
SAYFA 200
[Onuncu Huccet-i Îmâniye ]
[Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’dır.]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ
Sabah ve akşam namazından sonra, tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin, on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir İsm-i A‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir sözlere havâle edip, bir va‘de binâen şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam bir Mukaddeme ile ona bir fihrist yapacağız.
Mukaddeme: Ey insan Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma, evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde,
SAYFA 201
bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımasa, mâlikini bulmasa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Ve bir ticaretgâh olur.
[Birinci Makam]
Şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifâ ve o şifâda birer lezzet-i ma‘neviye bulunur.
Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta mübtelâ ve nihâyetsiz a‘dânın hücûmuna hedef olan rûh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te’mîn edecek bir hazîne-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki, bütün a‘dâsının şerrinden emîn edecek bir kudret-i mutlakanın sâhibi olan kendi ma‘bûdunu ve Hâlikını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir. Mâliki kim olduğunu, irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve rûhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, dâimî bir sürûru te’mîn eder.
İkinci Kelime: وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı ve saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinâtın ekser envâıyla alâkadâr ve o alâkadârlık yüzünden perişan ve keşmekeşlik içinde boğulmak derecesine gelen rûh-u beşer ve kalb-i insan, وَحْدَهُ kelimesi’nde bir melce’ ve bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşlikten, o perişaniyetten kurtarır. Yani وَحْدَهُ ma‘nen der: Allâh birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünki Sultân-ı Kâinât, birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Her şey, onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun, hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtuldun.
SAYFA 202
Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Yani nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. Allâh bir olur, müteaddid olamaz. Öyle de, rubûbiyetinde ve icrââtında ve îcâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultân bir olur. Saltanatında şerîki olmaz. Fakat icrââtında onun me’mûrları, onun şerîki sayılırlar. Ve onun huzûruna herkesin girmesine mâni‘ olurlar. Bize de mürâcaat et, derler. Fakat ezel ebed sultânı olan Cenâb-ı Hakk, saltanatında şerîki olmadığı gibi, icrâât-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtâç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiç bir şey hiç bir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona mürâcaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o mürâcaatçı adama: Yasaktır Onun huzûruna giremezsin, denilmez.
İşte şu kelime rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki: Îmânı elde eden rûh-u beşer, mâni‘siz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız, her hâlinde, her arzusunda, her anda, her yerde, o ezel ve ebedî ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl ve Kadîr-i Zülkemâl’in huzûruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferah ve sürûru kazanabilir.
Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani mülk, umûmen onundur. Sen hem onun mülküsün, hem memlûküsün. Hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime şöyle şifâlı bir müjde veriyor. Ve diyor: Ey insan Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen, kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp levâzımâtını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîr’dir, hem Rahîm’dir. Kudretine istinâd et. Rahmetini ithâm etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Ma‘nen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et. Ona bırak. Cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrâhîm Hakkı gibi: Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler de. Pencerelerden seyret. İçlerine girme.
SAYFA 203
Beşinci Kelime: وَلَهُ الْحَمْدُ Yani hamd ve senâ, medih ve minnet, ona mahsûstur, ona lâyıktır. Demek ni‘metler onundur ve onun hazînesinden çıkar. Hazîne ise, dâimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde verip diyor ki: Ey insan Ni‘metin zevâlinden elem çekme. Çünki rahmet hazînesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme. Çünki o ni‘met meyvesi, bir rahmet-i bî-nihâyenin semeresidir. Ağacı bâkîdir. Meyve gitse de, yerine gelen var. Ni‘metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifât-ı rahmeti, hamd ile düşünüp, lezzeti birden, yüz derece yapabilirsin.
Nasıl ki bir pâdişâh-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde bir iltifât-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder. Öyle de لَهُ الْحَمْدُ kelimesi ile, yani hamd ve şükür ile, yani ni‘metten in‘âmı his etmekle, yani mün‘imi tanımakla ve in‘âmını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifâtını ve şefkatinin teveccühünü ve in‘âmının devamını düşünmekle, ni‘metten bin derece daha lezîz ma‘nevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime: یُحْیٖی Yani hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de odur. Ve levâzımât-ı hayatı da ihzâr eden, yine odur. Ve hayâtın âlî gāyeleri ona âittir. Ve mühim netîceleri ona bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi onundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder. Müjde verir. Ve der:
Ey insan Hayâtın ağır tekâlîfini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayâtın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefîne-i vücûdundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûm’a âittir. Masârıf ve levâzımâtını o tedârik eder. Ve o hayâtın pek kesretli gāyeleri ve netîceleri var. Ve ona âittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazîfeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu ve ne kadar güzel fâideler verdiğini; ve o sefîne sâhibi zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol, şükret ve anla ki: Vazîfeni istikāmetle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic, bir cihette senin defter-i a‘mâline geçer. Sana bir hayât-ı bâkiyeyi te’mîn eder. Ebedî seni ihyâ eder.
SAYFA 204
Yedinci Kelime: وَیُمٖیتُ Yani mevti veren odur. Yani hayat vazîfesinden terhîs eder. Fânî dünyadan yerini tebdîl eder. Külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayât-ı fâniyeden, seni hayât-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır, der ki: Sizlere müjde Mevt, i‘dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in‘idam değil Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından, bir terhîstir, bir tebdîl-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbâbın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.
Sekizinci Kelime: وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ Yani bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesîle-i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın sâhibi; ve bütün mahbûblara bedel bir tek cilve-i cemâli kâfî gelen bir Ma‘bûd-u Lemyezel, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in ezelî ve ebedî bir hayât-ı dâimesi var ki, şâibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır.
İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl-i muhabbet ve aşka i‘lân eder ki: Sizlere müjde Mahbûblarınızdan ayrılmaktan gelen nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb-u Bâkîniz var. Mâdem o var ve Bâkî’dir. Başkaları ne olursa olsun merâk çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, o Mahbûb-u Bâkî’nin cilve-i cemâl-i bâkîsinden, çok perdelerden geçip gāyet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünki onlar bir nevi‘ aynalardır. Aynaların değişmesi, şa‘şaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem o var, her şey var.
Dokuzuncu Kelime: بِیَدِهِ الْخَیْرُ Yani her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrât, onun defterine geçer. Her işlediğin a‘mâl-i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki: Ey bîçâreler Mezaristana göçtüğünüz zaman, Eyvâh Malımız harâb olup sa‘yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik, demeyiniz. Feryâd edip me’yûs olmayınız. Çünki sizin her şeyiniz muhâfaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur.
SAYFA 205
Sonra huzûruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazîfenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti. Rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet meşakkati bitti. Ücret almaya gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i a‘mâlinin sahîfeleri ve hıdemâtının sandukçaları olan tohumları ve çekirdekleri muhâfaza eden; ve ikinci bir baharda gāyet şa‘şaalı bir sûrette, belki aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden ve neşr eden Kadîr-i Zülcelâl, elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.
Onuncu Kelime: وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ Yani o Vâhid’dir, Ehad’dir. Her şeye kadîrdir. Hiç bir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar ona kolaydır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye îcâd ettiği hadsiz masnûâtı, nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boş boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saadet, senin için ihzâr edilmiştir. Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir cennet seni bekliyor. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hâlik-ı Zülcelâl’in va‘dine îmân ve i‘timâd et. Ona, va‘dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiç bir cihetle noksâniyet yoktur. İşlerine acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, cenneti dahi senin için halk edebilir. Ve halk etmiş. Ve sana va‘d etmiş. Ve va‘d ettiği için elbette seni onun içine alacak.
Mâdem bilmüşâhede görüyoruz: Her senede, yer yüzünde hayvanât ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ‘larını ve milletlerini, kemâl-i intizâm ve mîzân ile, kemâl-i sür‘at ve suhûletle haşir edip neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl, va‘dini yerine getirmeye muktedirdir. Hem mâdem her senede öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve cennetin numûnelerini binler tarzda îcâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermanlarıyla, saâdet-i ebediyeyi va‘d edip cenneti müjde veriyor. Hem mâdem bütün icrââtı ve şuûnâtı, hak ve hakîkattir. Ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, onun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder. Ve hiç bir cihette naks ve kusur onda yoktur. Hem mâdem hulf-ü va‘d ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette
SAYFA 206
o Kadîr-i Zülcelâl, o Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl, va‘dini yerine getirecek. Saâdet-i ebediye kapısını açacak. Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan cennete, sizleri ey ehl-i îmân, idhâl edecektir.
On Birinci Kelime: وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ Yani ticâret ve me’mûriyet için mühim vazîfelerle bu dâr-ı imtihân olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazîfelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlik-ı Zülcelâllerine dönecekler. Ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. Yani bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkîde huzûr-u kibriyâya müşerref olacaklar. Yani esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîmlerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde, perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlikı ve Ma‘bûdu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.
İşte şu kelime, bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki: Ey insan Bilir misin, nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi; dünyanın bin sene mes‘ûdâne hayatı, bir sâat hayatına mukābil gelmeyen cennet hayatının; ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir sâat rü’yet-i cemâline mukābil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzûruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblardaki ve bütün mevcûdât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi‘ gölgesi; ve bütün cennet, bütün letâifiyle bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyâklar ve muhabbetler ve incizâblar ve câzibeler, bir lem‘a-i muhabbeti olan bir Ma‘bûd-u Lemyezel’in, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in dâire-i huzûruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan cennete çağırılıyorsunuz. Öyle ise, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyâna, çürümeye, dağılmaya, kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip, düşünmeyiniz. Sizler, fenâya değil, bekāya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nûra giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîkî’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultân-ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz. Firâka değil, visâle müteveccihsiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 207
[On Birinci Huccet-i Îmâniye ]
[Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı]
[Hikâye-i Temsîliyesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te’sîr altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizâmından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gāyet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyerân ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var. Bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar, yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar. Ve ehemmiyetli vazîfeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna‘ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünki anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak, kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyîn eden ve ibretnümâ mu‘cizelerle donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.
Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun. Ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.