ASÂ-YI MÛSÂ

46

[Dokuzuncu Mes’ele]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَ ط كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ لَا نُفَرِّقُ بَیْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖ قفاِلٰٓی اٰخِرِ الْاٰیَةِ

Bu âyetin ecma‘ ve a‘lâ ve ekber bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeye, bir dehşetli ma‘nevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni‘metin inkişâfından neş’et eden bir hâl, sebebiyet verdiler. Şöyle ki: Ma‘nen rûha geldi: Neden bir cüz’î hakîkat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur? Ve kabûl etmeyen müslüman olmaz? Hâlbuki Allâh ve âhirete îmân, birer güneş gibi, o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor. Hem neden bir rükn-ü îmânîyi ve bir hakîkat-i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur? Küfr-ü mutlaka düşer? Ve kabûl etmeyen İslâmiyet’den çıkar? Hâlbuki sâir erkân-ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor.

Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakîkattir ki, tefrîk kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir küldür ki kābil-i inkısâm olmaz. Çünki her bir rükn-ü îmânî, kendini isbat eden huccetleriyle sâir erkân-ı îmâniyeyi isbat eder. Her biri, her birisine gāyet kuvvetli bir huccet-i a‘zam olur. Öyle ise, bütün erkânı bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakîkat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakîkatini ibtâl edip inkâr edemez. Belki adem-i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inâdî yapabilir. Git gide küfr-ü mutlaka düşer. İnsaniyeti mahvolur. Hem maddî, hem ma‘nevî cehenneme gider. İşte biz bu makamda gāyet muhtasar işaretlerle ve Meyve Risâlesi’nde haşrin isbatında sâir erkân-ı îmâniye, haşri de isbat ettiklerini kısacık hulâsalarla beyân ettiğimiz gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hulâsalarla, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle bu nükte-i a‘zam Altı Nokta da beyân edilecektir.

Birinci Nokta: Îmân-ı billâh, kendi huccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân-ı bil’âhireti isbat eder ki, Meyve Risâlesi’nin Yedinci Mes’ele'sinde güzelce gösterilmiştir. Evet, bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile

47

idare eden ve mîzân ve intizâm dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren; ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları, birer muntazam ordu gibi beraber techîz ve idare eden; ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta‘lîm ve tavzîfâtla fa‘âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm-i küşâda ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir saltanat-ı rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir hâkimiyet-i ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiç bir ihtimâl var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr-ı âhiret olmasın? Binler def‘a hâşâ

Demek, Cenâb-ı Hakk’ın saltanat ve rubûbiyeti Yedinci Mes’ele’de beyân edildiği gibi ekser isimleri ve vücûb-u vücûdunun huccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmânî, ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinâdı var, gör, bil, görür gibi inan.

Hem nasıl îmân-ı billâh, âhiretsiz olmaz. Öyle de, Onuncu Söz’de kısa işaretlerle beyân edildiği gibi, hiç bir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma‘bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı, öyle bir mücessem kitâb-ı Samedânî yapmış ki, her sahîfesi bir kitap kadar ve her satırı bir sahîfe kadar ma‘nâları ifade eder. Ve öyle cismânî bir Kur’ân-ı Sübhânî etmiş ki, her bir âyet-i tekvîniyesi ve her bir kelimesi, hatta her bir noktası, her bir harfi birer mu‘cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve ma‘nîdâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid-i Rahmânî kılmış ki, her bir köşesinde bir tâife, bir nevi‘ ibâdet-i fıtriye ile iştigāl eder bir şekilde halk eden bir Allâh, bir Ma‘bûd-u bilhak, o kitâb-ı kebîrin ma‘nâlarını ders verecek üstâdları ve o Kur’ân-ı Samedânî’nin âyetlerini tefsîr edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin? Ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere, imamları ta‘yîn etmesin? Ve o üstâdlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları vermesin? Hâşâ yüz bin hâşâ

Hem cemâl-i rahmetini ve hüsn-ü şefkatini ve kemâl-i rubûbiyetini zîşuûrlara göstermek için ve onları şükre ve hamde sevk etmek için, bu kâinâtı öyle bir ziyafetgâh ve öyle bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrângâh ki, hadsiz, çeşit çeşit lezîz ni‘metler ve gāyet antika hadsiz hârika san‘atlar içinde dizilmiş bir tarzda halk eden bir Sâni‘-i Rahîm ve Kerîm,

48

hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, o ziyafetgâhtaki zîşuûr mahlûklarla konuşmasın? Ve onlara ve o ni‘metlere mukābil, elçiler vâsıtasıyla vazîfe-i teşekküriyeyi ve tezâhür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı, vazîfe-i ubûdiyeti bildirmesin? Hâşâ, binler hâşâ

Hem hiç mümkün müdür ki, bir Sâni‘, san‘atını sever ve beğendirmek ister. Hatta ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdîr ve tahsînlerle karşılanmak arzu eder. Ve her bir san‘atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit ma‘nevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san‘atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin? Güzel san‘atları takdîrsiz ve fevkalâde hüsn-ü esmâsı tahsînsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukābelesiz kalsın? Hâşâ, yüz bin hâşâ

Hem bütün zîhayatın ihtiyâcât-ı fıtriyeleri için yaptıkları duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlarına ve arzularına vakti vaktine, kasıd ve ihtiyâr ve irâdeyi gösterir bir tarzda, hadsiz in‘âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânâtıyla cevâb veren ve fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim-i Alîm hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi, en cüz’î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine dermân yetiştiren ihsânâtıyla derdini dinlesin ve ihtiyâcını görsün ve bilsin; ve bütün kâinâtın en müntehab netîcesi ve arzın halîfesi ve ekser mahlûkāt-ı arziyenin kumandanları olan insanların ma‘nevî reîsleriyle görüşmesin? Onlarla, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın? Ve onlara fermanları ve suhuf ve kitapları göndermesin? Hâşâ, hadsiz hâşâ Demek îmân-ı billâh, kat‘iyetiyle ve hadsiz huccetleriyle وَبِكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ hakîkatini, yani peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbat eder.

Hem hiç bir cihet-i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki, bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene; ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukābil, hakîkat-i Kur’âniye ile kâinâtı velveleye veren Zülcelâl o San‘atkârı

49

ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhü Ekber ler ile küre-i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve karaları ve denizleri cezbeye getirecek bir vaz‘iyetle, bin üç yüz sene zarfında nev‘-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp, o Hâlik’ın bütün tezâhürât-ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukābele eden; ve bütün makāsıd-ı İlâhiyesine karşı Kur’ân’ın sûreleriyle kâinâta ve asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden; ve nev‘-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazîfesini gösteren; ve bin mu‘cizâtıyla tasdîk edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın? Hâşâ ve kellâ Yüz bin def‘a hâşâ Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkati, bütün huccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakîkatini isbat eder.

Hem hiç imkânı var mı ki, bu kâinâtın Sâni‘i, yüz bin diller ile mahlûkātını birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin, kendisi konuşmasın? Hâşâ

Hem hiç akıl kabûl eder mi ki, kâinâttaki makāsıd-ı İlâhiyesini, bir ferman ile bildirmesin? Ve muammâsını açacak ve Mahlûkāt ne yerden geliyorlar? Ve ne yere gidiyorlar? Ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip, bir parça durup gidiyorlar? diye üç dehşetli suâl-i umûmîye hakîkî cevâb verecek, Kur’ân gibi bir kitabı göndermesin? Hâşâ

Hem hiç mümkün müdür ki, on üç asrı ışıklandıran; ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl-i hürmetle gezen; ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan; ve nev‘-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a‘zamını kanunlarıyla idare eden; ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta‘lîm eden; ve Risâle-i Nûr’da kırk vech-i i‘câzı isbat edilen ve kırk tâifeye ve tabaka-i nâsdan her bir tabakaya karşı, bir nevi‘ i‘câzını gösterdiği, kerâmetli ve hârikalı On Dokuzuncu Mektûb’da beyân olunan; ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu‘cizâtıyla onun bir mu‘cizesi olarak hak kelâmullâh olduğu kat‘î isbat

50

edilen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hiç bir cihette imkânı var mı ki, o Mütekellim-i Ezelî’nin ve o Sâni‘-i Sermedî’nin kelâmı ve fermanı olmasın? Hâşâ Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ Demek îmân-ı billâh, bütün huccetleriyle Kur’ân’ı, kelâmullâh olduğunu isbat ediyor.

Hem hiç mümkün müdür ki, zemînin yüzünü zîhayatlarla mütemâdiyen doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve kendine ibâdât ve tesbîhât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultân-ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hâlî bıraksın? Onlara münâsib ahâliyi yaratıp o semâvî saraylarda iskân etmesin? Ve saltanat-ı rubûbiyetini, en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, me’mursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın? Hâşâ Melekleri sayısınca hâşâ

Hem hiç bir cihette imkân var mı ki, bu kâinâtı, öyle bir kitap tarzında yazar ki, her bir ağacın bütün târîhçe-i hayatını bütün çekirdeklerinde kayıd eden; ve her bir otun ve çiçeğin bütün vazîfe-i hayatiyesini, bütün tohumlarında yazan; ve her bir zîşuûrun bütün sergüzeşte-i hayatını, hardal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gāyet mükemmel yazdıran; ve bütün mülkünde ve devâir-i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi, müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden; ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esası olan adâlet ve hikmet ve rahmetin tecellîleri ve tahakkukları için, koca cenneti ve cehennemi ve sırâtı ve mîzân-ı ekberi yaradan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadâr eden amellerini yazdırmasın? Ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin? Ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın? Hâşâ Kaderin levh-i mahfûzunda yazılan harfleri adedince hâşâ

Demek îmân-ı billâh hakîkati, huccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakîkatlerini dahi kat‘î isbat eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmân rükünleri birbirini isbat ederler.

İkinci Nokta: Başta Kur’ân, bütün semâvî kitapların ve suhufların ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün peygamberlerin aleyhimüsselâm bütün da‘vâları, beş-altı esas üzerine dönüyor. Mütemâdiyen o esasları ders vermeye ve isbat etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün

51

huccetler ve delîller, o esaslara bakıyorlar. Onların hakkāniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îmân-ı billâh ve îmân-ı bil’âhiret ve sâir rükünlere îmândır. Demek îmânın altı rüknü, birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Her birisi umumunu isbat eder, ister, iktizâ eder.

O altısı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez. Ve inkısâmı, imkân hâricindedir. Nasıl ki kökü göklerde Tûbâ ağacı gibi, her bir dalı, her bir meyvesi, her bir yaprağı, o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rüknüyle aynı vaz‘iyettedir.

Bu makamın başında altı nokta ve her bir nokta dahi beş nükte olarak altı erkân-ı îmâniyeyi otuz altı nüktede beyân etmeyi niyet etmiştim. Ve baştaki dehşetli suâle, îzâhât ile cevâb vermeyi murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydan vermediler. Tahmîn ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha zekilere ziyâde îzâha ihtiyâç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki, bir müslüman bir hakîkat-i îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünki başka dinlerin icmâllerine mukābil, İslâmiyet’de tam îzâhât verilmiş. Rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan ve tasdîk etmeyen bir müslüman, Allah’ı da sıfâtıyla daha tanımaz. Ve âhireti bilmez. Bir müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz huccetlere dayanıyor ki, inkârda hiç bir özür kalmıyor. Âdetâ akıl, kabûlde mecbûr oluyor.

Üçüncü Nokta: Bir zaman Elhamdülillâh dedim. Onun hadsiz geniş ma‘nâsına mukābil gelecek bir ni‘met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰی وَحْدَانِیَّتِهٖ وَعَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ وَعَلٰی صِفَاتِهٖ وَاَسْمَٓائِهٖ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّیَاتِ اَسْمَٓائِهٖ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ

Ben de baktım. Tam mutâbıktır. Şöyle ki:...

52

[Meyve'nin Onuncu Mes’elesi]

[Emirdağı Çiçeği]

Kur’ân’da olan tekrârâta gelen i‘tirâzlara karşı gāyet kuvvetli bir cevâbdır.

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Gerçi bu mes’ele, perişan vaz‘iyetimden, müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibâre altında, çok kıymetli bir nevi‘ i‘câz bulunduğunu kat‘î bildim. Maatteessüf ifadeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibâresi sönük olsa da, Kur’ân’a âit olmak cihetiyle hem ibâdet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek ve parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, Onuncu Mes’ele yapınız. Değilse, sizin tebrîk mektûblarınıza mukābil bir mektûb kabûl ediniz.

Bunu gāyet hasta ve perişan ve gıdasız bir zamanımda, bir iki günde Ramazân’da mecbûriyetle, gāyet mücmel ve kısa ve bir cümlede çok hakîkatleri ve müteaddid huccetleri derc ederek yazdım. Kusura bakılmasın. Hâşiye Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes’ele olarak Emirdağı’nın ve bu Ramazân-ı Şerîf’in nûrlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât-ı Kur’âniyenin bir hikmetini beyânla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.

[Onuncu Mes’ele]

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ramazân-ı Şerîf’de Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı okurken, Risâle-i Nûr’a işaretleri Birinci Şuâ‘da beyân olunan otuz üç âyetten hangisi gelse, bakıyorum ki, o âyetin sahîfesi veya yaprağı ve kıssası dahi, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nûr’dan âyetü’n-nûr, on parmakla Risâle-i Nûr’a baktığı gibi, arkasındaki âyât-ı zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor. Ve ziyâde hisse veriyor. Âdetâ o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Ve bu asırda o külliyetin tam bir ferdi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleridir diye hissettim.

53

Evet, Kur’ân’ın hitâbı evvelen Mütekellim-i Ezelî’nin rubûbiyet-i âmmesinin geniş makamından; hem nev‘-i beşer nâmına, belki kâinât nâmına muhâtab olan zâtın geniş makamından; hem umûm nev‘-i beşerin ve benî-âdemin bütün asırlarda irşâdlarının gāyet vüs‘atli makamından; hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebed’in ve Hâlik-ı Kâinât’ın rubûbiyetine ve bütün mahlûkātın tedbîrine dâir kavânîn-i İlâhiyenin gāyet yüksek ihâtalı beyânâtının makamından aldığı vüs‘at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i‘câzı ve şumûlü gösterir ki, ders-i Kur’ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka-i avâmın basît fehimlerini okşayan zâhirî ve basît mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedâr eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse değil ve bir hikâye-i târîhiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düstûrun efrâdı olarak her asırda, her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor.

Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِمٖینَ اَلظَّالِمٖینَ deyip, tehdîdleri ve zulümlerinin cezâsı olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine ve Kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azâblar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i îmâna, İbrâhîm ve Mûsâ aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın necâtlarıyla teselli veriyor.

Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı bir sahîfe-i ibret ve baştan başa rûhlu ve hayâtdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket-i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi, kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek, her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i‘câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, aynı i‘câz ile nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı, bir kitâb-ı Samedânî bir şehr-i Rahmânî ve bir meşher-i sun‘-u Rabbânî olarak, o câmidâtı canlandırarak, birer vazîfedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev‘-i beşere ve cin ve meleğe hakîkî ve nûrlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın, elbette her harfinde on sevâb ve bazen bin ve binler sevâb bulunması; ve bütün cin ve ins toplansa,

54

onun mislini getirememesi; ve bütün benî-âdemle ve kâinâtla tam yerinde konuşması; ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması; ve çok tekrar ile ve kesretli tekrârâtıyla beraber usandırmaması; ve çok iltibâs yerleri ve cümleleriyle beraber çocukların nâzik ve basît kafalarında mükemmel yerleşmesi; ve hastaların ve az sözden müteessir olanların ve sekerâtta olanların kulağına, mâ-i zemzem misillü hoş gelmesi gibi kudsî imtiyâzları kazanır. Ve iki cihânın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.

Ve tercümanının ümmiyet mertebesine tam riâyet etmek sırrıyla, hiç bir tekellüfe ve hiç bir tasannu‘a ve hiç bir gösterişe meydan vermeden selâset-i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan geldiğini ve en kesretli olan tabakāt-ı avâmın basît fehimlerini tenezzülât-ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahîfelerini açıp, o âdiyât altındaki hârikulâde mu‘cizât-ı kudretini ve ma‘nîdâr sutûr-u hikmetini ders vermekle lütf u irşâdda gāyet güzel bir i‘câz gösterir.

Tekrarı iktizâ eden duâ ve da‘vet, zikir ve tevhîd kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla, güzel ve tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada, ayrı ayrı çok ma‘nâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhîm etmekte ve cüz’î ve âdî bir hâdisede, en cüz’î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve dâire-i tedbîr ve idaresinde bulunduğunu bildirmek sırrıyla, te’sîs-i İslâmiyette ve tedvîn-i şerîatta, sahâbelerin cüz’î hâdiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında hem küllî düstûrların bulunması, hem umûmî olan İslâmiyet’in ve şerîatın te’sîsinde, o cüz’î olan hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde dahi bir nevi‘ i‘câz gösterir.

Evet, ihtiyâcın tekerrürüyle tekrarın lüzûmu haysiyetiyle, yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevâb olarak, ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek dünyayı kaldırıp, onun yerine azametli âhireti kuracak; ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz’iyât ve külliyâtın tek bir zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbat edecek; ve kâinâtı ve

55

semâvâtı ve arzı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev‘-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice-i hilkati hesabına gazab-ı İlâhîyi ve hiddet-i Rabbâniyeyi gösterecek hadsiz ve nihâyetsiz ve dehşetli ve geniş bir inkılâbın te’sîsinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delîllerin netîcesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gāyet kuvvetli bir i‘câz ve gāyet yüksek bir belâgat ve muktezâ-yı hâle gāyet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.

Meselâ, bir tek âyet olup yüz on dört def‘a tekrar edilen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ cümlesi, Risâle-i Nûr’un On Dördüncü Lem‘ası’nda beyân edildiği gibi, Arş’ı ferşe bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakîka herkes, ona muhtâç olan öyle bir hakîkattir ki, milyonlar def‘a tekrar edilse, yine ihtiyâç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün muhtâç olmak, belki hava ve ziyâ gibi her dakîka ona ihtiyâç ve iştiyâk vardır.

Hem meselâ, Sûre-i طٰسٓمٓ de sekiz def‘a tekrar edilen şu اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice-i hilkati hesabına ve rubûbiyet-i âmmenin nâmına o binler hakîkat kuvvetinde olan âyeti tekrar etmek, izzet-i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını; ve rahîmiyet-i İlâhiye dahi enbiyânın necâtlarını iktizâ ettiğini ders vermek için binler def‘a tekrar olsa, yine ihtiyâç ve iştiyâk var. Ve îcâzlı ve i‘câzlı bir ulvî belâgattir.

Hem meselâ, Sûre-i Rahmân’da tekrar edilen فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyeti ile, Sûre-i Mürselât’da وَیْلٌ یَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖینَ âyeti, cin ve nev‘-i beşerin kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat-i âlemin netîcelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlâhiyeye karşı inkâr ve istihfâfla mukābele eden küfür ve küfrânlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkātın hukuklarına tecâvüzlerini, asırlara ve arza ve semâvâta tehdîdkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakîkatlerle alâkadâr ve binler mes’ele kuvvetinde olan bir ders-i umûmîde binler def‘a tekrar edilse, yine lüzûmu var. Ve celâlli bir îcâz ve cemâlli bir i‘câz-ı belâgattir.

56

Hem meselâ, Kur’ân’ın hakîkî ve tam bir nevi‘ münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan ve Kur’ân’ın bir çeşit hulâsası olan Cevşenü’l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı Peygamberîde asm yüz def‘a سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا وَاَجِرْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesinin tekrarında, tevhîd gibi kâinâtça en büyük hakîkat; ve mahlûkātın rubûbiyete karşı tesbîh ve tahmîd ve takdîs gibi üç muazzam vazîfesinden en ehemmiyetli bir vazîfesi; ve şekāvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev‘-i insanın en dehşetli mes’elesi; ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzûmlu netîcesi bulunması cihetiyle, binler def‘a tekrar edilse yine azdır.

İşte tekrârât-ı Kur’âniye, bu gibi esaslara bakıyor. Hatta bazen bir sahîfede muktezâ-yı makam ve ihtiyâc-ı ifhâm ve belâgat-i beyân cihetiyle, yirmi def‘a sarîhan ve zımnen tevhîd hakîkatini ifade eder. Değil usanç, belki kuvvet ve şevk verir.

Risâle-i Nûr’da, tekrârât-ı Kur’âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâgatçe makbûl olduğu huccetleriyle beyân edilmiştir.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın Mekke sûreleriyle Medîne sûreleri, belâgat noktasında ve i‘câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırrı ve hikmeti şudur ki: Mekke’de birinci safta Kur’ân’ın muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan, belâgatçe kuvvetli bir üslûb-u âlî ve îcâzlı, mukni‘, kanâat verici bir icmâl ve tesbît için tekrar lâzım geldiğinden, ekseriyetçe Mekkiye sûreleri, erkân-ı îmâniyeyi ve tevhîdin mertebelerini, gāyet kuvvetli ve yüksek ve i‘câzlı bir îcâz ile tekrar edip ifade ederek, mebde’ ve maâdı, Allâh’ı ve âhireti, değil yalnız bir sahîfede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede, belki bazen bir harfte ve takdîm, te’hîr; ve ta‘rîf ve tenkîr; ve hazf ve zikir gibi hey’etlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatin dâhî imamları hayretle karşılamışlar. Risâle-i Nûr ve bilhassa Kur’ân’ın kırk vech-i i‘câzını icmâlen isbat eden Yirmi Beşinci Söz, zeyilleriyle beraber ve Kur’ân’ın nazmındaki vech-i i‘câzı hârika bir sûrette isbat eden Arabî Risâle-i Nûr’dan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri bilfiil göstermişler ki, Mekkiye olan sûrelerde ve âyetlerde, en âlî bir üslûb-u belâgat ve en yüksek bir i‘câz-ı îcâzî vardır.

57

Ama Medeniye sûrelerde ve âyetlerde, Kur’ân’ın birinci safta muhâtabları ve muârızları, Allâh’ı tasdîk eden Yahûdî ve Nasârâ gibi ehl-i kitâb olduğundan, muktezâ-yı belâgat ve irşâd ve mutâbık-ı makam ve hâlin lüzûmundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûbla ehl-i kitâba karşı, dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr-ı ihtilâf olan şerîatta ve ahkâmda, teferruâtın ve küllî kanunların menşe’leri ve sebebleri olan cüz’iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medeniye sûrelerinde ve âyetlerinde, ekseriyetçe tafsîl ve îzâh ve sâde üslûbla beyânât içinde Kur’ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz-ı beyânla, birden o cüz’î teferruât hâdisesi içinde yüksek ve kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir huccet; ve o cüz’î hâdise-i şer‘iyeyi küllîleştiren ve imtisâlini îmân-ı billâh ile te’mîn eden bir cümle-i tevhîdiyeyi ve îmâniyeyi ve uhreviyeyi zikreder. O makamı nûrlandırır, ulvîleştirir.

Risâle-i Nûr, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetçe gelen اِنَّ اللّٰهَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُ gibi tevhîdi ve âhireti ifade eden fezlekelerde, hâtimelerde, ne kadar yüksek bir belâgat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi Beşinci Söz’ün İkinci Şu‘lesi’nin İkinci Nûr’unda, o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hulâsalarda bir mu‘cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbat etmiş.

Evet, Kur’ân, o teferruât-ı şer‘iyenin ve o kavânîn-i ictimâiyenin beyânı içinde, birden muhâtabın nazarını, yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhîd dersine çevirerek, Kur’ân’ı hem bir kitâb-ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitâb-ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve da‘vet olduğunu gösterip, her makamda çok makāsıd-ı irşâdiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle, Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâgatlerinden ayrı ve parlak mu‘cizâne bir cezâlet izhâr eder.

Bazen iki kelimede, meselâ رَبُّ الْعَالَمٖینَ ve رَبُّكَde, رَبُّكَ ta‘bîriyle ehadiyeti, ve رَبُّ الْعَالَمٖینَ ile vâhidiyeti bildirir. Ehadiyet içinde de vâhidiyeti ifade eder. Hatta bir cümlede, bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir. Ve göğe bir göz yapar. Meselâ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetinden sonra یُولِجُ الَّیْلَ فِی النَّهَارِ وَیُولِجُ النَّهَارَ فِی الَّیْلِ

58

âyetinin akîbinde وَهُوَ عَلٖیمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemîn ve göklerin haşmet-i hilkatinde, kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder, der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan o basît ve cüz’î muhâvere, o tarz ile ulvî bir câzibedârlığa ve umûmî bir irşâdkârlığa ve bir mükâlemeye döner.

Bir Suâl: Bazen ehemmiyetli bir hakîkat, sathî nazarlara görünmediğinden; ve bazı makamlarda cüz’î ve âdî bir hâdiseden, yüksek bir fezleke-i tevhîdi veya küllî bir düstûru beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ, Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm kardeşini bir hile ile alması içinde وَفَوْقَ كُلِّ ذٖی عِلْمٍ عَلٖیمٌ diye gāyet yüksek bir düstûrun zikri, belâgatçe münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

Elcevab: Her biri birer küçük Kur’ân olan ekser uzun sûrelerde ve mütevassıtlarda ve çok sahîfelerde ve makamlarda yalnız iki-üç maksad değil, belki Kur’ân’ın mâhiyeti, hem bir kitâb-ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitâb-ı şerîat ve hikmet ve irşâd gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ettiğinden, rubûbiyet-i İlâhiyenin her şeyi ihâta ettiğini ve haşmetli tecelliyâtını ifade etmek cihetiyle, kâinât kitâb-ı kebîrinin bir nevi‘ kırâati olan Kur’ân, elbette her makamda, hatta bazen bir sahîfede çok maksadları ta‘kîben ma‘rifetullâhtan ve tevhîdin mertebelerinden ve îmân hakîkatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda, meselâ, zâhirce zayıf bir münâsebetle, başka bir ders açar. Ve o zayıf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihâk ederler. O makama gāyet mutâbık olur. Mertebe-i belâgati yükseklenir.

İkinci Bir Suâl: Kur’ân’da sarîhan ve zımnen ve işareten âhiret ve tevhîdi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler def‘a isbat edip nazara vermenin; ve her sûrede, her sahîfede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?

59

Elcevab: Dâire-i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine âit inkılâblarda ve emânet-i kübrâyı ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev‘-i beşerin şekāvet ve saâdet-i ebediyeye medâr olan vazîfesine dâir, en büyük ve en ehemmiyetli ve en dehşetli mes’elelerinde en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gāyet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdîk ettirmek ve o inkılâbların azametinde büyük ve beşere en lüzûmlu ve en zarûrî mes’eleleri teslîm ettirmek için, Kur’ân binler def‘a değil, belki milyonlar def‘a onlara baktırsa, yine israf değil ki, milyonlar kerre tekrar ile o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyâç kesilmez.

Meselâ اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا âyetinin gösterdiği müjde-i saadet-i ebediye hakîkati, bîçâre beşere her dakîka kendini gösteren hakîkat-i mevt, Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbâbını i‘dâm-ı ebedîden kurtarıp, ebedî bir saltanatı kazandırır dediğinden, milyarlar def‘a tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine israf olmaz, kıymetten düşmez.

İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes’eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te’sîs etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbata çalışan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işareten binler def‘a o mes’elelere nazar-ı dikkati celb etmesi, değil israf, belki ekmek, ilaç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet-i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.

Hem meselâ وَالَّذٖینَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ وَاِنَّ الظَّالِمٖینَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ gibi tehdîd âyetlerini, Kur’ân gāyet şiddetle ve hiddetle ve gāyet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise, Risâle-i Nûr’da kat‘î isbat edildiği gibi, beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkātın hukuklarına öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor. Ve anâsırı hiddete getirip tokatlar ile o zâlimleri tokatlıyor. اِذَٓا اُلْقُوا فٖیهَا سَمِعُوا لَهَا شَهٖیقًا وَهِیَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَیَّزُ مِنَ الْغَیْظِ âyetinin sarâhatiyle, o zâlim münkirlere cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak ve parça parça olmak derecesine geliyor. İşte böyle bir cinâyet-i âmmeye ve hadsiz tecâvüzlere karşı, beşerin küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği noktasında değil, belki zâlimâne cinâyetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzâtının dehşetine karşı, Sultân-ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulümlerindeki nihâyetsiz çirkinliği göstermek hikmetiyle,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç