
SAYFA 124
[İkinci Huccet-i Îmâniye ]
Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ.. وَحْدَهُ.. لَا شَرٖیكَ لَهُ.. لَهُ الْمُلْكُ.. وَلَهُ الْحَمْدُ.. یُحْیٖی.. وَیُمٖیتُ.. وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ.. بِیَدِهِ الْخَیْرُ.. وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ.. وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ
Bir Ramazân gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَرٖیكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basît avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliye ve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki::
Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umûm envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor. Ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki:
Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber
SAYFA 125
gezip Hâşiyeiş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidâr sende varsa; hem kemâl-i intizâmla cüz’ olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus
Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin Çünki vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiç bir cihette parmak uzatamaz.
O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun? Zerre ona cevâben der: Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın
İşte şerîklerin vekîli zerreden me’yûs olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: Ben sana rabb ve mâlikim. O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle der: Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik
SAYFA 126
olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Hâlbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdâr karışamazsın. Çünki bizdeki intizâm o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevâb vermeye vaktim yok, der. Onu tard eder.
Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider, bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım. Belki sen sözümü anlarsın. Çünki sen gāyet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol, der.
O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey’et-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni ve bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa, göster. Sonra Ben seni yapabilirim, diye da‘vâ et. Yoksa haydi git Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücûm eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var. Beni meşgul etme.
Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiç bir cihetle karışamaz. Çünki bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.
SAYFA 127
Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine Hâşiyerast gelir. Yine kör tabiat ve serseri
SAYFA 128
felsefe lisânıyla, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: Sen benimsin. Seni yapan benim. Veya sende hissem var. Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki:
Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben gılâf olduğum gāyet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmetle istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende böyle nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra Ben seni yaptım de,. Yoksa sus Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdâr müdâhale edemez.
O şerîklerin vekîli bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim. Ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yol bulup, beni tard eden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim. Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyâhûd hissedârım der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:
Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüz bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gāyet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza
SAYFA 129
ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayâtımıza lâzım olan maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidâr sende varsa, belki bana bir rubûbiyet da‘vâ edebilirsin.
Yoksa haydi sus Benim nev‘imdeki karmakarışıklığa bakıp, Parmak karıştırabilirim deme. Çünki intizâm mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaz‘iyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizâm ile bir istinsâhtır. Çünki bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezâretimizde bulunan hayvanât ve nebâtâtın kemâl-i intizâmları gösteriyor ki, bizdeki bu karışıklıklar bir nevi‘ kitâbettir.
Hiç mümkün müdür ki, bir halîçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san‘atkârâne yerleştiren, halîçenin ustasından başkası olsun? Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun? Hem bir çekirdeği îcâd eden, çekirdekli cismin Sâni‘inden başkası olsun?
Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu‘cizât-ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki, benim Sâni‘im öyle bir zâttır ki, hiç bir şey ondan gizlenemez. Hiç bir şey ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı, bir çiçek kadar suhûletle îcâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizâmla benim mâhiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san‘atına senin gibi câmid, âciz, kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus, def‘ ol, git, der. Onu tard eder.
Sonra o müddeî gider, zemînin yüzüne serilen geniş halîçeye ve zemine giydirilen gāyet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: Sende tasarruf edebilirim. Ve sana mâlikim. Veya sende hissem var diye, da‘vâ eder. O vakit, o gömlek, o halîçe Hâşiye, hak ve hakîkat nâmına lisân-ı hikmetle
SAYFA 130
o müddeîye der ki: Eğer seneler, karınlar adedince yere giydirilip, sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizâm ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta‘yîn olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizâmlı ve hikmetli ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, halîçeleri dokuyacak, îcâd edecek kudret ve san‘at sende varsa; hem hilkat-i arzdan tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak hikmetli, kudretli iki ma‘nevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri îcâd edecek, kemâl-i intizâm ve hikmetle ta‘mîr ve tecdîd edecek sende bir iktidâr ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi dışarıya Bu yerde yer bulamazsın.
Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet ve öyle bir turra-i ehadiyet vardır ki, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyâyı bütün şuûnâtıyla birden görmeyen; ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan, bize sâhib olamaz. Ve müdâhale edemez.
Sonra o müddeî gider, Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum, der. Küre-i arza Hâşiye, yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: Böyle serseri gezdiğinden sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin. O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki:
SAYFA 131
Halt etme Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyemle takrîben yirmi beş bin senelik Hâşiyebir mesâfede bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetle vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on iki seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek olan bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi, cehennem ol git Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum.
Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrât gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: Bu çok büyük bir şeydir. Belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim. Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: Sen bir sultânsın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin. Güneş ise hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der:
Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ Ben musahhar bir me’mûrum. Seyyidimin misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünki sineğin vücûdunda öyle