâr ve isbat eden, yalnız sinemadaki gibi bir izini ve keşfen bir gölgesini ve bir tereşşuhunu göstermekle da‘vâyı kazandığı hâlde; onu nefiy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar olan zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat ile da‘vâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, Husûsî bir yere bakmayan ve îmânî hakîkatler gibi umûm kâinâta bakan nefiyler ve inkârlar, zâtında muhâl olmamak şartıyla isbat edilmezler diye, ehl-i tahkîk ittifâk edip bir düstûr-u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat‘î hakîkate binâen, binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes’elelerde bir tek muhbir-i sâdıka karşı hiç bir şübhe, hatta vesvese vermemesi lâzım iken, yüz yirmi bin isbat edici ve ehl-i ihtisâs muhbir-i sâdıkların; ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakîkat ve ashâb-ı tahkîkin ittifâk ettikleri erkân-ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, ma‘neviyâtta körleşmiş, uzaklaşmış birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşenler, ne kadar ahmaklık ve dîvânelik ettiklerini kıyâs ediniz.
Hem mâdem gözümüzle gündüz gibi hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i şâmile ve bir inâyet-i dâime müşâhede ediyoruz. Ve dehşetli bir saltanat-ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet-i âliye ve izzetli icrâât-ı Celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hatta bir ağacın meyveleri, çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet; ve her bir insanın cihâzâtı ve hissiyâtı ve kuvveleri adedince ihsânlar, in‘âmlar ona bağlamış bir rahmet; ve Kavm-i Nûh as ve Hûd as ve Sâlih as ve Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet; ve وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهٖ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
SAYFA 25
Nasıl ki iki kışlada yatan ve duran mutî‘ askerler, bir kumandanın çağırmasıyla, silâh başına ve vazîfe başına boru sesiyle gelmeleri gibi; aynen öyle de, bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre-i arz, Sultân-ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî‘ kışla gibi, ne vakit Hazret-i İsrâfîl’in as borusuyla, o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağırılsalar, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırladıklarını isbat edip gösteren, her baharda arz kışlası, melek-i ra‘dın borusuyla aynı vaz‘iyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat-ı rubûbiyet, elbette ve elbette ve her hâlde ve hiç şübhe getirmez ki, Onuncu Söz’de isbatına binâen o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat-ı sermediye, gāyet kat‘î olarak istedikleri dâr-ı âhiretin ve dâr-ı haşir ve neşrin açılmamasıyla, o nihâyetsiz cemâl-i rahmet, nihâyetsiz çirkin bir merhametsizliğe inkılâb etmesi; ve o hadsiz kemâl-i hikmet, hadsiz kusûrlu abesiyete ve fâidesiz isrâfâta dönmesi; ve o gāyet şirin inâyet, gāyet acı ihânetlere değişmesi; ve o gāyet mîzânlı ve hakkāniyetli adâlet, gāyet şiddetli zulümlere kalb olması; ve o gāyet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat-ı sermediye sukūt etmesi; ve haşrin gelmemesiyle bütün bütün haşmeti kaybolması; ve kemâlât-ı rubûbiyeti, acz ve kusur ile lekedâr olması, hiç bir cihet-i imkânı yok, hiç bir akıl ihtimâl vermez, yüz muhâl içinde bulunur. Dâire-i imkân hâricinde bâtıl ve mümteni‘dir.
Çünki nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet-i ebediyeye ve âhirette bekā-yı dâimîye iştiyâk hissini verdiği hâlde, onu ebedî i‘dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik; ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve fâideler taktığı hâlde, onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti‘dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün israf etmek, ne derece hilâf-ı hikmettir. Ve binler va‘d ve ahdlerini yerine getirmemekle, hâşâ, aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet-i saltanatına ve o kemâl-i rubûbiyetine zıddır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen, inâyet ve adâleti tatbîk eyle. İşte Hâlikımızdan sorduğumuz âhirete dâir suâlimize, Rahmân ve Hakîm ve Adl ve Kerîm ve Hâkim isimleri, mezkûr hakîkatle cevâb veriyorlar. Şeksiz, şübhesiz güneş gibi âhireti isbat ediyorlar.
SAYFA 26
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz, öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hüküm ediyor ki, zîhayat her şeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazîfesinin defterini ve esmâ-yı İlâhiyeye karşı lisân-ı hâl ile ettiği tesbîhâtına dâir sahîfe-i a‘mâlini misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfûz’un numûnecikleri olan kuvâ-yı hâfızalarda ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve-i hâfızasında ve sâir maddî ve ma‘nevî in‘ikâs aynalarında kaydeder, yazdırır. Zabt ederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe, bütün o ma‘nevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve delîller ve numûneler kuvvetiyle وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acîb bir hakîkat-i haşriyeyi, kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta i‘lân eder. Ve başta insan olarak eşyâ, fenâya düşmek ve ademe sukūt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev‘-i beşer olarak zîhayatlar, i‘dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekāya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazîfeye isti‘dâdı ile girmek için halk olduklarını gāyet kuvvetli isbat eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde her bir ağaç, her bir kök, her bir çekirdek, her bir tohum وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup, bir ma‘nâsını ve bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazîfenin misâlleriyle tefsîr ederek, o azametli hafîziyete şehâdet eder. هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakîkatleri her şeyde gösterip, hafîziyeti a‘zamî derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat‘iyetinde bizlere ders verir.
Evet, bu dört ismin cilveleri, en cüz’îden en küllîye kadar cereyân ederler. Meselâ, nasıl ki bu ağacın menşei olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle, o ağacın gāyet mükemmel programını ve îcâdının noksânsız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi‘ bir kutucuktur ki, hafîziyetin azametini isbat eder.
وَالْاٰخِرُ: ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazîfelerinin fihristini ve amellerinin listesini ve hayât-ı sâniyesinin düstûrlarını ihtivâ eden bir sandıkçıktır ki, a‘zamî derecede hafîziyete şehâdet eder.
SAYFA 27
وَالظَّاهِرُ: ismine mazhar olan o ağacın sûret-i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san‘atlı ve süslü bir hulle, bir libâs; ve ayrı ayrı nakışlar ile ve ziynetler ile ve yaldızlı nişânlar ile tezyîn edilmiş, güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, hafîziyet içinde azamet-i kudreti ve kemâl-i hikmeti ve cemâl-i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ: ismine ayna olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu‘cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne; ve hiç bir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdasız bırakmayan mîzânlı bir kazan-ı erzâktır ki, hafîziyet içinde kemâl-i kudret ve adâleti ve cemâl-i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbat eder.
Aynen öyle de küre-i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm-i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemîn yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkîlâtına dâir İlâhî emirlerin mecmûacıkları ve kaderden gelen düstûrların listeleri ve geçen yazın işlediği vazîfelerin küçücük sahîfe-i amelleri ve defter-i hıdemâtlarıdır ki, bilbedâhe bir Hafîz-i Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’ın, hadsiz kudretle ve adâlet ve hikmet ve rahmet ile iş gördüğünü gösteriyor.
Ve senevî zemîn ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazîfelerini ve esmâ-yı İlâhiyeye karşı ettiği bütün fıtrî tesbîhâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen sahâif-i a‘mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içlerine koyup, Hafîz-i Zülcelâl’in dest-i hikmetine teslîm eder. هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhirî ise, haşrin üç yüz bin misâllerini ve emârelerini gösteren üç yüz bin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp, hadsiz rahmâniyet ve rezzâkiyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle, هُوَ الظَّاهِرُ ismini meyveleri, çiçekleri, taâmları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder. Gündüz gibi وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakîkatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve had ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzânlı fabrikaları, kemâl-i dikkat ve intizâmla işlettiren öyle bir kazan ve bir tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taâmları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir
SAYFA 28
mîzân ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmaz. هُوَ الْبَاطِنُ ismini, zemînin iç yüzüyle yüz bin dil ile tesbîh eden bazı melâike gibi, yüz bin tarzlarda i‘lân edip isbat eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu; ve o dört isim içinde hafîziyeti ve onun ile haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi; aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar ve bir aynadır ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve ta‘bîre aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
Nasıl ki bir saatin saniyeleri ve dakîkaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbat eder. Saniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdîk etmeye mecbûr olur. Aynen öyle de, semâvât ve arzın Hâlik-ı Zülcelâl’inin bir sâat-i kübrâsı olan bu dünyanın saniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbat eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat‘iyetinde, fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir, diye Hafîz ismiyle هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, Hâlikımızdan sorduğumuz haşir mes’elesine mezkûr hakîkatle cevâb veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki, insan, şu kâinât ağacının en son ve en cem‘iyetli meyvesi ve hakîkat-i Muhammediye asm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinât Kur’ân’ının âyet-i kübrâsı ve İsm-i A‘zam’ı taşıyan Âyetü’l-Kürsî’si ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me’zun en fa‘âl me’mûru ve kâinât şehrinin zemîn mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyâtına ve zer‘ ve ekilmesine nezârete me’mûr ve yüzer fenlerle ve binler san‘atlarla techîz edilmiş en gürültülü ve mes’ûliyetli nâzırı; ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişâh-ı Ezel ve Ebed’in gāyet dikkati altında bir müfettişi ve bir nevi‘ halîfesi ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı
SAYFA 29
semâvât ve arz ve dağların kaldırmasından çekindikleri emânet-i kübrâyı omuzuna alan; ve önüne iki acîb yol açılan; yolun birinde zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı; ve çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllîsi ve Kâinât Sultânının İsm-i A‘zam’ına mazhar ve bütün esmâsına en câmi‘ bir aynası ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab-ı hâssı ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber, hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bîçâre zîhayatı; ve isti‘dâdca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi; ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde; ve bekāya en ziyâde müştâkı ve muhtâcı; ve en çok lâyıkı ve müstehakkı ve devamı ve saâdet-i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran; ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekāya karşı arzusunu tatmîn etmeyen ve ona ihsânlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniye ve bir u‘cûbe-i hilkat-ı İlâhiye; ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek üzere yaratıldığına, bütün cihâzât-ı insaniyesi şehâdet eden
Böyle yirmi küllî hakîkatlerle Cenâb-ı Hakk’ın Hakk ismine bağlanan; ve en küçük zîhayatın en cüz’î ihtiyâcını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevâb veren ve amellerini kaydeden Hafîz-i Zülcelâl’in Hafîz ismine, mütemâdiyen ve kâinâtı alâkadâr edecek ef‘âliyle yazmak için imlâ ederek o ismin kâtibîn-i kirâmlarına, ehemmiyetli a‘mâliyle yazı yazdırmakla, her şeyden ziyâde o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her hâlde ve hiç şübhe getirmez ki, o yirmi hakîkatlerin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak. Ve Hakk ismiyle, evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusûrâtının mücâzâtını çekecek. Ve Hafîz ismiyle, cüz’î ve küllî kayıd altına alınan her amelinden muhâsebeye ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ı bekāda saâdet-i ebediye ziyafetgâhının ve şekāvet-i dâime hapishânesinin kapıları açılacak. Ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmak için uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacak.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk-ı hayatını vermekle fiilen cevâb verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekāya âit hadsiz hukuk-u insaniyenin mezkûr yirmi hakîkatler lisânlarıyla edilen ve Arş’ı ve ferşi çınlatan duâlarını
SAYFA 30
işitmemek; ve o hadsiz hukuku zâyi‘ etmek; ve sinek kanadının intizâmı şehâdetiyle sinek kanadı kadar israf etmeyen bir hikmet, bütün o hakîkatlerin bağlandıkları insanî isti‘dâdâtı ve ebede uzanan emellerini ve arzularını ve o isti‘dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakîkatlerini bütün bütün israf etmek, öyle bir haksızlıktır ve öyle imkân hâricinde zâlimâne bir çirkinliktir ki, Hakk ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât, onu reddederler. Yüz derece muhâl ve bin vechile mümteni‘dir, derler.
İşte Hâlikımızdan haşre dâir sorduğumuz suâle Hakk, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevâb verip derler: Biz hak ve hakîkat olduğumuz gibi, bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillü, haşir haktır ve muhakkaktır.
Hem mâdem; daha yazacaktım. Fakat güneş gibi ma‘lûm olduğundan kısa kestim. İşte geçmiş misâllerdeki ve mademlerdeki hakîkatlere kıyâsen, Cenâb-ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan kısımlarının her birisi, nasıl ki mevcûdâttaki aynalarıyla ve cilveleriyle, müsemmâlarını bedâhetle isbat ederler. Aynen öyle de, haşri ve dâr-ı âhireti gösterirler. Ve kat‘iyetle isbat ederler.
Hem nasıl, Hâlikımızdan sorduğumuz suâlimize o Rabbimiz, bütün fermanlarıyla ve inzâl ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâsı olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat‘î cevâb veriyor. Aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir:
Sizin zaman-ı Âdemden beri as hem rûhânîlerle, hem bizimle görüşmenizin, yüz tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var. Ve bizim ve rûhânîlerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâreler ve delîller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız ile görüştüğümüz zaman söylemişiz. Ve dâimâ söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve arkalarında tefrîş ve tezyîn edilmiş saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gāyet ehemmiyetli misafirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat‘î beyân ediyoruz, diye suâlimize cevâb veriyorlar.
SAYFA 31
Hem mâdem Hâlikımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstâd ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta‘yîn etmiş. Ve en son elçi göndermiş. Biz bu Üstâdımızdan asm dahi Hâlikımızdan sorduğumuz suâli ilmelyakîn mertebesinden, aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerinde terakkî ve tekemmül etmek üzere her şeyden evvel ondan asm sormak lâzım geliyor. Çünki o zât asm, Hâlik'ı tarafından her biri birer nişâne-i tasdîk olan bin mu‘cizâtıyla, Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olarak, Kur’ân’ı, hak ve kelâmullâh olduğunu isbat ettiği gibi; Kur’ân dahi kırk nevi‘ i‘câzıyla o zâtın asm bir mu‘cizesi olup, onun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbat ederek; ikisi beraber, biri âlem-i şehâdet lisânı, bütün hayatında, bütün enbiyâ ve evliyânın tasdîkleri altında, diğeri âlem-i gayb lisânı, bütün semâvî fermanların ve kâinât hakîkatlerinin tasdîkleri içinde binler âyâtıyla iddiâ ve isbat ettikleri hakîkat-i haşriye, elbette güneş ve gündüz gibi bir kat‘iyettedir.
Evet, haşir gibi en acîb ve en dehşetli ve tavr-ı aklın hâricinde olan bir mes’ele, böyle hârika iki üstâdın dersleriyle halledilir, anlaşılır. Eski zaman peygamberleri, ümmetlerine Kur’ân gibi îzâhât vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İbtidâî derslerde îzâh az olur.
Elhâsıl: Mâdem Cenâb-ı Hakk’ın ekser isimleri, âhireti iktizâ edip isterler. Elbette o isimlere delâlet eden bütün huccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler. Ve mâdem melâikeler, âhiretin ve âlem-i bekānın dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar. Elbette melâike ve rûhların ve rûhâniyâtın vücûdlarına ve ubûdiyetlerine şehâdet eden delîller, dolayısıyla âhiretin vücûduna dahi delâlet ederler.
Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün hayatında vahdâniyetten sonra en dâimî da‘vâsı ve müddeâsı ve esası âhirettir. Elbette o zâtın asm nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu‘cizeleri ve huccetleri, bir cihette dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehâdet ederler. Ve mâdem Kur’ân’ın dörtte birisi, haşir ve âhirettir. Ve bin âyâtıyla onun isbatına çalışır. Ve onu haber verir. Elbette Kur’ân’ın hakkāniyetine şehâdet ve delâlet eden bütün huccetleri ve delîlleri, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehâdet ederler. İşte bak Bu rükn-ü îmânî, ne kadar kuvvetli ve kat‘î olduğunu gör.
SAYFA 32
[Sekizinci Mes’elenin bir hulâsası]
Yedinci Mes’ele’de haşri çok makamâttan soracaktık. Fakat Hâlikımızın isimleriyle verdiği cevâb, o derece kuvvetli yakîn ve kanâat verdi ki, daha başka sorgulara ihtiyâç bırakmadığından, orada kısa kestik. Şimdi bu mes’elede, âhiret îmânının hem âhiretin saâdetine, hem dünyanın saâdetine dâir te’mîn ettiği fâideler ve neticelerinden yüzde biri hulâsa edilecek. Saadet-i uhreviyeye âit kısmı ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın îzâhâtı daha hiç bir beyâna ihtiyâç bırakmamış. Onu, ona havâle ederiz. Ve saadet-i dünyeviyeye âit kısmının îzâh cihetini Risâle-i Nûr’a bırakıp, yalnız kısa bir hulâsa ile insanın hayât-ı şahsiye ve hayât-ı ictimâiyesine âit yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyân ederiz.
Birinci fâidesi: İnsan, sâir hayvanâta muhâlif olarak, hânesiyle alâkadâr olduğu misillü, dünya ile alâkadârdır. Ve akāribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev‘-i beşer ile de ciddî ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekāsını arzuladığı gibi, bir dâr-ı ebedîde bekāsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyâcını te’mîne çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeye fıtraten mecbûrdur, çabalar. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saadetten başka hiç bir şey, onları tatmîn etmiyor. Hatta Onuncu Söz’de işaretedildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayâlimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî ve fakat âdî ve meşakkatli bir vücûd mu istersin? dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden Âh çekti. Cehennem de olsa, bekā isterim dedi.
İşte mâhiyet-i insâniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi, bu dünya lezzetleri tatmîn etmiyor. Elbette gāyet câmi‘ olan mâhiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadârdır. İşte bu hadsiz arzulara ve emellere bağlı olan ve sermayesi bir cüz’î cüz’-i ihtiyârî olan fakr-ı mutlak bir insana âhirete îmân,
SAYFA 33
ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazîne ve bir medâr-ı saâdet ve lezzet ve bir medâr-ı istimdâd bir merci‘ ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr-ı teselli olduğu, öyle bir meyve ve öyle bir fâidedir ki, onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.
İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir fâidesi: Üçüncü Mes’ele’de îzâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olan çok ehemmiyetli bir neticedir. Evet, her insanın her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i‘dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için ruhunu fedâ eden o bîçâre insanın, binler, belki milyonlar ve milyarlar dostları, ebedî bir mufârakat içinde i‘dâm olduklarını tevehhüm edip cehennem azâbından beter bir elem, o düşünmek ucundan göründüğü vakit, âhirete îmân geldi. Gözünü açtırdı. Ve perdeyi kaldırdı. Bak dedi. O da o îmânla baktı. Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i rûhâniyeyi, o dostları, ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup, onu da bir nûrânî âlemde mesrûrâne bekliyorlar vaz‘iyetinde müşâhedesiyle aldı. Risâle-i Nûr’da bu netice huccetlerle îzâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
Hayat-ı şahsiyeye âit üçüncü bir fâidesi: İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise, yüksek seciyeleri ve cem‘iyetli isti‘dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri i‘tibâriyledir. Hâlbuki o insan hem ma‘dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâs ve ölçüsü ile, hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği ve insaniyeti gibi seciyeler alır.
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrıldıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir. Ve o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaz‘iyetine