ASÂ-YI MÛSÂYedinci Huccet-i Îmâniye

168

[Yedinci Huccet-i Îmâniye ]

[Otuz Üçüncü Mektûb’un On Yedinci Penceresi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖینَ

Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gāyet derecede bir insicâm ve intizâm içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör

Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden, îcâd-ı eşyâdaki sür‘at-i mutlaka dahi, kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san‘at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak

Hem san‘atsızlığı, basitliği iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki suhûlet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san‘atkârlık ve mahâret ve ihtimâmkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve târîhçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak

Hem ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu‘d-u mutlak dahi, bir ittifâk-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zemînde zer‘ edilen her nevi‘ hubûbâta bak Hem karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât, bilakis kemâl-i imtiyâz ve tefrîk içinde görünüyor. İşte, bütün yer altına karışık atılan ve madde i‘tibâriyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyâzları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyâz ile tefrîkleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a‘zâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyâz ile ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör

169

Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktizâ eden gāyet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san‘atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte, o hadsiz acâib-i san‘at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında, yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev‘lerine bak Kemâl-i rahmeti kemâl-i san‘at içinde gör

İşte, bütün rûy-i zemînde gāyet kıymetdarlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gāyet uzaklık ile beraber, son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gāyet derecede suhûlet ve kolaylık ile beraber, gāyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gāyet derecede güzel yapılış içinde sür‘at-i mutlaka ve çabukluk ile beraber, gāyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve israfsızlık; ve gāyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber, son derece hüsn-ü san‘at; ve son derece hüsn-ü san‘at içinde nihâyet derecede sehâvet ile beraber intizâm-ı mutlak, elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i rubûbiyetine ve vahdâniyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Ve لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçâre câhil, gāfil, muannid, muattıl Bu hakîkat-i uzmâyı ne ile tefsîr edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu‘cize ve hârika keyfiyeti ne ile îzâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san‘atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birini tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın her bir şeyin içinde, o şeyden yapılan eşyâ adedince ma‘nevî makineleri, matbaaları mı var?

170

[Sekizinci Huccet-i Îmâniye ]

Üçüncü Şuâ‘

[Mukaddime]

Bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye olan Üçüncü Şuâ‘ Risâlesi, vücûb-u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delail-i kat’iyye ile rubûbiyetinin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şumûlüne dahi delâlet eder, hem isbat eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şumûlünü isbat eder. Elhâsıl, bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’nin her bir mukaddimesinin sekiz netîcesi var. Ve bu sekiz mukaddimelerin her biri, sekiz netîceyi delilleriyle isbat eder ki, bu cihette bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.

[Münâcât]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ

Yâ İlâhî ve yâ Rabbî Ben îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın ta‘lîmiyle ve nûruyla ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiç bir deverân ve hiç bir hareket yoktur ki, böyle intizâmıyla senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin. Ve hiç bir ecrâm-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazîfe görmesiyle, direksiz durmalarıyla senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti olmasın. Ve hiç bir yıldız yoktur ki, mevzûn hilkatiyle, muntazam vaz‘iyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet

171

sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın. Ve on iki seyyâreden hiç birsi yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizâmlı vazîfesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücûb-u vücûduna şehâdet ve saltanat-ı ulûhiyetine işâret etmesin.

Evet, gökler sekeneleriyle, her biri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla derece-i bedâhette şehâdet ederler.

Ey zemîni ve gökleri yaratan yaratıcı Senin vücûb-u vücûduna öyle zâhir şehâdet; ve ey zerrâtı muntazam mürekkebâtıyla tedbîrini gören ve idare eden; ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren ve emrine itâat ettiren Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nûrânî burhânlar ve parlak delîller, o şehâdeti tasdîk ederler.

Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür‘atli ecrâmıyla, muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaz‘iyetini göstermesi cihetiyle, senin rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi îcâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet; ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve her zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret; ve bütün mahlûkāt-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan ve tanzîm eden ilminin her şeyi ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne şübhesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki, güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tebessüm eden nûrânî delilleridirler.

Hem semâvât meydanında ve denizinde ve fezâsındaki yıldızlar ise, mutî‘ neferler, muntazam sefîneler, hârika tayyâreler, acâib lâmbalar gibi vaz‘iyetleriyle senin saltanat-ı ulûhiyetinin şa‘şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efrâdından olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazîfelerinin delâlet ve ihtârıyla, güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar, vazîfesiz değiller. Belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.

172

Ey Vâcibü’l-Vücûd ve ey Vâhid-i Ehad Bu hârika yıldızlar ve bu acîb güneşler ve aylar, senin mülkünde, senin semâvâtında, senin emrinle, senin kuvvet ve kudretinle ve senin irâde ve tedbîrinle teshîr, tanzîm ve tavzîf edilmişler. Bütün bu ecrâm-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden tek bir Hâlik’a tesbîh ederler, tekbîr ederler. Lisân-ı hâlleriyle Sübhânallâh, Allâhü Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbîhâtlarıyla seni takdîs ederim.

Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl Ey Kādir-i Mutlak Kur’ân-ı Hakîm’inin dersiyle, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta‘lîmiyle anladım ki, nasıl ki gökler ve yıldızlar, senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler. Öyle de cevv-i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleriyle ve ra‘dlarıyla ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla senin vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler. Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb-ı hayât olan yağmuru muhtâç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karmakarışık tesâdüf, bu işe karışamaz.

Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid-i tenvîriyesine işâret ederek ondan istifâdeye teşvîk eden şimşek ise, senin fezâdaki kudretini güzelce tenvîr eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbîhâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra‘dât dahi, lisân-ı kāl ile konuşarak seni takdîs edip rubûbiyetine şehâdet eder.

Hem zîhayatların yaşamasına en lüzûmlu rızkı ve istifâdece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi pek çok vazîfelerle tavzîf edilen rüzgârlar dahi, cevvi bir hikmete binâen âdetâ levh-i mahv u isbat, yani yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, senin kudretinin fa‘âliyetine işâret ve senin vücûduna şehâdet ettiği gibi senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi, mevzûn ve muntazam katreleri kelimeleriyle senin vüs‘at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.

173

Ey Mutasarrıf-ı Fa‘âl ve Ey Feyyâz-ı Müteâl Senin vücûb-u vücûduna şehâdet eden bulutlar, berkler, ra‘dlar, rüzgârlar, yağmurlar birer birer şehâdet ettikleri gibi; hey’et-i mecmûasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazîfesine yardım etmek haysiyetiyle senin vahdetine ve birliğine gāyet kuvvetli işâret ederler. Hem koca fezâyı mahşer-i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç def‘a doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine; ve o geniş cevvi yazar, değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemîn bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve her bir şeye şumûlüne şehâdet ettikleri gibi, umûm zemine ve bütün mahlûkāta cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve her şeye yetiştiklerine delâlet eder.

Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazîfelerde istihdâm olunuyor ki, bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti‘mâl olunuyorlar ki, her şeyi ihâta eden bir ilim ve her şeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti‘mâlât ve o istihdâmât olamaz.

Ey Fa‘âlün Limâ Yürîd Cevv-i fezâdaki fa‘âliyetinle her vakit bir numûne-i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gaybe göndermek misillü şuûnâtta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.

Ey Kadîr-i Zülcelâl Cevv-i fezâdaki hava, bulut, yağmur, berk, ra‘d, senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazîfedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkātı, gāyet sür‘atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdîs ediyorlar. Ve rahmetini medh ü senâ ediyorlar.

Ey arz ve semâvâtın Hâlik-ı Zülcelâl’i Senin Kur’ân-ı Hakîm’inin ta‘lîmiyle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim, bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i fezâ müştemelâtıyla senin vücûb-u vücûduna

174

ve senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar. Öyle de arz, bütün mahlûkātıyla ve ahvâliyle senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işaretler ederler. Evet, zeminde hiç bir tahavvül olmaz ki, ağaçlarında ve hayvanlarında her senede urbalarını değiştirmek gibi, hem cüz’î olsun, küllî olsun hiç bir tebeddül yoktur ki, intizâmâtıyla senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin. Hem hiç bir hayvan yoktur ki, za‘fiyet ve ihtiyâcının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzûmu bulunan cihâzâtının hakîmâne verilmesiyle senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.

Hem her baharda gözümüz önünde îcâd edilen nebâtât ve hayvanâttan hiç biri yoktur ki, san‘at-ı acîbesiyle ve latîf ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizâmıyla ve mevzûniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemîn yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanât denilen kudretinin hârikaları ve mu‘cizeleri olan mahlûkātın, maddeleri bir ve mahdûd ve müteşâbih bulunan yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbelerden ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, gāyet mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni‘-i Hakîmlerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle kuvvetli bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve daha parlaktır.

Hem hava, su, nûr, ateş ve toprak gibi hiç bir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, gāyet mükemmel vazîfeleri görmeleriyle; ve basît ve istîlâ edici, intizâmsız, her yere dağılmakla beraber, gāyet muntazam ve mütenevvi‘ meyveleri ve mahsûlleri hazîne-i gaybden getirmeleriyle senin birliğine ve varlığına şehâdetleri bulunmasın.

Ey Fâtır-ı Kādir ve ey Fettâh-ı Allâm ve ey Fa‘âl-ı Hallâk Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlikının Vâcibü’l-Vücûd olduğuna şehâdet eder. Öyle de, senin Ey Vâhid-i Ehad ve ey Hannân-ı Mennân ve ey Vehhâb-ı Rezzâk Vahdetine ve ehadiyetine yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olması cihetinde, bedâhet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.

175

Hem nasıl, zemîn bir ordugâh, bir meşher, bir ta‘lîmgâh olması vaz‘iyetiyle, nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin, ayrı ayrı olan cihâzâtlarının muntazaman verilmesiyle senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetiştiğine delâlet eder. Öyle de, hadsiz bütün zîhayatların ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine, kuru ve basît bir topraktan rahîmâne ve kerîmâne verilmesiyle, hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyene itâatleri, rahmetinin her şeye şumûlünü ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor.

Hem zeminde değişmekte olan mahlûkāt kāfilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayâtın münâvebeleri ve hayvanât ve nebâtâtın idare ve tedbîrleri dahi, her şeye taalluk eden bir ilim ile ve her şeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmet ile olabilmesi, senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.

Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazîfeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti‘dâd ve ma‘nevî cihâzât ile techîz edilen ve zemînin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta‘lîmgâh-ı dünyâda ve bu muvakkat ordugâh-ı zemînde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet ve bu kadar hadsiz masraf ve bu nihâyetsiz tecelliyât-ı rubûbiyet ve bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gāyetsiz ihsânât-ı İlâhiye, elbette ve her hâlde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayâta ve bu belâlı fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekāda bulunan ihsânât-ı uhreviyeye işâret eder, belki şehâdet eder.

Ey Hâlik-ı Küll-i Şey’ Zemînin bütün mahlûkātı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemîn yüzünde fa‘âliyeti müşâhede edilen bir rubûbiyet, öyle bir ihâta ve şumûl gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbîri ve terbiyesi, öyle mükemmel ve öyle hassâstır ki ve her taraftaki icrââtı, öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemîn, bütün sekenesiyle beraber lisân-ı kālden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlikını takdîs ve tesbîh ve nihâyetsiz ni‘metlerinin lisân-ı hâlleriyle Rezzâk-ı Zülcelâl’inin hamdini ve medh ü senâsını ediyorlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç