
SAYFA 66
[On Birinci Mes’ele]
Meyve’nin On Birinci Mes’ele'sinin başı, bir meyvesi cennet ve biri saâdet-i ebediye ve biri rü’yetullâh olan îmân şecere-i kudsiyesinin hadsiz küllî ve cüz’î meyvelerinden yüzer numûneleri, Risâle-i Nûr’da beyân ve huccetlerle isbat edildiğinden, îzâhını Sirâcünnûr’a havâle edip, küllî erkânının değil, belki cüz’î ve cüz’lerin cüz’î ve husûsî meyvelerinden birkaç tane beyân edilecek.
Birisi: Bir gün bir duâda, Yâ Rabbi Cebrâîl as, Mîkâîl as, İsrâfîl as ve Azrâîl as hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve ins şerlerinden muhâfaza eyle meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâîl as nâmını zikrettiğim vakit, gāyet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim. Elhamdülillâh dedim. Azrâîl’i as cidden sevmeye başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz’î ferdinin pek çok meyvelerinden, yalnız bir cüz’î meyvesine gāyet kısa bir işâret ederiz.
Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi‘ olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emîn bir ele teslîm etmek ile derin bir sevinç verdiğini kat‘î hisettim. Sonra insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.
Birisi: Her insan, kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyâkla kitabet ve şiirle, hatta sinema ile hıfzına çalışır. Hususan o fiillerin cennette bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merâk eder. Kirâmen Kâtibîn insanın omuzlarında durup, onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak için yazmaları, o kadar bana şirin geldi ki, ta‘rîf edemem.
Sonra, ehl-i dünyânın beni hayat-ı ictimâiyedeki her şeyden tecrîd etmeleri ve bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve teselli verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber, gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi. Kâinâtımı ve dünyamı
SAYFA 67
şenlendirdi. Melekler ve rûhânîlerle doldurdu. Âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalâletin dünyaları, vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.
Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umûm peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden bütün geçmiş zamanlardaki enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdîkim, o zamanları ışıklandırdı. Ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi. Ve âhirzaman peygamberi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz'in îmâna âit olan da‘vâlarına binler imza bastırdı. Şeytanları susturdu.
Birden Hikmetü’l-İstiâze Lem‘asında kat‘î cevâbı bulunan bir suâl kalbime geldi. Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereleri ve fâideleri ve hasenâtın gāyet güzel netîceleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gāyet merhametkâr tevfîkleri ve inâyetleri, ehl-i hidâyete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl-i dalâlet neden çok def‘a galebe eder? Ve bazen yirmi tanesi, yüz tane ehl-i hidâyeti perişan eder? diye ma‘nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gāyet zayıf desîselerine karşı Kur’ân’ın büyük tahşîdâtı ve melâikeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın yardımını ehl-i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risâle-i Nûr’un onun hikmetini kat‘î huccetlerle îzâh ettiğine binâen, o suâlin cevabına gāyet kısa bir işâret ederiz.
Evet, bazen serseri ve gizli ve muzır bir adam, bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adam yapıyor gibi, yüzer adamın muhâfazasıyla ve bazen devlete ve padişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünki onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması, bir tek şartın ademiyle ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları, az bir fiil ile büyük tahrîbât ve dehşetli ma‘nevî yangınlar yaparlar. Evet, bütün fenâlıkların ve günahların ve şerlerin mayası ve esası ademdir, tahrîbdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır. İşte cin ve ins şeytanları ve şerîrler, bu noktaya dayanıp, gāyet zayıf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakîkati Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit
SAYFA 68
mecbûr ettiklerinden, Kur’ân onları himâye için büyük tahşîdât yapar. Doksan dokuz esmâ-yı İlâhiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebât etmeleri için çok şiddetli emirler verir.
Bu cevâbdan birden pek büyük bir hakîkatin ucu ve azametli ve dehşetli bir mes’elenin esası göründü. Şöyle ki: Nasıl cennet, bütün vücûd âlemlerinin mahsûlâtını taşıyor. Ve dünyanın yetiştirdiği tohumları, bâkıyâne sünbüllendiriyor. Öyle de, cehennem dahi hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm netîcelerini göstermek için o adem mahsûlâtlarını kavuruyor. Ve o dehşetli cehennem fabrikası, sâir vazîfeleri içinde âlem-i vücûd kâinâtını, âlem-i adem pisliklerinden temizlendiriyor. Bu dehşetli mes’elenin şimdilik kapısını açmayacağız. İnşâallâh sonra îzâh edilecek.
Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz’ü ve Münker ve Nekîr’e âit bir numûnesi şudur: Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferidde, bir tecrîd-i mutlak içindeki tevahhuş ve me’yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker-Nekîr tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nûrlandılar, harâretlendiler. Âlem-i ervâha pencereler açıldı. Ben de şimdi hayâlen ve istikbâlde hakîkaten göreceğim o vaz‘iyete, bütün canımla sevindim ve şükrettim.
Ve sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekîr’in مَنْ رَبُّكَ yani Senin Rabbin kimdir? diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip, nahiv ilmiyle cevâb vererek: مَنْ mübtedâdır, رَبُّكَ onun haberidir. Müşkil bir mes’eleyi benden sorunuz, bu kolaydır, diyerek hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubûr velîsini güldürdü. Ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi, Risâle-i Nûr’un bir şehîd kahramanı olan merhûm Hâfız Alî, hapiste Meyve Risâlesi’ni kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefât edip, kabirde melâike-i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakîkatleriyle cevâb verdiği misillü, ben de ve Risâle-i Nûr şâkirdleri de,
SAYFA 69
o suâllere karşı Risâle-i Nûr’un parlak ve kuvvetli huccetleriyle, istikbâlde hakîkaten ve şimdi ma‘nen cevâb verip, onları tasdîke ve tahsîne ve tebrîke sevk edecekler, inşâallâh.
Hem meleklere îmânın saadet-i dünyeviyeye medâr cüz’î bir numûnesi şudur ki: İlmihâlden îmân dersini alan bir ma‘sûm çocuğun yanında ağlayan ve ma‘sûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: Ağlama, şükreyle. Senin kardeşin, meleklerle beraber cennete gitti. Orada gezer. Bizden daha iyi keyif edecek. Melekler gibi uçacak. Heryeri seyr edecek, deyip feryâd edenin ağlamasını, tebessüme ve sevince çevirmesidir.
Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaz‘iyette, gāyet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, biraderzâdem merhûm Fuad’dır. Âlî mekteblerde hem birinciliği kazanmış, hem Risâle-i Nûr’un hakîkatlerini neşretmiştir. Diğeri, Âlime Hanım nâmındaki merhûme hemşîremdir. Hacca gidip, sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât etmiştir. Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyâr Risâlesi’nde yazılan merhûm Abdurrahmân’ın vefâtı gibi beni ağlatırken, îmânın nûruyla o ma‘sûm Fuâd ve o sâliha hanım, insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlikelerinden ve günahlarından kurtulduklarını ma‘nen ve kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde, büyük bir sevinç hissedip, hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrîk ederek, Erhamürrâhimîn’e şükrettim. Bu iki merhûmeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı ve kaydedildi.
Risâle-i Nûr’daki bütün mîzânlar ve muvâzeneler, îmânın saadet-i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet-i hayâtiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin îmânı, ona bir saâdet-i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişâf edecek, diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi meyve-i Mi‘râc olarak, Otuz Birinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dal’ında numûne olarak yazılmış.
SAYFA 70
Erkân-ı îmâniyenin her birinin ayrı ayrı, pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi; mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca cennet ve biri de saâdet-i ebediye ve biri de ve belki en tatlısı da, rü’yet-i İlâhiyedir, diye başta demiştik. Ve Otuz İkinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet-i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel îzâh edilmiş.
Îmân-ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delîli, umûm lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb-ı mesel olmasıdır. Yani Kadere îmân eden, gamlardan kurtulur. Risâle-i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle bir küllî meyvesi beyân edilmiş. Hatta ben kendi hayâtımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki, kadere îmân olmazsa, hayât-ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım, musîbet gāyet hafifleşiyor görüyordum. Ve Kadere îmân etmeyen, nasıl yaşayabilir? diye hayret ederdim.
Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki: Azrâîl aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a münâcât edip demiş: Kabz-ı ervâh vazîfesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler. Ona cevâben denilmiş: Senin vazîfene, hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım. Tâ ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.
Aynen bu perdeler gibi, Azrâîl aleyhisselâm'ın vazîfesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar, Cenâb-ı Hakk’a gitmesin. Çünki ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i‘tirâz eder. Şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar, Rahîm-i Mutlak’a gitmemesi hikmetiyle Azrâîl aleyhisselâm perde olmuştur.
Aynen bunun gibi, bütün meleklerin, belki bütün esbâb-ı zâhiriyenin vazîfeleri, izzet-i rubûbiyetin perdeleridirler. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde, kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin. İ‘tirâza hedef olmasın. Ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeylerle kudretin mübâşereti,
SAYFA 71
nazar-ı zâhirîde görünmesin. Yoksa hiç bir sebebin hakîkî te’sîri ve îcâda hiç kābiliyeti olmadığını, her şeyde tevhîd sikkeleri kat‘î gösterdiğini Risâle-i Nûr hadsiz delîller ile isbat etmiştir. Halketmek, îcâd etmek, ona mahsûstur. Esbâb yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz’-i ihtiyârîyle, cüz’î, îcâdsız, kesb denilen bir nevi‘ hizmet-i fıtriyeden ve amelî bir nevi‘ ubûdiyetten başka ellerinde birşey yoktur.
Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbâb, perdedâr-ı dest-i kudret ola, aklın nazarında; Ve tevhîd ve ehadiyet isterler ki, esbâb, ellerini çeksinler, te’sîr-i hakîkîden.
İşte, nasıl ki melekler ve umûr-u hayriyede ve vücûdiyede istihdâm edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip, takdîs ve tesbîh-i İlâhîde birer vesîledirler. Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanların ve muzır maddelerin, umûr-u şerriyede ve ademiyede isti‘mâlleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i‘tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla, takdîsât ve tesbîhât-ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusûrâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünki bütün kusurlar ademden, kābiliyetsizlikten ve tahrîbden ve vazîfe yapmamaktan ki bunlar birer ademdirler ve vücûdî olmayan, ademî fiillerden geliyor. Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci‘ olup i‘tirâz ve şekvâları bilistihkāk kendilerine alarak Cenâb-ı Hakk’ın takdîsine vesîle oluyorlar.
Zâten şerli ve ademî ve tahrîbi işlerde, kuvvet ve iktidâr lâzım değil. Az bir fiil ve cüz’î bir kuvvet ve belki vazîfesini yapmamakla, bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller, muktedir zannedilirler. Hâlbuki ademden başka hiç te’sîrleri ve cüz’î bir kesbden hâriç hiç kuvvetleri yoktur. Fakat o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîkî fâildirler. Eğer zîşuûr iseler, bilistihkāk cezâyı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar, fâildirler. Fakat hasenelerde ve hayırlarda ve amel-i sâlihte vücûd olmasından,
SAYFA 72
o iyiler, hakîkî fâil ve müessir değiller, belki kābildirler. Feyz-i İlâhîyi kabûl ederler. Ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl-ı İlâhîdir, diye Kur’ân-ı Hakîm şu âyetle مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَیِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ferman eder.
Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbiriyle çarpışırken ve cennet ve cehennem gibi meyveler verirken; ve bütün vücûd âlemleri Elhamdülillâh Elhamdülillâh; ve bütün adem âlemleri Sübhânallâh Sübhânallâh derken ve ihâtalı bir kānûn-u mübâreze ile, melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle tâ kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken, birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder. Mes’eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin envârından bir nûrunu bize gösterir. Ve bu meyve, ne kadar tatlı olduğunu tattırır.
İkinci bir küllî meyvesine, Yirmi Dördüncü ve elifler kerâmetini gösteren Yirmi Dokuzuncu Söz’ler işaretedip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazîfesini isbat etmişler. Evet, kâinâtın her tarafında cüz’î ve küllî her şeyde, her nev‘de, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet-i rubûbiyet, elbette o haşmete ve o merhamete ve o tanıttırmaya ve sevdirmeye karşı, şükür ve takdîs içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukābele etmek lâzım ve kat‘îdir. Ve o vazîfeyi şuûrsuz cemâdât ve erkân-ı azîme-i kâinât hesabına, ancak hadsiz melekler görebilirler. Ve o saltanat-ı rubûbiyetin her tarafında, serâda, Süreyyâ'da, zemînin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icrââtını, onlar temsîl edebilirler.
Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları, pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziyeyi ve vaz‘iyet-i fıtriyesini, bu meyve ile nûrlu ve ünsiyetli bir tarzda, Sevr ve Hût nâmlarında iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde hem cennetten getirilen ve fânî küre-i arzın bâkî bir temel taşı olan, yani ileride bâkî cennete bir kısmını devretmeye bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde ve bir hakîkat, cennetten gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta-i istinâd edilmiş, diye hem Benî-İsrâîl’in eski peygamberlerinden rivâyet var.
SAYFA 73
Hem İbn-i Abbâs’dan ra dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî ma‘nâ ve bu teşbîh, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakîkat telakkî edilmekle aklın hâricinde bir sûret almış. Mâdem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde gezerler. Elbette onların küre-i arzın üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyâçları yoktur.
Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nev‘leri adedince başlarla ve o nev‘lerin ferdleri sayısınca dillerle ve o ferdlerin a‘zâ ve yaprak ve meyveleri mikdârınca cihâzlarla tesbîhâtlar yaptığı için, elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip dergâh-ı İlâhî’ye takdîm etmek için, kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve her bir dil ile kırk bin tesbîhât yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ı hakîkat olarak Muhbir-i Sâdık haber vermiş.
Ve hilkat-i kâinâtın en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi teblîğ ve izhâr eden Cebrâîl aleyhisselâm; ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlik’a mahsûs olan icrâât-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfîl aleyhisselâm ve Azrâîl aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli ve en geniş ve en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle beraber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl aleyhisselâm gibi meleklerin, pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekāları, saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır. Onların ve her birinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat‘îdir ve şübhesizdir. Melâikeye âit başka hakîkatler, bunlara kıyâs edilsin.
Evet, küre-i arzda dört yüz bin nev‘leri zîhayattan halk eden; hatta en âdî ve müteaffin maddelerden zîruhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren; ve mu‘cizât-ı san‘atına karşı onlara dilleriyle Mâşâllâh, Bârekallâh, Sübhânallâh dediren; ve ihsânât-ı rahmetine mukābil, Elhamdülillâh, ve’ş-Şükrü lillâh, Allâhü Ekber o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr-i Zülcelâl ve’l-Cemâl, elbette bilâ-şek velâ-şübhe, koca semâvâta
SAYFA 74
münâsib, isyansız ve dâimâ ubûdiyette olan sekeneleri ve rûhânîleri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış. Ve hayvanâtın tâifelerinden pek çok ziyâde ayrı ayrı nev‘leri, meleklerden îcâd etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak, yağmur ve kar katrelerine binip san‘at ve rahmet-i İlâhiyeyi kendi dilleriyle alkışlıyorlar. Bir kısmı birer seyyâr yıldızlara binip, fezâ-yı kâinâtta seyâhat içinde azamet ve izzet ve haşmet-i rubûbiyete karşı tekbîr ve tehlîl ile ubûdiyetlerini âleme i‘lân ediyorlar.
Evet, zaman-ı Âdemden beri bütün semâvî kitapların ve dinlerin meleklerin vücûdlarında ve ubûdiyetlerinde ittifâk etmeleri; ve bütün asırlarda, melekler ile konuşmalar ve muhâvereler, kesretli tevâtür ile insanlar içinde vukū‘ bulduğunu nakil ve rivâyet etmeleri, görmediğimiz Amerika insanlarının vücûdları gibi meleklerin vücûdlarını ve bizimle alâkadâr olduklarını kat‘î isbat eder.
İşte şimdi gel, îmân nûruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat. Nasıl kâinâtı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip, bir mescid-i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukābil, hayatlı, şuûrlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinât göstererek bâkî hayâtın bir cilve-i lezzetini, ehl-i îmâna derecesine göre dünyada dahi tattırır.
Tetimme: Nasıl ki vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinâtın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san‘at bulunmasıyla, Hâlik'ın vahdet ve tasarrufu ve îcâd ve rubûbiyeti ve hallâkiyet ve kudsiyeti, cüz’î küllî her bir masnûun hâl diliyle i‘lân ediliyor. Aynen öyle de, her tarafta melekleri halk edip, her mahlûkun lisân-ı hâl ile şuûrsuz yaptıkları tesbîhâtı, meleklerin ubûdiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor. Meleklerin hiç bir cihette hilâf-ı emir hareketleri yoktur. Hâlis bir ubûdiyetten başka hiç bir îcâdları ve emirsiz hiç bir müdâhaleleri, hatta izinsiz şefâatleri dahi olmaz. Tam عِبَادٌ مُكْرَمُونَ یَفْعَلُونَ مَا یُؤْمَرُونَ sırrına mazhardırlar.
SAYFA 75
Hâtime: Gāyet ehemmiyetli bir nükte-i i‘câziyeye dâir, birden ihtiyârsız olarak mağribden sonra kalbe ihtâr edilen ve sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ın zâhir bir mu‘cize-i gaybiyesini gösteren, uzun bir hakîkate kısa bir işârettir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِی الْعُقَدِ وَمِنْشَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ
İşte yalnız ma‘nâ-yı işârî cihetinde bu sûre-i azîme-i hârika, Kâinâtta adem âlemleri hesabına çalışan şerîrlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan, kendinizi muhâfaza ediniz Peygamberimize asm ve ümmetine emrederek her asra baktığı gibi, ma‘nâ-yı işârîsiyle bu acîb asrımıza daha ziyâde bakar. Belki zâhir bir tarzda bakar. Ve Kur’ân hizmetkârlarını, istiâzeye da‘vet eder. Bu mu‘cize-i gaybiye Beş İşaret le kısaca beyân edilecek. Şöyle ki:
Bu sûrenin her bir âyetinin ma‘nâları çoktur. Yalnız ma‘nâ-yı işârî ile beş cümlesinde, dört def‘a شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet-i ma‘neviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsâlsiz dört dehşetli fırtınalı maddî-ma‘nevî şerlerine ve inkılâblarına ve mübârezelerine aynı târîhiyle parmak basması ve ma‘nen Bunlardan çekininiz diye emretmesi, elbette Kur’ân’ın i‘câzına yakışır bir irşâd-ı gaybîdir.
Meselâ, başta قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üç yüz elli iki veya dört târîhine hesâb-ı ebcedî ve cifrî ile tevâfuk edip, nev‘-i beşerde en geniş hırs ve hased ile ve Birinci Harb-i Umûmî'nin sebebiyle vukū‘a gelmeye hazırlanan İkinci Harb-i Umûmî'ye işâret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye asm ma‘nen der: Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize ilticâ ediniz Ve bir ma‘nâ-yı remziyle, Kur’ân’ın hizmetkârlarından olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine husûsî bir iltifât ile, onların Eskişehir hapsinden dehşetli bir şerden, aynı târîhiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imhâ plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir. Ve ma‘nen, İstiâze ediniz emreder gibi bir remiz var.
Hem meselâ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi, şedde sayılmaz, bin üç yüz altmış bir ederek, bu emsâlsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahrîbâtına, rûmî ve hicrî târihleriyle parmak bastığı gibi, aynı zamanda bütün kuvvetleriyle
SAYFA 76
Kur’ân’ın hizmetine çalışan nûr şâkirdlerinin geniş bir imhâ plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir ma‘nâ-yı remzî ile onlara da bakar. Halkın şerrinden kendinizi koruyunuz gizli bir îmâ ile der.
Hem meselâ اَلنَّفَّاثَاتِ فِی الْعُقَدِ cümlesi, şeddeler sayılmaz, bin üç yüz yirmi sekiz eğer şeddedeki ل sayılsa, bin üç yüz elli sekiz adediyle, bu umûmî harbleri yapan ecnebî gaddarların, hırs ve hased ile bizdeki hürriyet inkılâbının Kur’ân lehindeki netîcelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve birinci harb-i umûmî’nin patlamasıyla maddî ve ma‘nevî şerlerini, siyâsî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkîn etmeleriyle, bin senelik medeniyet terakkıyâtını vahşiyâne mahveden şerlerin vücûda gelmeye hazırlanmaları târîhine tevâfuk ederek اَلنَّفَّاثَاتِ فِی الْعُقَدِ in ma‘nâsına tam tetâbuk eder.
Hem meselâ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi, şedde ve tenvîn sayılmaz, yine bin üç yüz kırk yedi edip aynı târihte, ecnebî muâhedelerinin icbârıyla, bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle, bu dîndâr millette ehemmiyetli tahavvüller vücûda gelmesine; ve aynı târihte devletlerde İkinci Harb-i Umûmî'yi ihzâr eden dehşetli hasedlerin ve rekābetlerin çarpışmaları târîhine bu ma‘nâ-yı işârî ile tam tamına tevâfuku ve ma‘nen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem‘a-i i‘câz-ı gaybîsidir.
İhtâr: Her bir âyetin, müteaddid ma‘nâları var. Hem her bir ma‘nâ küllîdir. Her asırda efrâdı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan, yalnız ma‘nâ-yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî ma‘nâda asrımız bir ferddir. Fakat husûsiyet kesb etmiş ki, ona târîhiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahâtını ve ne de netîcelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işârâtı var, diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede, daha çok esrâr var olduğunu Risâle-i Nûr’un eczâlarında, hususan Rumûzât-ı Semâniye risâlelerinde beyân ve isbat edildiğinden, onlara havâle edip kısa kesiyorum.
SAYFA 77
Hâtıra gelebilen bir suâlin cevabıdır: Bu lem‘a-i i‘câziyede baştaki مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ da, hem مِنْ, hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi; ve âhirde وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ de yalnız شَرِّ kelimesi girmesi, وَمِنْ girmemesi; ve وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِی الْعُقَدِ de ikisi de hesab edilmemesi, gāyet ince ve latîf bir münâsebete îmâ ve remiz içindir. Çünki halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer, herkese gelmez. Buna remzen, ba‘ziyeti ifade eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Ve hâsid hased ettiği zaman, bütün şerdir. Ba‘ziyete lüzûm yoktur. Ve اَلنَّفَّاثَاتِ فِی الْعُقَدِ remziyle, kendi menfaatleri için küre-i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahrîbâta âit bütün işleri, ayn-ı şerdir, diye daha شرّ kelimesine lüzûm kalmadı.
[Bu sûreye âit nükte-i i‘câziyenin bir hâşiyesidir]
Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesiyle, bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına ma‘nâ-yı işârî ile bakar. Aynen öyle de, dört def‘a tekrâren مِنْ شَرِّ kelimeleriyle, şedde sayılmaz âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgû fitnesinin ve Abbâsî Devleti’nin inkırâz zamanının asrına, dört def‘a ma‘nâ-yı işârî ile ve makam-ı cifrî ile bakar. Ve parmak basar.
Evet, şeddesiz شَرْ beş yüz eder. مِنْ doksandır. İstikbâle bakan çok âyetler hem bu asrımıza, hem o asra işâret etmeleri cihetinde, istikbâlden haber veren İmâm-ı Alî radıyallâhü anh ve Gavs-ı A‘zam ra dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler.
غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ: kelimeleri bu zamana değil, belki غَاسِقٍ bin yüz altmış bir ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on ederek, o zamanlardaki ehemmiyetli maddî ve ma‘nevî şerlere işâret eder. Eğer beraber olsa, mîlâdî bin dokuz yüz yetmiş bir olur. O târihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra şimdiki tohumların mahsûlü ıslâh olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.
SAYFA 78
[On Birinci Mes’ele’nin hâşiyesinin bir lâhikasıdır]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Âyetü’l-Kürsî’nin bir tetimmesi olan لَٓا اِكْرَاهَ فِی الدّٖینِ قَدْ تَبَیَّنَ الرُّشْدُمِنَ الْغَیِّ فَمَنْ یَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَیُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَالَّذٖینَ كَفَرُٓوا اَوْلِیَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ یُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَی الظُّلُمَاتِ اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فٖیهَا خَالِدُونَ de
Risâletü’n-Nûr’un hem iki kerre ismine, hem sûret-i mücâhedesine, hem tahakkukuna ve te’lîf ve tekemmül zamanına tam tamına tevâfukla beraber, ehl-i küfrün bin iki yüz doksan üç harbiyle âlem-i İslâm’ın nûrunu söndürmeye çalışmaları târîhine; ve Birinci Harb-i Umûmî'den istifâde ile bin üç yüz otuzsekizde bilfiil nûrdan zulümâta atmak için yapılan dehşetli muâhedeler târîhine tam tamına tevâfuku; ve içinde mükerreren nûr ve zulümât karıştırılmasıyla ve bu mücâhede-i ma‘neviyede Kur’ân’ın nûrundan gelen bir nûr, ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd olacağını ma‘nâ-yı işârî ile haber veriyor, diye kalbime ihtâr edildi. Ben de mecbûr oldum, yazdım. Sonra baktım ki, ma‘nâsının münâsebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevâfuk emâresi olmasa da, yine bu âyetler her asra baktığı gibi, ma‘nâ-yı işârî ile bizimle konuşuyor, kanâatim geldi.
Evet, evvelâ başta لَٓا اِكْرَاهَ فِی الدّٖینِ قَدْ تَبَیَّنَ الرُّشْدُ cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üç yüz elli târîhine parmak basar. Ve ma‘nâ-yı işârî ile der: Gerçi o târihte dîni dünyadan tefrîk ile dinde ikrâha ve icbâra ve mücâhede-i diniyeye ve dîn için silâhla cihada muârız olan hürriyet-i vicdân , hükûmetlerde bir kānûn-u esâsî ve bir düstûr-u siyâsî oluyor. Ve hükûmet, lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukābil ma‘nevî bir cihâd-ı dînî, îmân-ı tahkîkî kılıcıyla olacak. Çünki dindeki rüşd ü irşâdı ve hak ve hakîkati gözlere gösterecek derecede kuvvetli burhânları izhâr edip tebyîn ve tebeyyün eden bir nûr, Kur’ân’dan çıkacak diye haber verip, bir lem‘a-i i‘câz gösterir.
SAYFA 79
Hem tâ خَالِدُونَ kelimesine kadar, Risâle-i Nûr’daki bütün muvâzenelerin aslı ve menba‘ı olarak, aynen o muvâzeneler gibi mükerreren nûr ve zulümâtı ve îmân ve karanlıkları karşılaştırması, gizli bir emâredir ki, o târihte cihâd-ı ma‘nevî mübârezesinde bulunan büyük bir kahramân-ı nûr nâmında Risâle-i Nûr’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun ma‘nevî elmas kılıcı, maddî kılıçlara ihtiyâç bırakmıyor.
Evet, hadsiz şükür olsun ki, yirmi senedir Risâle-i Nûr, bu ihbâr-ı gaybîyi ve lem‘a-i i‘câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir ki, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, dünya siyâsetine ve cereyânlarına ve maddî mücâdelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar. Ve hakîkî şâkirdleri, en dehşetli bir hasmına ve hakāretli tecâvüzüne karşı ona der: Ey bedbaht Ben seni i‘dâm-ı ebedîden kurtarmaya ve fânî hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden, bir bâkî insaniyet saâdetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen, benim ölümüme ve i‘dâmıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette cezâ ve belâların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhîstir. Haydi def‘ ol Seninle uğraşmam. Ne yaparsan yap, der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor. Keşke kurtulsa idi, diyerek ıslâhına çalışıyor.
Sâniyen: وَیُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münâsebet-i ma‘neviye ile beraber makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risâle-i Nûr’un ismine, ikincisi onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütûhâtına ma‘nen ve cifren tam tamına tetâbukları bir emâredir ki, Risâletü’n-Nûr, bu asırda, bu târihte bir urvetü’l-vüskādır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir hablullâhdır. Ona elini atan ve yapışan, necât bulur, diye ma‘nâ-yı remziyle haber verir.
Sâlisen: اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا cümlesi hem ma‘nâsıyla, hem cifir ile Risâletü’n-Nûr’a bir remzi var. Şöyle ki: Hâşiye