ASÂ-YI MÛSÂOn Birinci Huccet-i Îmâniye

207

[On Birinci Huccet-i Îmâniye ]

[Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı]

[Hikâye-i Temsîliyesi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَفَكَّرُونَ

Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te’sîr altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizâmından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gāyet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyerân ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var. Bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar, yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar. Ve ehemmiyetli vazîfeler yapıyorlar.

O iki adamdan birisi arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna‘ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünki anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak, kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyîn eden ve ibretnümâ mu‘cizelerle donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.

Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun. Ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.

208

Arkadaşı cevâben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok. Zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir. Menfaati olursa, pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayd kalmak hiç kâr-ı akıl değildir.

O serseri adam dedi: Ben bütün râhatımı, keyfimi onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir. Kendi kendine dönüyor. Benim neme lâzım. Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün beni de, belki çoklarını da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden bazen olur ki, bir memleket harâb olur. Yine o serseri dönüp dedi ki: Ya kat‘iyen bana isbat et ki, bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sâni‘i vardır. Yâhûd bana ilişme.

Cevâben arkadaşı dedi: Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış. O inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahra giriftâr edeceksin. Ben de sana On İki Burhân ile göstereceğim ki, bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır. Ve o usta, her şeyi idare eden yalnız odur. Hiç bir cihette noksâniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür. Ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu‘cize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun me’murlarıdırlar.

Birinci Burhân: Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et. Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünki bak, bir dirhem Hâşiye kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru Hâşiye olmayan, gāyet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu‘cize, her şey mu‘cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.

209

İkinci Burhân: Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstüne dikkat et. Her birisinde o gizli zâttan haber veren işler var. Âdetâ her biri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zâttan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak, bir dirhem pamuktan Hâşiye ne yapıyor? Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki, bizim gibi binler adam giyse ve yese kâfî gelir.

Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı. Bir et parçası Hâşiye yaptı. Bak, gör. İşte ey akılsız adam Bu işler öyle bir zâta mahsûstur ki, bütün bu memleket, bütün eczâsıyla onun mu‘cize-i kuvveti altında duruyor. Her arzusuna râm oluyor.

Üçüncü Burhân: Gel, bu müteharrik antika Hâşiye san‘atlarına bak. Her birisi öyle bir tarzda yapılmış, âdetâ bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka birisi gelip, bu acîb sarayı küçük bir makinede derc etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, bir kutu kadar bir makine, bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhûd abes bir iş içinde bulunsun?

Demek, bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler.

210

Belki birer dellâl, birer i‘lânnâme hükmündedirler. Lisân-ı hâlleriyle derler ki: Biz öyle bir zâtın san‘atıyız ki, bütün bu âlemimizi bizi yaptığı ve suhûletle îcâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.

Dördüncü Burhân: Ey muannid arkadaş Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler, değişiyor, bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki, bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular, birer Hâkim-i Mutlak sûretini aldılar. Âdetâ her bir şey bütün eşyâya hükmediyor.

İşte bu yanımızdaki bu makineye Hâşiye bak. Güyâ emir ediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımât ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak O şuûrsuz cisim Hâşiye, güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi kendine hizmetkâr ediyor. Kendi işlerinde çalıştırıyor.

Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdetâ her bir şey bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor. Eğer o gizli zâtı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda, o zâtın bütün hünerlerini, san‘atlarını, kemâlâtlarını birer birer o şeylere vereceksin. İşte aklın uzak gördüğü bir tek mu‘ciznümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu‘ciznümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun, bu intizâm bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar. Hâlbuki bu koca memlekete iki parmak karışsa karıştırır. Çünki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki padişah bulunsa, karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun

211

Beşinci Burhân: Ey vesveseli arkadaş Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et. Bütün bu şehrin ziynetlerine bak. Ve bütün bu memleketin tanzîmâtını gör. Ve bütün bu âlemin san‘atlarını tefekkür et. İşte bak Eğer nihâyetsiz mu‘cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu öyle mu‘ciznümâ nakkāş, öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin. Bir nakışta milyonlar san‘atı derc edebilsin. Çünki bak, bu taşlardaki Hâşiye nakşa Her birisinde bütün sarayın nakışları var. Bütün şehrin tanzîmât kanunları var. Bütün memleketin teşkîlat programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise her bir nakış, her bir san‘at, o gizli zâtın bir i‘lânnâmesidir, bir hâtemidir.

Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San‘atlı bir nakış, nakkāşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkāş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?

Altıncı Burhân: Gel, bu geniş ovaya Hâşiye çıkacağız. İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız. Tâ bütün etrafı görülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünki bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor.

İşte bak Bu dağlar ve ovalar ve şehirler birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor Öyle bir tarzda ki, milyonlarla birbiri içinde işler, gāyet muntazam sûrette değişiyor. Âdetâ milyonlar mütenevvi‘ kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi, pek acîb tahavvülât oluyor.

212

Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli-miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat suretlerce ayrı başkaları geldi. Âdetâ şu ova, dağlar birer sahîfe, yüz binlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksânsız olarak yazılıyor. İşte bu işler yüz derece muhâldir ki, kendi kendine olsun. Evet, nihâyet derecede san‘atlı dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki, kendilerinden ziyâde san‘atkârlarını gösteriyorlar.

Hem bunları işleyici öyle mu‘ciznümâ bir zâttır ki, hiç bir iş ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle her şeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütufları yapıyor, hem öyle ihsânperverâne umûmî perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmîn ediyor. Hem öyle sehâvetperverâne sofralar kuruyor ki, bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, her bir tâifesine hâs ve lâyık, belki her bir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla-i ni‘met veriliyor.

İşte dünyada bundan muhâl bir şey var mı ki, bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun? Veya abes veya fâidesiz olsun? Veya müteaddid eller karışsın? Veya ustası her şeye muktedir olmasın? Veya her şey ona musahhar olmasın? İşte ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir bahâne bul

Yedinci Burhân: Ey arkadaş Gel, şimdi bu cüz’iyâtı bırakıp, saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaz‘iyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak, bu âlemde o derece intizâm ile küllî işler yapılıyor ve umûmî inkılâblar oluyor ki, âdetâ bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fâil-i muhtâr gibi bütün âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip ona göre tevfîk-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdâdına koşuyor.

İşte bak, gāibden acîb bir kafile Hâşiyeçıkıp geliyor. Merkebleri ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzâk taşıyorlar. İşte bak bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanâtın erzâklarını getiriyorlar.

213

Hem de bak, bu kubbede o azîm elektrik lâmbası Hâşiye onlara ışık verdiği gibi, bütün taâmlarını öyle güzel pişiriyor. Yalnız pişirilecek taâmlar bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp Hâşiye ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak, bu bîçâre, zayıf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar, nasıl onların başı önünde, latîf gıda ile dolu iki tulumbacık Hâşiye takılmış. İki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk onu ağzına yapıştırması kâfîdir.

Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyâsı, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi, birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyâs et. Ta‘dâd ile bitmez. İşte bütün bu hâller, iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î gösterir ki, şu saray-ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine her şey musahhardır. Her şey onun hesabına çalışır. Her şey ona bir emirber nefer hükmündedir. Her şey onun kuvvetiyle döner. Her şey onun emriyle hareket eder. Her şey onun hikmetiyle tanzîm olur. Her şey onun keremiyle muâvenet eder. Her şey onun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş Haddin varsa buna karşı bir söz söyle

Sekizinci Burhân: Gel, ey nefsim gibi kendini âkil zanneden akılsız arkadaş Şu saray-ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun. Hâlbuki her şey onu gösteriyor, ona işâret ediyor, ona şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et Ve Âlem yok, memleket yok de Kendini de inkâr et, ortadan çık Yâhûd aklını başına al, beni dinle.

214

İşte bak, şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, ma‘denler var Hâşiye. Âdetâ memleketten çıkan her şey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsûlât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur. Hem bak bu dokunan şeyler, bu nesc olunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzâr eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünki o iş iştirâk kabûl etmez. Öyle ise, bütün nesc olunan san‘atlı şeyler ona mahsûstur.

Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin her bir cinsi, bütün memleketin her tarafında bulunuyor. Bütün ebnâ-yı cinsleriyle öyle intişâr etmiş, beraber olarak, birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nesc ediliyor. Demek tek bir zâtın işidir. Tek bir emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey’ette ittifâk ve muvâfakat muhâldir.

Öyle ise, bu san‘atlı şeylerin her birisi, o gizli zâtın birer i‘lânnâmesi hükmünde onu gösteriyor. Güyâ her bir çiçekli kumaş, her bir san‘atlı makine, her bir tatlı lokma o mu‘ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişânı, birer turrası hükmünde, lisân-ı hâl ile her birisi der: Ben kimin san‘atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür. Ve her bir nakış der: Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır. Her bir tatlı lokma der: Beni kim yapıyor, pişiriyor ise, bulunduğum kazan dahi onundur. Her bir makine der: Beni kim yapmış ise, memlekette intişâr eden bütün emsâlimi de o yapıyor. Ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kim ise, o bize mâlik olabilir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç