ASÂ-YI MÛSÂ

32

[Sekizinci Mes’elenin bir hulâsası]

Yedinci Mes’ele’de haşri çok makamâttan soracaktık. Fakat Hâlikımızın isimleriyle verdiği cevâb, o derece kuvvetli yakîn ve kanâat verdi ki, daha başka sorgulara ihtiyâç bırakmadığından, orada kısa kestik. Şimdi bu mes’elede, âhiret îmânının hem âhiretin saâdetine, hem dünyanın saâdetine dâir te’mîn ettiği fâideler ve neticelerinden yüzde biri hulâsa edilecek. Saadet-i uhreviyeye âit kısmı ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın îzâhâtı daha hiç bir beyâna ihtiyâç bırakmamış. Onu, ona havâle ederiz. Ve saadet-i dünyeviyeye âit kısmının îzâh cihetini Risâle-i Nûr’a bırakıp, yalnız kısa bir hulâsa ile insanın hayât-ı şahsiye ve hayât-ı ictimâiyesine âit yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyân ederiz.

Birinci fâidesi: İnsan, sâir hayvanâta muhâlif olarak, hânesiyle alâkadâr olduğu misillü, dünya ile alâkadârdır. Ve akāribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev‘-i beşer ile de ciddî ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekāsını arzuladığı gibi, bir dâr-ı ebedîde bekāsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyâcını te’mîne çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeye fıtraten mecbûrdur, çabalar. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saadetten başka hiç bir şey, onları tatmîn etmiyor. Hatta Onuncu Söz’de işaretedildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayâlimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî ve fakat âdî ve meşakkatli bir vücûd mu istersin? dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden Âh çekti. Cehennem de olsa, bekā isterim dedi.

İşte mâhiyet-i insâniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi, bu dünya lezzetleri tatmîn etmiyor. Elbette gāyet câmi‘ olan mâhiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadârdır. İşte bu hadsiz arzulara ve emellere bağlı olan ve sermayesi bir cüz’î cüz’-i ihtiyârî olan fakr-ı mutlak bir insana âhirete îmân,

33

ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazîne ve bir medâr-ı saâdet ve lezzet ve bir medâr-ı istimdâd bir merci‘ ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr-ı teselli olduğu, öyle bir meyve ve öyle bir fâidedir ki, onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.

İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir fâidesi: Üçüncü Mes’ele’de îzâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olan çok ehemmiyetli bir neticedir. Evet, her insanın her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i‘dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için ruhunu fedâ eden o bîçâre insanın, binler, belki milyonlar ve milyarlar dostları, ebedî bir mufârakat içinde i‘dâm olduklarını tevehhüm edip cehennem azâbından beter bir elem, o düşünmek ucundan göründüğü vakit, âhirete îmân geldi. Gözünü açtırdı. Ve perdeyi kaldırdı. Bak dedi. O da o îmânla baktı. Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i rûhâniyeyi, o dostları, ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup, onu da bir nûrânî âlemde mesrûrâne bekliyorlar vaz‘iyetinde müşâhedesiyle aldı. Risâle-i Nûr’da bu netice huccetlerle îzâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hayat-ı şahsiyeye âit üçüncü bir fâidesi: İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise, yüksek seciyeleri ve cem‘iyetli isti‘dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri i‘tibâriyledir. Hâlbuki o insan hem ma‘dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâs ve ölçüsü ile, hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği ve insaniyeti gibi seciyeler alır.

Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrıldıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir. Ve o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaz‘iyetine

34

düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanlarını içine alan pek geniş bir zamana çevirir. Ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire-i vücûd gösterir.

Babasını, dâr-ı saadette ve âlem-i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle; ve kardeşini, ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle; ve karısını, cennette dahi en güzel bir refîka-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever. Hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire-i hayattaki ve vücûddaki münâ sebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz’î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddî sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olur. Ve kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette derecesine göre yükselmeye başlar. İnsaniyeti teâlî eder. Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan, bütün hayvanât üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri; ve Sâhib-i Kâinât’ın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risâle-i Nûr’da huccetlerle îzâhına iktifâen kısa kesildi.

Dördüncü fâidesi ki:, insanın hayât-ı ictimâiyesine bakıyor. Risâle-i Nûr’dan Dokuzuncu Şuâ‘da beyân edilen o neticenin bir hulâsası şudur: Nev‘-i insanın dörtten birini teşkîl eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler. Ve insaniyetin isti‘dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa elîm endişeler içinde kendini unutturmak ve uyutturmak için, çocukça oyuncaklarıyla haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünki her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle, onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukāvemetsiz ruhunda öyle bir te’sîr yapar ki, hayatı ve aklı o bîçâreye âlet-i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek, der:

Bu kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyif eder. Cennette gezer. Ve vâlidem öldü. Fakat rahmet-i İlâhiyeye gitti. Yine beni cennette kucağına alıp sevecek. Ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim, diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.

35

Hem insanın bir rub‘unu teşkîl eden ihtiyârlar, yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ-yı rûhî ve öyle bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me’yûsâne bir zindan; ve hayat, işkenceli bir azâb olurdu. Fakat âhiret îmânı onlara der:

Merâk etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek. Ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi‘ ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla, sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş, mükâfâtlarını göreceksiniz, diye îmân-ı âhiret, onlara öyle bir teselli ve bir inşirâh verir ki, her birinin yüz ihtiyârlık birden başına toplansa, onları me’yûs etmez.

Nev‘-i insanın üçten birisini teşkîl eden gençler, hevesâtları galeyânda ve hissiyâtlarına mağlûb, cür’etkâr akıllarını, her vakit başlarına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler, ve cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayât-ı ictimâiyede ehl-i nâmûsun malı ve ırzı ve zaîflerin ve ihtiyârların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazen bir dakîka lezzeti için, bir mes‘ûd hânenin saâdetini mahveder. Ve bu gibi hapiste dört beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer îmân-ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. Gerçi hükûmetin hafiyeleri beni görmüyorlar. Ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Pâdişâh-ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar. Ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim. Vazîfedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyâr ve zayıf olacağım, der. Birden zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu ma‘nânın dahi Risâle-i Nûr’da burhânlarıyla îzâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hem nev‘-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı olan hastalar, mazlûmlar ve bizim gibi musîbetzedeler ve fakirler ve ağır cezâ alan mahbûslar, eğer îmân-ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtârıyla gözü önüne gelen ölüm; ve intikāmını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrurâne ihâneti; ve büyük musîbetlerde boş boşuna malını ve evlâdını kaybetmekle gelen elîm me’yûsiyeti; ve bir-iki dakîka veya bir-iki sâat keyif yüzünden, beş

36

on sene böyle bir hapis cezâsını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindan ve hayatı işkenceli azâba çevirir. Eğer îmân-ı âhiret imdâda yetişse, birden onlar nefes alırlar. Sıkıntıları, me’yûsiyetleri ve endişeleri ve intikām hiddetleri, derece-i îmânına göre kısmen ve bazen tamâmen zâil olur.

Hatta diyebilirim ki, benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musibetimizde, eğer îmân-ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te’sîr edip, bizi hayattan isti‘fâ etmeye sevk edecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim; ve gözüm kadar sevdiğim binler Risâle-i Nûr risâlelerinin ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziyâ‘larından ve ağlamalarından teessüflerini de çektiğim ve eskiden beri az bir ihâneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde; sizi kasemle te’mîn ederim ki, îmân-ı bil’âhiret nûru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve teselli ve metânet verdi ki ve belki de öyle mücâhidâne kârlı bir imtihân dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk ve bir gayret verdi ki, ben bu risâleciğin başında dediğim gibi, kendimi medrese-i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Ara sıra gelen hastalıklar ve ihtiyârlıktan neş’et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve râhat-ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise Bu makam münâsebetiyle bu saded hâricî girdi. Kusura bakılmasın.

Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hânesidir. Eğer îmân-ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o âile efrâdının her biri şefkat ve muhabbet ve alâkadârlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O cenneti, cehenneme döner. Veyâhûd muvakkat eğlencelerle ve sefâhetlerle, aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi, avcıyı görür, kaçamaz, uçamaz. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. O da başını gaflete sokar. Tâ ölüm ve zevâl ve firâk, onu görmesin. Dîvânece bir muvakkat ibtâl-i his nev‘inden bir çâre bulur. Çünki meselâ vâlide, ruhunu fedâ ettiği evlâdını dâimâ tehlikelere ma‘rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan

37

evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı, kararsız hayât-ı dünyeviyede, o mes‘ûd zannedilen âile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder. Ve kısacık bir hayâttaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîkî sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve bir muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür. Belki sukūt eder.

Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak. Ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet, kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette ve saâdet-i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder. Kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükselir. Hakîkî insaniyet saâdeti, o hânede inkişâfa başlar. Bu ma‘nâ dahi huccetlerle Risâle-i Nûr’da beyânına binâen kısa kesildi.

Hem her bir şehir, kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân-ı âhiret o büyük âile efrâdında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samîmiyet, fazîlet, hamiyet, fedâkârlık, sevâb-ı uhrevî, rızâ-yı İlâhî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu‘, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında, anarşilik ve vahşet ma‘nâları hükmeder. O hayât-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyârlar ağlamaya başlarlar.

Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir. Vatan dahi bir millî âilenin hânesidir. Eğer îmân-ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazîlet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayâtta inkişâfa başlarlar.

Çocuklara der: Cennet var. Haylazlığı bırak. Kur’ân dersiyle temkîn verir. Gençlere der: Cehennem var. Sarhoşluğu bırak. Akıllarını başlarına getirir.

Zâlime der: Şiddetli azâb var. Tokat yiyeceksin. Adâlete başını eğdirir. İhtiyârlara der: Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze bâkî bir gençlik, seni bekliyor. Onları kazanmaya çalış. Ağlamasını gülmeye çevirir.

38

Bunlara kıyâsen, cüz’î ve küllî her bir tâifede hüsn-ü te’sîrini gösterir, ışıklandırır. Nev‘-i beşerin hayat-ı ictimâiyesiyle alâkadâr olan ictimâiyyûnların ve ahlâkiyyûnların kulakları çınlasın İşte îmân-ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş-altı numûnelerine sâirleri kıyâs edilse, kat‘î anlaşılır ki, iki cihânın ve iki hayâtın medâr-ı saadeti, yalnız îmândır.

Risâle-i Nûr’da Yirmi Sekizinci Söz’de ve başka risâlelerinde haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zayıf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız kısa bir işaretle deriz ki: Esmâ-yı İlâhiyenin en cem‘iyetli aynası, cismâniyettedir. Ve hilkat-i kâinâttaki makāsıd-ı İlâhiyenin en zengini ve fa‘âl merkezi, cismâniyettedir. Ve ihsânât-ı Rabbâniyenin en çok çeşitleri ve rengârenkleri, cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyâcât dilleriyle Hâlik’ına karşı ettiği duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları, yine cismâniyettedir. Ve ma‘neviyât ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi‘ çekirdekleri, yine cismâniyettedir.

Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakîkatler cismâniyette temerküz ettiğinden, Hâlik-ı Hakîm zemîn yüzünde cismâniyâtı çoğaltmak ve mezkûr hakîkatlere mazhar eylemek için öyle sür‘atli ve dehşetli bir fa‘âliyetle, kafile kafile arkasında mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhîs eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsûlâtı dokuyup, zemîni âhirete ve cennete bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir. Hatta insanın cismânî midesini memnûn etmek için o midenin hâl dili ile bekāsına dâir ettiği duâsını kemâl-i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevâb vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde, gāyet san‘atlı taâmları ve gāyet kıymetli ni‘metleri cismâniyâta ihzâr etmesi, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki, dâr-ı âhirette cennetin en çok ve en mütenevvi‘ lezzetleri, cismânîdir. Ve saâdet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni‘metleri, cismânîdir.

Acaba hiç bir cihet-i ihtimâli ve imkânı var mı ki, bu âdî midenin hâl dili ile ettiği bekā duâsını kabûl edip, nihâyetsiz mu‘cizâtlı maddî taâmlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz kasdî olarak fiilen cevâb veren bir Kadîr-i Rahîm ve bir Alîm-i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli netîcesi ve arzın halîfesi ve o Hâlik’ın en güzîdesi

39

ve perestişkârı olan nev‘-i insanın, insaniyet mide-i kübrâsı ile ettiği küllî ve yüksek ve dâimâ arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetlerin dâr-ı bekāda verilmesine dâir olan hadsiz umûmî duâları kabûl olmasın? Ve haşr-i cismânî ile fiilen cevâb verilmesin? Onu ebedî minnetdâr etmesin? Âdetâ sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Ve âdî bir neferin kemâl-i ehemmiyetle techîzâtına baksın, orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin? İşte bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.

Evet وَفٖیهَا مَا تَشْتَهٖیهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْیُنُ âyetinin sarâhat-i kat‘iyesiyle, insan en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada numûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri, cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân ve göz ve kulak gibi a‘zâların ettikleri hâlis şükürlerinin ve husûsî ibâdetlerinin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te’vîllerle ma‘nâ-yı zâhirîyi kabûl etmemek, imkân hâricindedir.

İşte îmân-ı âhiretin meyveleri ve netîceleri gösteriyorlar ki, nasıl ki a‘zâ-yı insaniyeden midenin hakîkati ve ihtiyâcâtı, taâmların vücûduna kat‘î delâlet eder. Öyle de, insanın hakîkati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyâcâtı ve ebedî arzuları; ve îmân-ı âhiretin mezkûr netîcelerini ve fâidelerini isteyen hakîkatleri ve isti‘dâdları, daha kat‘î olarak âhirete ve cennete ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi; bu kâinâtın hakîkat-i kemâlâtı ve ma‘nîdâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakîkatler ile alâkadâr bütün hakîkatleri, dâr-ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve cennet ve cehennemin açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risâle-i Nûr eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmi Sekizinci Söz’ün İki Makamı ve Yirmi Dokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şuâ‘ ve Münâcât Risâleleri huccetlerle parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbat etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

40

Cehenneme dâir beyânât-ı Kur’âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka îzâhâta ihtiyâç bırakmamış. Yalnız bir iki zayıf şübheyi izâle edecek iki-üç nükteyi tafsîlâtını Risâle-i Nûr’a havâle edip, gāyet kısa birer hulâsasını beyân edeceğiz.

Birinci Nükte: Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini, korkusuyla kaçırmıyor. Çünki hadsiz rahmet-i Rabbâniye, o korkan adama der: Bana gel. Tevbe kapısıyla gir. Tâ cehennemin vücûdu, değil korkutmak, belki sana cennetin lezzetlerini tam bildirsin. Ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkātın intikamlarını alsın. Sizi keyiflendirsin.

Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine cehennemin vücûdu, bin derece i‘dâm-ı ebedîden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi‘ merhamettir. Çünki insan, hatta yavrulu hayvanât dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbâbının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir. Bir cihette mes‘ûd olur. Şu hâlde sen ey mülhid Dalâletin i‘tibâriyle ya i‘dâm-ı ebedî ile ademe düşeceksin. Veya cehenneme gireceksin. Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnûn ve bir derece mes‘ûd olduğun umûm akraba ve asıl ve neslin, seninle beraber i‘dâm olmalarından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yakar. Çünki cehennem olmazsa cennet de olmaz. Her şey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların, ya cennette mes‘ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek her hâlde cehennemin vücûduna tarafdâr olmak, sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak, ademe tarafdâr olmaktır ki, hadsiz dostların saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.

Evet, cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücûdun Hâkim-i Zülcelâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazîfesini de gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazîfesini de görmekle beraber, başka pek çok vazîfeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekāya âit hizmetleri var. Ve zebânî gibi pek çok zîhayatın celâldârâne meskenleridir.

41

İkinci Nükte: Cehennemin vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîkî adâlete ve israfsız mîzânlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünki nasıl, binler ma‘sûmların hukuklarını çiğneyen bir zâlimi cezâlandırmak ve yüzer mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve o canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukābil, yüzler bîçârelere yüzler merhametsizliktir.

Aynen öyle de, cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esmâ-yı İlâhiyenin hukukuna inkâr ile tecâvüz, hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz, hem mahlûkātın o esmâya karşı tesbîhkârâne yüksek vazîfelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz, hem kâinâtın gaye-i hilkati ve sebeb-i vücûdu ve bekāsı olan tezâhür-ü rubûbiyet-i İlâhiyeye karşı ubûdiyetlerle mukābelelerini ve aynadârlıklarını tekzîb ile hukuklarına bir nevi‘ tecâvüz ettiği haysiyetiyle, öyle azîm bir cinâyet ve bir zulümdür ki, affa kābiliyeti kalmaz. اِنَّ اللّٰهَ لَا یَغْفِرُ اَنْ یُشْرَكَ بِهٖ âyetinin tehdîdine müstehak olur. Onu cehenneme atmamak, bir yersiz merhamete mukābil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da‘vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da‘vâcılar, cehennemin vücûdunu istedikleri gibi, izzet-i celâl ve azamet-i kemâl dahi kat‘î isterler.

Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: Beni hapse atamazsın ve yapamazsın, diyerek izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapishâne olmasa da, o edebsiz için bir hapishâne yapacak. Onu içine atacak. Aynen öyle de, kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rubûbiyetine tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette cehennemin pek çok vazîfeler için, pek çok esbâb-ı mûcibesi ve vücûdunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir cehennemi halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe’nidir.

Hem mâhiyet-i küfür dahi cehennemi bildirir. Evet, nasıl ki îmânın mâhiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye şekline girebilir. Ve cennetten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’da delîllerle isbat edilmiş ve baştaki mes’elelerde dahi işâret edilmiş ki, küfrün ve bilhassa küfr-ü mutlakın ve nifâkın ve irtidâdın, öyle karanlıklı

42

ve dehşetli elemleri ve ma‘nevî azâbları var ki, eğer tecessüm etse, o mürted adama bir husûsî cehennem olur. Ve büyük cehennemden gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakîkatçikler, âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkūm ağacına işâret eder. Ben onun bir mayasıyım, der. Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkūm ağacının bir husûsî numûnesi, benim meyvem olur, der.

Mâdem küfür, hadsiz hukuka tecâvüzdür. Elbette hadsiz bir cinâyettir. Öyle ise hadsiz bir azâba müstehak eder. Mâdem bir dakîka katl, on beş sene cezâda, sekiz milyona yakın dakîkada hapis cezâsını çekmesini, adâlet-i beşeriye kabûl edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvâfık görür. Elbette bir küfür, bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakîka küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azâb çekmesi, o kānûn-u adâlete muvâfık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekiz yüz seksen milyara yakın dakîkada azâba müstehak ve خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا sırrına mazhar olur. Her ne ise.

Kur’ân-ı Hakîm’in cennet ve cehennem hakkındaki mu‘cizâne îzâhâtı ve Kur’ân’ın tefsîri ve ondan gelen Risâle-i Nûr’un cennet ve cehennemin vücûdlarına dâir huccetleri, daha başka beyâna ihtiyâç bırakmamışlar. وَیَتَفَكَّرُونَ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ve رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا gibi pek çok âyetler; ve başta Resûl-ü Ekrem asm umûm peygamberler ve ehl-i hakîkat, her vakit duâlarında en ziyâde اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ; ve vahiy ve şuhûda binâen onlarca kat‘iyet kesb eden Cehennemden bizi hıfzet, demeleri gösteriyor ki, nev‘-i beşerin en büyük mes’elesi cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakîkati cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhûd ve ehl-i keşif ve ehl-i tahkîk, onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür. Dehşetinden feryâd ederler. Bizi ondan kurtar, derler.

Evet, bu kâinâtta hayır-şer,; lezzet-elem,; ziyâ-zulmet,; harâret-burûdet,; güzellik-çirkinlik,; hidâyet-dalâlet, birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyânın ehemmiyeti olmaz. Soğukla harâretin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile hüsnün

43

tek bir hakîkati, bin hakîkat olur. Ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücûd bulur. Cehennemsiz, cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, her şey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakîkati sünbül verip çok hakîkatler olur. Mâdem bu karışık mevcûdât, dâr-ı fânîden dâr-ı bekāya akıp gidiyor. Elbette nasıl ki hayır, lezzet, ışık, güzellik, îmân gibi şeyler cennete akar. Öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler cehenneme yağar. Ve bu mütemâdiyen çalkanan kâinâtın selleri, o iki havuza girer, durur. Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktelerine havâle ederek kısa kesiyoruz.

Ey bu medrese-i Yûsufiyede benim ders arkadaşlarım Bu dehşetli haps-i ebedîden kurtulmanın kolayı ve çâresi, bu dünyevî hapsimizden istifâde ederek, elimiz mecbûriyetle yetişmediği çok günâhlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günâhlardan tevbe edip, farzlarımızı edâ ederek, her bir sâat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibâdet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necâtımız ve o nûrânî cennete girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz de ağlayacak. خَسِرَ الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةَ tokatını yiyeceğiz.

Bu makam yazıldığı zaman, Kurban Bayramı geldi. اللّٰە اكبر, اللّٰە اكبر, اللّٰە اكبر ler ile Cenâb-ı Hakk, nev‘-i beşerin beşten birisine, yani üç yüz milyon insanlara birden اللّٰە اكبر dedirmesi, koca küre-i arzın büyüklüğü nisbetinde o اللّٰە اكبر kelime-i kudsiyesini semâvâttaki seyyârât arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyâde hacıların Arafât'da ve ıydde beraber birden اللّٰە اكبر demeleri; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üç yüz sene evvel âl ve sahâbeleriyle söylediği ve emrettiği, اللّٰە اكبر kelâmının bir nev‘-i aks-i sadâsı olarak, rubûbiyet-i İlâhiyenin رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَمٖینَ azamet-i ünvânıyla küllî tecellîsine karşı, geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukābeledir, diye tahayyül ve hissettim. Ve kanâat ettim.

Sonra, Acaba bu kelâm-ı kudsînin, bizim mes’elemizle dahi münâsebeti var mı? diye tahattur ettim. Birden hâtıra geldi ki: Başta bu kelâm olarak, sâir bâkıyât ve sâlihât ünvânını taşıyan سُبْحَانَ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ gibi şeâirden çok kelâmlar, cüz’î ve küllî mes’elemizi ihtâr ve tahakkukuna işaretederler.

44

Meselâ Allâhü Ekber’in bir vech-i ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve ilmi, her şeyin fevkınde büyüktür. Hiç bir şey dâire-i ilminden çıkamaz. Tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saâdet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acîb ve tavr-ı aklın hâricindeki her şeyden daha büyüktür ki مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarâhat-i kat‘iyesiyle, nev‘-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin îcâdı kadar o kudrete kolay gelir. Bu ma‘nâ i‘tibâriyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musîbetlere ve büyük maksadlara karşı herkes, Allâh büyüktür, Allâh büyüktür, der. Kendine teselli ve kuvvet ve nokta-i istinâd yapar.

Evet, nasıl ki Dokuzuncu Söz’de bu kelime, iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristi olan namazın çekirdekleri ve hulâsaları ve içinde ve tesbîhâtında tekrar ile namazın ma‘nâsını takviye için سُبْحَانَ اللّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَللّٰهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakîkatlere; ve insanın kâinâtta gördüğü medâr-ı hayret ve medâr-ı şükrân ve medâr-ı azamet ve kibriyâ ve acîb ve güzel ve büyük pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş’et eden suâllerine pek kuvvetli cevâb verdiği gibi; On Altıncı Söz’ün âhirinde îzâh edilen şu: Nasıl bir nefer, bayramda bir müşîr ile beraber huzûr-u pâdişâha girer. Sâir vakitte zâbitinin makamıyla onu tanır. Aynen öyle de, her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَمٖینَ ünvânıyla tanımaya başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istîlâ eden mükerrer ve harâretli hayret suâllerine yine, Allâhü Ekber tekrarıyla umûmuna cevâb verdiği misillü, On Üçüncü Lem‘a’nın âhirinde îzâhı bulunan şu ki: Şeytanların en ehemmiyetli desîselerini köküyle kesip cevâb-ı kat‘î veren, yine Allâhü Ekber olduğu gibi, bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevâb verdiği misillü, Elhamdülillâh cümlesi dahi, haşri ihtâr edip ister. Bize der: Ma‘nâm, âhiretsiz olmaz. Çünki ezelden ebede kadar, her kimden ve her kime karşı olursa olsun, bütün hamdler ve şükürler ona mahsûstur, ifade ettiğimden bütün ni‘metlerin başı ve ni‘metleri hakîkî ni‘met yapan ve bütün zîşuûru, ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saâdet-i ebediye olabilir. Ve benim o küllî ma‘nâma mukābele eder.

Evet, her mü’min namazlardan sonra her gün, hiç olmazsa yüz elliden ziyâde şer‘an اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ demesi;

45

ve ma‘nâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saâdet-i ebediyenin ve cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahâsıdır. Ve yalnız dünyanın kısa ve fânî elemlerle âlûde olan ni‘metlerine münhasır olmaz. Ve mahsûs değildir. Ve onlara da, ebedî ni‘metlere vesîle olmaları cihetiyle bakar, şükreder.

سبحان اللّٰە: kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakk’ı şerîkten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyâçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhâlif olan bütün kusûrâttan takdîs ve tenzîh etmek ma‘nâsıyla saâdet-i ebediyeyi; ve celâl ve cemâl ve kemâl ve saltanatının haşmetine medâr olan dâr-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtâr edip delâlet ve işâret eder. Yoksa, sâbıkan isbat edildiği gibi, saâdet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâli, hem cemâli, hem rahmeti kusur ve noksân lekeleriyle lekedâr olurlar. İşte bu üç kudsî kelimeler gibi بِسْمِ اللّٰهِ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve sâir kelimât-ı mübârekenin her biri, erkân-ı îmâniyenin birer çekirdeği; ve bu zamanda keşfedilen et hulâsası ve şeker hulâsası gibi hem erkân-ı îmâniyenin, hem Kur’ân hakîkatlerinin hulâsaları; ve bu üçü, namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur’ân’ın dahi çekirdekleri; ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhâtı, tesbîhâtta başlayan Risâle-i Nûr’un dahi hakîkî ma‘denleri ve esasları ve hakîkatlerinin çekirdekleridirler. Ve velâyet-i Ahmediye asm ve ubûdiyet-i Muhammediye asm cihetinde, öyle bir dâire-i zikirde namazdan sonraki tesbîhâtta bir tarîkat-i Muhammediyenin asm virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyâde mü’minler beraber o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbîhler, otuz üç def‘a سبحان اللّٰە, otuz üç def‘a الحمد للّٰە, otuz üç def‘a اللّٰە اكبر tekrar ederler.

İşte böyle gāyet muhteşem bir halka-i zikirde, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hem Kur’ân’ın, hem îmânın, hem namazın hulâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime-i mübârekeyi namazdan sonra otuz üçer def‘a okumak, ne kadar kıymetli ve sevâblı olduğunu elbette anladınız. Bu risâlenin başında Birinci Mes’elesi, namaza dâir güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim hâlde âdetâ ihtiyârsız olarak onun âhiri de, namaz tesbîhâtına dâir ehemmiyetli bir ders oldu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰٓی اِنْعَامِهٖ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç