
SAYFA 46
[Dokuzuncu Mes’ele]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَ ط كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ لَا نُفَرِّقُ بَیْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖ قفاِلٰٓی اٰخِرِ الْاٰیَةِ
Bu âyetin ecma‘ ve a‘lâ ve ekber bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeye, bir dehşetli ma‘nevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni‘metin inkişâfından neş’et eden bir hâl, sebebiyet verdiler. Şöyle ki: Ma‘nen rûha geldi: Neden bir cüz’î hakîkat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur? Ve kabûl etmeyen müslüman olmaz? Hâlbuki Allâh ve âhirete îmân, birer güneş gibi, o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor. Hem neden bir rükn-ü îmânîyi ve bir hakîkat-i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur? Küfr-ü mutlaka düşer? Ve kabûl etmeyen İslâmiyet’den çıkar? Hâlbuki sâir erkân-ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor.
Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakîkattir ki, tefrîk kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir küldür ki kābil-i inkısâm olmaz. Çünki her bir rükn-ü îmânî, kendini isbat eden huccetleriyle sâir erkân-ı îmâniyeyi isbat eder. Her biri, her birisine gāyet kuvvetli bir huccet-i a‘zam olur. Öyle ise, bütün erkânı bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakîkat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakîkatini ibtâl edip inkâr edemez. Belki adem-i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inâdî yapabilir. Git gide küfr-ü mutlaka düşer. İnsaniyeti mahvolur. Hem maddî, hem ma‘nevî cehenneme gider. İşte biz bu makamda gāyet muhtasar işaretlerle ve Meyve Risâlesi’nde haşrin isbatında sâir erkân-ı îmâniye, haşri de isbat ettiklerini kısacık hulâsalarla beyân ettiğimiz gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hulâsalarla, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle bu nükte-i a‘zam Altı Nokta da beyân edilecektir.
Birinci Nokta: Îmân-ı billâh, kendi huccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân-ı bil’âhireti isbat eder ki, Meyve Risâlesi’nin Yedinci Mes’ele'sinde güzelce gösterilmiştir. Evet, bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile
SAYFA 47
idare eden ve mîzân ve intizâm dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren; ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları, birer muntazam ordu gibi beraber techîz ve idare eden; ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta‘lîm ve tavzîfâtla fa‘âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm-i küşâda ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir saltanat-ı rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir hâkimiyet-i ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiç bir ihtimâl var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr-ı âhiret olmasın? Binler def‘a hâşâ
Demek, Cenâb-ı Hakk’ın saltanat ve rubûbiyeti Yedinci Mes’ele’de beyân edildiği gibi ekser isimleri ve vücûb-u vücûdunun huccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmânî, ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinâdı var, gör, bil, görür gibi inan.
Hem nasıl îmân-ı billâh, âhiretsiz olmaz. Öyle de, Onuncu Söz’de kısa işaretlerle beyân edildiği gibi, hiç bir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma‘bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı, öyle bir mücessem kitâb-ı Samedânî yapmış ki, her sahîfesi bir kitap kadar ve her satırı bir sahîfe kadar ma‘nâları ifade eder. Ve öyle cismânî bir Kur’ân-ı Sübhânî etmiş ki, her bir âyet-i tekvîniyesi ve her bir kelimesi, hatta her bir noktası, her bir harfi birer mu‘cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve ma‘nîdâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid-i Rahmânî kılmış ki, her bir köşesinde bir tâife, bir nevi‘ ibâdet-i fıtriye ile iştigāl eder bir şekilde halk eden bir Allâh, bir Ma‘bûd-u bilhak, o kitâb-ı kebîrin ma‘nâlarını ders verecek üstâdları ve o Kur’ân-ı Samedânî’nin âyetlerini tefsîr edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin? Ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere, imamları ta‘yîn etmesin? Ve o üstâdlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları vermesin? Hâşâ yüz bin hâşâ
Hem cemâl-i rahmetini ve hüsn-ü şefkatini ve kemâl-i rubûbiyetini zîşuûrlara göstermek için ve onları şükre ve hamde sevk etmek için, bu kâinâtı öyle bir ziyafetgâh ve öyle bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrângâh ki, hadsiz, çeşit çeşit lezîz ni‘metler ve gāyet antika hadsiz hârika san‘atlar içinde dizilmiş bir tarzda halk eden bir Sâni‘-i Rahîm ve Kerîm,
SAYFA 48
hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, o ziyafetgâhtaki zîşuûr mahlûklarla konuşmasın? Ve onlara ve o ni‘metlere mukābil, elçiler vâsıtasıyla vazîfe-i teşekküriyeyi ve tezâhür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı, vazîfe-i ubûdiyeti bildirmesin? Hâşâ, binler hâşâ
Hem hiç mümkün müdür ki, bir Sâni‘, san‘atını sever ve beğendirmek ister. Hatta ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdîr ve tahsînlerle karşılanmak arzu eder. Ve her bir san‘atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit ma‘nevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san‘atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin? Güzel san‘atları takdîrsiz ve fevkalâde hüsn-ü esmâsı tahsînsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukābelesiz kalsın? Hâşâ, yüz bin hâşâ
Hem bütün zîhayatın ihtiyâcât-ı fıtriyeleri için yaptıkları duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlarına ve arzularına vakti vaktine, kasıd ve ihtiyâr ve irâdeyi gösterir bir tarzda, hadsiz in‘âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânâtıyla cevâb veren ve fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim-i Alîm hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi, en cüz’î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine dermân yetiştiren ihsânâtıyla derdini dinlesin ve ihtiyâcını görsün ve bilsin; ve bütün kâinâtın en müntehab netîcesi ve arzın halîfesi ve ekser mahlûkāt-ı arziyenin kumandanları olan insanların ma‘nevî reîsleriyle görüşmesin? Onlarla, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın? Ve onlara fermanları ve suhuf ve kitapları göndermesin? Hâşâ, hadsiz hâşâ Demek îmân-ı billâh, kat‘iyetiyle ve hadsiz huccetleriyle وَبِكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ hakîkatini, yani peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbat eder.
Hem hiç bir cihet-i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki, bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene; ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukābil, hakîkat-i Kur’âniye ile kâinâtı velveleye veren Zülcelâl o San‘atkârı
SAYFA 49
ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhü Ekber ler ile küre-i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve karaları ve denizleri cezbeye getirecek bir vaz‘iyetle, bin üç yüz sene zarfında nev‘-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp, o Hâlik’ın bütün tezâhürât-ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukābele eden; ve bütün makāsıd-ı İlâhiyesine karşı Kur’ân’ın sûreleriyle kâinâta ve asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden; ve nev‘-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazîfesini gösteren; ve bin mu‘cizâtıyla tasdîk edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın? Hâşâ ve kellâ Yüz bin def‘a hâşâ Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkati, bütün huccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakîkatini isbat eder.
Hem hiç imkânı var mı ki, bu kâinâtın Sâni‘i, yüz bin diller ile mahlûkātını birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin, kendisi konuşmasın? Hâşâ
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki, kâinâttaki makāsıd-ı İlâhiyesini, bir ferman ile bildirmesin? Ve muammâsını açacak ve Mahlûkāt ne yerden geliyorlar? Ve ne yere gidiyorlar? Ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip, bir parça durup gidiyorlar? diye üç dehşetli suâl-i umûmîye hakîkî cevâb verecek, Kur’ân gibi bir kitabı göndermesin? Hâşâ
Hem hiç mümkün müdür ki, on üç asrı ışıklandıran; ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl-i hürmetle gezen; ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan; ve nev‘-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a‘zamını kanunlarıyla idare eden; ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta‘lîm eden; ve Risâle-i Nûr’da kırk vech-i i‘câzı isbat edilen ve kırk tâifeye ve tabaka-i nâsdan her bir tabakaya karşı, bir nevi‘ i‘câzını gösterdiği, kerâmetli ve hârikalı On Dokuzuncu Mektûb’da beyân olunan; ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu‘cizâtıyla onun bir mu‘cizesi olarak hak kelâmullâh olduğu kat‘î isbat
SAYFA 50
edilen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hiç bir cihette imkânı var mı ki, o Mütekellim-i Ezelî’nin ve o Sâni‘-i Sermedî’nin kelâmı ve fermanı olmasın? Hâşâ Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ Demek îmân-ı billâh, bütün huccetleriyle Kur’ân’ı, kelâmullâh olduğunu isbat ediyor.
Hem hiç mümkün müdür ki, zemînin yüzünü zîhayatlarla mütemâdiyen doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve kendine ibâdât ve tesbîhât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultân-ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hâlî bıraksın? Onlara münâsib ahâliyi yaratıp o semâvî saraylarda iskân etmesin? Ve saltanat-ı rubûbiyetini, en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, me’mursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın? Hâşâ Melekleri sayısınca hâşâ
Hem hiç bir cihette imkân var mı ki, bu kâinâtı, öyle bir kitap tarzında yazar ki, her bir ağacın bütün târîhçe-i hayatını bütün çekirdeklerinde kayıd eden; ve her bir otun ve çiçeğin bütün vazîfe-i hayatiyesini, bütün tohumlarında yazan; ve her bir zîşuûrun bütün sergüzeşte-i hayatını, hardal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gāyet mükemmel yazdıran; ve bütün mülkünde ve devâir-i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi, müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden; ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esası olan adâlet ve hikmet ve rahmetin tecellîleri ve tahakkukları için, koca cenneti ve cehennemi ve sırâtı ve mîzân-ı ekberi yaradan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadâr eden amellerini yazdırmasın? Ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin? Ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın? Hâşâ Kaderin levh-i mahfûzunda yazılan harfleri adedince hâşâ
Demek îmân-ı billâh hakîkati, huccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakîkatlerini dahi kat‘î isbat eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmân rükünleri birbirini isbat ederler.
İkinci Nokta: Başta Kur’ân, bütün semâvî kitapların ve suhufların ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün peygamberlerin aleyhimüsselâm bütün da‘vâları, beş-altı esas üzerine dönüyor. Mütemâdiyen o esasları ders vermeye ve isbat etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün
SAYFA 51
huccetler ve delîller, o esaslara bakıyorlar. Onların hakkāniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îmân-ı billâh ve îmân-ı bil’âhiret ve sâir rükünlere îmândır. Demek îmânın altı rüknü, birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Her birisi umumunu isbat eder, ister, iktizâ eder.
O altısı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez. Ve inkısâmı, imkân hâricindedir. Nasıl ki kökü göklerde Tûbâ ağacı gibi, her bir dalı, her bir meyvesi, her bir yaprağı, o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rüknüyle aynı vaz‘iyettedir.
Bu makamın başında altı nokta ve her bir nokta dahi beş nükte olarak altı erkân-ı îmâniyeyi otuz altı nüktede beyân etmeyi niyet etmiştim. Ve baştaki dehşetli suâle, îzâhât ile cevâb vermeyi murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydan vermediler. Tahmîn ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha zekilere ziyâde îzâha ihtiyâç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki, bir müslüman bir hakîkat-i îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünki başka dinlerin icmâllerine mukābil, İslâmiyet’de tam îzâhât verilmiş. Rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan ve tasdîk etmeyen bir müslüman, Allah’ı da sıfâtıyla daha tanımaz. Ve âhireti bilmez. Bir müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz huccetlere dayanıyor ki, inkârda hiç bir özür kalmıyor. Âdetâ akıl, kabûlde mecbûr oluyor.
Üçüncü Nokta: Bir zaman Elhamdülillâh dedim. Onun hadsiz geniş ma‘nâsına mukābil gelecek bir ni‘met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰی وَحْدَانِیَّتِهٖ وَعَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ وَعَلٰی صِفَاتِهٖ وَاَسْمَٓائِهٖ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّیَاتِ اَسْمَٓائِهٖ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ
Ben de baktım. Tam mutâbıktır. Şöyle ki:...
SAYFA 52
[Meyve'nin Onuncu Mes’elesi]
[Emirdağı Çiçeği]
Kur’ân’da olan tekrârâta gelen i‘tirâzlara karşı gāyet kuvvetli bir cevâbdır.
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Gerçi bu mes’ele, perişan vaz‘iyetimden, müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibâre altında, çok kıymetli bir nevi‘ i‘câz bulunduğunu kat‘î bildim. Maatteessüf ifadeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibâresi sönük olsa da, Kur’ân’a âit olmak cihetiyle hem ibâdet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek ve parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, Onuncu Mes’ele yapınız. Değilse, sizin tebrîk mektûblarınıza mukābil bir mektûb kabûl ediniz.
Bunu gāyet hasta ve perişan ve gıdasız bir zamanımda, bir iki günde Ramazân’da mecbûriyetle, gāyet mücmel ve kısa ve bir cümlede çok hakîkatleri ve müteaddid huccetleri derc ederek yazdım. Kusura bakılmasın. Hâşiye Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes’ele olarak Emirdağı’nın ve bu Ramazân-ı Şerîf’in nûrlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât-ı Kur’âniyenin bir hikmetini beyânla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.
[Onuncu Mes’ele]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ramazân-ı Şerîf’de Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı okurken, Risâle-i Nûr’a işaretleri Birinci Şuâ‘da beyân olunan otuz üç âyetten hangisi gelse, bakıyorum ki, o âyetin sahîfesi veya yaprağı ve kıssası dahi, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nûr’dan âyetü’n-nûr, on parmakla Risâle-i Nûr’a baktığı gibi, arkasındaki âyât-ı zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor. Ve ziyâde hisse veriyor. Âdetâ o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Ve bu asırda o külliyetin tam bir ferdi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleridir diye hissettim.
SAYFA 53
Evet, Kur’ân’ın hitâbı evvelen Mütekellim-i Ezelî’nin rubûbiyet-i âmmesinin geniş makamından; hem nev‘-i beşer nâmına, belki kâinât nâmına muhâtab olan zâtın geniş makamından; hem umûm nev‘-i beşerin ve benî-âdemin bütün asırlarda irşâdlarının gāyet vüs‘atli makamından; hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebed’in ve Hâlik-ı Kâinât’ın rubûbiyetine ve bütün mahlûkātın tedbîrine dâir kavânîn-i İlâhiyenin gāyet yüksek ihâtalı beyânâtının makamından aldığı vüs‘at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i‘câzı ve şumûlü gösterir ki, ders-i Kur’ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka-i avâmın basît fehimlerini okşayan zâhirî ve basît mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedâr eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse değil ve bir hikâye-i târîhiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düstûrun efrâdı olarak her asırda, her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor.
Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِمٖینَ اَلظَّالِمٖینَ deyip, tehdîdleri ve zulümlerinin cezâsı olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine ve Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azâblar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i îmâna, İbrâhîm ve Mûsâ aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın necâtlarıyla teselli veriyor.
Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı bir sahîfe-i ibret ve baştan başa rûhlu ve hayâtdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket-i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi, kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek, her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i‘câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, aynı i‘câz ile nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı, bir kitâb-ı Samedânî bir şehr-i Rahmânî ve bir meşher-i sun‘-u Rabbânî olarak, o câmidâtı canlandırarak, birer vazîfedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev‘-i beşere ve cin ve meleğe hakîkî ve nûrlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın, elbette her harfinde on sevâb ve bazen bin ve binler sevâb bulunması; ve bütün cin ve ins toplansa,