ASÂ-YI MÛSÂOn Birinci Mes’ele

66

[On Birinci Mes’ele]

Meyve’nin On Birinci Mes’ele'sinin başı, bir meyvesi cennet ve biri saâdet-i ebediye ve biri rü’yetullâh olan îmân şecere-i kudsiyesinin hadsiz küllî ve cüz’î meyvelerinden yüzer numûneleri, Risâle-i Nûr’da beyân ve huccetlerle isbat edildiğinden, îzâhını Sirâcünnûr’a havâle edip, küllî erkânının değil, belki cüz’î ve cüz’lerin cüz’î ve husûsî meyvelerinden birkaç tane beyân edilecek.

Birisi: Bir gün bir duâda, Yâ Rabbi Cebrâîl as, Mîkâîl as, İsrâfîl as ve Azrâîl as hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve ins şerlerinden muhâfaza eyle meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâîl as nâmını zikrettiğim vakit, gāyet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim. Elhamdülillâh dedim. Azrâîl’i as cidden sevmeye başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz’î ferdinin pek çok meyvelerinden, yalnız bir cüz’î meyvesine gāyet kısa bir işâret ederiz.

Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi‘ olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emîn bir ele teslîm etmek ile derin bir sevinç verdiğini kat‘î hisettim. Sonra insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.

Birisi: Her insan, kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyâkla kitabet ve şiirle, hatta sinema ile hıfzına çalışır. Hususan o fiillerin cennette bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merâk eder. Kirâmen Kâtibîn insanın omuzlarında durup, onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak için yazmaları, o kadar bana şirin geldi ki, ta‘rîf edemem.

Sonra, ehl-i dünyânın beni hayat-ı ictimâiyedeki her şeyden tecrîd etmeleri ve bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve teselli verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber, gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi. Kâinâtımı ve dünyamı

67

şenlendirdi. Melekler ve rûhânîlerle doldurdu. Âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalâletin dünyaları, vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.

Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umûm peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden bütün geçmiş zamanlardaki enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdîkim, o zamanları ışıklandırdı. Ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi. Ve âhirzaman peygamberi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz'in îmâna âit olan da‘vâlarına binler imza bastırdı. Şeytanları susturdu.

Birden Hikmetü’l-İstiâze Lem‘asında kat‘î cevâbı bulunan bir suâl kalbime geldi. Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereleri ve fâideleri ve hasenâtın gāyet güzel netîceleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gāyet merhametkâr tevfîkleri ve inâyetleri, ehl-i hidâyete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl-i dalâlet neden çok def‘a galebe eder? Ve bazen yirmi tanesi, yüz tane ehl-i hidâyeti perişan eder? diye ma‘nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gāyet zayıf desîselerine karşı Kur’ân’ın büyük tahşîdâtı ve melâikeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın yardımını ehl-i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risâle-i Nûr’un onun hikmetini kat‘î huccetlerle îzâh ettiğine binâen, o suâlin cevabına gāyet kısa bir işâret ederiz.

Evet, bazen serseri ve gizli ve muzır bir adam, bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adam yapıyor gibi, yüzer adamın muhâfazasıyla ve bazen devlete ve padişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünki onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması, bir tek şartın ademiyle ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları, az bir fiil ile büyük tahrîbât ve dehşetli ma‘nevî yangınlar yaparlar. Evet, bütün fenâlıkların ve günahların ve şerlerin mayası ve esası ademdir, tahrîbdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır. İşte cin ve ins şeytanları ve şerîrler, bu noktaya dayanıp, gāyet zayıf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakîkati Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit

68

mecbûr ettiklerinden, Kur’ân onları himâye için büyük tahşîdât yapar. Doksan dokuz esmâ-yı İlâhiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebât etmeleri için çok şiddetli emirler verir.

Bu cevâbdan birden pek büyük bir hakîkatin ucu ve azametli ve dehşetli bir mes’elenin esası göründü. Şöyle ki: Nasıl cennet, bütün vücûd âlemlerinin mahsûlâtını taşıyor. Ve dünyanın yetiştirdiği tohumları, bâkıyâne sünbüllendiriyor. Öyle de, cehennem dahi hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm netîcelerini göstermek için o adem mahsûlâtlarını kavuruyor. Ve o dehşetli cehennem fabrikası, sâir vazîfeleri içinde âlem-i vücûd kâinâtını, âlem-i adem pisliklerinden temizlendiriyor. Bu dehşetli mes’elenin şimdilik kapısını açmayacağız. İnşâallâh sonra îzâh edilecek.

Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz’ü ve Münker ve Nekîr’e âit bir numûnesi şudur: Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferidde, bir tecrîd-i mutlak içindeki tevahhuş ve me’yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker-Nekîr tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nûrlandılar, harâretlendiler. Âlem-i ervâha pencereler açıldı. Ben de şimdi hayâlen ve istikbâlde hakîkaten göreceğim o vaz‘iyete, bütün canımla sevindim ve şükrettim.

Ve sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekîr’in مَنْ رَبُّكَ yani Senin Rabbin kimdir? diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip, nahiv ilmiyle cevâb vererek: مَنْ mübtedâdır, رَبُّكَ onun haberidir. Müşkil bir mes’eleyi benden sorunuz, bu kolaydır, diyerek hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubûr velîsini güldürdü. Ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi, Risâle-i Nûr’un bir şehîd kahramanı olan merhûm Hâfız Alî, hapiste Meyve Risâlesi’ni kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefât edip, kabirde melâike-i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakîkatleriyle cevâb verdiği misillü, ben de ve Risâle-i Nûr şâkirdleri de,

69

o suâllere karşı Risâle-i Nûr’un parlak ve kuvvetli huccetleriyle, istikbâlde hakîkaten ve şimdi ma‘nen cevâb verip, onları tasdîke ve tahsîne ve tebrîke sevk edecekler, inşâallâh.

Hem meleklere îmânın saadet-i dünyeviyeye medâr cüz’î bir numûnesi şudur ki: İlmihâlden îmân dersini alan bir ma‘sûm çocuğun yanında ağlayan ve ma‘sûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: Ağlama, şükreyle. Senin kardeşin, meleklerle beraber cennete gitti. Orada gezer. Bizden daha iyi keyif edecek. Melekler gibi uçacak. Heryeri seyr edecek, deyip feryâd edenin ağlamasını, tebessüme ve sevince çevirmesidir.

Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaz‘iyette, gāyet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, biraderzâdem merhûm Fuad’dır. Âlî mekteblerde hem birinciliği kazanmış, hem Risâle-i Nûr’un hakîkatlerini neşretmiştir. Diğeri, Âlime Hanım nâmındaki merhûme hemşîremdir. Hacca gidip, sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât etmiştir. Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyâr Risâlesi’nde yazılan merhûm Abdurrahmân’ın vefâtı gibi beni ağlatırken, îmânın nûruyla o ma‘sûm Fuâd ve o sâliha hanım, insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlikelerinden ve günahlarından kurtulduklarını ma‘nen ve kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde, büyük bir sevinç hissedip, hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrîk ederek, Erhamürrâhimîn’e şükrettim. Bu iki merhûmeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı ve kaydedildi.

Risâle-i Nûr’daki bütün mîzânlar ve muvâzeneler, îmânın saadet-i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet-i hayâtiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin îmânı, ona bir saâdet-i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişâf edecek, diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi meyve-i Mi‘râc olarak, Otuz Birinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dal’ında numûne olarak yazılmış.

70

Erkân-ı îmâniyenin her birinin ayrı ayrı, pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi; mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca cennet ve biri de saâdet-i ebediye ve biri de ve belki en tatlısı da, rü’yet-i İlâhiyedir, diye başta demiştik. Ve Otuz İkinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet-i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel îzâh edilmiş.

Îmân-ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delîli, umûm lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb-ı mesel olmasıdır. Yani Kadere îmân eden, gamlardan kurtulur. Risâle-i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle bir küllî meyvesi beyân edilmiş. Hatta ben kendi hayâtımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki, kadere îmân olmazsa, hayât-ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım, musîbet gāyet hafifleşiyor görüyordum. Ve Kadere îmân etmeyen, nasıl yaşayabilir? diye hayret ederdim.

Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki: Azrâîl aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a münâcât edip demiş: Kabz-ı ervâh vazîfesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler. Ona cevâben denilmiş: Senin vazîfene, hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım. ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.

Aynen bu perdeler gibi, Azrâîl aleyhisselâm'ın vazîfesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar, Cenâb-ı Hakk’a gitmesin. Çünki ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i‘tirâz eder. Şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar, Rahîm-i Mutlak’a gitmemesi hikmetiyle Azrâîl aleyhisselâm perde olmuştur.

Aynen bunun gibi, bütün meleklerin, belki bütün esbâb-ı zâhiriyenin vazîfeleri, izzet-i rubûbiyetin perdeleridirler. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde, kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin. İ‘tirâza hedef olmasın. Ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeylerle kudretin mübâşereti,

71

nazar-ı zâhirîde görünmesin. Yoksa hiç bir sebebin hakîkî te’sîri ve îcâda hiç kābiliyeti olmadığını, her şeyde tevhîd sikkeleri kat‘î gösterdiğini Risâle-i Nûr hadsiz delîller ile isbat etmiştir. Halketmek, îcâd etmek, ona mahsûstur. Esbâb yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz’-i ihtiyârîyle, cüz’î, îcâdsız, kesb denilen bir nevi‘ hizmet-i fıtriyeden ve amelî bir nevi‘ ubûdiyetten başka ellerinde birşey yoktur.

Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbâb, perdedâr-ı dest-i kudret ola, aklın nazarında; Ve tevhîd ve ehadiyet isterler ki, esbâb, ellerini çeksinler, te’sîr-i hakîkîden.

İşte, nasıl ki melekler ve umûr-u hayriyede ve vücûdiyede istihdâm edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip, takdîs ve tesbîh-i İlâhîde birer vesîledirler. Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanların ve muzır maddelerin, umûr-u şerriyede ve ademiyede isti‘mâlleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i‘tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla, takdîsât ve tesbîhât-ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusûrâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünki bütün kusurlar ademden, kābiliyetsizlikten ve tahrîbden ve vazîfe yapmamaktan ki bunlar birer ademdirler ve vücûdî olmayan, ademî fiillerden geliyor. Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci‘ olup i‘tirâz ve şekvâları bilistihkāk kendilerine alarak Cenâb-ı Hakk’ın takdîsine vesîle oluyorlar.

Zâten şerli ve ademî ve tahrîbi işlerde, kuvvet ve iktidâr lâzım değil. Az bir fiil ve cüz’î bir kuvvet ve belki vazîfesini yapmamakla, bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller, muktedir zannedilirler. Hâlbuki ademden başka hiç te’sîrleri ve cüz’î bir kesbden hâriç hiç kuvvetleri yoktur. Fakat o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîkî fâildirler. Eğer zîşuûr iseler, bilistihkāk cezâyı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar, fâildirler. Fakat hasenelerde ve hayırlarda ve amel-i sâlihte vücûd olmasından,

72

o iyiler, hakîkî fâil ve müessir değiller, belki kābildirler. Feyz-i İlâhîyi kabûl ederler. Ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl-ı İlâhîdir, diye Kur’ân-ı Hakîm şu âyetle مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ferman eder.

Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbiriyle çarpışırken ve cennet ve cehennem gibi meyveler verirken; ve bütün vücûd âlemleri Elhamdülillâh Elhamdülillâh; ve bütün adem âlemleri Sübhânallâh Sübhânallâh derken ve ihâtalı bir kānûn-u mübâreze ile, melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle tâ kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken, birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder. Mes’eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin envârından bir nûrunu bize gösterir. Ve bu meyve, ne kadar tatlı olduğunu tattırır.

İkinci bir küllî meyvesine, Yirmi Dördüncü ve elifler kerâmetini gösteren Yirmi Dokuzuncu Söz’ler işaretedip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazîfesini isbat etmişler. Evet, kâinâtın her tarafında cüz’î ve küllî her şeyde, her nev‘de, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet-i rubûbiyet, elbette o haşmete ve o merhamete ve o tanıttırmaya ve sevdirmeye karşı, şükür ve takdîs içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukābele etmek lâzım ve kat‘îdir. Ve o vazîfeyi şuûrsuz cemâdât ve erkân-ı azîme-i kâinât hesabına, ancak hadsiz melekler görebilirler. Ve o saltanat-ı rubûbiyetin her tarafında, serâda, Süreyyâ'da, zemînin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icrââtını, onlar temsîl edebilirler.

Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları, pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziyeyi ve vaz‘iyet-i fıtriyesini, bu meyve ile nûrlu ve ünsiyetli bir tarzda, Sevr ve Hût nâmlarında iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde hem cennetten getirilen ve fânî küre-i arzın bâkî bir temel taşı olan, yani ileride bâkî cennete bir kısmını devretmeye bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde ve bir hakîkat, cennetten gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta-i istinâd edilmiş, diye hem Benî-İsrâîl’in eski peygamberlerinden rivâyet var.

73

Hem İbn-i Abbâs’dan ra dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî ma‘nâ ve bu teşbîh, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakîkat telakkî edilmekle aklın hâricinde bir sûret almış. Mâdem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde gezerler. Elbette onların küre-i arzın üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyâçları yoktur.

Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nev‘leri adedince başlarla ve o nev‘lerin ferdleri sayısınca dillerle ve o ferdlerin a‘zâ ve yaprak ve meyveleri mikdârınca cihâzlarla tesbîhâtlar yaptığı için, elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip dergâh-ı İlâhî’ye takdîm etmek için, kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve her bir dil ile kırk bin tesbîhât yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ı hakîkat olarak Muhbir-i Sâdık haber vermiş.

Ve hilkat-i kâinâtın en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi teblîğ ve izhâr eden Cebrâîl aleyhisselâm; ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlik’a mahsûs olan icrâât-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfîl aleyhisselâm ve Azrâîl aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli ve en geniş ve en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle beraber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl aleyhisselâm gibi meleklerin, pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekāları, saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır. Onların ve her birinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat‘îdir ve şübhesizdir. Melâikeye âit başka hakîkatler, bunlara kıyâs edilsin.

Evet, küre-i arzda dört yüz bin nev‘leri zîhayattan halk eden; hatta en âdî ve müteaffin maddelerden zîruhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren; ve mu‘cizât-ı san‘atına karşı onlara dilleriyle Mâşâllâh, Bârekallâh, Sübhânallâh dediren; ve ihsânât-ı rahmetine mukābil, Elhamdülillâh, ve’ş-Şükrü lillâh, Allâhü Ekber o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr-i Zülcelâl ve’l-Cemâl, elbette bilâ-şek velâ-şübhe, koca semâvâta

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç