
SAYFA 52
[Meyve'nin Onuncu Mes’elesi]
[Emirdağı Çiçeği]
Kur’ân’da olan tekrârâta gelen i‘tirâzlara karşı gāyet kuvvetli bir cevâbdır.
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Gerçi bu mes’ele, perişan vaz‘iyetimden, müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibâre altında, çok kıymetli bir nevi‘ i‘câz bulunduğunu kat‘î bildim. Maatteessüf ifadeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibâresi sönük olsa da, Kur’ân’a âit olmak cihetiyle hem ibâdet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek ve parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, Onuncu Mes’ele yapınız. Değilse, sizin tebrîk mektûblarınıza mukābil bir mektûb kabûl ediniz.
Bunu gāyet hasta ve perişan ve gıdasız bir zamanımda, bir iki günde Ramazân’da mecbûriyetle, gāyet mücmel ve kısa ve bir cümlede çok hakîkatleri ve müteaddid huccetleri derc ederek yazdım. Kusura bakılmasın. Hâşiye Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes’ele olarak Emirdağı’nın ve bu Ramazân-ı Şerîf’in nûrlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât-ı Kur’âniyenin bir hikmetini beyânla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.
[Onuncu Mes’ele]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ramazân-ı Şerîf’de Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı okurken, Risâle-i Nûr’a işaretleri Birinci Şuâ‘da beyân olunan otuz üç âyetten hangisi gelse, bakıyorum ki, o âyetin sahîfesi veya yaprağı ve kıssası dahi, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nûr’dan âyetü’n-nûr, on parmakla Risâle-i Nûr’a baktığı gibi, arkasındaki âyât-ı zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor. Ve ziyâde hisse veriyor. Âdetâ o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Ve bu asırda o külliyetin tam bir ferdi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleridir diye hissettim.
SAYFA 53
Evet, Kur’ân’ın hitâbı evvelen Mütekellim-i Ezelî’nin rubûbiyet-i âmmesinin geniş makamından; hem nev‘-i beşer nâmına, belki kâinât nâmına muhâtab olan zâtın geniş makamından; hem umûm nev‘-i beşerin ve benî-âdemin bütün asırlarda irşâdlarının gāyet vüs‘atli makamından; hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebed’in ve Hâlik-ı Kâinât’ın rubûbiyetine ve bütün mahlûkātın tedbîrine dâir kavânîn-i İlâhiyenin gāyet yüksek ihâtalı beyânâtının makamından aldığı vüs‘at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i‘câzı ve şumûlü gösterir ki, ders-i Kur’ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka-i avâmın basît fehimlerini okşayan zâhirî ve basît mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedâr eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse değil ve bir hikâye-i târîhiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düstûrun efrâdı olarak her asırda, her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor.
Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِمٖینَ اَلظَّالِمٖینَ deyip, tehdîdleri ve zulümlerinin cezâsı olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine ve Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azâblar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i îmâna, İbrâhîm ve Mûsâ aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın necâtlarıyla teselli veriyor.
Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı bir sahîfe-i ibret ve baştan başa rûhlu ve hayâtdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket-i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi, kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek, her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i‘câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, aynı i‘câz ile nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı, bir kitâb-ı Samedânî bir şehr-i Rahmânî ve bir meşher-i sun‘-u Rabbânî olarak, o câmidâtı canlandırarak, birer vazîfedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev‘-i beşere ve cin ve meleğe hakîkî ve nûrlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın, elbette her harfinde on sevâb ve bazen bin ve binler sevâb bulunması; ve bütün cin ve ins toplansa,
SAYFA 54
onun mislini getirememesi; ve bütün benî-âdemle ve kâinâtla tam yerinde konuşması; ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması; ve çok tekrar ile ve kesretli tekrârâtıyla beraber usandırmaması; ve çok iltibâs yerleri ve cümleleriyle beraber çocukların nâzik ve basît kafalarında mükemmel yerleşmesi; ve hastaların ve az sözden müteessir olanların ve sekerâtta olanların kulağına, mâ-i zemzem misillü hoş gelmesi gibi kudsî imtiyâzları kazanır. Ve iki cihânın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve tercümanının ümmiyet mertebesine tam riâyet etmek sırrıyla, hiç bir tekellüfe ve hiç bir tasannu‘a ve hiç bir gösterişe meydan vermeden selâset-i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan geldiğini ve en kesretli olan tabakāt-ı avâmın basît fehimlerini tenezzülât-ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahîfelerini açıp, o âdiyât altındaki hârikulâde mu‘cizât-ı kudretini ve ma‘nîdâr sutûr-u hikmetini ders vermekle lütf u irşâdda gāyet güzel bir i‘câz gösterir.
Tekrarı iktizâ eden duâ ve da‘vet, zikir ve tevhîd kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla, güzel ve tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada, ayrı ayrı çok ma‘nâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhîm etmekte ve cüz’î ve âdî bir hâdisede, en cüz’î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve dâire-i tedbîr ve idaresinde bulunduğunu bildirmek sırrıyla, te’sîs-i İslâmiyette ve tedvîn-i şerîatta, sahâbelerin cüz’î hâdiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında hem küllî düstûrların bulunması, hem umûmî olan İslâmiyet’in ve şerîatın te’sîsinde, o cüz’î olan hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde dahi bir nevi‘ i‘câz gösterir.
Evet, ihtiyâcın tekerrürüyle tekrarın lüzûmu haysiyetiyle, yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevâb olarak, ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek dünyayı kaldırıp, onun yerine azametli âhireti kuracak; ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz’iyât ve külliyâtın tek bir zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbat edecek; ve kâinâtı ve
SAYFA 55
semâvâtı ve arzı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev‘-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice-i hilkati hesabına gazab-ı İlâhîyi ve hiddet-i Rabbâniyeyi gösterecek hadsiz ve nihâyetsiz ve dehşetli ve geniş bir inkılâbın te’sîsinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delîllerin netîcesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gāyet kuvvetli bir i‘câz ve gāyet yüksek bir belâgat ve muktezâ-yı hâle gāyet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet olup yüz on dört def‘a tekrar edilen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ cümlesi, Risâle-i Nûr’un On Dördüncü Lem‘ası’nda beyân edildiği gibi, Arş’ı ferşe bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakîka herkes, ona muhtâç olan öyle bir hakîkattir ki, milyonlar def‘a tekrar edilse, yine ihtiyâç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün muhtâç olmak, belki hava ve ziyâ gibi her dakîka ona ihtiyâç ve iştiyâk vardır.
Hem meselâ, Sûre-i طٰسٓمٓ de sekiz def‘a tekrar edilen şu اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice-i hilkati hesabına ve rubûbiyet-i âmmenin nâmına o binler hakîkat kuvvetinde olan âyeti tekrar etmek, izzet-i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını; ve rahîmiyet-i İlâhiye dahi enbiyânın necâtlarını iktizâ ettiğini ders vermek için binler def‘a tekrar olsa, yine ihtiyâç ve iştiyâk var. Ve îcâzlı ve i‘câzlı bir ulvî belâgattir.
Hem meselâ, Sûre-i Rahmân’da tekrar edilen فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyeti ile, Sûre-i Mürselât’da وَیْلٌ یَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖینَ âyeti, cin ve nev‘-i beşerin kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat-i âlemin netîcelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlâhiyeye karşı inkâr ve istihfâfla mukābele eden küfür ve küfrânlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkātın hukuklarına tecâvüzlerini, asırlara ve arza ve semâvâta tehdîdkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakîkatlerle alâkadâr ve binler mes’ele kuvvetinde olan bir ders-i umûmîde binler def‘a tekrar edilse, yine lüzûmu var. Ve celâlli bir îcâz ve cemâlli bir i‘câz-ı belâgattir.
SAYFA 56
Hem meselâ, Kur’ân’ın hakîkî ve tam bir nevi‘ münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan ve Kur’ân’ın bir çeşit hulâsası olan Cevşenü’l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı Peygamberîde asm yüz def‘a سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا وَاَجِرْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesinin tekrarında, tevhîd gibi kâinâtça en büyük hakîkat; ve mahlûkātın rubûbiyete karşı tesbîh ve tahmîd ve takdîs gibi üç muazzam vazîfesinden en ehemmiyetli bir vazîfesi; ve şekāvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev‘-i insanın en dehşetli mes’elesi; ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzûmlu netîcesi bulunması cihetiyle, binler def‘a tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât-ı Kur’âniye, bu gibi esaslara bakıyor. Hatta bazen bir sahîfede muktezâ-yı makam ve ihtiyâc-ı ifhâm ve belâgat-i beyân cihetiyle, yirmi def‘a sarîhan ve zımnen tevhîd hakîkatini ifade eder. Değil usanç, belki kuvvet ve şevk verir.
Risâle-i Nûr’da, tekrârât-ı Kur’âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâgatçe makbûl olduğu huccetleriyle beyân edilmiştir.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın Mekke sûreleriyle Medîne sûreleri, belâgat noktasında ve i‘câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırrı ve hikmeti şudur ki: Mekke’de birinci safta Kur’ân’ın muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan, belâgatçe kuvvetli bir üslûb-u âlî ve îcâzlı, mukni‘, kanâat verici bir icmâl ve tesbît için tekrar lâzım geldiğinden, ekseriyetçe Mekkiye sûreleri, erkân-ı îmâniyeyi ve tevhîdin mertebelerini, gāyet kuvvetli ve yüksek ve i‘câzlı bir îcâz ile tekrar edip ifade ederek, mebde’ ve maâdı, Allâh’ı ve âhireti, değil yalnız bir sahîfede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede, belki bazen bir harfte ve takdîm, te’hîr; ve ta‘rîf ve tenkîr; ve hazf ve zikir gibi hey’etlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatin dâhî imamları hayretle karşılamışlar. Risâle-i Nûr ve bilhassa Kur’ân’ın kırk vech-i i‘câzını icmâlen isbat eden Yirmi Beşinci Söz, zeyilleriyle beraber ve Kur’ân’ın nazmındaki vech-i i‘câzı hârika bir sûrette isbat eden Arabî Risâle-i Nûr’dan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri bilfiil göstermişler ki, Mekkiye olan sûrelerde ve âyetlerde, en âlî bir üslûb-u belâgat ve en yüksek bir i‘câz-ı îcâzî vardır.
SAYFA 57
Ama Medeniye sûrelerde ve âyetlerde, Kur’ân’ın birinci safta muhâtabları ve muârızları, Allâh’ı tasdîk eden Yahûdî ve Nasârâ gibi ehl-i kitâb olduğundan, muktezâ-yı belâgat ve irşâd ve mutâbık-ı makam ve hâlin lüzûmundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûbla ehl-i kitâba karşı, dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr-ı ihtilâf olan şerîatta ve ahkâmda, teferruâtın ve küllî kanunların menşe’leri ve sebebleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medeniye sûrelerinde ve âyetlerinde, ekseriyetçe tafsîl ve îzâh ve sâde üslûbla beyânât içinde Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz-ı beyânla, birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek ve kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir huccet; ve o cüz’î hâdise-i şer‘iyeyi küllîleştiren ve imtisâlini îmân-ı billâh ile te’mîn eden bir cümle-i tevhîdiyeyi ve îmâniyeyi ve uhreviyeyi zikreder. O makamı nûrlandırır, ulvîleştirir.
Risâle-i Nûr, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetçe gelen اِنَّ اللّٰهَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُ gibi tevhîdi ve âhireti ifade eden fezlekelerde, hâtimelerde, ne kadar yüksek bir belâgat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi Beşinci Söz’ün İkinci Şu‘lesi’nin İkinci Nûr’unda, o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hulâsalarda bir mu‘cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbat etmiş.
Evet, Kur’ân, o teferruât-ı şer‘iyenin ve o kavânîn-i ictimâiyenin beyânı içinde, birden muhâtabın nazarını, yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhîd dersine çevirerek, Kur’ân’ı hem bir kitâb-ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitâb-ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve da‘vet olduğunu gösterip, her makamda çok makāsıd-ı irşâdiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle, Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâgatlerinden ayrı ve parlak mu‘cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ رَبُّ الْعَالَمٖینَ ve رَبُّكَde, رَبُّكَ ta‘bîriyle ehadiyeti, ve رَبُّ الْعَالَمٖینَ ile vâhidiyeti bildirir. Ehadiyet içinde de vâhidiyeti ifade eder. Hatta bir cümlede, bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir. Ve göğe bir göz yapar. Meselâ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetinden sonra یُولِجُ الَّیْلَ فِی النَّهَارِ وَیُولِجُ النَّهَارَ فِی الَّیْلِ
SAYFA 58
âyetinin akîbinde وَهُوَ عَلٖیمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemîn ve göklerin haşmet-i hilkatinde, kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder, der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan o basît ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî bir câzibedârlığa ve umûmî bir irşâdkârlığa ve bir mükâlemeye döner.
Bir Suâl: Bazen ehemmiyetli bir hakîkat, sathî nazarlara görünmediğinden; ve bazı makamlarda cüz’î ve âdî bir hâdiseden, yüksek bir fezleke-i tevhîdi veya küllî bir düstûru beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ, Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm kardeşini bir hile ile alması içinde وَفَوْقَ كُلِّ ذٖی عِلْمٍ عَلٖیمٌ diye gāyet yüksek bir düstûrun zikri, belâgatçe münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Her biri birer küçük Kur’ân olan ekser uzun sûrelerde ve mütevassıtlarda ve çok sahîfelerde ve makamlarda yalnız iki-üç maksad değil, belki Kur’ân’ın mâhiyeti, hem bir kitâb-ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitâb-ı şerîat ve hikmet ve irşâd gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ettiğinden, rubûbiyet-i İlâhiyenin her şeyi ihâta ettiğini ve haşmetli tecelliyâtını ifade etmek cihetiyle, kâinât kitâb-ı kebîrinin bir nevi‘ kırâati olan Kur’ân, elbette her makamda, hatta bazen bir sahîfede çok maksadları ta‘kîben ma‘rifetullâhtan ve tevhîdin mertebelerinden ve îmân hakîkatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda, meselâ, zâhirce zayıf bir münâsebetle, başka bir ders açar. Ve o zayıf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihâk ederler. O makama gāyet mutâbık olur. Mertebe-i belâgati yükseklenir.
İkinci Bir Suâl: Kur’ân’da sarîhan ve zımnen ve işareten âhiret ve tevhîdi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler def‘a isbat edip nazara vermenin; ve her sûrede, her sahîfede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?
SAYFA 59
Elcevab: Dâire-i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine âit inkılâblarda ve emânet-i kübrâyı ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev‘-i beşerin şekāvet ve saâdet-i ebediyeye medâr olan vazîfesine dâir, en büyük ve en ehemmiyetli ve en dehşetli mes’elelerinde en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gāyet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdîk ettirmek ve o inkılâbların azametinde büyük ve beşere en lüzûmlu ve en zarûrî mes’eleleri teslîm ettirmek için, Kur’ân binler def‘a değil, belki milyonlar def‘a onlara baktırsa, yine israf değil ki, milyonlar kerre tekrar ile o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyâç kesilmez.
Meselâ اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا âyetinin gösterdiği müjde-i saadet-i ebediye hakîkati, bîçâre beşere her dakîka kendini gösteren hakîkat-i mevt, Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbâbını i‘dâm-ı ebedîden kurtarıp, ebedî bir saltanatı kazandırır dediğinden, milyarlar def‘a tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine israf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes’eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te’sîs etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbata çalışan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işareten binler def‘a o mes’elelere nazar-ı dikkati celb etmesi, değil israf, belki ekmek, ilaç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet-i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
Hem meselâ وَالَّذٖینَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ وَاِنَّ الظَّالِمٖینَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ gibi tehdîd âyetlerini, Kur’ân gāyet şiddetle ve hiddetle ve gāyet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise, Risâle-i Nûr’da kat‘î isbat edildiği gibi, beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkātın hukuklarına öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor. Ve anâsırı hiddete getirip tokatlar ile o zâlimleri tokatlıyor. اِذَٓا اُلْقُوا فٖیهَا سَمِعُوا لَهَا شَهٖیقًا وَهِیَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَیَّزُ مِنَ الْغَیْظِ âyetinin sarâhatiyle, o zâlim münkirlere cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak ve parça parça olmak derecesine geliyor. İşte böyle bir cinâyet-i âmmeye ve hadsiz tecâvüzlere karşı, beşerin küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği noktasında değil, belki zâlimâne cinâyetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzâtının dehşetine karşı, Sultân-ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulümlerindeki nihâyetsiz çirkinliği göstermek hikmetiyle,
SAYFA 60
fermanında gāyet hiddet ve şiddetle o cinâyeti ve cezâsını, değil bin def‘a, belki milyonlar ve milyarlar def‘a tekrar etse, yine israf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar, her gün usanmadan kemâl-i iştiyâk ve ihtiyaçla okurlar.
Evet, her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, geçici her bir âlemini nûrlandırmak için ihtiyâç ve iştiyâkla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini bin def‘a tekrar ile, o değişen perdelerin her birisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ı bir lâmba yaptığı gibi; öyle de, o kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyâr kâinâtları, karanlıklaştırmamak; ve âyîne-i hayatında in‘ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek; ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaz‘iyetleri aleyhine çevirmemek için o cinâyetlerin cezâlarını ve Pâdişâh-ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdîdlerini, Kur’ân’ı okumakla takdîr etmek ve nefsinin tuğyânından kurtulmaya çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gāyet ma‘nîdâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ile tekrar edilen tehdîdât-ı Kur’âniyeyi hakîkatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Onları dinlemeyen münkirlere, cehennem azâbı ayn-ı adâlettir, diye gösterir.
Hem meselâ, Asâ-yı Mûsâ as gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa-ı Musanın as ve sâir enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risâlet-i Ahmediyenin asm hakkāniyetine, bütün enbiyânın nübüvvetlerini bir huccet gösterip, Onların umumunu inkâr edemeyen, bu zâtın asm risâletini hakîkat noktasında inkâr edemez hikmetiyle; ve herkes her vakit, bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve mütevassıt sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil israf, belki mu‘cizâne bir belâgattir. Ve hâdise-i Muhammediye asm, bütün benî-âdemin en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes’elesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur’ân’da Zât-ı Ahmediye’ye asm en büyük makam vermek ve dört erkân-ı îmâniyeyi içine almakla, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ hakîkati, risâlet-i Muhammediye asm kâinâtın en büyük hakîkati; ve Zât-ı Ahmediye asm, bütün mahlûkātın en eşrefi; ve hakîkat-i Muhammediye asm ta‘bîr edilen küllî şahsiyet-i ma‘neviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihânın en parlak bir güneşi olduğuna; ve bu hârika makama liyâkatine dâir pek çok huccetleri ve emâreleri kat‘î bir sûrette Risâle-i Nûr’da isbat edilmiş. Binden birisi şudur ki:
SAYFA 61
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ: düstûruyla, bütün ümmetinin bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli, onun defter-i hasenâtına girmesi; ve bütün kâinâtın hakîkatlerini, getirdiği nûr ile nûrlandırması; değil yalnız cin ve insî ve meleği ve zîhayatları, belki kâinâtı ve semâvâtı ve arzı minnetdâr eylemesi; ve isti‘dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyâc-ı fıtrî diliyle hayvanâtın duâları, gözümüzün önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle, milyonlar, belki milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ-yı ümmetinin, her gün o zâta asm salât ve selâm ile rahmet duâları ve ma‘nevî kazançlarını en evvel o zâta bağışlamaları; ve bütün ümmetçe okunan Kur’ân’ın üç yüz bin hurûfunun her birisinde, on sevâbdan tâ yüz, tâ binler hasene ve meyve vermesinden, yalnız kırâat-i Kur’ân cihetiyle defter-i a‘mâline hadsiz nûrlar girmesi haysiyetiyle, o zâtın asm şahsiyet-i ma‘neviyesi olan hakîkat-i Muhammediye asm, istikbâlde bir şecere-i tûbâ-yı cennet hükmünde olacağını Allâmü’l-Guyûb bilmiş ve görmüş. Ve o makama göre Kur’ân’ında o azîm ehemmiyeti vermiş. Ve fermanında, ona tebeiyeti ve sünnet-i seniyesine ittibâ‘la şefâatine mazhariyeti, en ehemmiyetli bir mes’ele-i insaniye göstermiş. Ve o haşmetli şecere-i tûbâ’nın bir çekirdeği olan şahsiyet-i beşeriyesini ve bidâyetteki vaz‘iyet-i insaniyesini ara sıra nazara almış olmasıdır.
İşte Kur’ân’ın tekrar edilen hakîkatleri bu kıymette olduğundan, tekrarâtında kuvvetli ve geniş bir mu‘cize-i ma‘neviye bulunduğuna, fıtrat-ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyyûnluk tâûnuyla, maraz-ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola. قَدْ یُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَیُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَٓاءِ مِنْ سَقَمٍ kāidesine dâhil olur.
[Bu Onuncu Mes’ele'ye bir hâtime olarak iki hâşiyedir]
Birinci Hâşiye: Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı sû’-i kasdini, tercümesi ile yapmaya başlamış. Ve demiş ki: Kur’ân tercüme edilsin. Tâ ne mal olduğu bilinsin. Yani lüzûmsuz tekrârâtını herkes görsün. Ve tercümesi, onun yerinde okunsun, diye dehşetli bir plân çevirmiş.
SAYFA 62
Fakat Risâle-i Nûr’un cerh edilmez huccetleri kat‘î isbat etmiş ki, Kur’ân’ın hakîkî tercümesi kābil değildir. Ve lisân-ı nahvî olan lisân-ı Arabî yerinde, Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini, başka lisân muhâfaza edemez. Ve her bir harfi, on adedden bine kadar sevâb veren kelimât-ı Kur’âniyenin mu‘cizâne ve cem‘iyetli ta‘bîrleri yerini, beşerin âdî ve cüz’î tercümeleri tutamaz. Onun yerinde, câmi‘lerde okunmaz, diye Risâle-i Nûr her tarafta intişâr etmesiyle, o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeye ahmak çocuklar gibi ahmakāne ve dîvânece çalışmaları sebebiyle, bana gāyet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette, bu Onuncu Mes’ele yazdırıldı, tahmîn ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakîkat-i hâli bilmiyorum.
İkinci Hâşiye: Denizli hapsinden tahliyemizden sonra, meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçlarının birer halka-i zikir tarzında, gāyet latîf ve tatlı bir sûrette hem kendilerinin, hem dallarının, hem yapraklarının havanın dokunmasıyla cezbedârâne ve câzibekârâne hareketle raksları, kardeşlerimin mufârakatlerinden ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi. Ve bana gaflet bastı. Ben o kemâl-i neş’e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım, gözlerim yaşla doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademlerinin ve firâklarının ihtâr ve ihsâsıyla, kâinât dolusu firâkların ve zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
Birden hakîkat-i Muhammediyenin asm getirdiği nûr, imdâda yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürûrlara çevirdi. Hatta o nûrun her ehl-i îmân gibi benim hakkımda da milyon feyzinden, yalnız o vakitte o vaz‘iyete temas eden imdâd ve tesellîsi için Zât-ı Muhammediye'ye asm karşı ebeden minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar-ı gaflet, o mübârek nâzenînleri vazîfesiz, neticesiz bir mevsimde görünüp, hareketleri neş’eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekāya ve hubb-u mehâsine ve şefkat-i cinsiyeye ve hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir ma‘nevî
SAYFA 63
cehenneme ve aklı bir ta‘zîb âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nûr, perdeyi kaldırdı. İ‘dâm, adem, hiçlik, vazîfesizlik, abes, firâk yerlerinde, o kavakların her birinin yaprakları adedince hikmetleri ve ma‘nâları ve Risâle-i Nûr’da isbat edildiği gibi, üç kısma ayrılan netîceleri ve vazîfeleri var, diye gösterdi.
Birinci kısım: Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ, nasıl bir usta, hârika bir makineyi yapsa, herkes o zâtı Mâşâllâh, bârekallâh deyip alkışlar. Öyle de, o makina dahi ondan maksûd netîceleri tam tamına göstermesiyle, lisân-ı hâliyle ustasını tebrîk eder, alkışlar. Her zîhayat ve her şey, böyle bir makinedir. Ustasını tebrîklerle alkışlar.
İkinci kısım: hikmetleri ise, zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitâb-ı ma‘rifet olur. Ma‘nâlarını zîşuûrların zihinlerinde ve sûretlerini kuvve-i hâfızalarında ve elvâh-ı misâliyede ve âlem-i gaybin defterlerinde dâire-i vücûdda bırakıp sonra âlem-i şehâdeti terk eder, âlem-i gaybe çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, ma‘nevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
Evet, mâdem Allâh var. Ve ilmi ihâta eder. Elbette adem, i‘dâm, hiçlik, mahv, fenâ hakîkat noktasında ehl-i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakîkati, umûmun lisânında gezen şu darb-ı mesel, ders verip der: Kimin için Allâh var, ona her şey var. Kimin için Allâh yoksa, her şey ona yoktur, hiçtir.
Elhâsıl: Nasıl ki îmân, ölüm vaktinde insanı i‘dâm-ı ebedîden kurtarıyor. Öyle de, herkesin husûsî dünyasını dahi, i‘dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa, hem o insanı, hem husûsî dünyasını ölüm ile i‘dâm edip ma‘nevî cehennem zulmetlerine atar. Hayatının lezzetlerini, acı zehirlere çevirir. Hayât-ı dünyeviyeyi âhiretine tercîh edenlerin kulakları çınlasın Gelsinler, bu hâle bir çâre bulsunlar. Veyahut îmâna girsinler. Ve bu dehşetli iki hasâretten kurtulsunlar.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 64
[Onuncu Mes’ele münâsebetiyle Husrev’in Üstâdına yazdığı mektûbudur.]
Çok sevgili Üstâdım efendim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun, iki aylık iftirâk üzüntülerini ve muhâberesizlik ızdırablarını hafifleştiren ve kalblerimize taze hayat bahş eden ve rûhlarımıza yeni, sâfî bir nesîm ihdâ eden Kur’ân’ın celâlli ve izzetli, rahmetli ve şefkatli âyetlerindeki tekrârâtın mehâsinini ta‘dâd eden ve hikmet-i tekrârının lüzûm ve ehemmiyetini îzâh eden ve Risâle-i Nûr’un bir hârika müdâfaası olan Denizli Meyvesi’nin Onuncu Mes’ele’si nâmını alan Emirdağı Çiçeği’ni aldık. Elhak, takdîr ve tahsîne çok lâyık olan bu çiçeği kokladıkça, ruhumuzdaki iştiyâk yükseldi.
Dokuz aylık hapis sıkıntısına mukābil, Meyve’nin Dokuz Mes’elesi, nasıl berâetimize büyük bir vesîle olmakla güzelliğini göstermiş ise, Onuncu Mes’elesi olan çiçeği de, Kur’ân’ın îcâzlı i‘câzındaki hârikaları göstermekle, o nisbette güzelliğini göstermektedir.
Evet, sevgili Üstâdım Gülün çiçeğindeki fevkalâde letâfet ve güzellik, ağacındaki dikenleri nazara hiç göstermediği gibi; bu nûrânî çiçek de, bize dokuz aylık hapis sıkıntısını unutturacak bir şekilde o sıkıntılarımızı da hiçe indirmiştir. Mütâlaasına doyulmayacak bir şekilde kaleme alınan ve akılları hayrete sevk eden bu nûrânî çiçek, muhtevî olduğu çok güzelliklerinden, bilhassa Kur’ân’ın tercümesi sûretiyle nazar-ı beşerde âdîleştirmek ihânetine mukābil, o tekrârâtın kıymetini tam göstermekle, Kur’ân’ın cihân-değer ulviyetini meydana koymuştur.
Sâliklerinin her asırda fevkalâde bir metânetle sarılmalarıyla ve emir ve nehyine tamâmen inkıyâd etmeleriyle, güyâ yeni nâzil olmuş gibi tazeliği isbat edilmiş olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın, bütün asırlarda zâlimlerine karşı şiddetli ve dehşetli ve tekrarlı tehdîdleri; ve mazlumlarına karşı şefkatli ve merhametli mükerrer taltîfleri, husûsuyla bu asrımıza bakan tehdîdâtı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâletle, sanki feze‘-ı ekberden bir numûneyi andıran semâvî bir cehennemle altı-yedi seneden beri mütemâdiyen feryâd u figān ettirmesi;
SAYFA 65
ve kezâ mazlumlarının bu asırdaki küllî ferdleri başında Risâle-i Nûr talebelerinin bulunması; ve hakîkaten bu talebeleri de ümem-i sâlifenin enbiyâlarına verilen necâtlar gibi, pek büyük umûmî ve husûsî necâtlara mazhar etmesi; ve muârızları olan dinsizlerin, cehennemî bir azabla tokatlanmalarını göstermesi; hem iki güzel ve latîf hâşiyelerle hâtime verilmek sûretiyle çiçeğin tamam edilmesi, bu fakîr talebenizi o kadar büyük bir sürûrla sonsuz bir şükre sevk etti ki, bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve sürûru, müddet-i ömrümde hissetmediğimi sevgili Üstâdıma arz ettiğim gibi kardeşlerime de kerrâtla söyledim.
Cenâb-ı Hakk, zayıf ve tahammülsüz omuzlarına pek büyük bâr-ı sakîl tahmîl edilen siz sevgili Üstâdımızdan ebediyen râzı olsun. Ve yüklerinizi tahfîf etmekle, yüzünüzü ebede kadar güldürsün. Âmîn Âmîn Âmîn.
Evet, sevgili Üstâdım Biz Allah’dan, Kur’ân’ından, Habîb-i Zîşân’ından asm ve Risâle-i Nûrlar’dan ve Kur’ân’ın dellâlı siz sevgili Üstâdımızdan ebediyen râzıyız. Ve intisâbımızdan hiç bir cihetle pişmanlığımız yok. Hem kalbimizde zerre kadar fenâlık etmek için niyet yok. Biz ancak Allâh’ı ve rızâsını istiyoruz. Gün geçtikçe, rızâsı içinde Cenâb-ı Hakk’a vuslat iştiyâklarını kalbimizde teksîf ediyoruz. Hem bilâ-istisnâ bize fenâlık edenleri Cenâb-ı Hakk’a terk etmekle affetmek; ve bilakis bize zulmeden o zâlimler de dâhil olduğu hâlde herkese iyilik etmek, Risâle-i Nûr talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiâr-ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek i‘lân eden Hazret-i Allâh’a hadsiz hudûdsuz şükür ediyoruz.
Çok kusûrlu talebeniz Husrev