
SAYFA 151
[Dördüncü Huccet-i Îmâniye ]
[Otuzuncu Lem‘a’nın İkinci Nükte’si]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A‘zam veyâhûd İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan bir nûru olan Adl isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesi’nde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine bir temsîl yoluyla deriz:
Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrîb ve ta‘mîr içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engîz bir muvâzene ve bir mîzân ve bir tevzîn hükmediyor; bilbedâhe isbat eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan tahavvülât ve vâridât ve masârıfât, her bir anda umûm kâinâtı görür ve nazar-ı teftîşinden geçirir bir tek zâtın mîzânıyla ölçülür ve tartılır.
Yoksa balıklardan bir balık, yüz bin yumurtacık ile; ve nebâtâttan haşhâş gibi bir çiçek, yirmi bin tohum ile; ve sel gibi akan unsurların ve inkılâbların hücumuyla şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istîlâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı; veyâhûd maksadsız serseri tesâdüfe ve mîzânsız kör kuvvete ve şuûrsuz zulmetli tabiata havâle edilse idi, o muvâzene-i eşyâ ve muvâzene-i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani denizler karmakarışık şeylerle dolacaktı ve taaffün edecekti. Hava, gāzât-ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemîn ise bir mezbeleye, bir mezbahaya, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
SAYFA 152
İşte cesed-i hayvânînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzât-ı bedeniyenin tenâsübünden tut, tâ denizlerin vâridât ve masârıfına, tâ zemîn altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyâtlarına, tâ hayvanât ve nebâtâtın tevellüdât ve vefeyâtlarına, tâ güz ve baharın tahrîbât ve ta‘mîrâtlarına, tâ unsurların ve yıldızların hıdemât ve harekâtlarına, tâ mevt ve hayâtın, ziyâ ve zulmetin, harâret ve burûdetin değişmelerine ve dövüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassâs bir mîzân ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzîm edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiç bir yerde hakîkî olarak hiç bir israf, hiç bir abes görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizâm ve en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki hikmet-i insaniye, o intizâm ve mevzûniyetin bir tezâhürüdür, bir tercümanıdır.
İşte gel, güneş ile muhtelif on iki seyyârenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvâzene, güneş gibi Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâl’i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyârâttan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede gezer, seyâhat eder. Ve o hârika sür‘atiyle beraber, zemînin yüzünde dizilmiş ve istif edilmiş olan eşyâyı dağıtmıyor, sarsmıyor. Fezâya fırlatmıyor. Eğer sür‘ati bir parça tezyîd ve tenkîs edilse idi, sekenesini havaya fırlatıp fezâda dağıtacaktı. Ve bir dakîka, belki bir saniye muvâzenesini bozsa idi, dünyamızı bozacaktı. Belki başka bir cirimle çarpışacak, bir kıyâmeti koparacaktı.
Ve bilhassa zemînin yüzünde nebâtî ve hayvânî dört yüz bin tâifenin tevellüdât ve vefeyâtça, iâşe ve yaşayışça rahîmâne muvâzeneleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor. Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efrâdından bir tek ferdin a‘zâsı ve cihâzâtı ve duyguları, o derece hassâs bir mîzânla birbiriyle münâsebetdâr ve muvâzenettedir ki, o tenâsüb, o muvâzene, bedâhet derecesinde bir Sâni‘-i Adl-i Hakîm’i gösteriyor.
Ve bilhassa her bir ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâttaki zerrelerin o derece ince ve hassâs ve hârika muvâzeneleri var, bilbedâhe isbat eder ki, her şeyin dizgini elinde
SAYFA 153
ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mâni‘ olmaz, umûm eşyâyı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlik-ı Adl-i Hakîm’in mîzânıyla, kanunuyla, nizâmıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrâsında, mîzân-ı a‘zam-ı adâlette cin ve insin muvâzene-i a‘mâllerini istib‘âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvâzene-i ekbere dikkat etse, elbette istib‘âdı kalmaz.
Ey israflı iktisâdsız Ve ey zulümlü adâletsiz Ve ey kirli nezâfetsiz, bedbaht insan Bütün kâinâtın ve bütün mevcûdâtın düstûr-u hareketi olan iktisâdı ve nezâfeti ve adâleti yapmadığından, umûm mevcûdâta muhâlefetinle, ma‘nen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umûm mevcûdâtı zulmünle, mîzânsızlığınla, israfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet, İsm-i Hakîm’in cilve-i a‘zamından olan hikmet-i âmme-i kâinât, iktisâd ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisâdı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i a‘zamından olan kâinâttaki adâlet-i tâmme, umûm eşyânın muvâzenelerini idare ediyor. Ve beşere de adâleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖیزَانَ اَلَّا تَطْغَوْا فِی الْمٖیزَانِ وَاَقٖیمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖیزَانَ âyetindeki dört mertebeye ve dört nevi‘ mîzâna işâret eden dört def‘a mîzân zikretmesi, kâinâtta mîzânın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiç bir şeyde israf olmadığı gibi, hiç bir şeyde de hakîkî zulüm ve mîzânsızlık yoktur.
Ve İsm-i Kuddûs’ün cilve-i a‘zamından gelen tanzîf ve nezâfet, bütün kâinâtın mevcûdâtını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiç bir şeyde hakîkî nezâfetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte hakāik-i Kur’âniyeden ve desâtîr-i İslâmiyeden olan adâlet, iktisâd, nezâfet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstûr olduklarını anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye, ne derece kâinâtla alâkadâr ve kâinât içine kök salmış ve kâinâtı sarmış bulunduğunu; ve o hakāiki bozmak, kâinâtı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil.
SAYFA 154
İşte bu üç ziyâ-yı a‘zam gibi, rahmet, inâyet, hafîziyet misillü yüzer ihâtalı hakîkatler, haşri ve âhireti iktizâ ve istilzâm ettikleri hâlde; hiç mümkün müdür ki, kâinâtta ve umûm mevcûdâtta hüküm-fermâ olan rahmet, inâyet, adâlet, hikmet, iktisâd ve nezâfet gibi pek kuvvetli ihâtalı hakîkatler, haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezâfetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ
Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmâne muhâfaza eden bir rahmet ve bir hikmet, acaba haşri getirmemekle umûm zîşuûrların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihâyetsiz mevcûdâtın nihâyetsiz hukuklarını zâyi‘ eder mi? Ta‘bîr câiz ise, rahmet ve şefkatte, adâlet ve hikmette, hadsiz hassâsiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rubûbiyet; ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinâtı hadsiz hârika san‘atlarıyla, ni‘metleriyle süslendiren bir saltanat-ı ulûhiyet, böyle hem umûm kemâlâtını, hem bütün mahlûkātını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsâade eder mi? Hâşâ Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka aslâ müsâade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakāikiyle inkâr etmeli. Yoksa dünya, bütün hakāikiyle yüz bin lisân ile onu tekzîb edecek. Ve bu yalanında yüz bin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz, kat‘î delilleriyle isbat etmiştir ki, âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat‘î ve şübhesizdir.
SAYFA 155
[Beşinci Huccet-i Îmâniye ]
[Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nükte’si]
[İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan üçüncü nûruna işâret eden Üçüncü Nükte]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اُدْعُ اِلٰی سَبٖیلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ
Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A‘zam veya İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan bir nûru olan İsm-i Hakem’in bir cilvesi, Ramazân-ı Şerîf’de Eskişehir hapishânesi’nde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak Beş Nokta dan ibâret Üçüncü Nükte acele yazıldı. Müsvedde hâlinde kaldı.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Üçüncü Nükte’nin Birinci Noktası: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, İsm-i Hakem’in tecellî-i a‘zamı şu kâinâtı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahîfesinde yüzer kitap yazılmış. Ve her satırında yüzer sahîfe derc edilmiş. Ve her kelimesi’nde yüzer satır mevcûddur. Ve her harfinde yüzer kelime var. Ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitab, sahîfelerine, satırlarına, tâ noktalarına kadar yüzer vechile nakkāşını ve kâtibini öyle vuzûh ile gösteriyor ki, o kitâb-ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücûdunu bir harf kadar ifade ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifade eder.
Evet, şu kitâb-ı kebîrin bir sahîfesi zemîn yüzüdür. O sahîfede nebâtât ve hayvanât tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gāyet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görülüyor.
SAYFA 156
Bu sahîfenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasîdeler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’in medh ü senâsına dâir ma‘nîdâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her bir ağaç gibi, o ağaç dahi nakkāşının medîhalarını tegannî eden manzûm bir kasîdedir. Hem güyâ o ağaç, Hakîm-i Zülcelâl’in zemînin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor. Hem güyâ o Sultân-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa‘ hediyelerini ve nişânlarını ve formalarını, husûsî bayramı ve resm-i küşâdı olan bahar mevsiminde padişahının nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, ma‘nîdâr bir şekil almış ki ve ona öyle hikmetli bir şekil verilmiş ki, her bir çiçeğinde, her bir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihlerle ve delîllerle nakkāşının vücûduna ve esmâsına şehâdet eder.
Meselâ her bir çiçekte, her bir meyvede bir mîzân var. Ve o mîzân, bir intizâm içinde; ve o intizâm, tazelenen bir tanzîm ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzîm, bir ziynet ve san‘at içinde; ve o ziynet ve san‘at, ma‘nîdâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan, her bir çiçek o ağacın çiçekleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta ve bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün o ağacın fihristini ve programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ, buna kıyâsen kâinât kitabının bütün satırları ve sahîfeleri, böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız her bir sahîfesi değil, belki her bir satırı ve her bir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu‘cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansalar, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.
Evet, bu Kur’ân-ı azîm-i kâinâtın her bir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu‘cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gāyesiz, mîzânsız, şuûrsuz, sağır tabiat hiç bir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hâs mîzâna ve gāyet ince intizâma karışamazlar. Eğer karışsa idiler, elbette bir tarafta karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiç bir cihette intizâmsızlık müşâhede olunmuyor.
SAYFA 157
Üçüncü Nükte’nin İkinci Noktası: İki Mes’ele’dir Birinci Mes’ele: Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi, nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek ve teşhîr etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstûr-u umûmîye binâendir ki, bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın Nakkāş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın her bir sahîfesiyle ve her bir satırıyla, hatta harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden en küllîye kadar her bir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte ey gāfil insan Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i ve’l-Cemâl, sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen onun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve onun sevdirmesine mukābil ubûdiyetinle kendini ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet ve bir hasâret olduğunu bil, ayıl.
İkinci Noktanın İkinci Mes’elesi: Bu kâinâtın Sâni‘-i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünki her şeyde nihâyet derecede intizâm bulunduğundan, şirki kabûl etmez. Çünki müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazîfedâr adam vazîfesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hâssası, istiklâliyet ve infirâddır. Demek intizâm, vahdeti; ve hâkimiyet, infirâdı iktizâ ederler.
Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtâç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse, elbette derece-i rubûbiyette hakîkî bir hâkimiyet-i mutlakada bir Kadîr-i Mutlak’da, bütün şiddetiyle o müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsa idi, intizâm bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek, için kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedâr olmak îcâb eder.
SAYFA 158
Çünki o çekirdek, kâinâtın numûnesidir. O hâlde koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en ma‘nâsız ve uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umûm ahvâl ve keyfiyâtını mîzân-ı adlinde ve nizâm-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini, hatta bir çekirdekte dahi iktizâ eden şirk ve küfür, ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf ve bir hatâ ve bir yalan olduğunu; ve tevhîd, ne derece hadsiz muzâaf bir mertebede hak ve hakîkat ve doğru olduğunu bil. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ de.
Üçüncü Nokta: Sâni‘-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez ve bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve fâideleri insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde de rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler ve maslahatlar, o rızka bakar. Ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr-u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, Hakem isminin bir nev‘de bir cilvesini ta‘rîf ediyor.
Meselâ, tıb fenninden suâl edilse, Bu kâinât nedir? Elbette diyecek ki: Gāyet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne-i kübrâdır. İçinde her ilaç güzelce ihzâr ve istif edilmiştir.
Fenn-i kimyâdan sorulsa, Bu küre-i arz nedir? Diyecek: Gāyet muntazam ve mükemmel bir kimyâhânedir.
Fenn-i makine diyecek: Hiç bir kusuru olmayan gāyet mükemmel bir fabrikadır. Fenn-i zirâat diyecek: Nihâyet derecede mahsûldâr ve her nevi‘ hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır. Ve mükemmel bir bahçedir.
Fenn-i ticâret diyecek: Gāyet muntazam bir sergi ve çok intizâmlı bir pazar, ve malları san‘atlı bir dükkândır. Fenn-i iâşe diyecek: Gāyet muntazam bütün erzâkın envâını câmi‘ bir anbardır.