ASÂ-YI MÛSÂ

200

[Onuncu Huccet-i Îmâniye ]

[Yirminci Mektûb’un Birinci Makamı’dır.]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

Sabah ve akşam namazından sonra, tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin, on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir İsm-i A‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir sözlere havâle edip, bir va‘de binâen şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam bir Mukaddeme ile ona bir fihrist yapacağız.

Mukaddeme: Ey insan Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma, evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde,

201

bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımasa, mâlikini bulmasa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Ve bir ticaretgâh olur.

[Birinci Makam]

Şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifâ ve o şifâda birer lezzet-i ma‘neviye bulunur.

Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta mübtelâ ve nihâyetsiz a‘dânın hücûmuna hedef olan rûh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te’mîn edecek bir hazîne-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki, bütün a‘dâsının şerrinden emîn edecek bir kudret-i mutlakanın sâhibi olan kendi ma‘bûdunu ve Hâlikını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir. Mâliki kim olduğunu, irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve rûhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, dâimî bir sürûru te’mîn eder.

İkinci Kelime: وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı ve saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinâtın ekser envâıyla alâkadâr ve o alâkadârlık yüzünden perişan ve keşmekeşlik içinde boğulmak derecesine gelen rûh-u beşer ve kalb-i insan, وَحْدَهُ kelimesi’nde bir melce’ ve bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşlikten, o perişaniyetten kurtarır. Yani وَحْدَهُ ma‘nen der: Allâh birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünki Sultân-ı Kâinât, birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Her şey, onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun, hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtuldun.

202

Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Yani nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. Allâh bir olur, müteaddid olamaz. Öyle de, rubûbiyetinde ve icrââtında ve îcâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultân bir olur. Saltanatında şerîki olmaz. Fakat icrââtında onun me’mûrları, onun şerîki sayılırlar. Ve onun huzûruna herkesin girmesine mâni‘ olurlar. Bize de mürâcaat et, derler. Fakat ezel ebed sultânı olan Cenâb-ı Hakk, saltanatında şerîki olmadığı gibi, icrâât-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtâç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiç bir şey hiç bir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona mürâcaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o mürâcaatçı adama: Yasaktır Onun huzûruna giremezsin, denilmez.

İşte şu kelime rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki: Îmânı elde eden rûh-u beşer, mâni‘siz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız, her hâlinde, her arzusunda, her anda, her yerde, o ezel ve ebedî ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl ve Kadîr-i Zülkemâl’in huzûruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferah ve sürûru kazanabilir.

Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani mülk, umûmen onundur. Sen hem onun mülküsün, hem memlûküsün. Hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime şöyle şifâlı bir müjde veriyor. Ve diyor: Ey insan Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen, kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp levâzımâtını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîr’dir, hem Rahîm’dir. Kudretine istinâd et. Rahmetini ithâm etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Ma‘nen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et. Ona bırak. Cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrâhîm Hakkı gibi: Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler de. Pencerelerden seyret. İçlerine girme.

203

Beşinci Kelime: وَلَهُ الْحَمْدُ Yani hamd ve senâ, medih ve minnet, ona mahsûstur, ona lâyıktır. Demek ni‘metler onundur ve onun hazînesinden çıkar. Hazîne ise, dâimîdir. İşte şu kelime şöyle müjde verip diyor ki: Ey insan Ni‘metin zevâlinden elem çekme. Çünki rahmet hazînesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme. Çünki o ni‘met meyvesi, bir rahmet-i bî-nihâyenin semeresidir. Ağacı bâkîdir. Meyve gitse de, yerine gelen var. Ni‘metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifât-ı rahmeti, hamd ile düşünüp, lezzeti birden, yüz derece yapabilirsin.

Nasıl ki bir pâdişâh-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde bir iltifât-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder. Öyle de لَهُ الْحَمْدُ kelimesi ile, yani hamd ve şükür ile, yani ni‘metten in‘âmı his etmekle, yani mün‘imi tanımakla ve in‘âmını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifâtını ve şefkatinin teveccühünü ve in‘âmının devamını düşünmekle, ni‘metten bin derece daha lezîz ma‘nevî bir lezzet kapısını sana açar.

Altıncı Kelime: یُحْیٖی Yani hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de odur. Ve levâzımât-ı hayatı da ihzâr eden, yine odur. Ve hayâtın âlî gāyeleri ona âittir. Ve mühim netîceleri ona bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi onundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder. Müjde verir. Ve der:

Ey insan Hayâtın ağır tekâlîfini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayâtın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefîne-i vücûdundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûm’a âittir. Masârıf ve levâzımâtını o tedârik eder. Ve o hayâtın pek kesretli gāyeleri ve netîceleri var. Ve ona âittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazîfeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu ve ne kadar güzel fâideler verdiğini; ve o sefîne sâhibi zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol, şükret ve anla ki: Vazîfeni istikāmetle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic, bir cihette senin defter-i a‘mâline geçer. Sana bir hayât-ı bâkiyeyi te’mîn eder. Ebedî seni ihyâ eder.

204

Yedinci Kelime: وَیُمٖیتُ Yani mevti veren odur. Yani hayat vazîfesinden terhîs eder. Fânî dünyadan yerini tebdîl eder. Külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayât-ı fâniyeden, seni hayât-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır, der ki: Sizlere müjde Mevt, i‘dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in‘idam değil Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından, bir terhîstir, bir tebdîl-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbâbın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.

Sekizinci Kelime: وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ Yani bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesîle-i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın sâhibi; ve bütün mahbûblara bedel bir tek cilve-i cemâli kâfî gelen bir Ma‘bûd-u Lemyezel, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in ezelî ve ebedî bir hayât-ı dâimesi var ki, şâibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır.

İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl-i muhabbet ve aşka i‘lân eder ki: Sizlere müjde Mahbûblarınızdan ayrılmaktan gelen nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb-u Bâkîniz var. Mâdem o var ve Bâkî’dir. Başkaları ne olursa olsun merâk çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, o Mahbûb-u Bâkî’nin cilve-i cemâl-i bâkîsinden, çok perdelerden geçip gāyet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünki onlar bir nevi‘ aynalardır. Aynaların değişmesi, şa‘şaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem o var, her şey var.

Dokuzuncu Kelime: بِیَدِهِ الْخَیْرُ Yani her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrât, onun defterine geçer. Her işlediğin a‘mâl-i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki: Ey bîçâreler Mezaristana göçtüğünüz zaman, Eyvâh Malımız harâb olup sa‘yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik, demeyiniz. Feryâd edip me’yûs olmayınız. Çünki sizin her şeyiniz muhâfaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur.

205

Sonra huzûruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazîfenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti. Rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet meşakkati bitti. Ücret almaya gidiyorsunuz.

Evet, geçen baharın defter-i a‘mâlinin sahîfeleri ve hıdemâtının sandukçaları olan tohumları ve çekirdekleri muhâfaza eden; ve ikinci bir baharda gāyet şa‘şaalı bir sûrette, belki aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden ve neşr eden Kadîr-i Zülcelâl, elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.

Onuncu Kelime: وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ Yani o Vâhid’dir, Ehad’dir. Her şeye kadîrdir. Hiç bir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar ona kolaydır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye îcâd ettiği hadsiz masnûâtı, nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:

Ey insan Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boş boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saadet, senin için ihzâr edilmiştir. Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir cennet seni bekliyor. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hâlik-ı Zülcelâl’in va‘dine îmân ve i‘timâd et. Ona, va‘dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiç bir cihetle noksâniyet yoktur. İşlerine acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, cenneti dahi senin için halk edebilir. Ve halk etmiş. Ve sana va‘d etmiş. Ve va‘d ettiği için elbette seni onun içine alacak.

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz: Her senede, yer yüzünde hayvanât ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ‘larını ve milletlerini, kemâl-i intizâm ve mîzân ile, kemâl-i sür‘at ve suhûletle haşir edip neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl, va‘dini yerine getirmeye muktedirdir. Hem mâdem her senede öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve cennetin numûnelerini binler tarzda îcâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermanlarıyla, saâdet-i ebediyeyi va‘d edip cenneti müjde veriyor. Hem mâdem bütün icrââtı ve şuûnâtı, hak ve hakîkattir. Ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, onun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder. Ve hiç bir cihette naks ve kusur onda yoktur. Hem mâdem hulf-ü va‘d ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette

206

o Kadîr-i Zülcelâl, o Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl, va‘dini yerine getirecek. Saâdet-i ebediye kapısını açacak. Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan cennete, sizleri ey ehl-i îmân, idhâl edecektir.

On Birinci Kelime: وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ Yani ticâret ve me’mûriyet için mühim vazîfelerle bu dâr-ı imtihân olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazîfelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlik-ı Zülcelâllerine dönecekler. Ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. Yani bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkîde huzûr-u kibriyâya müşerref olacaklar. Yani esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîmlerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde, perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlikı ve Ma‘bûdu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.

İşte şu kelime, bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki: Ey insan Bilir misin, nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi; dünyanın bin sene mes‘ûdâne hayatı, bir sâat hayatına mukābil gelmeyen cennet hayatının; ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir sâat rü’yet-i cemâline mukābil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzûruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblardaki ve bütün mevcûdât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi‘ gölgesi; ve bütün cennet, bütün letâifiyle bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyâklar ve muhabbetler ve incizâblar ve câzibeler, bir lem‘a-i muhabbeti olan bir Ma‘bûd-u Lemyezel’in, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in dâire-i huzûruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan cennete çağırılıyorsunuz. Öyle ise, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz

Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyâna, çürümeye, dağılmaya, kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip, düşünmeyiniz. Sizler, fenâya değil, bekāya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nûra giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîkî’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultân-ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz. Firâka değil, visâle müteveccihsiniz

Saîdü’n-Nûrsî

207

[On Birinci Huccet-i Îmâniye ]

[Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı]

[Hikâye-i Temsîliyesi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَفَكَّرُونَ

Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te’sîr altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizâmından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gāyet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyerân ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var. Bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar, yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar. Ve ehemmiyetli vazîfeler yapıyorlar.

O iki adamdan birisi arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna‘ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünki anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak, kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyîn eden ve ibretnümâ mu‘cizelerle donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.

Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun. Ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.

208

Arkadaşı cevâben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok. Zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir. Menfaati olursa, pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayd kalmak hiç kâr-ı akıl değildir.

O serseri adam dedi: Ben bütün râhatımı, keyfimi onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir. Kendi kendine dönüyor. Benim neme lâzım. Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün beni de, belki çoklarını da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden bazen olur ki, bir memleket harâb olur. Yine o serseri dönüp dedi ki: Ya kat‘iyen bana isbat et ki, bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sâni‘i vardır. Yâhûd bana ilişme.

Cevâben arkadaşı dedi: Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış. O inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahra giriftâr edeceksin. Ben de sana On İki Burhân ile göstereceğim ki, bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır. Ve o usta, her şeyi idare eden yalnız odur. Hiç bir cihette noksâniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür. Ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu‘cize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun me’murlarıdırlar.

Birinci Burhân: Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et. Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünki bak, bir dirhem Hâşiye kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru Hâşiye olmayan, gāyet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu‘cize, her şey mu‘cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.

209

İkinci Burhân: Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstüne dikkat et. Her birisinde o gizli zâttan haber veren işler var. Âdetâ her biri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zâttan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak, bir dirhem pamuktan Hâşiye ne yapıyor? Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki, bizim gibi binler adam giyse ve yese kâfî gelir.

Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı. Bir et parçası Hâşiye yaptı. Bak, gör. İşte ey akılsız adam Bu işler öyle bir zâta mahsûstur ki, bütün bu memleket, bütün eczâsıyla onun mu‘cize-i kuvveti altında duruyor. Her arzusuna râm oluyor.

Üçüncü Burhân: Gel, bu müteharrik antika Hâşiye san‘atlarına bak. Her birisi öyle bir tarzda yapılmış, âdetâ bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka birisi gelip, bu acîb sarayı küçük bir makinede derc etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, bir kutu kadar bir makine, bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhûd abes bir iş içinde bulunsun?

Demek, bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler.

210

Belki birer dellâl, birer i‘lânnâme hükmündedirler. Lisân-ı hâlleriyle derler ki: Biz öyle bir zâtın san‘atıyız ki, bütün bu âlemimizi bizi yaptığı ve suhûletle îcâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.

Dördüncü Burhân: Ey muannid arkadaş Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler, değişiyor, bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki, bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular, birer Hâkim-i Mutlak sûretini aldılar. Âdetâ her bir şey bütün eşyâya hükmediyor.

İşte bu yanımızdaki bu makineye Hâşiye bak. Güyâ emir ediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımât ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak O şuûrsuz cisim Hâşiye, güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi kendine hizmetkâr ediyor. Kendi işlerinde çalıştırıyor.

Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdetâ her bir şey bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor. Eğer o gizli zâtı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda, o zâtın bütün hünerlerini, san‘atlarını, kemâlâtlarını birer birer o şeylere vereceksin. İşte aklın uzak gördüğü bir tek mu‘ciznümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu‘ciznümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun, bu intizâm bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar. Hâlbuki bu koca memlekete iki parmak karışsa karıştırır. Çünki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki padişah bulunsa, karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun

211

Beşinci Burhân: Ey vesveseli arkadaş Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et. Bütün bu şehrin ziynetlerine bak. Ve bütün bu memleketin tanzîmâtını gör. Ve bütün bu âlemin san‘atlarını tefekkür et. İşte bak Eğer nihâyetsiz mu‘cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu öyle mu‘ciznümâ nakkāş, öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin. Bir nakışta milyonlar san‘atı derc edebilsin. Çünki bak, bu taşlardaki Hâşiye nakşa Her birisinde bütün sarayın nakışları var. Bütün şehrin tanzîmât kanunları var. Bütün memleketin teşkîlat programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise her bir nakış, her bir san‘at, o gizli zâtın bir i‘lânnâmesidir, bir hâtemidir.

Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San‘atlı bir nakış, nakkāşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkāş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?

Altıncı Burhân: Gel, bu geniş ovaya Hâşiye çıkacağız. İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız. Tâ bütün etrafı görülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünki bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor.

İşte bak Bu dağlar ve ovalar ve şehirler birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor Öyle bir tarzda ki, milyonlarla birbiri içinde işler, gāyet muntazam sûrette değişiyor. Âdetâ milyonlar mütenevvi‘ kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi, pek acîb tahavvülât oluyor.

212

Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli-miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat suretlerce ayrı başkaları geldi. Âdetâ şu ova, dağlar birer sahîfe, yüz binlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksânsız olarak yazılıyor. İşte bu işler yüz derece muhâldir ki, kendi kendine olsun. Evet, nihâyet derecede san‘atlı dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki, kendilerinden ziyâde san‘atkârlarını gösteriyorlar.

Hem bunları işleyici öyle mu‘ciznümâ bir zâttır ki, hiç bir iş ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle her şeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütufları yapıyor, hem öyle ihsânperverâne umûmî perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmîn ediyor. Hem öyle sehâvetperverâne sofralar kuruyor ki, bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, her bir tâifesine hâs ve lâyık, belki her bir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla-i ni‘met veriliyor.

İşte dünyada bundan muhâl bir şey var mı ki, bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun? Veya abes veya fâidesiz olsun? Veya müteaddid eller karışsın? Veya ustası her şeye muktedir olmasın? Veya her şey ona musahhar olmasın? İşte ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir bahâne bul

Yedinci Burhân: Ey arkadaş Gel, şimdi bu cüz’iyâtı bırakıp, saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaz‘iyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak, bu âlemde o derece intizâm ile küllî işler yapılıyor ve umûmî inkılâblar oluyor ki, âdetâ bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fâil-i muhtâr gibi bütün âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip ona göre tevfîk-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdâdına koşuyor.

İşte bak, gāibden acîb bir kafile Hâşiyeçıkıp geliyor. Merkebleri ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzâk taşıyorlar. İşte bak bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanâtın erzâklarını getiriyorlar.

213

Hem de bak, bu kubbede o azîm elektrik lâmbası Hâşiye onlara ışık verdiği gibi, bütün taâmlarını öyle güzel pişiriyor. Yalnız pişirilecek taâmlar bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp Hâşiye ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak, bu bîçâre, zayıf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar, nasıl onların başı önünde, latîf gıda ile dolu iki tulumbacık Hâşiye takılmış. İki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk onu ağzına yapıştırması kâfîdir.

Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyâsı, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyâs et. Ta‘dâd ile bitmez. İşte bütün bu hâller, iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î gösterir ki, şu saray-ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine her şey musahhardır. Her şey onun hesabına çalışır. Her şey ona bir emirber nefer hükmündedir. Her şey onun kuvvetiyle döner. Her şey onun emriyle hareket eder. Her şey onun hikmetiyle tanzîm olur. Her şey onun keremiyle muâvenet eder. Her şey onun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş Haddin varsa buna karşı bir söz söyle

Sekizinci Burhân: Gel, ey nefsim gibi kendini âkil zanneden akılsız arkadaş Şu saray-ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun. Hâlbuki her şey onu gösteriyor, ona işâret ediyor, ona şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et Ve Âlem yok, memleket yok de Kendini de inkâr et, ortadan çık Yâhûd aklını başına al, beni dinle.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç