ASÂ-YI MÛSÂ

151

[Dördüncü Huccet-i Îmâniye ]

[Otuzuncu Lem‘a’nın İkinci Nükte’si]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A‘zam veyâhûd İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan bir nûru olan Adl isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesi’nde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine bir temsîl yoluyla deriz:

Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrîb ve ta‘mîr içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engîz bir muvâzene ve bir mîzân ve bir tevzîn hükmediyor; bilbedâhe isbat eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan tahavvülât ve vâridât ve masârıfât, her bir anda umûm kâinâtı görür ve nazar-ı teftîşinden geçirir bir tek zâtın mîzânıyla ölçülür ve tartılır.

Yoksa balıklardan bir balık, yüz bin yumurtacık ile; ve nebâtâttan haşhâş gibi bir çiçek, yirmi bin tohum ile; ve sel gibi akan unsurların ve inkılâbların hücumuyla şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istîlâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı; veyâhûd maksadsız serseri tesâdüfe ve mîzânsız kör kuvvete ve şuûrsuz zulmetli tabiata havâle edilse idi, o muvâzene-i eşyâ ve muvâzene-i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani denizler karmakarışık şeylerle dolacaktı ve taaffün edecekti. Hava, gāzât-ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemîn ise bir mezbeleye, bir mezbahaya, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.

152

İşte cesed-i hayvânînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzât-ı bedeniyenin tenâsübünden tut, tâ denizlerin vâridât ve masârıfına, tâ zemîn altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyâtlarına, tâ hayvanât ve nebâtâtın tevellüdât ve vefeyâtlarına, tâ güz ve baharın tahrîbât ve ta‘mîrâtlarına, tâ unsurların ve yıldızların hıdemât ve harekâtlarına, tâ mevt ve hayâtın, ziyâ ve zulmetin, harâret ve burûdetin değişmelerine ve dövüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassâs bir mîzân ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzîm edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiç bir yerde hakîkî olarak hiç bir israf, hiç bir abes görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizâm ve en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki hikmet-i insaniye, o intizâm ve mevzûniyetin bir tezâhürüdür, bir tercümanıdır.

İşte gel, güneş ile muhtelif on iki seyyârenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvâzene, güneş gibi Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâl’i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyârâttan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede gezer, seyâhat eder. Ve o hârika sür‘atiyle beraber, zemînin yüzünde dizilmiş ve istif edilmiş olan eşyâyı dağıtmıyor, sarsmıyor. Fezâya fırlatmıyor. Eğer sür‘ati bir parça tezyîd ve tenkîs edilse idi, sekenesini havaya fırlatıp fezâda dağıtacaktı. Ve bir dakîka, belki bir saniye muvâzenesini bozsa idi, dünyamızı bozacaktı. Belki başka bir cirimle çarpışacak, bir kıyâmeti koparacaktı.

Ve bilhassa zemînin yüzünde nebâtî ve hayvânî dört yüz bin tâifenin tevellüdât ve vefeyâtça, iâşe ve yaşayışça rahîmâne muvâzeneleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor. Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efrâdından bir tek ferdin a‘zâsı ve cihâzâtı ve duyguları, o derece hassâs bir mîzânla birbiriyle münâsebetdâr ve muvâzenettedir ki, o tenâsüb, o muvâzene, bedâhet derecesinde bir Sâni‘-i Adl-i Hakîm’i gösteriyor.

Ve bilhassa her bir ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâttaki zerrelerin o derece ince ve hassâs ve hârika muvâzeneleri var, bilbedâhe isbat eder ki, her şeyin dizgini elinde

153

ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mâni‘ olmaz, umûm eşyâyı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlik-ı Adl-i Hakîm’in mîzânıyla, kanunuyla, nizâmıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrâsında, mîzân-ı a‘zam-ı adâlette cin ve insin muvâzene-i a‘mâllerini istib‘âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvâzene-i ekbere dikkat etse, elbette istib‘âdı kalmaz.

Ey israflı iktisâdsız Ve ey zulümlü adâletsiz Ve ey kirli nezâfetsiz, bedbaht insan Bütün kâinâtın ve bütün mevcûdâtın düstûr-u hareketi olan iktisâdı ve nezâfeti ve adâleti yapmadığından, umûm mevcûdâta muhâlefetinle, ma‘nen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umûm mevcûdâtı zulmünle, mîzânsızlığınla, israfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun?

Evet, İsm-i Hakîm’in cilve-i a‘zamından olan hikmet-i âmme-i kâinât, iktisâd ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisâdı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i a‘zamından olan kâinâttaki adâlet-i tâmme, umûm eşyânın muvâzenelerini idare ediyor. Ve beşere de adâleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖیزَانَ اَلَّا تَطْغَوْا فِی الْمٖیزَانِ وَاَقٖیمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖیزَانَ âyetindeki dört mertebeye ve dört nevi‘ mîzâna işâret eden dört def‘a mîzân zikretmesi, kâinâtta mîzânın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiç bir şeyde israf olmadığı gibi, hiç bir şeyde de hakîkî zulüm ve mîzânsızlık yoktur.

Ve İsm-i Kuddûs’ün cilve-i a‘zamından gelen tanzîf ve nezâfet, bütün kâinâtın mevcûdâtını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiç bir şeyde hakîkî nezâfetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.

İşte hakāik-i Kur’âniyeden ve desâtîr-i İslâmiyeden olan adâlet, iktisâd, nezâfet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstûr olduklarını anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye, ne derece kâinâtla alâkadâr ve kâinât içine kök salmış ve kâinâtı sarmış bulunduğunu; ve o hakāiki bozmak, kâinâtı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil.

154

İşte bu üç ziyâ-yı a‘zam gibi, rahmet, inâyet, hafîziyet misillü yüzer ihâtalı hakîkatler, haşri ve âhireti iktizâ ve istilzâm ettikleri hâlde; hiç mümkün müdür ki, kâinâtta ve umûm mevcûdâtta hüküm-fermâ olan rahmet, inâyet, adâlet, hikmet, iktisâd ve nezâfet gibi pek kuvvetli ihâtalı hakîkatler, haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezâfetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ

Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmâne muhâfaza eden bir rahmet ve bir hikmet, acaba haşri getirmemekle umûm zîşuûrların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihâyetsiz mevcûdâtın nihâyetsiz hukuklarını zâyi‘ eder mi? Ta‘bîr câiz ise, rahmet ve şefkatte, adâlet ve hikmette, hadsiz hassâsiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rubûbiyet; ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinâtı hadsiz hârika san‘atlarıyla, ni‘metleriyle süslendiren bir saltanat-ı ulûhiyet, böyle hem umûm kemâlâtını, hem bütün mahlûkātını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsâade eder mi? Hâşâ Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka aslâ müsâade etmez.

Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakāikiyle inkâr etmeli. Yoksa dünya, bütün hakāikiyle yüz bin lisân ile onu tekzîb edecek. Ve bu yalanında yüz bin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz, kat‘î delilleriyle isbat etmiştir ki, âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat‘î ve şübhesizdir.

155

[Beşinci Huccet-i Îmâniye ]

[Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nükte’si]

[İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan üçüncü nûruna işâret eden Üçüncü Nükte]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اُدْعُ اِلٰی سَبٖیلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A‘zam veya İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan bir nûru olan İsm-i Hakem’in bir cilvesi, Ramazân-ı Şerîf’de Eskişehir hapishânesi’nde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak Beş Nokta dan ibâret Üçüncü Nükte acele yazıldı. Müsvedde hâlinde kaldı.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üçüncü Nükte’nin Birinci Noktası: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, İsm-i Hakem’in tecellî-i a‘zamı şu kâinâtı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahîfesinde yüzer kitap yazılmış. Ve her satırında yüzer sahîfe derc edilmiş. Ve her kelimesi’nde yüzer satır mevcûddur. Ve her harfinde yüzer kelime var. Ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitab, sahîfelerine, satırlarına, tâ noktalarına kadar yüzer vechile nakkāşını ve kâtibini öyle vuzûh ile gösteriyor ki, o kitâb-ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücûdunu bir harf kadar ifade ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifade eder.

Evet, şu kitâb-ı kebîrin bir sahîfesi zemîn yüzüdür. O sahîfede nebâtât ve hayvanât tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gāyet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görülüyor.

156

Bu sahîfenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasîdeler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.

O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’in medh ü senâsına dâir ma‘nîdâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her bir ağaç gibi, o ağaç dahi nakkāşının medîhalarını tegannî eden manzûm bir kasîdedir. Hem güyâ o ağaç, Hakîm-i Zülcelâl’in zemînin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor. Hem güyâ o Sultân-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa‘ hediyelerini ve nişânlarını ve formalarını, husûsî bayramı ve resm-i küşâdı olan bahar mevsiminde padişahının nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, ma‘nîdâr bir şekil almış ki ve ona öyle hikmetli bir şekil verilmiş ki, her bir çiçeğinde, her bir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihlerle ve delîllerle nakkāşının vücûduna ve esmâsına şehâdet eder.

Meselâ her bir çiçekte, her bir meyvede bir mîzân var. Ve o mîzân, bir intizâm içinde; ve o intizâm, tazelenen bir tanzîm ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzîm, bir ziynet ve san‘at içinde; ve o ziynet ve san‘at, ma‘nîdâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan, her bir çiçek o ağacın çiçekleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta ve bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün o ağacın fihristini ve programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ, buna kıyâsen kâinât kitabının bütün satırları ve sahîfeleri, böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız her bir sahîfesi değil, belki her bir satırı ve her bir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu‘cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansalar, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.

Evet, bu Kur’ân-ı azîm-i kâinâtın her bir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu‘cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gāyesiz, mîzânsız, şuûrsuz, sağır tabiat hiç bir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hâs mîzâna ve gāyet ince intizâma karışamazlar. Eğer karışsa idiler, elbette bir tarafta karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiç bir cihette intizâmsızlık müşâhede olunmuyor.

157

Üçüncü Nükte’nin İkinci Noktası: İki Mes’ele’dir Birinci Mes’ele: Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi, nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek ve teşhîr etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstûr-u umûmîye binâendir ki, bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın Nakkāş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın her bir sahîfesiyle ve her bir satırıyla, hatta harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden en küllîye kadar her bir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.

İşte ey gāfil insan Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i ve’l-Cemâl, sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen onun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve onun sevdirmesine mukābil ubûdiyetinle kendini ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet ve bir hasâret olduğunu bil, ayıl.

İkinci Noktanın İkinci Mes’elesi: Bu kâinâtın Sâni‘-i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünki her şeyde nihâyet derecede intizâm bulunduğundan, şirki kabûl etmez. Çünki müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazîfedâr adam vazîfesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hâssası, istiklâliyet ve infirâddır. Demek intizâm, vahdeti; ve hâkimiyet, infirâdı iktizâ ederler.

Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtâç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse, elbette derece-i rubûbiyette hakîkî bir hâkimiyet-i mutlakada bir Kadîr-i Mutlak’da, bütün şiddetiyle o müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsa idi, intizâm bozulacaktı.

Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek, için kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedâr olmak îcâb eder.

158

Çünki o çekirdek, kâinâtın numûnesidir. O hâlde koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en ma‘nâsız ve uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umûm ahvâl ve keyfiyâtını mîzân-ı adlinde ve nizâm-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini, hatta bir çekirdekte dahi iktizâ eden şirk ve küfür, ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf ve bir hatâ ve bir yalan olduğunu; ve tevhîd, ne derece hadsiz muzâaf bir mertebede hak ve hakîkat ve doğru olduğunu bil. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ de.

Üçüncü Nokta: Sâni‘-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez ve bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve fâideleri insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde de rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler ve maslahatlar, o rızka bakar. Ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr-u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, Hakem isminin bir nev‘de bir cilvesini ta‘rîf ediyor.

Meselâ, tıb fenninden suâl edilse, Bu kâinât nedir? Elbette diyecek ki: Gāyet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne-i kübrâdır. İçinde her ilaç güzelce ihzâr ve istif edilmiştir.

Fenn-i kimyâdan sorulsa, Bu küre-i arz nedir? Diyecek: Gāyet muntazam ve mükemmel bir kimyâhânedir.

Fenn-i makine diyecek: Hiç bir kusuru olmayan gāyet mükemmel bir fabrikadır. Fenn-i zirâat diyecek: Nihâyet derecede mahsûldâr ve her nevi‘ hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır. Ve mükemmel bir bahçedir.

Fenn-i ticâret diyecek: Gāyet muntazam bir sergi ve çok intizâmlı bir pazar, ve malları san‘atlı bir dükkândır. Fenn-i iâşe diyecek: Gāyet muntazam bütün erzâkın envâını câmi‘ bir anbardır.

159

Fenn-i rızık diyecek: Yüz binler lezîz taâmlar kemâl-i intizâm ile içinde beraber pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.

Fenn-i askerî diyecek: Arz, bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemîn yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, erzâkları ayrı ayrı, libâsları ve silâhları ayrı ayrı, ta‘lîmâtları ve terhîsâtları ayrı ayrı, kemâl-i intizâmla hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek Kumandan-ı A‘zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesinde gāyet muntazam yapılıp idare edilir.

Ve fenn-i elektrikten sorulsa, elbette diyecek: Bu muhteşem saray-ı kâinâtın damı, gāyet intizâmlı ve mîzânlı hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hârika bir intizâm ve mîzân iledir ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin def‘a büyük o semâvî lâmbalar mütemâdiyen yandıkları hâlde, muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar. Yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyâtları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde-i iştiâliyeleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi Hâşiye odunsuz, kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak. سبحان اللّٰەde. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, بَارَكَ اللّٰهُ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ de.

Demek, bu semâvî lâmbalarda gāyet hârika bir intizâm var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gāyet çok kanâdîl-i nûriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir cehennemdir ki,

160

onlara nûrsuz harâret veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi ve fabrikası dâimî bir cennettir ki, onlara nûr ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamıyla intizâmla yanmaları devam ediyor.

Ve hâkezâ, bunlara kıyâsen yüzer fennin her birisinin kat‘î şehâdetiyle, noksânsız bir intizâm-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler ve maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hârika ve ihâtalı hikmet ile mecmû‘-u kâinâta verdiği intizâm ve hikmetleri, en küçük bir zîhayatta ve bir çekirdekte küçük bir mikyâsta derc etmiştir. Ma‘lûm ve bedîhîdir ki, intizâm ile gāyeleri ve hikmetleri ve fâideleri ta‘kîb etmek, ihtiyâr ile, irâde ile, kasıd ile, meşîet ile olabilir. Başka olamaz. İhtiyârsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz.

Demek, bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetlerin iktizâ ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtâr’ı ve bir Sâni‘-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta‘rîf edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır.

Çünki kâinâtın mevcûdâtında, hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücûd ve vahdetine nâmütenâhî şâhidler bulunduğu hâlde, onu görmemek ve bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör ve en câhil de anlar. Hatta diyebilirim ki, ehl-i küfrün içinde kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen sofestâîler, en akıllılarıdırlar. Çünki kâinâtın vücûdunu kabûl etmek, Allâh’a ve Hâlik'ına inanmamak kābil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler. Hiç bir şey yok diyerek akıldan isti‘fâ edip, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtuldular. Bir derece akla yanaştılar.

Dördüncü Nokta: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni‘-i Hakîm ve gāyet hikmetli, mâhir bir usta, bir sarayın her bir taşında yüzler hikmeti hassâsiyetle ta‘kîb etse, sonra o saraya dam yapmayıp boş boşuna harâb olmasıyla, ta‘kîb ettiği hadsiz hikmetleri zâyi‘ etmesini hiç bir zîşuûr kabûl etmediği hâlde;

161

ve bir Hakîm-i Mutlak kemâl-i hikmetinden bir dirhem kadar bir çekirdekten, yüzler batman fâideleri ve gāyeleri ve hikmetleri dikkatle ta‘kîb ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fâide ve bir tek küçük gāye ve bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârıfını yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıd ve muhâlif olarak müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiç bir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının her bir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazîfe ile techîz eden, hatta her bir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazîfeler veren bir Sâni‘-i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, had ve hesaba gelmeyen bütün hikmetleri ve nihâyetsiz vazîfeleri ma‘nâsız, abes, boş, fâidesiz zâyi‘ etmesi, o Kadîr-i Mutlak’ın kemâl-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi, o Hakîm-i Mutlak’ın kemâl-i hikmetine hadsiz abesiyet ve fâidesizliği ve o Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlak’ın kemâl-i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdetâ kâinâtta herkese görünen hikmeti, rahmeti, adâleti inkâr etmektir. Bu ise en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler içinde bulunur.

Ehl-i dalâlet gelsin, baksın. Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâleti de ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların ve akreblerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, cennet gibi güzel ve nûrânî bir yol olduğunu bilsin. Îmâna girsin.

Beşinci Nokta: İki Mes’ele’dir. Birinci Mes’ele: Sâni‘-i Zülcelâl, ism-i Hakîm’in muktezâsıyla, her şeyde en hafîf sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı ve en fâideli şekli ta‘kîb ettiği gösteriyor ki, israf, abes, fâidesizlik fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakem’in zıddı olduğu gibi, iktisâd onun lâzımıdır. Ve düstûr-u esâsîsidir.

Ey iktisâdsız, israflı insan Bütün kâinâtın en esaslı düstûru olan iktisâdı yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakîkat hareket ettiğini bil. كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyeti, ne kadar esaslı, geniş bir düstûru ders verdiğini anla.

162

İkinci Mes’ele: İsm-i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine delâlet ve istilzâm ediyor, denilebilir. Evet, mâdem gāyet ma‘nîdâr bir kitâb-ı mevcûd, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gāyet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktizâ eder. Ve gāyet kemâlde bir san‘at, teşhîr edici bir dellâl ister. Elbette her bir harfinde yüzer ma‘nâlar ve hikmetler bulunan bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın muhâtabı olan nev‘-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki o kitapta bulunan kudsî ve hakîkî hikmetleri ders verecek, belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek, belki kâinâtın hilkatindeki makāsıd-ı Rabbâniyenin zuhûruna, belki husûlüne vesîle olacak; ve umûm kâinâtta Hâlık tarafından gāyet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl-i san‘atını ve cemâl-i esmâsını bildirecek aynadârlık edecek; ve o Hâlık bütün mevcûdâtla kendini sevdirmek istediğinden ve zîşuûr mahlûklarından mukābele istediğinden o zîşuûrların nâmına birisi, o geniş tezâhürât-ı rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyetle mukābele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhîr ve takdîs ile o zîşuûrların nazarını o san‘atların Sâni‘ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta‘lîmâtlarla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’ân-ı Azîmüşşân’la o Sâni‘-i Hakem-i Hakîm’in makāsıd-ı İlâhiyesini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürât-ı cemâliye ve celâliyesine karşı, en ekmel bir sûrette mukābele edecek bir zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır ve zarûrîdir. Ve öyle yapan ve en ekmel bir sûrette o vazîfeleri yerine getiren bilmüşâhede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzâm ettiği kat‘iyetinde, kâinâttaki hikmetler risâlet-i Ahmediyeyi asm istilzâm ederler.

Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamı ile, a‘zamî derecede risâlet-i Ahmediyeyi asm iktizâ ediyor. Öyle de, Esmâ-yı Hüsnâ’dan Allâh, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün‘im, Kerîm, Cemîl, Rabb gibi çok isimlerin her biri, kâinâtta görünen bir cilve-i a‘zamla, a‘zamî derecede ve mertebe-i kat‘iyette risâlet-i Ahmediyeyi asm istilzâm ederler.

163

Meselâ, ism-i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia, o Rahmeten lil’âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism-i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn ile netice verir, mukābele görür. Ve ism-i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl-i zât, cemâl-i esmâ, cemâl-i san‘at ve cemâl-i masnûât dahi o âyîne-i Ahmediyede asm görülür ve gösterilir. Ve haşmet-i rubûbiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rubûbiyet olan Zât-ı Ahmediye’nin asm risâletiyle bilinir, görünür. Anlaşılır, tasdîk edilir. Ve hâkezâ, bu misâller gibi ekser Esmâ-yı Hüsnâ'nın her biri dahi, risâlet-i Ahmediyeye asm birer parlak burhândırlar.

Elhâsıl: Mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, ziynetleri, ışıkları, ziyâları, san‘atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzân, ziynet gibi meşhûd hakîkatler, hiç bir cihetle inkâr edilmezler. Mâdem bu sıfatların ve fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsûfu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiç bir cihetle inkâr edilmezler. Ve inkârları kābil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr-ı zuhûrları, belki medâr-ı kemâlleri, belki medâr-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel, dellâl-ı a‘zam ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı ve âyîne-i Samedânî ve Habîb-i Rahmânî olan Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâleti hiç bir cihetle inkâr edilmez. Ve âlem-i hakîkatin ve hakîkat-i kâinâtın ziyâları gibi, bu zâtın asm risâleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.

عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَیَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

164

[Altıncı Huccet-i Îmâniye ]

[Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkati]

Bâb-ı ihyâ ve imâtedir:. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir. Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde her biri beşer haşri gibi acîb, üç yüz binden ziyâde envâ‘-ı mahlûkātı haşir ve neşredip kudretini gösteren; ve o haşir ve neşir içinde, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile ihâta-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermanları ile beşerin haşrini va‘d etmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren; ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp, birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i rubûbiyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi‘, en nâzik, en nâzenîn, en nâzdâr ve en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp kendine muhâtab ittihâz ederek, her şeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyâmeti getirmesin? Haşri yapmasın veya yapamasın? Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrâ’yı açamasın? Cennet ve cehennemi yaratmasın? Hâşâ ve kellâ

Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşân’ı, her asırda, her senede, her günde, bu dar ve muvakkat rûy-u zemînde haşr-i ekberin ve meydân-ı kıyâmetin pek çok emsâlini ve numûnelerini ve işârâtını îcâd ediyor. Ezcümle, haşr-i bahârîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük-büyük hayvanât ve nebâtâttan üç yüz binden ziyâde envâı, haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde îcâd ediyor. Hâlbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmış iken, kemâl-i imtiyâz ve teşhîs ile, o kadar sür‘at ve vüs‘at ve suhûlet içinde, kemâl-i intizâm ve mîzân ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kābil midir ki, bu işleri yapan zâta bir şey ağır gelebilsin? Semâvât ve arzı altı günde halk edemesin? İnsanı, bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç