ASÂ-YI MÛSÂ

168

[Yedinci Huccet-i Îmâniye ]

[Otuz Üçüncü Mektûb’un On Yedinci Penceresi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖینَ

Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gāyet derecede bir insicâm ve intizâm içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör

Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden, îcâd-ı eşyâdaki sür‘at-i mutlaka dahi, kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san‘at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak

Hem san‘atsızlığı, basitliği iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki suhûlet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san‘atkârlık ve mahâret ve ihtimâmkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve târîhçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak

Hem ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu‘d-u mutlak dahi, bir ittifâk-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zemînde zer‘ edilen her nevi‘ hubûbâta bak Hem karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât, bilakis kemâl-i imtiyâz ve tefrîk içinde görünüyor. İşte, bütün yer altına karışık atılan ve madde i‘tibâriyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyâzları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyâz ile tefrîkleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a‘zâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyâz ile ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör

169

Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktizâ eden gāyet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san‘atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte, o hadsiz acâib-i san‘at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında, yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev‘lerine bak Kemâl-i rahmeti kemâl-i san‘at içinde gör

İşte, bütün rûy-i zemînde gāyet kıymetdarlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gāyet uzaklık ile beraber, son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gāyet derecede suhûlet ve kolaylık ile beraber, gāyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gāyet derecede güzel yapılış içinde sür‘at-i mutlaka ve çabukluk ile beraber, gāyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve israfsızlık; ve gāyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber, son derece hüsn-ü san‘at; ve son derece hüsn-ü san‘at içinde nihâyet derecede sehâvet ile beraber intizâm-ı mutlak, elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i rubûbiyetine ve vahdâniyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Ve لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçâre câhil, gāfil, muannid, muattıl Bu hakîkat-i uzmâyı ne ile tefsîr edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu‘cize ve hârika keyfiyeti ne ile îzâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san‘atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birini tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın her bir şeyin içinde, o şeyden yapılan eşyâ adedince ma‘nevî makineleri, matbaaları mı var?

170

[Sekizinci Huccet-i Îmâniye ]

Üçüncü Şuâ‘

[Mukaddime]

Bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye olan Üçüncü Şuâ‘ Risâlesi, vücûb-u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delail-i kat’iyye ile rubûbiyetinin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şumûlüne dahi delâlet eder, hem isbat eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şumûlünü isbat eder. Elhâsıl, bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’nin her bir mukaddimesinin sekiz netîcesi var. Ve bu sekiz mukaddimelerin her biri, sekiz netîceyi delilleriyle isbat eder ki, bu cihette bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.

[Münâcât]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ

Yâ İlâhî ve yâ Rabbî Ben îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın ta‘lîmiyle ve nûruyla ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiç bir deverân ve hiç bir hareket yoktur ki, böyle intizâmıyla senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin. Ve hiç bir ecrâm-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazîfe görmesiyle, direksiz durmalarıyla senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti olmasın. Ve hiç bir yıldız yoktur ki, mevzûn hilkatiyle, muntazam vaz‘iyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet

171

sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın. Ve on iki seyyâreden hiç birsi yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizâmlı vazîfesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücûb-u vücûduna şehâdet ve saltanat-ı ulûhiyetine işâret etmesin.

Evet, gökler sekeneleriyle, her biri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla derece-i bedâhette şehâdet ederler.

Ey zemîni ve gökleri yaratan yaratıcı Senin vücûb-u vücûduna öyle zâhir şehâdet; ve ey zerrâtı muntazam mürekkebâtıyla tedbîrini gören ve idare eden; ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren ve emrine itâat ettiren Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nûrânî burhânlar ve parlak delîller, o şehâdeti tasdîk ederler.

Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür‘atli ecrâmıyla, muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaz‘iyetini göstermesi cihetiyle, senin rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi îcâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet; ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve her zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret; ve bütün mahlûkāt-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan ve tanzîm eden ilminin her şeyi ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne şübhesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki, güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tebessüm eden nûrânî delilleridirler.

Hem semâvât meydanında ve denizinde ve fezâsındaki yıldızlar ise, mutî‘ neferler, muntazam sefîneler, hârika tayyâreler, acâib lâmbalar gibi vaz‘iyetleriyle senin saltanat-ı ulûhiyetinin şa‘şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efrâdından olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazîfelerinin delâlet ve ihtârıyla, güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar, vazîfesiz değiller. Belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.

172

Ey Vâcibü’l-Vücûd ve ey Vâhid-i Ehad Bu hârika yıldızlar ve bu acîb güneşler ve aylar, senin mülkünde, senin semâvâtında, senin emrinle, senin kuvvet ve kudretinle ve senin irâde ve tedbîrinle teshîr, tanzîm ve tavzîf edilmişler. Bütün bu ecrâm-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden tek bir Hâlik’a tesbîh ederler, tekbîr ederler. Lisân-ı hâlleriyle Sübhânallâh, Allâhü Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbîhâtlarıyla seni takdîs ederim.

Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl Ey Kādir-i Mutlak Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle anladım ki, nasıl ki gökler ve yıldızlar, senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler. Öyle de cevv-i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleriyle ve ra‘dlarıyla ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler. Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb-ı hayât olan yağmuru muhtâç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karmakarışık tesâdüf, bu işe karışamaz.

Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid-i tenvîriyesine işâret ederek ondan istifâdeye teşvîk eden şimşek ise, senin fezâdaki kudretini güzelce tenvîr eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbîhâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra‘dât dahi, lisân-ı kāl ile konuşarak seni takdîs edip rubûbiyetine şehâdet eder.

Hem zîhayatların yaşamasına en lüzûmlu rızkı ve istifâdece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi pek çok vazîfelerle tavzîf edilen rüzgârlar dahi, cevvi bir hikmete binâen âdetâ levh-i mahv u isbat, yani yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, senin kudretinin fa‘âliyetine işâret ve senin vücûduna şehâdet ettiği gibi senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi, mevzûn ve muntazam katreleri kelimeleriyle senin vüs‘at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.

173

Ey Mutasarrıf-ı Fa‘âl ve Ey Feyyâz-ı Müteâl Senin vücûb-u vücûduna şehâdet eden bulutlar, berkler, ra‘dlar, rüzgârlar, yağmurlar birer birer şehâdet ettikleri gibi; hey’et-i mecmûasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazîfesine yardım etmek haysiyetiyle senin vahdetine ve birliğine gāyet kuvvetli işâret ederler. Hem koca fezâyı mahşer-i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç def‘a doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine; ve o geniş cevvi yazar, değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemîn bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve her bir şeye şumûlüne şehâdet ettikleri gibi, umûm zemine ve bütün mahlûkāta cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve her şeye yetiştiklerine delâlet eder.

Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazîfelerde istihdâm olunuyor ki, bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti‘mâl olunuyorlar ki, her şeyi ihâta eden bir ilim ve her şeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti‘mâlât ve o istihdâmât olamaz.

Ey Fa‘âlün Limâ Yürîd Cevv-i fezâdaki fa‘âliyetinle her vakit bir numûne-i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gaybe göndermek misillü şuûnâtta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.

Ey Kadîr-i Zülcelâl Cevv-i fezâdaki hava, bulut, yağmur, berk, ra‘d, senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazîfedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkātı, gāyet sür‘atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdîs ediyorlar. Ve rahmetini medh ü senâ ediyorlar.

Ey arz ve semâvâtın Hâlik-ı Zülcelâl’i Senin Kur’ân-ı Hakîm’inin ta‘lîmiyle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim, bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i fezâ müştemelâtıyla senin vücûb-u vücûduna

174

ve senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar. Öyle de arz, bütün mahlûkātıyla ve ahvâliyle senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işaretler ederler. Evet, zeminde hiç bir tahavvül olmaz ki, ağaçlarında ve hayvanlarında her senede urbalarını değiştirmek gibi, hem cüz’î olsun, küllî olsun hiç bir tebeddül yoktur ki, intizâmâtıyla senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin. Hem hiç bir hayvan yoktur ki, za‘fiyet ve ihtiyâcının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzûmu bulunan cihâzâtının hakîmâne verilmesiyle senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.

Hem her baharda gözümüz önünde îcâd edilen nebâtât ve hayvanâttan hiç biri yoktur ki, san‘at-ı acîbesiyle ve latîf ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizâmıyla ve mevzûniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemîn yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanât denilen kudretinin hârikaları ve mu‘cizeleri olan mahlûkātın, maddeleri bir ve mahdûd ve müteşâbih bulunan yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbelerden ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, gāyet mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni‘-i Hakîmlerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle kuvvetli bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve daha parlaktır.

Hem hava, su, nûr, ateş ve toprak gibi hiç bir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, gāyet mükemmel vazîfeleri görmeleriyle; ve basît ve istîlâ edici, intizâmsız, her yere dağılmakla beraber, gāyet muntazam ve mütenevvi‘ meyveleri ve mahsûlleri hazîne-i gaybden getirmeleriyle senin birliğine ve varlığına şehâdetleri bulunmasın.

Ey Fâtır-ı Kādir ve ey Fettâh-ı Allâm ve ey Fa‘âl-ı Hallâk Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlikının Vâcibü’l-Vücûd olduğuna şehâdet eder. Öyle de, senin Ey Vâhid-i Ehad ve ey Hannân-ı Mennân ve ey Vehhâb-ı Rezzâk Vahdetine ve ehadiyetine yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olması cihetinde, bedâhet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.

175

Hem nasıl, zemîn bir ordugâh, bir meşher, bir ta‘lîmgâh olması vaz‘iyetiyle, nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin, ayrı ayrı olan cihâzâtlarının muntazaman verilmesiyle senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetiştiğine delâlet eder. Öyle de, hadsiz bütün zîhayatların ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine, kuru ve basît bir topraktan rahîmâne ve kerîmâne verilmesiyle, hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyene itâatleri, rahmetinin her şeye şumûlünü ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor.

Hem zeminde değişmekte olan mahlûkāt kāfilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayâtın münâvebeleri ve hayvanât ve nebâtâtın idare ve tedbîrleri dahi, her şeye taalluk eden bir ilim ile ve her şeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmet ile olabilmesi, senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.

Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazîfeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti‘dâd ve ma‘nevî cihâzât ile techîz edilen ve zemînin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta‘lîmgâh-ı dünyâda ve bu muvakkat ordugâh-ı zemînde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet ve bu kadar hadsiz masraf ve bu nihâyetsiz tecelliyât-ı rubûbiyet ve bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gāyetsiz ihsânât-ı İlâhiye, elbette ve her hâlde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayâta ve bu belâlı fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekāda bulunan ihsânât-ı uhreviyeye işâret eder, belki şehâdet eder.

Ey Hâlik-ı Küll-i Şey’ Zemînin bütün mahlûkātı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemîn yüzünde fa‘âliyeti müşâhede edilen bir rubûbiyet, öyle bir ihâta ve şumûl gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbîri ve terbiyesi, öyle mükemmel ve öyle hassâstır ki ve her taraftaki icrââtı, öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemîn, bütün sekenesiyle beraber lisân-ı kālden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlikını takdîs ve tesbîh ve nihâyetsiz ni‘metlerinin lisân-ı hâlleriyle Rezzâk-ı Zülcelâl’inin hamdini ve medh ü senâsını ediyorlar.

176

Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes Zemînin bütün takdîsât ve tesbîhâtıyla, seni bütün kusurdan, aczden, şerîkten takdîs; ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla sana hamd ve şükrederim.

Ey Rabbü’l-Berri ve’l-Bahr Kur’ân’ın dersiyle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemîn, senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler. Öyle de, bahirler ve nehirler, çeşmeler ve ırmaklar, senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler. Evet, bu dünyamızın menba‘-ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde, hiç bir mevcûd, hatta hiç bir katre su yoktur ki, vücûduyla, intizâmıyla, menfaatiyle ve vaz‘iyetiyle Hâlikını bildirmesin. Ve basît bir kumda ve basît bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan; ve hilkatleri gāyet muntazam hayvânât-ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıklarıyla denizleri şenlendiren balıklardan hiç birisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazîfesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbîr ve terbiyesiyle, yaratanına işâret ve Rezzâk’ına şehâdet etmesin. Hem denizlerde kıymetdâr, hâsiyetli, ziynetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaâtli hâsiyetiyle seni tanıtmasın, bildirmesin.

Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla beraberlik ve birbiri içine karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve îcâdça gāyet kolaylık ve efradca gāyet çokluk noktalarından senin vahdetine şehâdet ettiği gibi; bu küre-i arzı toprağıyla ve kuşatan muhît denizleriyle birlikte muallakta durdurmak; ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek; ve denizlere, toprağı istîlâ ettirmemek; ve basît kumundan ve suyundan, mütenevvi‘ ve muntazam hayvanâtını ve cevherlerini halketmek; ve erzâk ve sâire umûrlarını, küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbîrlerini görmek; ve yüzlerinde bulunması lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiç birisi bulunmaması noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü’l-Vücûd olduğuna, mevcûdâtı adedince işaretler ederek şehâdet eder.

Ve senin saltanat-ı rubûbiyetinin haşmetine ve her şeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi,

177

göklerin fevkındeki gāyet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin diplerinde bulunan gāyet küçücük ve intizâmla iâşe edilen balıklara kadar her şeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet; ve intizâmâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzân ve mevzûniyetleriyle, senin her şeye muhît olan ilmine ve her şeye şâmil olan hikmetine işâret ederler.

Ve senin bu misâfirhâne-i dünyâda yolcuların için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyâhatine ve gemisine ve istifâdesine musahhar olması işâret eder ki, yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikrâm eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar, onların fânî ve küçük numûneleridirler.

İşte denizlerin böyle gāyet hârika bir tarzda arzın etrafında vaz‘iyet-i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkātı dahi gāyet muntazam idare ve terbiye edilmesi, bilbedâhe gösterir ki, yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irâde ve tedbîrin ile, senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar. Ve lisân-ı hâlleriyle Hâlikını takdîs edip Allâhü Ekber derler.

Ey dağları zemîn sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelâl Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki: Nasıl denizler, acâibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de, dağlar dahi zelzele te’sîrâtından zemînin sükûnetine; ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna; ve denizlerin istîlâsından kurtulmasına ve havanın gāzât-ı muzırradan tasfiyesine; ve suyun muhâfaza ve iddihârlarına; ve zîhayatlara lâzım olan ma‘denlerin hazînedârlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.

Evet, dağlardaki taşların envâından ve muhtelif hastalıklara ilaç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım olan ve çok mütenevvi‘ olan ma‘deniyâtın ecnâsından ve dağları ve sahrâları, çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiç birisi yoktur ki,

178

tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizâmlarıyla, hüsn-ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan ma‘deniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet-i muhâlefetiyle; ve bilhassa nebâtâtın basît bir topraktan çeşit çeşit envâ‘larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni‘in vücûb-u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi; hey’et-i mecmûasındaki vahdet-i idâre ve vahdet-i tedbîr ve menşe’ ve mesken ve hilkat ve san‘atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından o Sâni‘in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.

Hem nasıl ki dağların yüzlerinde ve karınlarındaki masnû‘lar, zemînin her tarafında, her bir nev‘ aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gāyet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş diğer bir işe mâni‘ olmadan sâir nev‘lerle beraber karışık iken, karıştırmaksızın îcâdları, senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiç bir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder. Öyle de, zemînin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hatta mütenevvi‘ hastalıklarını, hatta muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmîn edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve ma‘deniyâtla doldurması ve muhtâçlara teshîr etmesi cihetiyle senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs‘atine delâlet; ve toprak tabakātı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde, bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizâmıyla hâcetlere göre ihzâr edilmeleriyle, senin her şeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve her bir şeyi tanzîm eden hikmetinin bütün eşyâya şumûlüne; ve ilaçların ihzârâtı ve ma‘denî maddelerin iddihârâtıyla, rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbîrinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyâtlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.

Hem bu dünya hânında misâfir yolcular için koca dağların levâzımâtlarına ve istikbâldeki ihtiyâçlarına muntazam ihtiyât deposu ve cihâzât anbarı ve hayâta lüzûmu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olması cihetinde işâret eder ki, belki delâlet eder ki, belki şehâdet eder ki, bu kadar kerîm ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve

179

şefkatperver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyetperver bir Sâni‘in, elbette ve her hâlde çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânâtının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazîfeyi görürler.

Ey Kādir-i Küll-i Şey’ Dağlar ve içindeki mahlûklar, senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müddehardırlar. Onlar kendilerini bu tarzda tavzîf ve teshîr eden Hâlikını takdîs ve tesbîh ederler.

Ey Hâlik-ı Rahmân ve ey Rabb-i Rahîm Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle anladım. Nasıl ki semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemelâtıyla ve mahlûklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de, zemindeki bütün ağaçlar ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleriyle ve meyveleriyle seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umûm eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve ziynetleriyle Sâni‘inin isimlerini tavsîf ve ta‘rîf eden çiçeklerinden ve letâfetlerinden ve cilve-i merhametlerinden tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesâdüfe havâlesi hiç bir cihet-i imkânı olmayan hârika san‘at içindeki nizâmıyla ve nizâm içindeki mîzânıyla ve mîzân içindeki ziynetiyle ve ziynet içindeki nakışlarıyla ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokularıyla ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni‘in vücûb-u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi; hey’et-i mecmûasıyla, bütün zemîn yüzünde birlik ve beraberlik ve birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müşâbehet ve tedbîr ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden îcâd fiillerinde ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâın hadsiz efradlarını birbiri içinde, şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcibü’l-Vücûd olan Sâni‘in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.

Hem nasıl ki onlar, senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar. Öyle de, rûy-u zemînde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve idarelerinin şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı

180

bir çiçek kadar kolay îcâd eden kudretinin azametine ve her şeye taallukuna delâlet ettikleri gibi; koca zemînin her tarafında hadsiz hayvanâtına ve insanlara hadsiz taâmların çeşit çeşit aksâmını ihzâr eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in‘âmlar ve idareler ve iâşeler ve icrââtların kemâl-i intizâmla cereyânları ve her şeyin, hatta zerrelerin o emirlere ve icrââta itâat ve musahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs‘atine kat‘î delâlet etmekle beraber; o ağaçların ve nebâtların ve her bir yaprağın ve çiçeğin ve meyvenin ve kök ve dal ve budak gibi her birisinin, her bir şeyinin ve her bir işinin, bilerek ve görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmasıyla senin ilminin her şeye ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ederler. Ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve senin gāyet kemâldeki cemâl-i san‘atını ve nihâyet cemâldeki kemâl-i ni‘metini hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.

Hem bu muvakkat handa ve bu fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni‘metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikrâmlar, işâret eder, belki şehâdet eder ki, burada misafirlerine böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkāt tarafından Bize tattırdı. Fakat yedirmeden bizi i‘dâm etti dememek ve dedirtmemek ve saltanat-ı ulûhiyetini iskāt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrûmiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde, ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzâr etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için numûnelerdirler.

Hem ağaçlar ve nebâtlar, umûmen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdîs ve tesbîh ve tahmîd ettikleri gibi; o kelimelerden her birisi dahi, ayrıca seni takdîs ederler. Hususan meyvelerin bedî‘ bir sûrette etleri ve çok muhtelif san‘atları ve çok acîb çekirdekleri ve çok hârika olarak yapılarak, o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip, nebâtların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde onların lisân-ı hâl olan tesbîhâtları,

181

zuhûrca lisân-ı kāl derecesine çıkar. Bütün onlar, senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irâde ve ihsânâtınla, senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar. Ve senin her bir emrine mutî‘dirler.

Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni‘-i Hakîm ve Hâlik-ı Rahîm Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerinin dilleriyle ve adedleriyle seni kusurdan ve aczden ve şerîkten takdîs ederim ve sana hamd ü senâ ederim.

Ey Fâtır-ı Kadîr Ve ey Müdebbir-i Hakîm Ve ey Mürebbî-i Rahîm Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcâr, seni tanıyorlar. Senin sıfât-ı kudsiyeni ve Esmâ-yı Hüsnâ’nı bildiriyorlar. Öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanâttan hiç birisi yoktur ki, cisminde gāyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve hâricî a‘zâlarıyla; ve bedeninde gāyet ince bir nizâm ve gāyet hassâs bir mîzân ve gāyet mühim fâidelerle yerleştirilen âlât ve duygularıyla; ve cesedinde gāyet san‘atlı bir yapılış ve gāyet hikmetli bir tefrîş ve gāyet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât-ı bedeniyesiyle, senin vücûb-u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin. Çünki bu kadar basîrâne nâzik san‘ata ve şuûrkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette kör kuvvet ve şuûrsuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar. Ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir.

Çünki o hâlde her bir zerresi, her bir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadâr olduğu her şeyini bilecek, görecek, yapabilecek, âdetâ ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak, sonra teşkîl-i cesed ona havâle edilebilir. Ve kendi kendine oluyor denilebilir.

Ve hey’et-i mecmûasındaki vahdet-i tedbîr ve vahdet-i idâre ve vahdet-i nev‘iye ve vahdet-i cinsiye ve umûmun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifâk cihetiyle müşâhede edilen sikke-i fıtratta birlik ve her bir nev‘in efrâdı sîmâlarında görülen sikke-i hikmette ittihâd ve iâşede ve îcâdda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç