ASÂ-YI MÛSÂ

134

[Üçüncü Huccet-i Îmâniye ]

[Yirmi Üçüncü Lem‘a]

Tabiat Risâlesi

On Yedinci Lem‘a’nın On Altıncı Nota'sı iken, ehemmiyetine binâen Yirmi Üçüncü Lem‘a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor. Küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor.

[İhtâr]

Şu notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne kadar hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden Dokuz Muhâl ile beyân edilmiştir. Sâir risâlelerde o muhâller kısmen îzâh edildiğinden, burada gāyet muhtasar olmak haysiyetiyle bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi, nasıl bu âkil feylesoflar kabûl etmişler ve o yoldan gidiyorlar? hâtıra geliyor. Evet, onlar mesleklerinin iç yüzünü görmemişler. Hem hakîkat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki yazılmıştır. Her bir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-i ma‘kūl hulâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu, gāyet bedîhî ve kat‘î burhânlarla şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbat etmeye hazırım. Hâşiye

135

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile, Cenâb-ı Hakk hakkında şekk olmaz ve olmamalı demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye, bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor. Şu sırrı îzâhtan evvel bir ihtâr::

İhtâr: Bin üç yüz otuz sekiz senesinde bundan on iki sene evvel Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek

O vakit şu âyet-i kerîme, bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede, Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhânı, Arabî risâlemde yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda tab‘ ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilenler az ve ehemmiyetli bakanlar da nâdir olmakla beraber, gāyet muhtasar ve mücmel bir sûrette olan o kuvvetli burhân, te’sîrini gösteremedi. Maatteessüf o dinsizlik fikri hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye o burhânı, Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O burhânın bazı parçaları bazı risâlelerde tam îzâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risâlelerde inkısâm etmiş olan müteaddid burhânlar, bu burhânlarla kısmen ittihâd ediyor. Her biri, bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.

[Mukaddime]

Ey insan Kat‘iyen bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îmân, bilmeyerek isti‘mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.

Birincisi: اَوْجَدَتْهُ الْاَسْبَابُ Yani esbâb, bu şeyi îcâd ediyor.

İkincisi: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ Yani kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.

Üçüncüsü: اِقْتَضَتْهُ الطَّبٖیعَةُ Yani tabîîdir, tabiat iktizâ edip, îcâd ediyor.

136

Evet, mâdem mevcûdât var, inkâr edilmez. Hem her mevcûd, san‘atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem mâdem kadîm değildir, yeniden oluyor. Her hâlde ey mülhid Bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki: Esbâb-ı âlem, onu îcâd ediyor. Yani esbâbın ictimâında, o mevcûd vücûd buluyor. Veyâhûd o kendi kendine teşekkül ediyor. Veyâhûd tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te’sîriyle vücûda geliyor. Veyâhûd bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle îcâd edilir.

Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battâl, mümteni‘, gayr-i kābil oldukları kat‘î isbat edilse, bizzarûre ve bilbedâhe dördüncü yol olan tarîk-i vahdâniyet, şeksiz şübhesiz sâbit olur.

Ama birinci yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyorum.

Birincisi: Bir eczâhânede gāyet muhtelif maddelerle dolu yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayâtdâr hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayâtdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan her birisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden her birisinden bir mîzân-ı mahsûsla, bir-iki dirhem bundan, üç-dört dirhem ötekinden, altı-yedi dirhem başkasından ve hâkezâ, muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz. Hâsiyetini gösteremez. Hem o hayâtdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Her bir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdâr noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, her birisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış.

137

Acaba hiç bir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdâr kadar, yalnız o mikdâr aksın, beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.

İşte bu misâl gibi, her bir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cundur. Her bir nebât, hayâtdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb îcâd etti denilse, aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.

Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mîzân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hudûdsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, küfür, ahmakāne ve sarhoşâne dîvânece bir hezeyandır.

İkinci Muhâl: Her şey Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, her bir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizâmla, gāyet hassâs bir mîzânla ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir. Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. Belki bir hulâsasıdır. Eğer Kudret-i Ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. Belki onun küçücük cismine girmek gerektir.

138

Belki cisminin küçük bir numûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcâb eder. Çünki sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım gelir. Şu hâlde iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlemin ve anâsır ve tabâyiin maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım gelir. İşte sofestâînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar.

Üçüncü Muhâl: اَلْوَاحِدُ لَا یَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kāide-i mukarreresiyle, Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir. Hususan o mevcûd, gāyet mükemmel bir intizâma ve hassâs bir mîzâna ve câmi‘ bir hayâta mazhar ise, bilbedâhe sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gāyet Kadîr ve Hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz, câmid, câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde; kör, sağır esbâb-ı tabîiyenin karmakarışık ellerine; ve hadsiz imkânât yolları içinde ictimâ‘ ve ihtilât ile, o esbâbın körlüğü ve sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde; o muntazam, mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.

Haydi, bu muhâlden kat‘-ı nazar, esbâb-ı maddiyenin te’sîrleri, elbette mübâşeretle ve temasla olur. Hâlbuki o esbâb-ı tabîiyenin temasları, zîhayat mevcûdların zâhiriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki, o esbâb-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas etmedikleri o zîhayatın bâtını, on def‘a daha zâhirinden muntazam, daha latîf, san‘atça daha mükemmeldir. Esbâb-ı maddiyenin elleri ve âletleri hiç bir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayatlar ve küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan san‘atça daha ziyâde acîb, hilkatçe bedî‘ bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıd olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

139

İkinci Mes’ele: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ dir. Yani mevcûdât, kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var. Çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Numûne için muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.

Birincisi: Ey muannid münkir Senin enâniyetin, seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi hükmediyorsun. Çünki sen mevcûdsun. Ve basît bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki dâimâ teceddüdde olarak, gāyet muntazam bir makine; ve dâimâ tahavvülde, hârika bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekā-yı nev‘ i‘tibâriyle alâkadârdır. Ve alış-verişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadârlığı kırmamak için dikkat ediyorlar. Ve öylece ihtiyâtla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebetini kâinâtta görüp, öylece vaz‘iyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hârika vaz‘iyetlerine göre istifâde edersin.

Eğer sen vücûdundaki o zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçük me’mûrları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları; her bir zerre, bir kalem ucu veya kalem-i kudretin noktaları; ve her bir zerre, bir nokta olduğunu kabûl etmezsen, o vakit senin vücûdunda çalışan her bir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‘-u cesedin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz; ve bütün senin mâzî ve müstakbelin ve nesil ve aslın ve anâsırının menba‘larını ve rızkının ma‘denlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım gelir. Senin gibi böyle mes’elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtûn kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir.

İkinci Muhâl: Senin vücûdun, bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz, birbirine baş başa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin def‘a böyle bir saraydan daha acîbdir. Çünki o saray-ı vücûdun, dâimâ kemâl-i intizâmla tazelenmektedir. Gāyet hârika olan rûh, kalb ve ma‘nevî letâiften kat‘-ı nazar, yalnız cesedindeki her bir a‘zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler,

140

o kubbedeki taşlar gibi birbiriyle kemâl-i muvâzene ve intizâmla baş başa verip hârika bir binâ ve fevkalâde bir san‘at ve göz, dil gibi acîb birer mu‘cize-i kudret gösteriyorlar.

Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi‘ birer me’mûr olmazlarsa, o vakit her bir zerre, umûm o ceseddeki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem her birisine mahkûm-u mutlak; hem her birine misil, hem hâkimiyet noktasında zıd; hem yalnız Vâcibü’l-Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı ve menba‘ı; hem gāyet mukayyed, hem gāyet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseriyle olabilen gāyet muntazam bir masnû‘-u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek, zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl olduğunu, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.

Üçüncü Muhâl: Eğer senin vücûdun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata ve esbâba mensûb ve matbû‘ olsa, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içindeki dâireler misillü binler mürekkebler adedince tabiat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünki meselâ bu elimizdeki kitap, eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip bütün onları yazar. Eğer mektûb olmazsa ve o kâtibin kalemine verilmezse, Kendi kendine olmuş denilse veya tabiata verilse, o vakit matbû‘ kitap gibi her bir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki tab‘ edilsin.

Nasıl ki matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur. Sonra o kitaptaki harfler vücûd bulur. O vakit bir tek kaleme bedel, hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi, bir büyük harfte, küçük kalemle bir sahîfe ince hat ile yazılmış ise, binler kalem, bir tek harf için lâzım gelir. Belki birbirinin içine girip muntazam bir vaz‘iyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit her bir dâire, her bir cüz’ için, o mürekkebât adedince kalıblar lâzım gelir.

Haydi, yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san‘atlı demir harfleri ve mükemmel kalıbları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse, o kalemlerin ve o kalıbların ve o demir harflerin yapılması için, onların adedince yine kalemler, kalıblar, harfler lâzım. Çünki onlar da yapılmışlar.

141

Ve onlar da muntazam, san‘atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek. İşte sen de anla. Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.

Üçüncü Kelime: اِقْتَضَتْهُ الطَّبٖیعَةُ Yani tabiat iktizâ ediyor, tabiat yapıyor. İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Numûne için üçünü zikrediyoruz.

Birinci Muhâl: Ekser mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen basîrâne ve hakîmâne olan san‘at ve îcâd, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse lâzım gelir ki, tabiat, îcâd için her şeyde hadsiz ma‘nevî makine ve matbaaları bulundursun. Veyâhûd her şeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet derc etsin.

Çünki nasıl, şemsin cilveleri ve akisleri, zemîn yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşcikler, semâdaki tek güneşe isnâd edilmezse, lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında, tabîî ve fıtrî, hem güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma‘nen çok derin bir güneşin hâricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabîî güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat, doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcûdda, hususan her bir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabîî kuvveti, âdetâ bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hâlik-ı Kâinât’ın bir sineğe müteveccih san‘atını, mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz def‘a hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.

İkinci Muhâl: Eğer gāyet intizâmlı ve mîzânlı, san‘atlı ve hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz Kadîr ve Hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse lâzım gelir ki, tabiat her bir parça toprakta,

142

Avrupa’nın umûm matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri ve matbaaları bulundursun. Tâ o parça toprak, menşe’ ve tezgâh olduğu hadsiz çiçeklerin ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkîllerine medâr olabilsin.

Çünki çiçekler için saksılık vazîfesini gören bir kâse toprak içine, tohumları nöbetle atılan umûm çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey’etlerini teşkîl ve tasvîr edebilir bir kābiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta her bir çiçek için ma‘nevî ayrı tabîî bir makine bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünki tohumların, nutfeler ve yumurtalar gibi maddeleri birdir. Yani müvellidü’l-mâ müvellidü’l-humûza,, karbon, azotun intizâmsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibâret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, her biri basît ve şuûrsuz ve her şeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkîlleri ayrı ayrı ve gāyet muntazam ve san‘atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktizâ ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, Avrupa kadar küçük mikyâsta ma‘nevî matbaalar ve fabrikalar bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayâtdâr kumaşları ve binlerle ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin.

İşte tabîiyyûnun fikr-i küfrîleri, ne derece dâire-i akıldan hâriç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşların, Mütefennin ve akıllıyız diye da‘vâ ettikleri akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini; ve mümteni‘ ve hiç bir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihâz ettiklerini gör, gül ve tükür.

Eğer Desen: Mevcûdât tabiata isnâd edilse, böyle acîb muhâller oluyor. Ve imtinâ‘ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtinâ‘, o suhûletli vücûba nasıl inkılâb eder?

Elcevab: Birinci muhâlde, nasıl ki güneşin cilve-i in‘ikâsını ve feyzini ve te'sîrini, en küçük zerrecik câmidden tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar, kemâl-i suhûletle ve külfetsiz misâlî güneşciklerle gāyet kolaylıkla

143

gösterdikleri hâlde, eğer güneşten nisbetleri kesilse, o vakit her bir zerrecikte tabîî ve bizzât bir güneşin hâricî vücûdu, imtinâ‘ derecesinde bir suûbetle olabilmesi kabûl edilmek lâzım gelir. Öyle de, her mevcûd, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad ve Samed’e verilse, vücûb derecesinde bir suhûlet, bir kolaylıkla ve bir intisâb ve cilve ile, her bir mevcûda lâzım olan her bir şey ona yetiştirilebilir.

Eğer o intisâb kesilse ve o me’mûriyet başı bozukluğa dönse ve her bir mevcûd kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ‘ derecesinde yüz bin müşkilât ve suûbetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinâtın küçük bir fihristi olan gāyet hârika makine-i vücûdunu îcâd eden içindeki kör tabiatın, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sâhibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhâl değil, belki binler muhâldir.

Elhâsıl: Nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un şerîki ve nazîri mümteni‘ ve muhâldir. Öyle de, rubûbiyetinde ve îcâd-ı eşyâda başkalarının müdâhalesi, şerîk-i zâtî gibi mümteni‘ ve muhâldir.

Ama ikinci muhâldeki müşkilât ise: Müteaddid risâlelerde isbat edildiği gibi, eğer bütün eşyâ Vâhid-i Ehad’e verilse, bütün eşyâ bir tek şey gibi suhûletli ve kolay olur. Eğer esbâba ve tabiata verilse, bir tek şey umûm eşyâ kadar müşkilâtlı olduğu, müteaddid ve kat‘î burhânlarla isbat edilmiş. Bir burhânın hulâsası şudur ki:

Nasıl ki bir adam, padişaha askerlik veya me’mûriyet cihetiyle intisâb etse, o me’mûr ve o asker, o intisâb kuvvetiyle, yüz bin def‘a kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medâr olabilir. Ve padişahı nâmına, bazen bir şâhı esîr eder. Çünki gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihâzâtını ve kuvvetini, kendi taşımıyor. Ve taşımaya da mecbûr olmuyor. O intisâb münâsebetiyle padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinâdı olan ordu, o kuvveti, o cihâzâtı taşıyor. Demek gördüğü işler, şâhâne olarak bir padişahın işi gibi; ve gösterdiği eserler, bir ordu eseri misillü hârika olabilir.

144

Nasıl ki karınca, o me’mûriyet cihetiyle Firavun'un sarayını harâb ediyor. Sinek, o intisâb ile Nemrûd’u gebertiyor. Ve o intisâbla buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihâzâtını yetiştiriyor Hâşiye. Eğer o intisâb kesilse ve o me’mûriyetten terhîs edilse, yapacağı işlerin cihâzâtını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecbûrdur. O vakit o küçücük bileğindeki kuvvet mikdârınca ve belindeki cebhâne adedince iş görebilir. Evvelki vaz‘iyette gāyet kolaylıkla gördüğü işleri, bu vaz‘iyette ondan istenilse, elbette bileğine bir ordu kuvvetini, beline bir padişahın cihâzât-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acîb hurâfeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi, bu hayâlden utanıyorlar.

Elhâsıl: Vâcibü’l-Vücûd’a her bir mevcûdu vermekde, vücûb derecesinde bir suhûlet var. Ve tabiata îcâd cihetinde vermekde, imtinâ‘ derecesinde bir müşkilât var. Ve hâric-i dâire-i akıldır.

Üçüncü Muhâl: Bu muhâli îzâh edecek bazı risâlelerde beyân edilen İki Misâl dir.

Birinci Misâl: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş ve hâlî bir sahrâda kurulmuş ve yapılmış bir saraya, gāyet vahşi bir adam girmiş. İçine bakmış, binlerle muntazam, san‘atlı eşyâyı görmüş. Vahşetinden ve ahmaklığından, hâriçten kimse müdâhale etmeyip, o saray içindeki o eşyâdan birisi, o sarayı müştemelâtıyla beraber yapmıştır diye taharrîye başlar. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kābil göremiyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra o sarayın teşkîlat programı ve mevcûdâtın fihristi ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendân elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi hiç bir kābiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkîl ve tezyîn etsin. Fakat muzdar kalarak, bilmecbûriye, eşyâ-yı âhara nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvânı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr

145

gördüğünden, İşte bu defterdir ki o sarayı teşkîl, tanzîm ve tezyîn edip bu eşyâyı yapmış, takmış, yerleştirmiş diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.

İşte aynen bu misâl gibi, hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu‘cizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabîiyyûn fikrini taşıyan vahşi bir insan girer. Dâire-i mümkinât hâricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un, şu saray-ı âlem, eser-i san‘atı olduğunu düşünmeyerek ve ondan i‘râz ederek, dâire-i mümkinât içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar levhası hükmünde; ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icrââtında tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen; ve pek yanlış ve hatâ olarak tabiat nâmı verilen bir mecmûa-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiyeyi ve bir fihrist-i san‘at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: Mâdem bu eşyâ, bir sebeb ister. Hiç bir şeyin bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendân hiç bir cihetle akıl kabûl etmez ki, gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, rubûbiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktizâ eden îcâdı yapamaz. Fakat mâdem Sâni‘-i Kadîm’i kabûl etmiyorum. Öyle ise en münâsibi, Bu defter bunu yapmış ve yapar, diyeceğim der. Biz de deriz:

Ey ahmaku’l-humakādan tahammuk etmiş sarhoş ahmak Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla vücûduna şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işâret ettikleri bir Sâni‘-i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o deftere sarayın programını yazan Nakkāş-ı Ezelî’nin cilvesini gör. Fermanına bak. Kur’ân’ını dinle. O hezeyanlardan kurtul.

İkinci Misâl: Gāyet vahşi bir adam, muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gāyet muntazam bir ordunun umûmî ve beraber ta‘lîmlerini ve muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kānûn-u pâdişâhîyle kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbirine bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.

146

Sonra gider, Ayasofya gibi gāyet muazzam bir câmiye, Cum‘a gününde dâhil olur. O cemâat-i müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde eder, oturduklarını müşâhede eder. Ma‘nevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibâret olan şerîatı; ve şerîat sâhibinin emirlerinden gelen ma‘nevî düstûrları anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını; ve o acîb ipler, onları esîr edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşi insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.

İşte aynı bu misâl gibi, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Ma‘bûd-u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabîatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultân-ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinâtın ma‘nevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek; ve saltanat-ı rubûbiyetin kavânîn-i i‘tibâriyesini ve o Ma‘bûd-u Ezelî’nin şerîat-ı fıtriye-i kübrâsının ma‘nevî ve yalnız vücûd-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düstûrlarını, birer mevcûd-u hâricî ve maddî bir madde tahayyül ederek; kudret-i İlâhiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücûd-u ilmîsi bulunan o kanunları ikāme etmek ve ellerine îcâd vermek sonra da onlara tabiat nâmını takmak; ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, kudret ve müstakil bir kadîr telakkî etmek, misâldeki vahşiden bin def‘a aşağı bir vahşettir.

Elhâsıl: Tabîiyyûnların mevhûm ve hakîkatsiz olan tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakîkat-i hâriciye sâhibi ise, ancak bir san‘at olabilir, Sâni‘ olamaz. Bir nakıştır, Nakkāş olamaz. Ahkâmdır, Hâkim olamaz. Bir şerîat-ı fıtriyedir, Şâri‘ olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, Kādir olamaz. Mistardır, masdar olamaz.

Elhâsıl: Mâdem mevcûdât var. Mâdem On Altıncı Nota’nın başında denildiği gibi mevcûdun vücûduna taksîm-i aklî yoluyla, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün her birinin üçer zâhir muhâllerle butlânı kat‘î bir sûrette isbat edilmiştir. Elbette bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan

147

vahdet yolu kat‘î bir sûrette isbat olunuyor. O dördüncü yol ise, baştaki اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyeti şeksiz, şübhesiz bedâhet derecesinde, Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un ulûhiyetini; ve her şey doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını; semâvât ve arz, kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.

Ey esbâbperest ve tabiata saplanan bîçâre adam Mâdem her şeyin tabiatı, her şey gibi mahlûktur. Çünki san‘atlıdır ve yeniden oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû‘dur. Ve mâdem her şeyin vücûdu, pek çok cihâzât ve âletlere muhtâçtır. O hâlde tabiatı îcâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti, rubûbiyetine ve îcâdına teşrîk etsin? Hâşâ Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeble beraber halk ederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertîb ve tanzîm ile ve zâhir bir sebebiyet ve mukārenet vermekle eşyâdaki zâhirî kusurlara ve merhametsizliklere ve noksâniyetlere merci‘ olmak için, esbâb ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş. Ve izzetini o sûretle muhâfaza etmiş.

Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertîb edip tanzîm etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi o çarkların içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını, o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsınlar, daha mı kolaydır? Bu hâl, imkân hâricinde değil midir? Haydi o insafsız aklınla, sen söyle. Sen hâkim ol.

Veyâhûd bir kâtib kalem, kâğıt, mürekkeb getirdi. Onunla kendi bizzât o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkeb, kalem içinde, o kitaptan daha san‘atlı ve daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi îcâd etsin. Sonra o şuûrsuz makineye, Haydi, sen yaz desin de kendisi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz def‘a yazıdan daha müşkil değil midir?

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç