Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 9
Mâdem hakîkat-i hâl budur. Biz mahbûslar, bu hapis musîbetinden intikāmımızı tam almak için, o mübârek ikinci hey’etin hediyelerini kabûl etmeliyiz. Yani nasıl ki bir dakîka intikām lezzeti ve birkaç dakîka veya bir iki sâat sefâhet lezzetleriyle, bu musîbet bizi on beş sene veya beş-on sene veya iki-üç sene bu hapse soktu. Dünyamızı bize zindan eyledi. Biz dahi bu musîbetin rağmine ve inâdına, bir-iki sâat müddet-i hapsi bir-iki gün ibâdete; ve iki-üç sene cezâmızı, mübârek kāfilenin hediyeleriyle yirmi-otuz sene bâkî bir ömre; ve on veya yirmi sene hapiste cezâmızı, milyonlar sene cehennem hapsinden affımıza vesîle edip, fânî dünyamızın ağlamasına mukābil, bâkî hayatımızı güldürerek bu musîbetten tam intikāmımızı almalıyız. Hapishâneyi terbiyehâne gösterip, vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaâtli adam olmaya çalışmalıyız. Ve hapishâne me’mûrları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, cânî ve eşkiyâ ve serseri ve kātil ve sefâhetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübârek dershânede çalışan talebeler görsünler. Ve müftehirâne Allâh’a şükretsinler.
[Üçüncü Mes’ele]
Gençlik Rehberi’nde îzâhı bulunan ibretli bir hâdisenin hulâsası şudur: Bir zaman Eskişehir hapishânesi’nin penceresinde, bir cumhûriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden ma‘nevî bir sinema ile elli sene sonraki vaz‘iyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli, altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azâb çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında, çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhâfaza etmediğinden, sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyor, kat‘î müşâhede ettim. Onların o acınacak hâllerine ağladım. Hapishânedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.
SAYFA 10
Evet, gördüğüm hakîkattir, hayâl değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri, kıştır. Öyle de gençlik yazı ve ihtiyârlık güzünün arkası, kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisâtı, sinema ile hâl-i hâzırda gösterildiği gibi; gelecek zamanın elli sene sonraki istikbâl hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefâhetin elli-altmış sene sonraki vaz‘iyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-i meşrû‘ keyiflerine, nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Ben o Eskişehir hapsindeki müşâhede ile meşgul iken, sefâhet ve dalâleti tervîc eden bir şahs-ı ma‘nevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: Biz hayâtın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz. Bize karışma.
Ben de cevâben dedim: Mâdem lezzet ve zevk için ölümü hâtıra getirmeyip dalâlet ve sefâhete atılıyorsun. Kat‘iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle, bütün geçmiş zaman-ı mâzî, ölmüş ve ma‘dûmdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadârlığıyla ve dalâlet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firâklardan ve o nihâyetsiz dostların ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki pek kısa bir zamandaki cüz’î sarhoşça lezzetini imhâ ettiği gibi; gelecek istikbâl zamanı dahi i‘tikādsızlığın cihetiyle, yine ma‘dûm ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücûda çıkaran ve zaman-ı hâzıra uğrayan bîçârelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, akıl alâkadârlığıyla mütemâdiyen senin îmânsız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefîhâne cüz’î lezzetini, zîr u zeber ediyor.
Eğer dalâleti ve sefâheti bıraksan, îmân-ı tahkîkî ile istikāmet dâiresine girsen, îmân nûruyla göreceksin ki, o geçmiş zaman-ı mâzî, ma‘dûm ve her şeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcûd ve istikbâle inkılâb eden nûrânî bir âlem ve bâkî rûhların istikbâldeki saâdet saraylarına girmelerine bir intizâr salonu görünmesi haysiyetiyle, değil elem, belki îmânın kuvvetine göre, cennetin bir nevi‘ ma‘nevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbâl zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki îmân gözüyle görünüyor ki, saâdet-i ebediye saraylarında
SAYFA 11
hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her baharı ve yazı bir sofra yapan ve ni‘metlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’ın ziyafetleri kurulmuş. Ve ihsânlarının sergileri açılmış. Oraya sevkiyât var, diye îmân sinemasıyla müşâhede ettiğinden, derecesine göre, bâkî âlemin bir nevi‘ lezzetini hissedebilir. Demek hakîkî ve elemsiz lezzet, yalnız îmânda ve îmân ile olabilir.
Îmânın bu dünyada dahi verdiği binler fâidelerinden ve neticelerinden yalnız bir tek fâidesini ve lezzetini, bu mezkûr bahsimiz münâsebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olarak yazılan bir temsîl ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Meselâ, senin gāyet sevdiğin bir tek evlâdın sekerâtta ölmek üzere iken ve me’yûsâne elîm ve ebedî firâkını düşünürken, birden Hazret-i Hızır gibi ve Hekîm-i Lokmân gibi bir doktor geldi. Tiryâk gibi bir ma‘cun içirdi. O sevimli güzel evlâdın, gözünü açtı. Ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.
İşte o çocuk gibi çok sevdiğin ve ciddî alâkadâr olduğun sence milyonlar mahbûb insanlar, o mâzî kabristanında senin nazarında çürüyüp mahvolmak üzere iken, birden hakîkat-i îmân, Hekîm-i Lokmân gibi, o büyük i‘dâmhâne tevehhüm edilen mezaristana, kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz. Yine sizinle görüşeceğiz, lisân-ı hâl ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçleri ve ferahları, îmân bu dünyada dahi vermesiyle isbat eder ki, îmân hakîkati öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar. O çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur, dedim.
O muannid, döndü dedi: Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefâhet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.
Cevâben dedim: Hayvan gibi olamazsın. Çünki hayvanın mâzî ve müstakbeli yoktur. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlik’ına şükreder. Hatta kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister. Fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet ve bir şefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir. Ve başa gelen şeyleri, setr etmektedir. Hususan ma‘sûm hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan Senin mâzî ve müstakbelin, akıl cihetiyle
SAYFA 12
bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybîden hayvana gelen istirâhatten tamâmen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler ve elîm firâklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz’î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Mâdem hakîkat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul. Veya aklını îmânla başına al, Kur’ân’ı dinle. Yüz derece hayvandan ziyâde bu fânî dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan, diyerek onu ilzâm ettim.
Yine o mütemerrid şahıs döndü, dedi: Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.
Cevâben dedim: Ecnebî dinsizleri gibi de olamazsın. Çünki onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilir. Peygamberleri bilmese de, Allâh’a inanabilir. Onu da bilmese, kemâlâta medâr bazı seciyeler bulunabilir. Fakat bir müslüman en âhir ve en büyük ve dîni ve da‘veti umûmî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiç bir peygamberi, hatta Allâh’ı kabûl etmez. Çünki bütün peygamberleri ve Allâh’ı ve kemâlâtı, onunla bilmiş. Onlar, onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyet’e giriyorlar. Ve hiç bir Müslüman, hakîkî Yahûdî veya Mecûsî ve Nasrânî olmaz. Belki dinsiz olur. Seciyeleri bozulur. Vatana, millete muzır bir hâlete girer. İsbat ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, cehenneme gitti.
İşte ey bu medrese-i Yûsufiyede benim ders arkadaşlarım Mâdem hakîkat budur. Ve bu hakîkati Risâle-i Nûr o derece kat‘î ve güneş gibi isbat etmiş ki, yirmi senedir mütemerridlerin inâdlarını kırıp îmâna getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbâlimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaâtli ve kolay ve selâmetli olan îmân ve istikāmet yolunu ta‘kîb edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde, Kur’ân’dan bildiğimiz sûreleri okumak; ve ma‘nâlarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek; ve kazâya kalmış farz namazlarını kazâ etmek; ve birbirinin güzel huylarından istifâde edip, bu hapishâneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübârek bahçeye çevirmek gibi a‘mâl-i sâliha ile, hapishâne müdürleri ve alâkadârları, cânî ve kātillerin başlarında zebânî gibi azâb me’mûrları değil, belki medrese-i Yûsufiyede cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyelerine nezâret etmek vazîfesiyle me’mûr birer müstakîm üstâd ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.
SAYFA 13
[Dördüncü Mes’ele]
Yine Gençlik Rehberi’nde îzâhı var. Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki: Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtıyla alâkadâr olan bu dehşetli harb-i umûmî’den elli gündür, şimdi yedi seneyi geçti, aynı hâl devam ediyor hiç sormuyorsun? ve merâk etmiyorsun. Hâlbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim olan insanlar, cemâati ve câmi‘i bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var? dediler.
Cevâben dedim ki: Ömür sermayesi pek azdır. Lüzûmlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi her insanın kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve küre-i arz ve nev‘-i beşer dâiresinden tut, tâ zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Her bir dâirede, her bir insanın bir nevi‘ vazîfesi bulunabilir. Fakat en küçük dâirede, en büyük ve ehemmiyetli ve dâimî vazîfe var. Ve en büyük dâirede, en küçük ve muvakkat, ara sıra vazîfe bulunabilir. Bu kıyâsla, küçüklük ve büyüklük ma‘kûsen mütenâsib vazîfeler bulunabilir. Fakat büyük dâirenin câzibedârlığı cihetiyle, küçük dâiredeki lüzûmlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp, lüzûmsuz, mâlâya‘nî ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermâye-i hayatını boş yerde imhâ eder. O kıymetdâr ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Bazen de bu harb boğuşmalarını merâk ile ta‘kîb eden, bir tarafa kalben tarafdâr olur. Onun zulümlerini hoş görür. Zulmüne şerîk olur.
Birinci noktaya cevâb ise: Evet, bu cihân harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemîn yüzündeki hâkimiyet-i âmme da‘vâsından daha ehemmiyetli bir da‘vâ, herkesin başına ve bilhassa Müslümanların başlarına öyle bir hâdise ve öyle bir da‘vâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek da‘vâyı kazanmak için bilâ-tereddüd sarf edecek.
İşte o da‘vâ ise, yüz bin meşâhîr-i insaniyenin ve hadsiz nev‘-i beşerin yıldızlarının ve mürşidlerinin müttefikan, kâinât sâhibinin ve mutasarrıfının binler va‘dlerine ve ahidlerine istinâden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri
SAYFA 14
şudur ki: Herkesin îmân mukābilinde, bu zemîn yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen bâkî ve dâimî bir tarlayı ve mülkü, kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkasını sağlam elde etmezse, kaybedecek Ve bu asırda maddiyyûnluk tâûnuyla çokları, o da‘vâsını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkîk, bir yerde kırk vefeyâttan yalnız birkaç tanesi kazandığını, sekerâtta müşâhede etmiş. Ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği da‘vânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
İşte o da‘vâyı kazandıracak olan hizmetleri bırakıp, yüzde doksanına o da‘vâyı kaybettirmeyen hârika bir da‘vâ vekîlini o işte çalıştıran vazîfeleri terk edip, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâya‘niyât ile iştigāl etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, her birimizin yüz derece aklımız ziyâde olsa da, ancak bu vazîfeye sarf etmek lâzımdır, diye kanâatimiz var.
Ey hapis musibetinde benim yeni kardeşlerim Sizler benim ile beraber buraya gelen eski kardeşlerim gibi Risâle-i Nûr’u görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şâkirdleri şâhid göstererek derim ve isbat ederim ve isbat etmişim ki: O büyük da‘vâyı, yüzde doksanına kazandıran; ve yirmi senede yirmi bin adamın eline, o da‘vânın kazancının vesîkası ve senedi ve berâeti olan îmân-ı tahkîkîyi veren; ve Kur’ân-ı Hakîm’in mu‘cize-i ma‘neviyesinden neş’et edip çıkan; ve bu zamanın birinci bir da‘vâ vekîli bulunan Risâle-i Nûr’dur. Bu on sekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyûnlar, aleyhimde gāyet gaddârâne desîselerle hükûmetin bazı erkânlarını iğfâl ederek, bizi imhâ etmek için bu def‘aki gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları hâlde, Risâle-i Nûr’un çelik kal‘asında yüz otuz parça cihâzâtından, ancak iki üç parçasına ilişebilmişler.
Demek avukat tutmak isteyen, onu elde etse yeter. Hem korkmayınız Risâle-i Nûr yasak olmaz. Hükûmet-i Cumhûriyenin meb‘ûslarının ve erkânlarının ellerinde Risâle-i Nûr’un mühim risâleleri iki-üçü müstesnâ olarak serbest geziyorlar. İnşâallâh bir zaman, hapishâneleri tam bir ıslahhâne yapmak için bahtiyar müdürler ve me’mûrlar, o nûrları mahbûslara ekmek ve ilaç gibi tevzî‘ edecekler.
SAYFA 15
[Beşinci Mes’ele]
Gençlik Rehberi’nde îzâh edildiği gibi, gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz, güze ve kışa yer vermesi; gündüz, akşama ve geceye değişmesi kat‘iyetinde, gençlik de ihtiyârlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrâta istikāmet dâiresinde sarf etse, onunla ebedî bâkî bir gençliği kazanacağını, bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar.
Eğer sefâhete sarf etse, nasıl ki bir dakîka hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakîka hapis azâbını çektirir. Öyle de, gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’ûliyetinden ve kabir azâbından ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günâhlardan ve dünyevî mücâzâtlardan başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyâde elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdîk eder.
Meselâ, haram sevmekte bir kıskançlık elemi ve firâk elemi ve mukābele görmemek elemi gibi çok ârızalarla o cüz’î lezzet, zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin sû’-i isti‘mâli ile gelen hastalıklarla hastanelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere ve kalb ve rûhun gıdasızlıklarından ve vazîfesizliklerinden neş’et eden sıkıntılarla meyhânelere ve sefâhethânelere ve mezaristanlara düşeceklerini bilmek istersen, git hastanelerden, hapishânelerden, meyhânelerden ve kabristanlardan sor Elbette ekseriyetle gençlerin gençliklerinin sû’-i isti‘mâlâtından ve taşkınlıklarından ve gayr-i meşrû‘ keyiflerin cezâsı olarak gelen tokatlardan, eyvâhlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.
Eğer istikāmet dâiresinde gitse, gençlik gāyet şirin ve güzel bir ni‘met-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vâsıta-i hayrât olarak âhirette gāyet parlak ve bâkî bir gençlik netice vereceğini, başta Kur’ân olarak çok kat‘î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar.
Mâdem hakîkat budur. Mâdem helâl dâiresi, keyfe kâfîdir. Ve mâdem haram dâiresindeki bir sâat lezzet, bazen bir sene, bazen on sene hapis cezâsını çektiriyor. Elbette gençlik ni‘metine bir şükür olarak o tatlı ni‘meti, iffette ve istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir.
SAYFA 16
[Altıncı Mes’ele]
Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde îzâh edilen ve kat‘î ve hadsiz huccetleri bulunan îmân-ı billâh rüknünün binler küllî burhânlarından bir tek burhâna kısa bir işârettir. Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hâlikımızı tanıttır. Muallimlerimiz, Allah’dan bahsetmiyorlar, dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’dan bahsedip Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne, her kavanozunda hârika ve hassâs mîzânlarla alınmış hayâtdâr ma‘cunlar ve tiryâklar var. Şübhesiz gāyet mahâretli ve kimyâger ve hekim bir eczâcıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczâhânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat ma‘cunlar ve tiryâklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olduğu nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla, küre-i arz eczâhâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâl’i, hatta kör gözlere de gösterir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları, basît bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve mahâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine-i Rabbânî, ne derece bu insan fabrikasından büyükse ve mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyâsıyla, küre-i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır
Hem meselâ, nasıl ki gāyet mükemmel bin bir çeşit erzâkı, etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve me’murunu bildirir.
Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede muntazaman seyâhat eden; ve yüz binler ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan; ve seyâhatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi binler ayrı ayrı
SAYFA 17
taâmlarla doldurarak kışta erzâkları tükenen bîçâre zîhayatlara getiren; ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bir sefîne-i Sübhâniye; ve bin bir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyâsıyla o kat‘iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sâhibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti‘mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta‘lîmâtı ayrı ve terhîsâtı ayrı olan bir ordunun mu‘cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin, ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh, şübhesiz, bedâhetle o hârika kumandanı gösterir, takdîrkârâne sevdirir.
Aynen öyle de, zemîn yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde, nebâtât ve hayvanât milletlerinden dört yüz bin nev‘in çeşit çeşit elbiseleri, erzâkları, eslihaları, ta‘lîmleri, terhîsleri, gāyet mükemmel ve muntazam bir sûrette, hem hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek kumandan-ı a‘zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyâsıyla, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabb’ini ve Müdebbirini ve kumandan-ı akdesini hayretler ve takdîslerle bildirir. Ve tahmîdler ve tesbîhlerle sevdirir.
Hem nasıl ki bir hârika şehirde milyonlarla elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri geziyorlar. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzda olan elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz ve bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu‘cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi, hayretlerle, tebrîklerle tanıttırır, yaşasınlarla sevdirir.
Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldızlar lâmbaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket ettikleri hâlde, bunların intizâmı bozulmuyor.
SAYFA 18
Bunlar birbirine çarpmıyor, sönmüyor. Yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon def‘adan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne-i Rahmânîde bir lâmba ve bir soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki, sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri, ne derece o misâlden daha büyük ve daha mükemmeldir. O derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyâsıyla, bu meşher-i a‘zam-ı kâinâtın Sultan'ını, Münevvir'ini, Müdebbir'ini, Sâni‘ini o nûrânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır. Tesbîhâtla, takdîsâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış; ve her bir kelimesi’nde, ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Hem gāyet ma‘nîdâr ve bütün mes’eleleri birbirini te’yîd eder. Hem kâtibini ve müellifini fevkalâde mahâretli, iktidarlı gösteren bir acîb mecmûa, şeksiz şübhesiz gündüz gibi kâtibini ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâllâh, Bârekallâh cümleleriyle takdîr ettirir.
Aynen öyle de, bu kâinât kitâb-ı kebîri ki, bir tek sahîfesi olan zemîn yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebâtî ve hayvânî tâifeleri, beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel ve muntazam; ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasîdeyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz ma‘nîdâr ve her kelimesi’nde çok hikmetler bulunan şu mecmûa-i kâinât ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve ma‘nîdâr ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşyâ ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn-i kırâat ve fenn-i kitâbet, geniş mikyâslarıyla ve dürbün gözleriyle, bu kitâb-ı kâinâtın Nakkāşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır. Allâhü Ekber cümlesiyle bildirir. Sübhânallâh takdîsiyle ta‘rîf eder. Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
SAYFA 19
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyâsıyla ve husûsî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla, bu kâinâtın Hâlik-ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir. Sıfâtını ve kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhân-ı vahdâniyet olan mezkûr hucceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hâlikımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar da tamamıyla kabûl edip tasdîk ederek: Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakîkat bir ders aldık. Allâh senden râzı olsun, dediler.
Ben de dedim: İnsan, binler çeşit çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi‘ lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine; ve gāyet derece acziyle beraber hadsiz maddî ve ma‘nevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyâçları bulunan; ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişâh-ı Zülcelâl’e intisâb edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta-i istimdâd bularak, herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihâr ettiği gibi, o da böyle nihâyetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îmân ile intisâb etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i‘dâm i‘lânını, kendi hakkında terhîs tezkeresine çevirse, ne kadar memnûn ve minnetdâr olur; ve ne kadar müteşekkirâne iftihâr edebilir, kıyâs ediniz.
O mektebli gençlere dediğim gibi, musîbetzede mahbûslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve ona itâat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa, zindandadır, bedbahttır. Hatta bir bahtiyar mazlum, i‘dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i‘dâm olmuyorum. Belki terhîs ile saâdete gidiyorum. Fakat ben de sizi i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikāmımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm-i rûh eder.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 20
[Yedinci Mes’ele]
Denizli hapsinde bir Cum‘a gününün meyvesidir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Bir zaman Kastamonu’da, Hâlikımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine, sâbık Altıncı Mes’ele’de mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli hapishânesi'nde benimle temas edebilen mahbûslar okudular. Tam bir kanâat-i îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyâk hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları, bizi yoldan çıkarmasın. Daha böyle hapislere sokmasın, dediler. Ve Denizli hapsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinin ve sâbıkan Altı Mes’ele’yi okuyanların arzularıyla, âhiret rüknünün dahi bir hulâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risâle-i Nûr’dan bir kısa hulâsa ile derim: Nasıl ki Altıncı Mes’ele’de biz Hâlikımızı, arzdan ve semâvâttan sorduk. Onlar, fenlerin dilleriyle güneş gibi, Hâlikımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sâir peygamberlerden ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
İşte birinci mertebede âhireti Allah’dan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet, âhiret vardır, sizi oraya sevk ediyorum, diye ferman ediyor. Onuncu Söz, on iki parlak ve kat‘î hakîkatler ile, bir kısım isimlerin âhirete dâir cevablarını isbat ve îzâh eylemiş. Burada o îzâha iktifâen gāyet kısa bir işâret ederiz. Evet, mâdem hiç bir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediye, o saltanata îmânla intisâb ve itâatle fermanlarına teslîm olanlara mükâfâtı; ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı, o rahmet ve cemâle ve o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak, diye Rabbü’l-Âlemîn ve Sultânü’d-Deyyân isimleri cevâb veriyorlar.
SAYFA 21
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemîn yüzünde bir umûmî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem, gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umûm ağaçları ve meyveli nebâtları cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp, Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi, bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde ve tohumcuklarda, binler batman taâmları bizim için saklayan ve ihtiyât zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olmaz ki, bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli minnetdârları ve perestişkârları olan mü’min insanları i‘dâm etmez. Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayât-ı dünyeviye vazîfesinden terhîs eder, diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevâb veriyorlar. اَلْجَنَّةُ حَقٌّ diyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki, umûm mahlûklarda ve zemîn yüzünde, öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl-ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfızasında, bütün târîhçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter-i a‘mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hâtırlatmak sırrıyla her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet; ve bütün masnûâtta gāyet hassâs mîzânlarla a‘zâlarını yerleştiren; mikroptan gergedana kadar, sinekten simurgaya kadar, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlar çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizâm, bir cemâl, bir hüsn-ü san‘at yapan; ve her zîhayatın hukuk-u hayatını kemâl-i mîzânla veren; iyiliklere güzel netîceler ve fenâlıklara fenâ netîceler verdiren; ve Âdem as zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla, kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet-i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki, güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye ve o adâlet-i sermediye âhiretsiz olmazlar. Ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlûmların bir tarzda gitmelerinde âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe, hikmetsizliğe hiç bir cihetle müsâade etmezler, diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat‘î cevâb veriyorlar.
SAYFA 22
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidârları dâiresinde olmayan bütün hâcetlerini ve bütün fıtrî matlablarını bir nevi‘ duâ bulunan isti‘dâd-ı fıtrî ve ihtiyâc-ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, istedikleri şeyler, gāyet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden; ve ihtiyârî olan daavât-ı insaniyenin, hususan havâsların ve nebîlerin on adedden altı yedisi, hilâf-ı âdet kabûl olmasından kat‘î anlaşılıyor ki, her derdlinin âhını, her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî‘-i Mücîb, perde arkasında var, bakar ki, en küçük bir zîhayatın, en küçük bir ihtiyâcını görür. Ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder. Fiilen cevâb verir, memnûn eder. Elbette ve her hâlde, hiç bir şübhe kalmaz ki, mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev‘-i insanın en ehemmiyetli ve umûmî olan ve umûm kâinâtı ve umûm esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi alâkadâr eden bekā-yı uhreviyeye âit duâlarını içine alan; ve nev‘-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara, duâsına, Âmîn âmîn dedirten; ve ümmetinde her gün, her ferd-i mütedeyyin hiç olmazsa kaç def‘alar ona salavât getirmekle onun duâsına, Âmîn âmîn diyen; ve belki bütün mahlûkāt, o duâsına iştirâk ederek, Evet, yâ Rabbenâ istediğini ver, biz de onun istediğini istiyoruz, diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altındaki bekā-yı uhrevî ve saâdet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb-ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, cennetin vücûduna ve baharın îcâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin îcâdına kâfî bir sebebdir, diye Mücîb, Semî‘, Rahîm isimleri bizim suâlimize cevâb veriyorlar.
Hem mâdem gündüz, bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemîn yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf, gāyet intizâmla koca küre-i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizâmında; ve azametli baharı, bir çiçek suhûletinde ve mîzânlı ziynetinde; ve zemîn sahîfesinde üç yüz bin haşir ve neşrin numûnelerini ve misâllerini gösteren üç yüz bin kitap hükmündeki nebâtât ve hayvanât tâifelerini onda yazar. Ve beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibâssız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, ma‘nîdâr yazan bir kalem-i kudret, bu azameti