ASÂ-YI MÛSÂ

124

[İkinci Huccet-i Îmâniye ]

Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ı

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ.. وَحْدَهُ.. لَا شَرٖیكَ لَهُ.. لَهُ الْمُلْكُ.. وَلَهُ الْحَمْدُ.. یُحْیٖی.. وَیُمٖیتُ.. وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ.. بِیَدِهِ الْخَیْرُ.. وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ.. وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

Bir Ramazân gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَرٖیكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basît avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliye ve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki::

Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umûm envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor. Ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir.

İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki:

Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber

125

gezip Hâşiyeiş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidâr sende varsa; hem kemâl-i intizâmla cüz’ olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus

Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin Çünki vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiç bir cihette parmak uzatamaz.

O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun? Zerre ona cevâben der: Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın

İşte şerîklerin vekîli zerreden me’yûs olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: Ben sana rabb ve mâlikim. O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle der: Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik

126

olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Hâlbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdâr karışamazsın. Çünki bizdeki intizâm o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevâb vermeye vaktim yok, der. Onu tard eder.

Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider, bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım. Belki sen sözümü anlarsın. Çünki sen gāyet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol, der.

O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey’et-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni ve bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa, göster. Sonra Ben seni yapabilirim, diye da‘vâ et. Yoksa haydi git Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücûm eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var. Beni meşgul etme.

Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiç bir cihetle karışamaz. Çünki bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.

127

Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine Hâşiyerast gelir. Yine kör tabiat ve serseri

128

felsefe lisânıyla, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: Sen benimsin. Seni yapan benim. Veya sende hissem var. Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki:

Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben gılâf olduğum gāyet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmetle istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende böyle nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra Ben seni yaptım de,. Yoksa sus Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdâr müdâhale edemez.

O şerîklerin vekîli bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim. Ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yol bulup, beni tard eden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim. Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyâhûd hissedârım der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:

Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüz bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gāyet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza

129

ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayâtımıza lâzım olan maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidâr sende varsa, belki bana bir rubûbiyet da‘vâ edebilirsin.

Yoksa haydi sus Benim nev‘imdeki karmakarışıklığa bakıp, Parmak karıştırabilirim deme. Çünki intizâm mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaz‘iyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizâm ile bir istinsâhtır. Çünki bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezâretimizde bulunan hayvanât ve nebâtâtın kemâl-i intizâmları gösteriyor ki, bizdeki bu karışıklıklar bir nevi‘ kitâbettir.

Hiç mümkün müdür ki, bir halîçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san‘atkârâne yerleştiren, halîçenin ustasından başkası olsun? Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun? Hem bir çekirdeği îcâd eden, çekirdekli cismin Sâni‘inden başkası olsun?

Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu‘cizât-ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki, benim Sâni‘im öyle bir zâttır ki, hiç bir şey ondan gizlenemez. Hiç bir şey ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı, bir çiçek kadar suhûletle îcâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizâmla benim mâhiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san‘atına senin gibi câmid, âciz, kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus, def‘ ol, git, der. Onu tard eder.

Sonra o müddeî gider, zemînin yüzüne serilen geniş halîçeye ve zemine giydirilen gāyet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: Sende tasarruf edebilirim. Ve sana mâlikim. Veya sende hissem var diye, da‘vâ eder. O vakit, o gömlek, o halîçe Hâşiye, hak ve hakîkat nâmına lisân-ı hikmetle

130

o müddeîye der ki: Eğer seneler, karınlar adedince yere giydirilip, sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizâm ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta‘yîn olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizâmlı ve hikmetli ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, halîçeleri dokuyacak, îcâd edecek kudret ve san‘at sende varsa; hem hilkat-i arzdan tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak hikmetli, kudretli iki ma‘nevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri îcâd edecek, kemâl-i intizâm ve hikmetle ta‘mîr ve tecdîd edecek sende bir iktidâr ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi dışarıya Bu yerde yer bulamazsın.

Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet ve öyle bir turra-i ehadiyet vardır ki, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyâyı bütün şuûnâtıyla birden görmeyen; ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan, bize sâhib olamaz. Ve müdâhale edemez.

Sonra o müddeî gider, Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum, der. Küre-i arza Hâşiye, yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: Böyle serseri gezdiğinden sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin. O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki:

131

Halt etme Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyemle takrîben yirmi beş bin senelik Hâşiyebir mesâfede bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetle vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on iki seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek olan bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi, cehennem ol git Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum.

Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrât gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.

Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: Bu çok büyük bir şeydir. Belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim. Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: Sen bir sultânsın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin. Güneş ise hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der:

Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ Ben musahhar bir me’mûrum. Seyyidimin misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünki sineğin vücûdunda öyle

132

ma‘nevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san‘atlar var ki, benim dükkânımda yok, dâire-i iktidârımın hâricindedir, der. Müddeîyi tekdîr eder.

Sonra o müddeî döner, firavunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın. Esbâb nâmına benimsin der. O vakit güneş hak ve hakîkat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları îcâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i ziynetle süslendiren bir zât olabilir.

Sonra o müddeî kalbinden der ki: Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde müvekkillerim nâmına bir şey kazanırım der. Onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyân etmiş felsefe lisânıyla, nücûmperest olan sâbiiyyûnların dedikleri gibi der ki: Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz. O vakit, yıldızlar nâmına bir yıldız der ki:

Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki, bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizâmât-ı âliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizâmsız zannedersin. Bizler öyle bir zâtın san‘atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad’dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları gibi, onun kemâl-i rubûbiyetini gösteren nûrânî şâhidleriz. Ve saltanat-ı rubûbiyetini i‘lân eden ışıklı burhânlarız. Her bir tâifemiz onun dâire-i saltanatında ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nûrânî hizmetkârlarız.

Evet, her birimiz kudret-i Vâhid-i Ehad’in birer mu‘cizesi ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi ve vahdâniyetin birer münevver burhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyâresi, birer mescidi ve avâlim-i ulviyenin birer lâmbası, birer güneşi ve saltanat-ı rubûbiyetin birer şâhidi ve fezâ-yı âlemin birer ziyneti, birer kasrı, birer çiçeği

133

ve semâ denizinin birer nûrânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü Hâşiye olduğumuz gibi; hey’et-i mecmûamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir ziynet ve intizâm içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san‘at bulunduğundan, Sâni‘-i Zülcelâlimizi nihâyetsiz diller ile vahdetini, ehadiyetini, samediyetini ve evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinâta i‘lân ettiğimiz hâlde; bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî‘, musahhar hizmetkârları karmakarışıklık ve intizâmsızlık ve vazîfesizlik ile, hatta sâhibsizlik ile ithâm ettiğinden tokata müstehaksın der. O müddeînin yüzüne recm-i şeytân gibi bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı Hâşiye evhâm derelerine ve tesâdüfü adem kuyusuna ve şerîkleri imtinâ‘ ve muhâliyet zulümâtına ve münkir felsefeyi esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız لَوْ كَانَ فٖیهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا fermân-ı kudsîsini okuyorlar. Ve Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın diye i‘lân ederler.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖی كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِیَّتِكَ فٖی مَشْهَرِ كَٓائِنَاتِكَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

134

[Üçüncü Huccet-i Îmâniye ]

[Yirmi Üçüncü Lem‘a]

Tabiat Risâlesi

On Yedinci Lem‘a’nın On Altıncı Nota'sı iken, ehemmiyetine binâen Yirmi Üçüncü Lem‘a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor. Küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor.

[İhtâr]

Şu notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne kadar hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden Dokuz Muhâl ile beyân edilmiştir. Sâir risâlelerde o muhâller kısmen îzâh edildiğinden, burada gāyet muhtasar olmak haysiyetiyle bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi, nasıl bu âkil feylesoflar kabûl etmişler ve o yoldan gidiyorlar? hâtıra geliyor. Evet, onlar mesleklerinin iç yüzünü görmemişler. Hem hakîkat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki yazılmıştır. Her bir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-i ma‘kūl hulâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu, gāyet bedîhî ve kat‘î burhânlarla şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbat etmeye hazırım. Hâşiye

135

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile, Cenâb-ı Hakk hakkında şekk olmaz ve olmamalı demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye, bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor. Şu sırrı îzâhtan evvel bir ihtâr::

İhtâr: Bin üç yüz otuz sekiz senesinde bundan on iki sene evvel Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek

O vakit şu âyet-i kerîme, bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede, Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhânı, Arabî risâlemde yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaası’nda tab‘ ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilenler az ve ehemmiyetli bakanlar da nâdir olmakla beraber, gāyet muhtasar ve mücmel bir sûrette olan o kuvvetli burhân, te’sîrini gösteremedi. Maatteessüf o dinsizlik fikri hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye o burhânı, Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O burhânın bazı parçaları bazı risâlelerde tam îzâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risâlelerde inkısâm etmiş olan müteaddid burhânlar, bu burhânlarla kısmen ittihâd ediyor. Her biri, bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.

[Mukaddime]

Ey insan Kat‘iyen bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îmân, bilmeyerek isti‘mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.

Birincisi: اَوْجَدَتْهُ الْاَسْبَابُ Yani esbâb, bu şeyi îcâd ediyor.

İkincisi: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ Yani kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.

Üçüncüsü: اِقْتَضَتْهُ الطَّبٖیعَةُ Yani tabîîdir, tabiat iktizâ edip, îcâd ediyor.

136

Evet, mâdem mevcûdât var, inkâr edilmez. Hem her mevcûd, san‘atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem mâdem kadîm değildir, yeniden oluyor. Her hâlde ey mülhid Bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki: Esbâb-ı âlem, onu îcâd ediyor. Yani esbâbın ictimâında, o mevcûd vücûd buluyor. Veyâhûd o kendi kendine teşekkül ediyor. Veyâhûd tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te’sîriyle vücûda geliyor. Veyâhûd bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle îcâd edilir.

Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battâl, mümteni‘, gayr-i kābil oldukları kat‘î isbat edilse, bizzarûre ve bilbedâhe dördüncü yol olan tarîk-i vahdâniyet, şeksiz şübhesiz sâbit olur.

Ama birinci yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyorum.

Birincisi: Bir eczâhânede gāyet muhtelif maddelerle dolu yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayâtdâr hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayâtdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan her birisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden her birisinden bir mîzân-ı mahsûsla, bir-iki dirhem bundan, üç-dört dirhem ötekinden, altı-yedi dirhem başkasından ve hâkezâ, muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz. Hâsiyetini gösteremez. Hem o hayâtdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Her bir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdâr noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, her birisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış.

137

Acaba hiç bir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdâr kadar, yalnız o mikdâr aksın, beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.

İşte bu misâl gibi, her bir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cundur. Her bir nebât, hayâtdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb îcâd etti denilse, aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.

Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mîzân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hudûdsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, küfür, ahmakāne ve sarhoşâne dîvânece bir hezeyandır.

İkinci Muhâl: Her şey Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, her bir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizâmla, gāyet hassâs bir mîzânla ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir. Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. Belki bir hulâsasıdır. Eğer Kudret-i Ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. Belki onun küçücük cismine girmek gerektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç