ASÂ-YI MÛSÂ

244

[On Dokuzuncu Lem‘a]

İktisâd Risâlesi’dir.

İktisâd ve kanâate; ve israf ve tebzîre dâirdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا

Şu âyet-i kerîme, iktisâda kat‘î emir edip israftan nehy-i sarîh sûretinde men‘ etmekle, gāyet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu mes’elede Yedi Nükte var.

Birinci Nükte: Hâlik-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır. Ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır. İktisâd ise, ni‘mete karşı ticâretli bir ihtirâmdır. Evet, iktisâd hem bir şükr-ü ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir sûrette sebeb-i bereket, hem bedene perhîz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm netîceleri vardır.

İkinci Nükte: Fâtır-ı Hakîm, insanın vücûdunu mükemmel bir saray sûretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcı, a‘sâb ve damarlar telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile ve merkez-i vücûddaki mide ile bir medâr-ı muhâbereleridir. Ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene ve mideye lüzûmu yoksa, Yasaktır der, dışarıya atar. Bazen da bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarıya atar, yüzüne tükürür. İşte mâdem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır. Mide ise, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyâhûd o şehre

245

gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev‘inden ancak beş derecesi muvâfık olur, fazla olamaz. Tâ ki kapıcı gururlanıp baştan çıkmasın. Vazîfesini unutmasın. Fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.

İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para; diğer lokma, en a‘lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma ağıza girmeden, beden i‘tibâriyle farkları yoktur, müsâvîdirler. Boğazdan geçtikten sonra da cesed beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki bazen kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakîka bir fark var. Yarım dakîka hâtırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar ma‘nâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyâs edilsin.

Şimdi saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz def‘a fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. Hâkim benim dedirtir. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse, onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. Aman doktor gelsin, harâretimi teskîn etsin, ateşimi söndürsün, dedirmeye mecbûr edecek.

İşte iktisâd ve kanâat, hikmet-i İlâhiyeye tevfîk-i harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer. Mideyi karıştırır. İştihâ-yı hakîkîyi kaybeder. Tenevvü‘-ü et‘ımeden gelen sun‘î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir. Hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

Üçüncü Nükte: Sâbık ikinci nüktede, Kuvve-i zâika kapıcıdır dedik. Evet, ehl-i gaflet ve rûhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hâtırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir. Fakat hakîkî ehl-i şükrün ve ehl-i hakîkatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Söz’deki muvâzenede beyân edildiği gibi rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına

246

bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. O kuvve-i zâikadaki taâmlar adedince mîzâncıklarla, ni‘met-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak ve bir şükr-ü ma‘nevî sûretinde cesede ve mideye haber vermektir. İşte bu sûrette kuvve-i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe ve rûha ve akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkınde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazîfe-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ‘-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû‘ olmak ve zillet ve dilenciliğe vesîle olmamak şartıyla, lezzetini ta‘kîb edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisânı, şükürde isti‘mâl etmek için lezîz taâmları tercîh edebilir.

Bu hakîkate işâret eden bir hâdise ve bir kerâmet-i Gavsiye: : Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh Geylanî’nin ks terbiyesinde, nâzdâr, ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyâre, gitmiş oğlunun hücresine. Bakmış ki, oğlu bir parça kuru, siyah ekmek yiyor. O riyâzetten zayıflamış, vâlidesinin şefkatini celb etmiş. Vâlidesi ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nâzdârlığından demiş: Üstâd Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yiyorsun. Hazret-i Şeyh tavuğa demiş: قُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِ O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mu‘temed ve mevsûk çok zâtlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhûr bir zâtın bir kerâmeti olarak, ma‘nevî tevâtürle nakiledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin. İşte Hazret-i Gavs’ın bu emrinin ma‘nâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da rûhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olursa ve lezzeti şükür için istese, o vakit lezîz şeyleri yiyebilir.

Dördüncü Nükte: İktisâd eden maîşetçe âile belâsını çekmez, meâlindeki لَا یَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla, iktisâd eden, maîşetçe âile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisâd kat‘î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar delîller var ki, had ve hesaba gelmez.

247

Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zâtların şehâdetiyle diyorum ki: İktisâd vâsıtasıyla bazen bire on bereket gördüm. Ve arkadaşlarım gördüler. Hatta dokuz sene evvel, benimle beraber Burdur’a nefyedilen reîslerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefâlete düşmemekliğim için zekâtlarını bana kabûl ettirmeye çok çalıştılar. Ben o zengin reîslere dedim: Gerçi param pek azdır. Fakat iktisâdım var. Kanâate alışmışım. Ben sizden daha zenginim. Mükerrer ve musırrâne teklîflerini reddettim. Cây-ı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklîf edenlerin bir kısmı, iktisâdsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonraya kadar o az para, iktisâd bereketiyle bana kâfî geldi. Benim yüz suyumu döktürmedi. Beni halklara arz-ı hâcete mecbûr etmedi. Hayâtımın bir düstûru olan nâstan istiğnâ mesleğimi bozdurmadı.

Evet, iktisâd etmeyen, zillete ve ma‘nen dilenciliğe ve sefâlete düşmeye nâmzeddir. Bu zamanda isrâfâta medâr olacak para çok pahalıdır. Mukābilinde bazen haysiyet, nâmus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı dîniye mukābil alınıyor, sonra o menhûs para veriliyor. Demek, ma‘nevî yüz lira zarar ile maddî yüz paralık mal alınır.

Eğer iktisâd edip, hâcât-ı zarûriyeye iktisâr ve ihtisâr ve hasretse, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖینُ sırrıyla وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِی الْاَرْضِ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ رِزْقُهَاsarâhatiyle, yaşayacak kadar, ummadığı tarzda rızkını bulacak. Çünki şu âyet taahhüd ediyor.

Evet, rızık ikidir. Biri Hakîkî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmüyle, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû’-i ihtiyârı karışmazsa, o zarûrî rızkı her hâlde bulabilir. Ne dinini ve ne nâmusunu ve ne de izzetini fedâ etmeye mecbûr olmaz

İkincisi: Rızk-ı mecâzîdir ki, sû’-i isti‘mâlât ile hâcât-ı gayr-i zarûriye, hâcât-ı zarûriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryâkî olup, terk edemiyor. İşte bu rızık, taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsîl etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Hatta bazen izzetini fedâ edip zilleti

248

kabûl etmek sûretiyle, bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar bir dilencilik vaz‘iyetine düşmek sûretiyle ve bazen hayat-ı ebediyesinin nûru olan mukaddesât-ı dîniyesini fedâ etmek sûretiyle o bereketsiz, menhûs malı alır.

Hem bu fakr u zarûret, zamanında aç ve muhtâç olanların elemlerinden ehl-i vicdâna rikkat-i cinsiye vâsıtasıyla gelen teellüm, o gayr-i meşrû‘ bir sûrette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdânı varsa acılaştırıyor. Böyle acîb bir zamanda, şübheli mallara, zarûret derecesinde iktifâ etmek lâzımdır. Çünki اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدَرِهَا sırrıyla, haram maldan mecbûriyetle, zarûret derecesini alabilir. Fazlasını alamaz. Evet, muzdar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem yüz aç adamın huzûrunda kemâl-i lezzet ile fazla yenilmez.

İktisâd, sebeb-i izzet ve kemâl olduğuna delâlet eden bir vâkıa: Bir zaman dünyaca sehâvetle meşhûr Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyâfet veriyor. Misafirlerine gāyet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyâr fakîr adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş. Cesedine batıyor ve kanatıyor. Hâtem ona demiş: Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyâfet veriyor. Sen de oraya git. Beş kuruşluk bu çalı yüküne bedel, beş yüz kuruş alırsın. O muktesid ihtiyâr demiş ki: Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım, Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam. Sonra Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: Sen kendinden daha civânmerd, daha azîz kimi buldun? O demiş: İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesid ihtiyârı, benden daha azîz, daha yüksek, daha civânmerd gördüm.

Beşinci Nükte: Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden en fakîr adama, en zengin adam gibi ve gedâya padişah gibi lezzet-i ni‘metini ihsâs ettiriyor. Evet, bir fakîrin kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisâd vâsıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştihâsızlık ile

249

yediği en a‘lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir. Cây-ı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisâdcıları hıssetle ithâm ediyorlar. Hâşâ!

İktisâd, izzet ve cömerdliktir. Hısset ve zillet, ehl-i isrâf ve ehl-i tebzîrin, zâhirî merdâne keyfiylerinin iç yüzüdür. Bu hakîkati te’yîd eden, bu sene hücremde cereyân eden bir vâkıa var. Şöyle ki:

Kāideme ve düstûruma muhâlif bir sûrette, bir talebem, iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabûl ettirmek için ısrâr etti. Ne kadar kāidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecbûriye yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şa‘bân-ı Şerîf ve Ramazan-ı Şerîf'de o baldan iktisâdla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevâb kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, Alınız dedim.

Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakîm ve iktisâdı takdîr edenlerden idiler. Fakat her ne ise, birbirine ikrâm etmek ve her biri ötekisinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercîh etmek olan, bir cihette ulvî bir hasletle iktisâdı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: Sizi otuz kırk gün, o bal ile tadlılandıracaktım. Siz otuz günü, üç güne indirdiniz. Âfiyet olsun dedim. Fakat ben kendi bir okka balımı iktisâd ile sarf ettim. Bütün Şa‘bân ve Ramazân’da hem ben yedim, hem lillâhilhamd o kardeşlerimin her birisine iftâr vaktinde büyükçe çay kaşığıyla birer kaşık verip, mühim sevâba medâr oldu.

Benim hâlimi görenler, o vaz‘iyetimi belki hısset telakkî etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaz‘iyetlerini, bir civânmerdlik telakkî edebilirler. Fakat hakîkat noktasında o zâhirî hısset altında, ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevâb gizlendiğini gördük. Ve o civânmerdlik ve israf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın eline tama‘kârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hissetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.

250

Altıncı Nükte: İktisâd ve hissetin çok farkı var. Tevâzu‘, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden ma‘nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakār, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden ma‘nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberîden asm olan ve belki kâinâttaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyenin medârlarından olan iktisâd ise, sefîllik ve bahîlliğin ve tama‘kârlık ve hırsın bir halîtası olan hısset ile hiç münâsebeti yoktur. Yalnız sûreten bir benzeyiş var. Bu hakîkati te’yîd eden bir vâkıa:

Sahâbenin Abâdile-i Seb‘a-i Meşhûresinden olan Abdullâh İbn-i Ömer Hazretleri ki, halîfe-i Resûlullâh olan Fârûk-u A‘zam Hazret-i Ömer radıyallâhü anhın en mühim ve büyük mahdûmu ve sahâbe âlimlerinin içinde en mümtâzlarından olan o zât-ı mübârek, çarşı içinde alışverişte kırk paralık bir mes’eleden, iktisâd için ve ticaretin medârı olan emniyet ve istikāmeti muhâfaza için şiddetli münâkaşa etmiş. Bir sahâbe ona bakmış. Rûy-u zemînin halîfe-i zîşânı olan Hazret-i Ömer’in ra mahdûmunun kırk para için münâkaşasını, acîb bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp ahvâlini anlamak ister. Baktı ki, Hazret-i Abdullâh hâne-i mübârekine girdi. Kapıda bir fakîr adam gördü. Bir parça eğlendi. Ayrıldı, gitti. Sonra hânesinin ikinci kapısından çıktı. Diğer bir fakîri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi. Ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahâbe merâk etti. Gitti, o fakîrlere sordu: İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı? Her birisi dedi: Bana bir altın verdi. O sahâbe dedi: Fesübhânallâh Çarşı içinde kırk para için böyle münâkaşa etsin de, sonra hânesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rızâ-yı nefisle versin diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer’i ra gördü. Dedi: İmam Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın. Hânende de şöyle yapmışsın? Ona cevâben dedi ki: Çarşıdaki vaz‘iyet, iktisâddan ve kemâl-i akıldan ve alış-verişin esası ve rûhu olan emniyetin ve sadâkatin muhâfazasından gelmiş bir hâlettir, hisset değildir. Hânemdeki vaz‘iyet, kalbin şefkatinden ve rûhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hissettir ve ne de bu israftır.

251

İmâm-ı A‘zam ra bu sırra işâret olarak لَٓا اِسْرَافَ فِی الْخَیْرِ كَمَا لَا خَیْرَ فِی الْاِسْرَافِ demiştir. Yani Hayırda ve ihsânda fakat müstehak olanlara israf olmadığı gibi, israfta da hiç bir hayır yoktur.

Yedinci Nükte: İsraf, hırsı intâc eder. Hırs Üç Netîceyi verir. Birincisi: Kanâatsizliktir. Kanâatsizlik ise, sa‘ye ve çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine, şekvâ ettirir. Tenbelliğe atar. Ve meşrû‘, helâl, az malı Hâşiyeterk edip, gayr-i meşrû‘, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini fedâ eder.

Hırsın ikinci netîcesi: Haybet ve hasârettir. Maksûdunu kaçırmaktır. Ve istiskāle ma‘rûz kalıp teshîlât ve muâvenetten mahrûm kalmaktır. Hatta اَلْحَرٖیصُ خَٓائِبٌ خَاسِرٌ yani Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir, olan darb-ı mesele mâsadak olur. Hırs ile kanâatin te’sîrâtı, zîhayat âleminde gāyet geniş bir düstûrla cereyân ediyor. Ezcümle, rızka muhtâç ağaçların fıtrî kanâatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi; hayvanâtın hırs ile meşakkat ve noksâniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanâatin azîm menfaatini gösterir. Hem zayıf umûm yavruların lisân-ı hâlleriyle kanâatleri, süt gibi latîf bir gıdanın ummadığı yerden onlara akması; ve canavarların hırs ile noksân ve mülevves rızıklarına saldırmaları, da‘vâmızı parlak bir sûrette isbat ediyor. Hem semiz balıkların vaz‘iyet-i kanâatkârânesi, mükemmel rızıklarına medâr olması, tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırs ile rızıkları peşinde koşmakla beraber kâfî derecede bulamamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat; ve kanâat, ne derece medâr-ı rahat olduğunu gösterir.

252

Hem yahûdî milleti hırs ile, ribâ ve hile dolabıyla zilletli ve sefâletli, gayr-i meşrû‘ bir sûrette ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulmaları; ve sahrâ-nişînlerin, yani bedevîlerin kanâatkârâne vaz‘iyetleri, izzetle yaşamaları ve kâfî rızıklarını bulmaları, mezkûr da‘vâmızı kat‘î isbat eder. Hem çok âlimlerin Hâşiye ve edîblerin Hâşiyezekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakîr hâle düşmeleri; ve çok abdâl ve iktidarsızların fıtrî kanâatkârâne vaz‘iyetleriyle zenginleşmeleri, kat‘î bir sûrette isbat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikāra göre gelir. İktidâr ve ihtiyâr ile değildir. Belki o rızk-ı helâl, iktidâr ve ihtiyâr ile ma‘kûsen mütenâsibdir. Çünki, çocukların iktidâr ve ihtiyârı geldikçe rızıkları azalır ve uzaklaşır, sakîlleşir. اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا یَفْنٰی hadîs-i şerîfinin sırrıyla kanâat, bir defîne-i hüsn-ü maîşet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir ma‘den-i hasâret ve sefâlettir.

Üçüncü Netice: Hırs, ihlâsı kırar. Amel-i uhrevîyi zedeler. Çünki bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây-ı dikkattir.

253

Elhâsıl: İsraf, kanâatsizliği intâc eder. Kanâatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar. Tenbelliğe atar. Hayatından şekvâ kapısını açar. Mütemâdiyen şekvâ ettirir Hâşiye. Hem ihlâsını kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisâd ise, kanâati intâc eder. عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla, kanâat, izzeti intâc eder. Hem sa‘ye ve çalışmaya teşcî‘ eder. Şevkini ziyâdeleştirir, çalıştırır. Çünki meselâ, bir gün çalıştı, akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanâat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanâat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. Hem iktisâddan gelen kanâat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında dâimâ şâkir olur. Hem kanâat vâsıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır. Riyâ kapısı kapanır.

İktisâdsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dâirede müşâhede ettim. Şöyle ki: Ben dokuz sene evvel mübârek bir şehre geldim. Kış münâsebetiyle o şehrin menâbi‘-i servetini göremedim. Allâh rahmet eylesin, oranın müftüsü birkaç def‘a bana dedi: Ahâlimiz fakirdir. Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş-altı sene sonraya kadar, dâimâ o şehrin ahâlisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhûm müftünün sözü hâtırıma geldi. Fesübhânallâh dedim. Bu bağların mahsûlâtı şehrin hâcetinin pek fevkındedir. Bu şehir ahâlisi pek çok zengin olmak lâzım gelir. Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakîkatlerin derkinde bir rehberim olan bir hâtıra-i hakîkatle anladım ki, iktisâdsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış. O kadar menâbi‘-i servetle beraber, o merhûm müftü, Ahâlimiz fakirdir diyordu.

Evet, zekât vermek ve iktisâd etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi; israf etmek ile zekât vermemek, sebeb-i ref‘-i bereket olduğuna hadsiz vâkıât vardır.

254

İslâm hukemâsının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstâdı, dâhî-i meşhûr Ebû Ali ibn-i Sînâ, yalnız tıb noktasında كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyetini şöyle tefsîr etmiş, demiş:

جَمَعْتُ الطِّبَّ فٖی بَیْتَیْنِ جَمْعًا وَحُسْنُ الْقَوْلِ فٖی قِصَرِ الْكَلَامِ فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَبَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَالشِّفَٓاءُ فِی الْاِنْهِضَامِ وَلَیْسَ عَلَی النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًا مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَی الطَّعَامِ

Yani İlm-i tıbbı iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit, az ye. Yedikten sonra, dört-beş sâat kadar daha yeme. Şifâ hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin mikdârı ye. Nefse, mideye en ağır ve yorucu hâl, taâm taâm üstüne yemektir. Hâşiye

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

[Cây-ı hayret ve medâr-ı ibret bir tevâfuk]

Bu İktisâd Risâlesi’ni, üçü acemî olarak, beş-altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshalardan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshanın elifleri, duâsız elli bir, duâ ile beraber elli üçte tevâfuk etmekle beraber, İktisâd Risâlesi’nin târîh-i te’lîf ve istinsâhı olan Rûmîce elli bir ve Arabî elli üç târîhine tevâfuku ise, şübhesiz tesâdüf olamaz. İktisâddaki bereketin kerâmet derecesine çıktığına bir işârettir. Ve bu seneye, Sene-i İktisâd tesmiyesi lâyıktır.

Evet, zaman, iki sene sonra bu kerâmet-i iktisâdiyeyi, ikinci harb-i umûmî’de, her taraftaki açlık ve tahrîbât ve israfatla; ve nev‘-i beşer ve herkes iktisâda mecbûr olmasıyla isbat etti.

255

[Yirmi Sekizinci Mektûb’un Beşinci Mes’ele’si]

Şükür Risâlesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, tekrar ile اَفَلَا یَشْكُرُونَ اَفَلَا یَشْكُرُونَ وَسَنَجْزِی الشَّاكِرٖینَ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖیدَنَّكُمْ بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖینَ gibi âyetlerle gösteriyor ki, Hâlik-ı Rahmân, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkān-ı Hakîm’de gāyet ehemmiyetle şükre da‘vet eder. Ve şükür etmemekliği, ni‘metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla, Sûre-i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuz bir def‘a şu âyetle tehdîd ediyor. Şükürsüzlüğü bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor. Öyle de, Kur’ân-ı kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi şükürdür. Çünki kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkîlâtı şükrü intâc edecek bir sûrette, her bir şey bir derece şükre bakıyor. Ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsûlâtın en a‘lâsı şükürdür.

Çünki hilkat-i âlemde görüyoruz ki, mevcûdât-ı âlem bir dâire tarzında teşkîl edilip, içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halk edilmiş. Bütün mevcûdât hayâta bakar. Hayâta hizmet eder. Hayâtın levâzımâtını yetiştirir. Demek kâinâtı halk eden zât, ondan o hayatı intihâb ediyor.

Sonra görüyoruz ki, zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde îcâd edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdetâ zîhayatlardan maksûd olan gāyeler, onda temerküz ediyor. Bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp, ona hizmetkâr ve musahhar ediyor. Onu onlara hâkim ediyor. Demek Hâlik-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor. Âlemde onu irâde ve ihtiyâr ediyor.

256

Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir dâire hükmünde teşkîl olunuyor. Ve nokta-i merkeziyede rızık vaz‘ edilmiş. Bütün nev‘-i insanı ve hatta hayvanâtı rızka âdetâ taaşşuk ettirip, onları umûmen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazîne yapmış ki, hadsiz ni‘metleri câmi‘dir. Hatta rızkın çok envâından yalnız bir nev‘inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve-i zâika nâmında bir cihaz ile, mat‘ûmât adedince ma‘nevî, ince ince mîzâncıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi‘, en bedî‘ hakîkat rızıktadır.

Şimdi görüyoruz ki, her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi bütün envâıyla, ma‘nen ve maddeten, hâlen ve kālen şükür ile kāimdir. Şükür ile oluyor. Şükrü yetiştiriyor. Şükrü gösteriyor. Çünki rızka iştihâ ve iştiyâk, bir nevi‘ şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuûrî bir şükürdür ki, bütün hayvanâtta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mâhiyetini değiştiriyor. Şükürden şirke gidiyor.

Hem rızık olan ni‘metlerde gāyet güzel, süslü sûretler, gāyet güzel kokular, gāyet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir. Zîhayatı şevke da‘vet eder. Ve şevk ile bir nevi‘ istihsân ve ihtirâma sevk eder. Bir şükr-ü ma‘nevî ettirir. Ve zîşuûrun nazarını dikkate celb eder. İstihsâna terğîb eder. Ni‘metleri ihtirâma onu teşvîk eder. Onun ile kālen ve fiilen şükre irşâd eder. Ve şükür ettirir. Ve şükür içinde en âlî ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani gösterir ki, şu lezzetli rızık ve ni‘met, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, dâimî, hakîkî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifât-ı Rahmâniyeyi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazînelerinin Mâlik-i Kerîm’inin hadsiz lezzetli olan iltifâtını düşündürüp, şu dünyada dahi cennetin bâkî bir zevkini ma‘nen tattırır. İşte rızık, şükür vâsıtasıyla o kadar kıymetdâr ve zengin bir hazîne-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlük ile nihâyet derecede sukūt eder.

257

Altıncı Söz’de beyân edildiği gibi, lisândaki kuvve-i zâika Cenâb-ı Hakk hesabına, yani ma‘nevî vazîfe-i şükrâniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bî-nihâye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlî-kadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in‘âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlî-kadr makamından, batın fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukūt eder. Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlük ile bu dereceye sukūt eder. Öyle de, rızkın mâhiyeti ve sâir hademeleri dahi sukūt ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinât Hâlik’ının hikmetine zıd ve muhâlif bir vaz‘iyete düşerler.

Şükrün mikyâsı kanâattir ve iktisaddır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mîzânı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet, hırs şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrûmiyettir, hem vâsıta-i zillettir. Hatta hayât-ı ictimâiyeye sâhib olan mübârek karınca dahi, güyâ hırs vâsıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünki kanâat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfî gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güyâ mübârek arı, kanâatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanâat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsân eder, yedirir.

Evet, Zât-ı Akdes’in alem-i zâtîsi ve en a‘zamî ismi olan Lafzullâhtan sonra en a‘zam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir ma‘nâsı, Rezzâk’dır. Hem şükrün envâı var. O nev‘lerin en câmi‘i ve fihriste-i umûmiyesi, namazdır. Hem şükür içinde sâfî bir îmân var. Hâlis bir tevhîd bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve Elhamdülillâh diyen adam, o şükür ile i‘lân eder ki, O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetin hediyesidir demesiyle ve i‘tikād etmesiyle, her şeyi cüz’î olsun, küllî olsun, onun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve her şeyde rahmetin cilvesini bilir. Hakîkî bir îmânı ve hâlis bir tevhîdi, şükür ile beyân ediyor. İnsan-ı gāfil, küfrân-ı ni‘met ile ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerinden yalnız bir vechini söyleyeceğiz. Şöyle ki: Lezzetli bir ni‘meti insan yese, eğer şükür etse, o yediği ni‘met, o şükür

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç